9 Mart 2026 Pazartesi

Zekât kimlere farzdır? Geçerli olmasının şartları nelerdir?


Zekât ibadeti ile ilgili şartlar, zekâtın bir kimseye farz olmasının ve verilen zekâtın geçerli olmasının şartları şeklinde iki ayrı başlık altında ele alınır.

Bir kimseye zekâtın farz olması için o kimsenin müslüman, akıl sağlığı yerinde, ergenlik çağına gelmiş ve hür olması (Kâsânî, Bedâî’, II, 4-5) bir yıllık borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla hakikaten ya da hükmen artıcı, yani kazanç sağlayıcı nitelikte “nisap miktarı” mala sahip olması gerekir.

Artıcı olmaktan kastedilen, malın sahibine gelir, kâr, fayda temin etmesi yahut kendiliğinden çoğalma ve artma özelliğine sahip bulunmasıdır.

Zekâtın farz olması için ayrıca nisap miktarı mal ya da servete sahip olduktan sonra üzerinden bir kameri yılın geçmesi ve yıl sonunda da nisap miktarını koruması gerekir (Kâsânî, Bedâî’, II, 13 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 73-74). Yıl içerisindeki artış ve düşüşlere itibar edilmez. Zekât bu süre dolmadan önce de verilebilir. (Kâsânî, Bedâî’, II, 15).

Zekâtın geçerli olmasının şartlarına gelince, öncelikle “niyet” şarttır. Zekât bir ibadet olduğu için niyetsiz yerine getirilemez (Kâsânî, Bedâî’, II, 40; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 88). Ayrıca fakire verilmesi ve teslimi demek olan “temlik” de şarttır (Kâsânî, Bedâî’, II, 39). Yemek hazırlayıp yedirmek gibi ibâha denilen yollarla fakire zekât verilmiş olmaz.
Zekât hesaplanırken hangi borçlar düşülür?

Zekât vermekle yükümlü olan kişi, elindeki zekâta tâbi olan malından kul haklarına müteallik borçlarını düşer. Hanefî mezhebinin genel görüşüne göre ödeme günü gelmiş veya gelmemiş olan borçlar bu konuda aynı hükme tabidir.

Ancak Hanefîlerden bir kısım âlimlerin görüşüne göre, sadece vadesi gelmiş olarak birikmiş ve alacaklısı tarafından talep edilen borçlar düşülür; henüz ödeme günü gelmemiş olan borçlar düşülmez. Zira bu tür veresiye borçlar genellikle alacaklıları tarafından istenmez; ödeme günü gelmiş olan borçlar istenir (Kâsânî, Bedâî’, II, 6).

Şâfiî mezhebinin meşhur olan görüşüne göre ise hiçbir borç, zekâta tâbi olan malların hiçbirisinden düşülmez, dolayısıyla borçluluk hâli zekât vermeye engel değildir (Nevevî, el-Mecmû’, V, 344).

Günümüzde ödeme planı uzun bir takvime bağlanmış olan ve ileriki yıllarda düzenli olarak ödenecek olan kamu, TOKİ, kooperatif, kredi türü borçlar, bütünüyle zekât malından düşülmemelidir. Zira bu ödeme takvimleri 10-20 yıllık çok uzun vadeleri kapsamakta ve insanlar bu borçları hemen o yılda ödeme durumuyla karşı karşıya kalmamaktadırlar.

Bu bakımdan kişinin elinde bulunan zekâta tabi mallardan, sadece “o zekât yılına ait olan birikmiş borçlar, vadesi o yıl içinde dolmuş veya dolacak olan ve dolayısıyla o zekât yılı içinde hemen ödenmesi gereken borçlar” düşülmelidir. Zira zekât, yıllık bir ibadettir.

Ticaret malının zekâtı nasıl hesaplanır?

Kâr amacıyla alınıp satılan mallara “ticaret malları” denir. 80.18 gr. altın değerinde ticaret malına sahip olan kişinin, nisab miktarı mala sahip olmasının üzerinden bir yıl geçmesi hâlinde, kırkta bir (% 2,5) oranında zekâtını vermesi gerekir.

Zekât, diğer şartlar yanında, hakikaten veya hükmen elde mevcut bulunup üzerinden bir yıl geçen maldan verilir. İleride sağlanması muhtemel artışlar zekâtın hesaplanmasında dikkate alınmaz.

Ticaret malları için de aynı ilke geçerlidir. Bu itibarla, ticaret malının zekâtı verilirken, satıldığı takdirde elde edilecek kâr dikkate alınmadan sanki malın aynından (bizzat kendisinden) zekât veriyormuş gibi zekâtın verileceği tarihteki maliyet değeri esas alınır.

Zekât kimlere verilir?

Zekâtın verileceği kimseler Kur’an-ı Kerim’de belirtilmiştir. Bunlar; fakirler, miskinler, zekât toplamakla görevlendirilen memurlar, müellefe-i kulûb adı verilen kalpleri İslam’a ısındırılmak istenen kimseler, esaretten kurtulacaklar, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış olanlardır (Tevbe, 9/60).

Fakir ve miskin, temel ihtiyaçları dışında herhangi bir maldan nisab miktarına sahip olmayan kimsedir. Ancak temel ihtiyaçları dışında, ister artıcı (nâmî) vasıfta olsun ister olmasın, herhangi bir maldan nisap miktarına sahip olan kimse fakir veya miskin kapsamında olmadığından ona zekât verilmez (İbnü’l-Hümâm, Feth, II, 266).

Borçlu, kul hakkı olarak borcu olan ve borcunu ödeyeceği maldan başka nisab miktarı malı bulunmayan kimsedir (İbnü’l-Hümâm, Feth, II, 268).

Yolda kalmış kimse, sürekli yaşadığı yerde malı bulunsa bile, çıktığı yolculukta parasız kalıp parasına ulaşma imkânı bulamayan, başka bir deyişle, parasızlıktan yolda kalmış ve memleketine dönemeyen kimsedir.

Bu kimseye, malının bulunduğu yere dönmesine ve dönünceye kadarki ihtiyaçlarını gidermesine yetecek kadar zekât verilebilir (Kâsânî, Bedâî’, II, 43-46). Günümüzde yolcu olan kişi istediği zaman memleketindeki parayı banka kartı veya başka bir yöntemle alma imkânına sahipse ona zekât verilmez.

“Allah yolunda” anlamına gelen “fî sebîlillah” ifadesi ise, kendisini Allah yoluna ve İslam’a adamış hac yolcuları, askerler ve ilim için yola çıkan gerçek kişiler olarak yorumlanmıştır. 

İbnu Abbâs (r.a) anlatıyor:
Resülullah (s.a.v) Hz. Muâz (r.a)’ı Yemen’e gönderdi. (Giderken) ona dedi ki:
"Sen EhI-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey Allah’a ibâdet olsun. Allah’ı tanıdılar mı, kendilerine Allah’ın zekatı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna da itaat ederlerse kendilerinden zekatı al. Zekat alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarından sakın. Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah’la bu beddua arasında perde mevcut değildir."

Damat ve geline zekât verilebilir mi?

Fakir olan damada ve geline zekât verilebilir. Çünkü bunlarla zekâtı veren kişi arasında usûl ve fürû ilişkisi olmadığı gibi, zekât veren şahıs bunlara bakmakla yükümlü de değildir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, III, 172, 293).

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/zekatin-verilecegi-yerler/damat-ve-geline-zekat-verilebilir-mi

Zekat ve kurban ibadetini karı-kocadan hangisi yerine getirir?


Servet (nisap miktarı mal) kimin ise zekat ve kurban da ona düşer. Kadının normal olarak takıp kullandığı zinete (takıya) zekat ve kurban gerekmez. Bunun dışında kalan tasarruf altını, para, ticari mal... nisap miktarına ulaşırsa zekat verilir. Kurbanın vacib olabilmesi için (2004 yılında) beş milyar civarında para veya bu değerde altın, ticaret malı olmalıdır.

Soru:

Evi olmayan, zekat nisap miktarı kadar, yani 85 gr altını olan (altın hanımın) ve borcu bulunmayan bir müslümana kurban vacip olur mu?

Cevap:

Kadının normal (örf ve adete göre takındığı, kullandığı) altınlar 85 gram da olsa buna zekat gerekmez ve kurban da vacib olmaz.

Bir kimse oturacak bir ev almak için para biriktirse, bu para nisap miktarını aşsa bile buna zekat düşmez.

Soru:

"Kadınların ziynet olarak taktığı altın bilezik için zekat ve kurban gerekmez" diyorsunuz. Bizim mehir olarak değil de sonradan yaptığımız ziynet için de aynı mıdır? Ya da bu takmak için olan ziynetin sınırı nedir? Kötü niyetli kişiler her aldığı zinet altınına "tasarruf amaçlı değil takmak için aldık" dese bileziklere gene de zekat düşmez mi?

Cevap:

Örf ve adete göre veya fiilen kullanmaya göre ne kadar takının zinet olduğu bellidir. Bu kadar zinet mehir de olsa, sonradan da alınsa hükmü aynıdır. Bu konularda başka ölçü yoktur. Allah'a (dinine) karşı hile yapacak bir kimse olursa onun bu hali, hiç zekat vermemekten daha kötüdür ve öncelikle onun üzerinde durmak gerekir.

http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00057.htm

***ZEKATIN VERİLECEĞİ YERLER

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

* Zekata bağlı olan altın, gümüş, ekin, hayvanat ve ticaret mallarının zekatlarını bizzat kendilerinden (ayinlerinden) vermek caiz olduğu gibi, bunların kıymetlerini vermek de caizdir. Burada mal sahibleri serbesttir. Keffaretlerde, nezirlerde ve fitrelerde de hüküm böyledir. Çünkü İslam şeriatında mal sahiblerine kolaylık gösterilmesi gerekli olmuştur. Bu ibadetin vacib olmasındaki hikmet, fakirleri ihtiyaçtan kurtarmaktır. Bu hikmet ise, bu malların kıymetlerini vermekle de gerçekleşir.

Bundan dolayı bir kimse, altının zekatı için gümüş, zahire veya kumaş verebilir. Saime olan hayvanlar için veya ticaret maları için de, nakden para verilebilir. Ancak burada fakirler için daha faydalı olan yönü seçmek iyidir.
(İmam Şafiî'ye göre, üzerlerine zekat gereken şeylerin aynen kendilerinden verilmesi lazım gelir. Kıymetleri verilmez.)

*Zekatı gerektiren bir eşya veya alacak karşılığında diğer bir eşyayı zekat vermek caiz olduğu gibi, bir borcu da ele geçirilemeyecek bir borç karşılığında fakire bağışlamak caizdir. Fakat bir borcu, bir malın veya ele geçirilecek bir borcun karşılığında zekat olarak bağışlamak caiz değildir. Çünkü borç, maliyet bakımından maldan (ayinden) noksandır. Artık tam olan bir şey karşılığında noksan olan bir şey verilemez. Ele geçirilecek bir borç da, ayin (mal) yerindedir.
Bunun için bir kimse, elindeki üç lirasını veya üç lira kıymetindeki bir ticaret malını, yüz yirmi liradan ibaret olan bir nakid mevcudu için veya birisinde alacağı olan bu mikdar para için zekat olarak verebilir.

Yine, bir fakirdeki alacağını o fakire tamamen bağışlasa, zekata niyet etmiş olsun olmasın, bu alacağın zekatını vermiş olur. Fakat bu alacağının bir kısmını bu fakire bağışlasa, yalnız bu bağışlanan kısmın zekatı verilmiş olur. Tahsil edeceği diğer paranın zekatı verilmiş olmaz.
Yine, bir kimse bir fakirdeki alacağını, kendi elindeki bir malın zekatı için o fakire bağışlasa, bununla o malın zekatını vermiş olmaz.
Yine, bir kimse bir fakirin üzerindeki alacağını diğer bir şahsın üzerindeki alacağının zekatı için o fakire bağışlasa, bununla o şahıstaki alacağının zekatını vermiş olamaz.

* Bir kimse, fakir olan borçlusunu borcundan kurtarmak ve kendisi de elindeki malların zekatını kısmen olsun ödemek isterse, borçlusuna borcu kadar nakid bir parayı zekat niyeti ile verir. Borçlu da eline geçirdiği bu para ile borcunu alacaklısına öder.

* Zengin bir kimsenin üzerindeki bir borç, üzerinden bir sene geçtikten sonra o zengine bağışlansa, sahih olan görüşe göre, bu borcun zekatı düşmez.

*Bir kimse, bir adamdaki alacağını, elindeki bir malın zekatına saymak üzere, bir fakirin o parayı gidip almasına müsaade etse, bununla o zekat fakirin eline geçmesiyle ödenmiş olur.

* Toplanmış olan nisabları ayırmak caiz olmadığı gibi, ayrılmış nisabları toplamak da caiz değildir. Şöyle ki:
Bir kimsenin seksen koyunu bulunsa, yalnız bir koyun zekat vermesi gerekir. Yoksa koyunlar iki nisab mikdarına ulaştığı için iki koyun zekat vermek gerekmez. Fakat iki kişinin eşitlik üzere ortak seksen koyunu bulunsa, bunların iki koyun zekat vermesi gerekir. Çünkü her ortağın nisab mikdarı koyunu vardır. Bunlar toplanamaz. Bu koyunlar, yalnız bir kişinin malı imiş gibi sayılamaz.
İki kişi arasında ortak olan kırk koyun veya yirmi miskal altın ise, zekata bağlı başka mallar bulunmayınca, zekat gerekmez. Çünkü ortaklardan hiç biri nisab mikdarına tek başına sahib değildir.

İki ortaktan birinin hissesi nisab mikdarına ulaştığı halde diğerininki ulaşmıyorsa, bu kimse zekat vermez. Nisaba malik olan verir. Birisinin koyunları kırk, diğerinin koyunları yirmi tane bulunsa, birincisi bir koyun zekat verir, ikincisi hiç vermez.
Aynı şekilde, zekat vermekle yükümlü olan bir kimse ile yükümlü olmayan arasında ortak olan mallar hakkında da hüküm böyledir. Yükümlü olan zekatını verir, yükümlü olmayan ortak ise, hissesi mikdarına göre zekatını verir, diğerinin hissesinden zekat gerekmez.

*Nisab mikdarında olan bir malın zekatı, daha sene dolmadan erkene alınarak verilebilir. Çünkü vücuba sebeb olan nisab bulunmuştur. Sonradan ödenecek olan bir borcu öne alıp acele ödemek esasen sahihtir. Bu fakirler için yararlı olan bir iştir. Fakat nisab mikdarında olmayan bir mal için, böyle zekatın yıl dolmadan önce verilmesi caiz değildir. Bu mal sonradan nisab mikdarına ulaşmış olursa, o andan itibaren bir sene sonunda ayrıca zekatını vermek gerekir. Önceden verilmiş olan zekat, bir sadaka yerine geçer.

(İmam Malik'e göre, zekat acele edilerek vaktinden önce verilemez, ibadetler de aynı şekilde, vakitlerinden önce yerine getirilemez. İmam Şafiî'ye göre, yalnız bir senelik zekat önceden verilebilir. Daha fazla yıllar için önceden verilemez.)

*Nisab mikdarındaki bir malın birkaç senelik zekatı birden verilebilir. Yıl sonunda bu mikdar mevcut bulunmadıkça zekatları verilmiş olur. Bu mikdar azalırsa, verilen fazla kısım sadaka yerine geçer.

*Bir kimsenin mesela, yüz lirası olduğu halde, önceden acele olarak iki yüz liralık zekat verip de aynı yılda sahib olacağı diğer yüz liranın zekatına ve sahib olmadığı takdirde bu mevcut yüz liranın ertesi sene için olan zekatına sayılmasına niyet etse, bu niyeti caiz olur.

* Bir kimsenin mesela, bin lirası olduğu halde, iki bin lira sanarak ona göre zekat verecek olsa, bu fazla verdiği zekatı ertesi senenin zekatına sayabilir.

* Bir kimse, her ikisi de, ayrı ayrı nisab mikdarında olan altın ve gümüşten ibaret mallarından yalnız birinin adına zekatını acele ederek önceden vermiş bulunsa, bu zekat her ikisine sayılarak verilmiş olur. Çünkü bunlar, cinsleri bir sayılıp birbirine ilave edildiğinden böyle bir ayırım boşunadır. Onun için bunlardan biri, yıl içinde helak olsa, bu zekat tamamen diğeri için sayılmış olur. Fakat hayvanlar hakkında böyle değildir. Bu cins hayvanların zekatını böyle acele olarak önceden vermek, diğerlerinin zekatına sayılamaz.

* Bir kimse, malının zekatından bir fakirin borcunu, fakirin izni ile ödeyecek olsa, zekatını vermiş olur. Fakat fakirin izni olmadan ödeyecek olsa, borç düşer; fakat zekat verilmiş olmaz.

* Bir kimse, usul ve füruundan olmayan ve yalnız akrabalık yönünden nafakası üzerine düşen bir yetime, zekat niyeti ile elbise yaptırsa veya bir yiyecek verse, zekatı yerine geçer. Fakat böyle bir yetimi kendi sofrasına alıp beraberce yedikleri yemeği zekatına saymak isterse, bu İmam Ebû Yusuf'a göre caiz olursa da, İmamı Azam ile İmam Muhammed'e göre caiz olmaz. Çünkü bu halde temlik bulunmaz.

* Zekatın, zekata ehil olan kimseye temlik edilmesi (mülkiyetine geçirilmesi) şarttır. Onun için fakirlere ikram olarak yedirilen yemek zekat sayılmaz.
Yine, bir hayır işine harcanan para zekata sayılamaz. Zekat parası ile hac yaptırılamaz. Yine zekat parası ile ölülere kefen alınamaz veya borçları ödenemez. Fakat bir fakir, aldığı zekat parasını kendi rızası ile bu gibi hayır yollarına harcasa, bundan hem o fakir, hem de ona zekatı vermiş olan şahıs sevab kazanmış olur.
Yine, bir fakiri bir evde oturtmakla zekata saymak caiz olmaz. Çünkü bu bir temlik sayılmaz.


Ö.N.Bilmen(Tam ilmihal kitabı)


"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"



Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

Fakir ve yoksul kimselerin sağlık tedavilerini yaptıran vakıf, dernek gibi kuruluşlara zekât verilebilir mi?


Zekât ve fıtır sadakasının sahih olmasının şartlarından biri temliktir. Temlik eşya üzerindeki mülkiyet hakkını veya malî bir hakkı başkasına devretmeyi ifade eder. Bu itibarla fakirlere temlik etmek üzere zekât ve fıtır sadakalarını ayrı bir fonda toplayan ve her bakımdan kendilerine güvenilen kimseler eliyle yönetilen dernek ve kurumlara (muhtaçlara ulaştırmaları için yöneticileri, vekil tayin edilerek) zekât ve fıtır sadakası verilebilir (Kâsânî, Bedâî’, II, 4).
Söz konusu dernek ve vakıflar, zekât almaları caiz olan kimselerin tedavileri için, zekât almak ve aldıkları zekâtı bu ihtiyaçlara sarf etmek üzere bunlardan vekâlet aldıkları takdirde, onlar adına zekât alabilirler. Henüz ergenlik çağına varmamış küçükler için de bunların velilerinden vekâlet almak gerekir. Şüphesiz vekâlet verilecek kişilerin her bakımdan güvenilir kimseler olmaları, toplanacak zekâtın başka işlere harcanmaması ve bu yöndeki denetimlerin ihmal edilmemesi gerekir.
Adı geçen vakıf ve kuruluşlarda tedavi gören ancak fakir olmayan insanlara zekât, fitre ve fidye gelirlerinden harcama yapılamaz.

***FİTRE – FITIR SADAKASI VE HÜKÜMLERİ

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

Fıtır Sadakası

Ramazan’ın sonunda orucu açma (el-fıtr) veya insan olarak yaratılma (el-fıtra) anlamlarına gelen fıtır sadakası, Ramazan-ı şerifin sonuna yetişen ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı bir mala sahip bulunan her hür müslümanın kendisi ve velayeti altındaki kimseler için verilmesi vacip olan bir sadakadır. İnsan fıtratındaki yardımlaşma ve dayanışmanın bir gereği olarak insan varlığının zekâtı kabul edilmiştir. Buna yalnız “fitre” de denir ki fıtrat sadakası, yani sevap için verilen yaratılış ihsanı, can sadakası veya beden sadakası demektir.

Sadaka-ı fıtır, Cenab-ı Hakk’ın kişiye ve velayeti altındaki kimselere lütfettiği hayat ve vücut nimetine karşı bir şükran olmak üzere dindeki yerini almış bir ibadettir. Bu sebeple nisaba malik bir aile reisi, sorumluluğunu yüklendiği aile fertlerinin her biri adına birer şükür sadakası sayılan fitre vermekle yükümlü tutulmuştur. Hatta bayram gecesi sabaha karşı dünyaya gelen bebeğin dahi şükür sadakasını vermesi gerekmektedir. Çünkü bebek de nihayet yaratılma nimetine kavuşmuştur. Onun yaratılmasına da şükür gerekmekte, fitresi vacip olmaktadır.

Sadaka-ı fıtır, o yılın oruç ibadetini eda edebilen Müslümanların böyle bir ibadeti yapmaya muktedir kıldığı için Allah Teala’ya bir şükür manası da taşır.

Fıtır Sadakasının Hükmü ve Meşru Kılınması

Sadaka-i fıtır, İslâm’da önemli yeri olan mali ibadetlerden biridir. Şafii, Maliki ve Hanbelîlere göre fitre farzdır. Hanefi mezhebine göre ise fitre vaciptir. Zaten Hanefi mezhebinde farz ile vacip arasında ameli açıdan bir farklılık söz konusu değildir. Fark sadece itikadî açıdandır. Buna göre farzı inkar eden kafir olur ama vacibi inkar eden kafir olmaz.

Fitre, hicretin ikinci yılında, Ramazan orucunun farz kılındığı yıl, zekâttan önce meşru kılınmıştır.

Fıtır Sadakasının Hikmeti ve Önemi

Bu sadakanın hikmeti, bir yandan oruç ibadetini yapmış Müslümanlardan ortaya çıkması muhtemel kusurları telâfi etmek, diğer yandan bir sevinç ve bayram gününde fakirleri anmak, onları günlük ihtiyaçlarından kurtarmaktır.

Fitre, bir yardımlaşmadır, orucun kabulüne, ölümün şiddeti, dehşetinden ve kabrin azabından kurtuluşa bir vesiledir. Fitre de zekât gibi sosyal adaleti sağlamaya yönelik malî bir ibadettir. Fakirlerin ihtiyaçlarını gidermeye, Ramazan Bayramı gününün neşesinden onların da istifade etmelerine bir yardımdır. Bu bakımdan sadaka-ı fıtırı vermek, insanî bir hayır ve bir vazifedir.

Kesir b. Abdullah el-Müzenî’nin babasından, O da dedesinden yaptığı rivayete göre: Resûlullah (S.A.V.) Efendimize:

“Batıl inançlardan, inkâr, inat ve kötülüklerden, kötü ahlaklardan iyice temizlenen, arınan ve Rabbisinin adını zikredip de namaz kılan kimse muhakkak felaha ermiş, korktuğundan emin, umduğuna nail olmuştur.” ayet-i kerimesinin tefsiri sorulmuş ve: O ayet-i kerime, sadaka-ı fıtır hakkında inmiştir, buyurmuşlardır.

Abdullah b. Abbas (R.A.) şöyle demiştir: Resûlulah (S.A.V.) Efendimiz, fıtır sadakasını oruçluyu faydasız ve müstehcen söz ve fiillerden, davranışlardan temizleyici, fakirlere de yiyecek olmak üzere farz kılmıştır.

Kim onu Bayram namazından önce verirse, o kabul olunmuş bir zekâttır. Kim de onu Bayram namazından sonra verirse o sadakalardan bir sadakadır.

Tutulan Ramazan orucundaki eksiklikleri telafi etmesi yönüyle, fitreye orucun sehiv secdesi de denilebilir.

Bayramdan önce herkes fakirlere fitresini vermek suretiyle, bayramda fakirlerin de yüzü gülecek, onların da eline biraz para geçecek ve o günün Bayram olduğunu anlayacaklardır. hali ve vakti yerinde olan her Müslüman gerçekten fakir olanlara fitresini vermeli, elinden gelebilen diğer yardımları da yapmalı ve fakirleri sevindirmelidir. Bu şekilde hem borcunu ödemiş, hem de ahirette sevap kazanmış, azaptan kurtulmuş olur. Çünkü sadaka-ı fıtrı vermek, orucun kabul edilmesine, dünya ve ahiret saadetlerine ermeye, ölüm anında acı çekmeden ve kabir azabından kurtulmaya bir sebeptir.

Fıtır Sadakası Ne Zaman Vacip Olur?

Fıtır sadakası, Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren yani sabah vaktinin girmesi ile vacip olur. Çünkü bu sadaka bayrama (sadaka-i fıtır) izafe edilmiş, ona ait kılınmıştır.

Bu nedenle Ramazan-ı şerif bayramının ilk günü fecrin doğuşundan önce vefat eden veya fakir düşen veya doğuşundan sonra doğan veya gayrimüslim iken hidayete eren bir Müslümana fıtır sadakası vacip olmaz. Fakat doğuştan sonra vefat eden bir Müslümana vacip olmuş olur. Bundan dolayı vasiyet etmiş ise, geriye bırakmış olduğu mal varlığının üçte birinden verilir. Varislerinin kendi mallarından vermeleri de caizdir.

Fıtır Sadakası Erkenden Verilebilir mi?

Fıtır sadakası, Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren yani sabah vaktinin girmesi ile vacip olursa da bundan birkaç gün, hatta bir kaç ay veya sene önce de verilebilir. Erken verilmesi daha iyidir. Böylece fakirler, bununla bayram namazına çıkmadan evvel noksanlarını tedarik etmiş, ihtiyaçlarını karşılamış olurlar.

Fitre Bayramdan Sonraya Kalırsa

Fitrenin geciktirilmesi uygun değildir. Hatta Şafi mezhebine göre haramdır.

Fitrenin bayramdan sonraya bırakılması mükellefiyeti düşürmez. Tövbe ve istiğfarla birlikte ilk fırsatta verilmelidir.

Fıtır Sadakasının Kazası Var mıdır?

Geçmiş senelerin fitreleri verilmemişse, bunlar hemen verilmelidir. Bu ödeme yine de kaza olmayıp eda olur. Fakat gecikmeden ötürü tövbe ve istiğfar edilmelidir.

Fitre Verilmeden Kişi Fakirleşirse

Nisap miktarı mal, fıtır sadakasının vacip olmasından sonra telef olsa, fitre borcu kişiden düşmez. Çünkü kişi fitrenin vacip olmasıyla fakirleşmesi arasında ödeme gücüne sahipti.

Fıtır Sadakası Kimlere Vaciptir?

Fıtır sadakası,
nisap miktarı mala sahip olan her hür Müslüman için vaciptir.

Oruç Tutmayanlar da Fitre Verecek midir?
Fitrenin vacip olması için oruç tutmak şart değildir. Özründen dolayı oruç tutamayan veya özürsüz olarak oruç tutmayanlara da sadaka-ı fıtır vermek vaciptir. Çünkü oruç ve fitre birbirinden farklı ibadetlerdir.

Fitredeki Nisap Miktarı 
Bir kimsenin sadaka-i fıtır ile mükellef olması için öngörülen zenginlik ölçüsü nisap, zekâtta aranan nisaptır.

Nisap ölçüsü, iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal (80 gr.) altın veya bunların kıymetlerine denk olan bir maldır. Bu mal, temel ihtiyaçlardan, yani sahibinin borcundan ikametgâhından, evinin lüzumlu eşyasından binip kuşanacağı at, araba ile silahından ve kendisi ile aile fertlerinin bir aylık veya diğer bir görüşe göre bir senelik nafakalarından fazla bulunmalıdır. Hatta bu fazla, haddizatında nakitler gibi, ticaret malları gibi artıcı sayılan bir mal olmasa bile. Bu fazla malın üzerinden bir sene geçmiş olması da şart değildir.

Fitre Miktarı Nasıl Tespit Edilir?

Fıtır sadakası dört cins şeyden belirli miktarda verilir: Buğdaydan yarım sa’ı, arpadan, kuru üzümden veya kuru hurmadan da bir sa’ı verilir. 1 sa’ı yaklaşık 3 kilograma karşılık gelmektedir.

Sadaka-i fıtrın bu sayılan maddelerden belirlenmesi, o günkü toplumun ekonomik şartları ve beslenme alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır. Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ve sahabe dönemindeki uygulamalar dikkate alındığında, fitre miktarı ile, bir fakirin içinde yaşadığı toplumdaki orta halli bir ailenin hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır.

Neden Para Değil de, Gıda Maddesi Ölçü Verilmiştir?
Fıtır sadakası için buğday, arpa, üzüm ile hurma birer sabit ölçüdür. Çünkü bundan maksat, fakirin bir günlük ihtiyacını olsun gidermektir ki, o da bunlar ile mümkün olabilir. Hâlbuki belirli bir para ölçü olarak gösterilmiş olsa idi, bu maksat temin edilmiş olamazdı. Zira erzakın fiyatları zaman zaman değişmekte olduğundan o muayyen para, bazı senelerde bu maksadı temin edebilirdi, bazı senelerde temin edemezdi.

Fitre Ne İle Ödenmelidir?

Fıtır sadakası bu gıda maddelerinin asıllarından olabileceği gibi günümüz insanlarının ihtiyaçları da göz önüne alınarak kıymetlerinin karşılığınca para olarak verilmesi de caizdir.. Hatta ihtiyacın çok olması ve fakirlerin dilencilik yapmaktan kurtarılması için fitrenin para olarak verilmesi daha faziletlidir.

Fakat fakirlerin ihtiyaçları gıda maddelerinin bizzat kendilerine daha fazla olursa, o zaman para olarak verilmesi daha faziletli olmaz.

Ayrıca bir fakirin günlük yemek ihtiyacının tespit edilmesi ve bunun ücretinin verilmesi de caizdir. Ancak bu şekilde olacaksa, belirtilen gıda maddelerinden en ucuz olanının ücretinin altına düşülmemelidir. Bunu da yaparken fitre verilecek fakirin hayat standartlarına göre bir günlük gıda ihtiyacı değil, fitre veren kimsenin bir günlük gıda tüketim ortalamasının ölçü alınması, fitrenin mana ve gayesine daha uygundur.

Fitreyi biraz fazla hesaplayarak ödemek daha uygundur. Bu fazlalıklar sadaka hükmündedir.

Fitre ve Niyet
Fitre verirken niyet etmek şarttır. Fitre bir ibadet olduğu ve niyetsiz de ibadet olamayacağı için niyet şarttır.

Niyetin Zamanı
Fitre için niyet, verilecek malı veya parayı ayırmak zamanında yapılabileceği gibi, verileceği zaman da yapılabilir.

Fitreyi Söylemek Şart mıdır?
Fitreyi fakire verirken bunun fitre olduğunu söylemek şart değildir. Niyetin olması yeterlidir. Fitremizi verirken fakirin insanlık onurunu incitmemeye dikkat etmemiz gerekir. “Al bunu bayram harçlığı yaparsın…” gibi sözlerle de fitremizi verebiliriz.

Fitre ve Temlik
Fıtır sadakası, zekât gibi niyetle birlikte fakirlere temlik (mülk yapmak) suretiyle verilir, serbest bırakılamaz. Yani, bizzat şahsın eline verilir, mülkiyetine geçirilir.

Fitre İftar Olarak Verilebilir mi?
Fitre, iftar olarak yani yemek dağıtma şeklinde ödenemez. Çünkü fitrede temlik şarttır. Yemek yemeyi serbest bırakma, iftar vermede ise temlik yani fakirin eline verme, onun mülküne geçirme gerçekleşmiş olmaz.

Alacak, Fitreye sayılabilir mi?

Kişi, bir fakirdeki alacağını fitreye sayamaz. Çünkü alacağı fitreye mahsup etmek, fitredeki niyet ve temlik şartlarını yerine getirmez. Kişi, o kimseye borç verirken fitre niyetiyle değil, borç niyetiyle vermiştir. Ayrıca bu şekilde bizzat şahsın eline mülk olarak geçirmek gerçekleşmemektedir.

Fitre Kimlere Verilebilir?

Fitre verilecek yerler, zekât verilecek yerlerle aynıdır.

1- Fakirler: Nisap miktarı malı olmayan muhtaç kimselerdir..

2- Miskinler: Hiç bir şeye sahip olamayıp yiyeceği ve giyeceği şeyler için dilenmeye muhtaç olan yoksul kimselerdir.

3- Borçlular: Borcu düşüldükten sonra, nisap miktarı malı kalmayan kimseler bu sınıfa girer.

4- ALLAH Teâlâ’nın yolunda cihad edenler:

ALLAH için savaşa hazırlamak veya savaşta olanlara silah almak, bunları donatmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için de fitre verilir. El-Kâsânî, el-Bedâyi adlı eserinde “fi sebîlillah = ALLAH Teâlâ’nın yolunda” ifadesini “ALLAH Teâlâ’ya yaklaştıran bütün işler” olarak tefsir etmiştir. Bu yüzden, ALLAH Teâlâ’ya itaat ve hayır yolunda bulunan herkes ihtiyaç sahibi ise bu sınıfa girer. Bu bakımdan “ALLAH Teâlâ’nın yolunda” ifadesi “ilim öğrenmek” anlamını da içine alır. İlim öğrenen kimse zengin de olsa bu sınıfa girer.

5- Yolcu: Sefere çıkan yahut iyilik ve yararlı bir iş için yolculuk yapan ve gittiği yere yardımsız olarak ulaşamayan kimsedir.

Fitre Kimlere Verilemez?

Kendilerine fitre verilmesi caiz olmayan kimseler şunlardır:

a- Bir kimse fakir olan usûlüne yani babasına, dedesine… annesine, ninesine… ve furûuruna yani oğullarına, kızlarına, bunların çocuklarına, torunlarına fitre veremez. Karısına da veremez. Çünkü verdiği fitrenin menfaati kısmen kendisine ait olmuş olur. Hâlbuki bu menfaatin kendisinden tamamen kesilmiş olması lâzımdır. Zaten bir kimse hanımının, muhtaç olan usûl ve furûunun nafakasını temin etmekle mükellef bulunmaktadır. İmam-ı Azam’a göre bir kadın da fitresini, fakir bulunan kocasına veremez. Çünkü âdete nazaran aralarında bir menfaat ortaklığı vardır. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre verebilir.

b- Şer’an zengin sayılan kimselere fitre verilemez.

Hangi mal olursa olsun, temel ihtiyaçların dışında nisap miktarı mala sahip olan kimse “zengin” sayılır. Şer’i nisaptan az miktarda mala sahip olan kimse sıhhatli, kuvvetli ve çalışabilecek durumda olsa bile fitre alabilir. Çünkü bir kimse güçlü kuvvetli olduğu halde işleri bozulabilir, yeni iş bulamaz veya çalıştığı işten elde ettiği gelir, geçimini sağlamayabilir. Yine, meskeni, ev eşyası, hizmetçisi, biniti, silahı, elbisesi ve ilim ehli ise ilim kitapları bulunan kimselere zekât verilebilir. Çünkü bu sayılanlar temel ihtiyaçlardır.

c- Haşim oğulları yani Hz.Peygamber (S.A.V.)
Efendimizin amcaları Hz.Abbas (R.A.) ile Hz. Haris (R.A.)nun evlâd ve torunları ve Hz. Ali (R.A.) ile kardeşleri Akil ve Cafer (R.A.)nun zürriyetleri ile bunların azatlılarına fitre verilemez. Çünkü bunların ihtiyaçları beytü’l-mal tarafından karşılanmaktadır. Ayrıca Rebia b. Haris b. Muttalib ve Abbas b. Muttalib (R.Anhüma)dan rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

“Bu sadakalar, ancak insanların kirleridir. Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine helâl değildir.”Buyurmuşlardır.

d- Zengin bir adamın küçük, bulûğa ermemiş 
çocuğuna fitre verilemez. Çünkü bu çocuk, babasının malıyla zengin sayılır. Fakat büyük çocuğuna -fakir ise- verilebilir. Yine zengin bir kimsenin fakir olan karısına veya babasına fitre verilebilir. Çünkü bunlar müstakil şahıslardır, birbirlerinin servetiyle zengin sayılmazlar. Zengin bir kadının yetim, fakir ve babası Müslüman olan çocuğuna fitre verilebilir. Çünkü bu çocuğun nesebi babası yönüyle sabittir, anasının servetiyle de zengin sayılmamaktadır.

e- Müslüman olmayanlara fitre verilemez.

Çünkü onlar fitre vermekle de mükellef değildirler.  fitre; Müslümanlara mahsus içtimaî, dinî bir vazifedir. Bu vazifeye iştirak etmeyenlerin bundan istifade etmeye hakları yoktur.

Fitreye, önemli bir ibadet olduğunu unutmadan ciddiyetle yaklaşmalıyız. Müslümanlar hayır adına verdikleri zekât, fitre ve sadakaların nereye, hangi ellere gittiğine ve ne amaçlarla harcandığına da dikkat etmelidir. Hiç kimse, fitresinin birisinin içki sofrasına gitmesini istemez ve istememelidir.

Fitre Vermede Öncelik

Fitreyi akrabaya vermek daha faziletlidir. Fitre verilirken, öncelikle akrabalar ve yakın komşulardan başlanılması gerekmektedir. Zira yakınları ve komşuları dururken, bir kişinin uzak bir yere fitre vermesi doğru değildir. Şöyle ki: fitreyi önce muhtaç olan erkek veya kız kardeşlere, sonra bunların çocuklarına, sonra amcalara, halalara, sonra bunların çocuklarına, sonra dayılara, teyzelere ve bunların çocuklarına, daha sonra diğer akrabalara vermek, bunlardan sonra da sırasıyla fakir komşulara ve meslektaşlara vermek daha faziletlidir. Çünkü 
Abdullah b. Mes’ud (R.A.)nun hanımı Zeyneb (R.Anha)dan rivayete göre, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, akrabaya tasaddukta bulunanlara:

“Evet! O’na, biri hısımlık yani hısımla ilgilenme sevabı, diğeri de sadaka sevabı olmak üzere iki sevap verileceğini, haber vermişlerdir.

Fitre Uzağa Gönderilebilir mi?

Fitre öncelikle mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere göndermek mekruhtur. Gönderilecek olan kişiler akraba veya daha muhtaç kişilerse mekruh 
olmaz.

Gayrimüslime Fitre Verilebilir mi?
Verilemez. Çünkü bunun verilmesindeki maksat, bayram gününde fakir Müslümanların ihtiyaçlarını gidererek onların da bayrama kalpleri rahat bir halde iştirak etmelerini ve dilenmekten kurtularak ibadet ile uğraşabilmelerini temin gibi şeylerden ibarettir. Bu maksat ise, bu sadakanın gayrimüslim vatandaşlara verilmesiyle meydana gelmez.

Fitre, Birden Çok Fakire Verilebilir mi?

Bir kimse fitresini bir fakire verebileceği gibi birkaç fakire de dağıtabilir. Fakat verilen şahsın ihtiyacının karşılanması açısından bir kişiye verilmesi daha iyidir. Ayrıca birden çok kişi de fitrelerini bir kimseye verebilirler.

Kişi, Kimlerin Fitresini Vermekle Yükümlüdür?
Nisaba sahip olan hür bir Müslüman, hem kendisinin ve hem de velayeti altındaki kimselerin fitresini vermekle mükelleftir. Bu kimseler, kişinin bunak veya deli veya buluğa ermemiş fakir ya da zengin çocukları ve hizmetinde bulunan köle veya cariyesidir.

Kişi, Hanımının Fitresini Ödemekle Yükümlü müdür?
Yükümlü değildir. Çünkü kişinin hanımı kendi nefsinde tam bir velayete ve malında da müstakil olarak tasarruf hakkına sahiptir. Hanımı kendi malından fitre vermekle 
yükümlüdür.


Kişi, Büyük ve Akıllı Çocuğunun Fitresini Ödemekle Yükümlü müdür?
Yükümlü değildir. Çünkü tıpkı kişinin hanımı gibi büyük ve akıllı oğlu da kendi nefsinde tam bir velayete ve malında da müstakil olarak tasarruf hakkına sahiptir. Bu nedenle kişinin büyük ve akıllı çocuğu kendi malından fitre 
vermekle mükelleftir.

Kişi, Hanımı ve Büyük Çocuğunun Fitresini Kendi Malından Verebilir mi?
Fitrenin verilmesinde niyet şarttır, niyetsiz verilemez. İzin de niyet hükmündedir.

İznin, hakikaten veya örf ve âdeten olması gerekmektedir.
Bu nedenle bir kimse kendi malından hanımının veya büyük çocuğunun fitrelerini onların izinleriyle verebilir. Fakat hanımı ve büyük çocukları kendi ailesi içerisinde idaresinde bulunduğu takdirde, onların izinleri olmaksızın vermesi de geçerli olur. Çünkü bu halde örf-adet bakımından izin vardır. Aile arasında bulunan diğer şahıslar hakkında da hüküm böyledir.

Boşanmış Eşlerde Çocuğun Fitresi Kime Aittir?
Boşanmış eşlerde çocuk annenin yanında kalıyor olsa da, fitre yükümlülüğü babaya aittir.
Çünkü bu durumda genel kaide şudur: Bakım anneye, nafaka (geçim) ise babaya 
aittir.

Dede, Torunun Fitresini Verir mi?
Babası ölmüş veya fakir olan bir çocuk için fitre ödemek, dedesi için vacip bir vazife 
değildir. Dilerse, ödeyebilir.

Kişi, Ana-Babasının Fitresini Verir mi?
Bir kimse kendi ailesi içerisinde bulunsalar bile babasının, anasının fıtır sadakasını vermekle 
mükellef değildir. Ancak babası fakir veya deli olursa, o halde mükellef olur.

Doğmamış Çocuğun Fitresi Verilir mi?

Henüz dünyaya 
gelmemiş bir çocuğun fitresini vermek gerekmez.


Ö.N.Bilmen(Tam ilmihal kitabı)


"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.


EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

Fitre, Yemin Kefareti ve Oruç Fidyesinin Askıda Ekmek Uygulaması Yoluyla Verilmesinin Dinî Hükmü

Din İşleri Yüksek Kurulu Kararları
Karar Yılı: 2021 - Karar No: 30
Konusu: Fitre, Yemin Kefareti ve Oruç Fidyesinin Askıda Ekmek Uygulaması Yoluyla Verilmesinin Dinî Hükmü hk.
   

Din İşleri Yüksek Kurulu 16.06.2021 tarihinde Kurul Başkanı Prof. Dr. Abdurrrahman HAÇKALI başkanlığında toplandı. İbadetler Komisyonu tarafından hazırlanan “Fitre, yemin kefâreti ve oruç fidyesinin askıda ekmek uygulaması yoluyla verilmesi caiz midir?” başlıklı fetva metni müzakere edildi. Yapılan müzakereler neticesinde aşağıdaki metnin Kurul Kararı olarak kabulüne karar verildi:
Fitre, yemin kefâreti ve oruç fidyesi gibi dinî yükümlülüklerin fakirlere ulaştırılması için günümüzde çeşitli yöntemler gündeme gelmektedir. Bu bağlamda gündeme gelen yöntemlerden biri de askıda ekmek uygulamasıdır.
Fitre, yemin kefâreti ve oruç fidyesinin, fakirin bir günlük gıda ihtiyacını karşılayacak miktarda ve vasıfta olması gerekir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, III, 321, 322). Yemin kefâreti ve oruç fidyesinin miktarı da bir fitre miktarıdır. Askıda ekmek uygulamasında ise bir kişiye asgarî fitre miktarı çoğunlukla verilememektedir. Ayrıca bu usulle zekât, fitre ve fidyenin, verilmesi gereken yerlere ulaşıp ulaşmadığının tespit edilmesi de oldukça zordur. Görüldüğü gibi bu uygulamada bir fitre miktarının verilmesi ve verilen ekmeğin fitre verilebilecek yere ulaştığı garanti edilemediğinden fitre, yemin kefâreti ve oruç fidyesi, askıda ekmek uygulaması yöntemiyle ödenmiş sayılmaz.
Bu tür uygulamaların genel hayır ve hasenât kabilinden sayılıp diğer gönüllü bağışlar yoluyla yaşatılması tavsiye edilir.
GEREKÇE:
Askıda ekmek uygulaması, maddi imkânları yetersiz olan kişilerin ekmek ihtiyacını karşılamak amacıyla Osmanlıdan günümüze miras kalan bir uygulamadır. Bu usulde; hayırsever vatandaşlar fırına giderek ihtiyaç sahiplerinin faydalanması için gönüllerinden geçen ekmek sayısının parasını ödeyip ekmekleri fırına bırakmakta, fırın sahibi de ücretini aldığı ekmekleri askıya asarak ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktadır. Böylece ihtiyaç sahibi vatandaşlar fırına geldiklerinde ücret ödemeden ekmek alabilmekte ve mahcubiyet duymadan ihtiyacını giderebilmektedirler.
Günümüzde bazı Müslümanlar, fitre, yemin kefâreti ve oruç fidyesi gibi dinî yükümlülüklerini askıda ekmek yöntemiyle yerine getirmek istemektedirler. Ancak bilinmelidir ki;
Fitrede kişinin bir günlük gıda ihtiyacını karşılayacak miktar ölçü alınmaktadır. Bir kişiye verilen miktar, bir fitreden az olmamalıdır.
Yemin kefâretinin eda edilme şekli ise; on fakire birer fitre miktarı veya bir fakire on ayrı günde her gün birer fitre miktarı para vermek veya on yoksulu sabah akşam doyurmak ya da giydirmektir. Buna gücü yetmeyenlerin ise ara vermeden üç gün oruç tutmaları gerekir (Mâide 5/89).
Oruç fidyesi ise oruç ibadetinin eda edilememesi sebebiyle ödenen maddi bedeli ifade eder. Bir fidye
-tercih edilen görüşe göre- “sadaka-i fıtır” ile aynı miktardır (Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi‘, II, 97).
Askıda ekmek uygulamasıyla fitre, oruç fidyesi, yemin kefâreti gibi mali ibadetlerin ödenmesinde birtakım mahzurlar söz konusudur. Zira bu muameleye mekân temin eden esnaf, askıdan ekmek alanların gerçek ihtiyaç sahibi oldukları hakkında bir bilgiye sahip olmadığı gibi bu konuda sorumluluğu da yoktur. Uygulama, tamamen iyi niyet üzerine inşa edilmiş bir sosyal yardımlaşma yöntemi olsa da bu usulle zekât, fitre ve fidyenin, yerine ulaşıp ulaşmadığının tespit edilmesi oldukça zordur.
Askıda ekmek uygulamasında bir kişiye en az bir fitre miktarının verilmesi -çoğu zaman- mümkün olmaz ya da ihtiyaç sahibi tarafından tercih edilmez. Hâlbuki fitre, yemin kefâreti ve oruç fidyesi verilirken, bir kişiye düşecek miktar, en az bir fitre kadar olmalıdır.
Bütün bu gerekçelerden hareketle fitre, yemin kefâreti ve oruç fidyesi, askıda ekmek uygulaması yöntemiyle ödenmiş sayılmaz. Bu tür uygulamaların genel hayır ve hasenât kabilinden sayılıp diğer gönüllü bağışlar yoluyla yaşatılması tavsiye edilir.

https://kurul.diyanet.gov.tr/Karar-Mutalaa-Cevap/39742/fitre--yemin-kefareti-ve-oruc-fidyesinin-askida-ekmek-uygulamasi-yoluyla-verilmesinin-dini-hukmu-hk-

Fıtır sadakası nedir ve ne zaman verilir?

Halk arasında fitre diye bilinen fıtır sadakası (sadaka-i fıtır); insan olarak yaratılmanın ve Ramazan orucunu tutup bayrama ulaşmanın bir şükrü olarak; dinen zengin olup Ramazan ayının sonuna yetişen müslümanın, belirli kimselere vermesi vacip olan bir sadakadır (Nevevî, el-Mecmû’, VI, 103-105). Vacip oluşu, sünnetle sabittir (Buhârî, Zekât, 70-78; Müslim, Zekât, 12-16; Ebû Dâvûd, Zekât, 18; İbn Mâce, Zekât, 21). Kişi, kendisinin ve küçük çocuklarının fitrelerini vermekle yükümlüdür. Hz. Peygamber, köle-hür, büyük-küçük, kadın-erkek her müslümana fitrenin gerektiğini ifade etmiştir (Ebû Dâvûd, Zekât, 20). Fıtır sadakasının vacip olma zamanı Ramazan bayramının birinci günü olmakla birlikte, bayramdan önce de verilebilir. Hatta bu daha faziletlidir. Bununla birlikte, bayram günü veya daha sonra da verilebilir. Ancak, bayram namazından önce verilmesi müstehap kabul edilmiştir. Şâfiî mezhebinde ise; fitreyi, meşru bir mazeret bulunmadıkça bayramın birinci gününün gün batımından sonraya bırakmak haramdır. Fitreyi Ramazan’ın ilk günlerinde vermek de caizdir (Nevevî, el-Mecmû’, VI, 128). Fitrenin hedefi, bir fakirin içinde yaşadığı toplumun hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanması, böylece bayram sevincine iştirak etmesine katkıda bulunmaktır. Günümüzde fıtır sadakası miktarının belirlenmesinde, kişinin bir günlük (iki öğün) normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktarın ölçü alınması daha uygundur. Kişi dinen zengin sayılanlara, usûlüne (anne, baba, dedeler ve nineler), fürûuna (çocuk ve torunlar) ve eşine fıtır sadakası veremez. Fitreler bir fakire verilebileceği gibi, birkaç fakire de dağıtılabilir. (Merğînânî, el-Hidâye, II, 224). Ancak bir kişiye verilen miktar bir fitreden az olmamalıdır.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/sadaka-i-fitir/fitir-sadakasi-nedir-ve-ne-zaman-verilir


Çarşamba günü öğle-ikindi arası dualara icabet edilmesi


 Çarşamba günü öğle-ikindi arası dualara icabet edildiği ile ilgili bu hadisi şerifi hatırlatmak istedim:


Cabir bin Abdullah radıyallahu anh şöyle demiştir:

“Resulullah (as) Hendek Harbi’nin yapıldığı yerdeki Fetih Mescidinde üç defa dua ettiler. Pazartesi, Salı ve Çarşamba günleri. Çarşamba günü iki namaz arasında duasına icabet edildi. Hissettikleri sevinç yüzlerinden anlaşılıyordu.

Ben de ne zaman mühim ve zor bir işle karşılaşsam, Efendimizin dua ettikleri o vakti gözlerim. O vakitte dua eder ve duama icabet edildiğini görürüm.” (Ahmed, Müsned, III, 332; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 704; Beyhakî, Şuab, III, 397.)

71-Nûh Suresi ‹‹ 8-9. Ayet tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾8﴿

Yine de ben onları açıkça çağırmaya devam ettim.

﴾9﴿

Onlara açık da söyledim, yerine göre gizli de söyledim.”

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Hz. Nûh’un, şartlara ve kişilerin özelliklerine göre tebliğlerini açıktan veya gizli olarak sürdürdüğü bildirilmekte, böylece farklı davet ve tebliğ metotlarının kullanılabileceğine işaret edilmektedir.


Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 465

8 Mart 2026 Pazar

71-Nûh Suresi ‹‹ 5-7. Ayet tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim 

﴾5﴿

Nûh, “Rabbim” dedi, “Doğrusu ben kavmimi gece gündüz hakka çağırdım;

﴾6﴿

Fakat benim çağrım sadece kaçışlarını arttırdı.

﴾7﴿

Kendilerini bağışlaman için ben onları ne zaman çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar; elbiselerini başlarına bürüdüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Bir peygamberin görevi davetini eksiksiz yapmaktır; davetin etkisi, sonuç getirip getirmemesi ise insanların kabule yönelmesine ve Allah’ın hidayet etmesine bağlıdır. Burada da Hz. Nûh’un gece gündüz demeden bütün gücüyle halkının kurtuluşu için çalıştığı, böylece sorumluluğunu yerine getirdiği bildirilmektedir. Nûh’un insanları kurtuluşa çağırması karşısında günahkârların parmaklarını kulaklarına tıkamaları ve elbiselerini başlarına bürümeleri, peygamberin tebliğ ettiği dini reddettiklerini ifade eden mecazi bir anlatım olarak görülmektedir. Ancak peygamberin konuştuklarını işitmemek için gerçekten parmaklarını kulaklarına tıkamış, onu görmemek ve duymamak için elbiselerini başlarına bürümüş de olabilirler.


Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 465

7 Mart 2026 Cumartesi

71-Nûh Suresi ‹‹ 1-4. Ayet tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾1﴿

Biz Nûh’u, “Kendilerine can yakıcı bir azap gelmeden önce halkını uyar” diyerek kavmine gönderdik.

﴾2﴿

Şöyle dedi: “Ey kavmim! Şüphesiz ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.

﴾3﴿

Allah’a kulluk edin; O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin;

﴾4﴿

Ki Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve size belirli bir vadeye kadar süre tanısın. Şüphesiz Allah’ın belirlediği vade geldiğinde artık ertelenmez. Keşke ­bilseydiniz!”

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Nûh aleyhisselâm, Kur’an’da adı çokça geçen ve dini tebliğ konusunda kavmiyle mücadelesine yer verilen peygamberlerin ilkidir. Kur’an’da Nûh’tan önceki bazı peygamberler de anılmakla birlikte onların inkârcılarla mücadelesi hakkında detaylı bilgi verilmemiştir. Nûh’un soyu, hayatı, peygamberliği, inkârcı toplumuna karşı sergilediği mücadele ve Nûh tûfanı hakkında Hûd sûresinin tefsirinde genişçe bilgi verilmiştir (bk. 11/25-49; ayrıca krş. A‘râf 7/59-64).

Müfessirler, birinci âyette sözü edilen “can yakıcı azab”ın Nûh tûfanı olduğu kanaatindedirler.

4. âyette Nûh’un, bir taraftan “... size belirli bir vadeye kadar süre tanısın” derken, diğer taraftan Allah’ın belirlediği vade geldiğinde artık ecelin ertelenmeyeceğini söylemesi müfessirlerce iki şekilde açıklanmıştır: a) Allah, topluluk olarak iman etmeleri şartıyla insanlar için bir ecel tayin etmiştir. Ancak inkârda ısrar ettikleri takdirde belirlenen ecel gelmeden yine topluluk olarak cezalandırılıp helâk edilmeleri de ilâhî takdirin gereğidir. İman etmeleri halinde ise belirlenen o vakte kadar toplumsal varlıklarını devam ettirirler. b) Maksat, ömrün zamansal anlamda uzayıp uzamaması değil, bereketli, hayırlı ve verimli geçip geçmemesidir. Şu halde burada Allah tarafından belirlenen ecelin değişebileceği bildirilmemiş; fakat insanların değişmeyecek ecelleri gelinceye kadar iman ederlerse bereketli, mutlu ve huzurlu bir ömür yaşayıp ölecekleri, ama iman etmezlerse mutsuz ve huzursuz yaşayacakları, nihayet hayatlarının da felâketlerle son bulacağı anlatılmak istenmiştir (Zemahşerî, IV, 161; Şevkânî, V, 342).


Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 464-465

6 Mart 2026 Cuma

71-Nûh Suresi-Hakkında-Nüzulü-Konusu

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 28 âyettir. Sûrede başlıca, Nûh peygamberin mücadeleleri ve Nûh Tufanı konu edilmektedir. Sûre, adını konusundan almıştır.

Nüzulü

Hem mushaftaki sıralamaya hem nüzûl sırasına göre yetmiş birinci sûredir. Nahl sûresinden sonra, İbrâhim sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Konusu

Mekkî sûrelerin özelliklerini taşıyan Nûh sûresinde iman esaslarıyla birlikte Hz. Nûh’un peygamberliği, inkârcılara karşı verdiği mücadele ve tûfan konuları ele alınmakta, Nûh’un kendisi ve müminler için yapmış olduğu dua ile sûre sona ermektedir.

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/71-nuh-suresi

5 Mart 2026 Perşembe

48-FETH SÛRESİ BİZE NE ANLATTI?

Kur’ân-ı Kerîm’in kırk sekizinci sûresi.

Hudeybiye Antlaşması’nın hemen ardından, Hz. Peygamber ve ashabı Medine’ye dönerken yolda nâzil olmuştur (Buhârî, “Tefsîr”, 48/1, 5; “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 12; Tirmizî, “Tefsîr”, 48/1, 2). Âyet sayısı yirmi dokuz olup fâsılası ا harfidir. İsmini ilk âyette geçen “feth” kelimesinden alır. Burada “fethan mübînen” (apaçık bir fetih, büyük fetih) terkibinde yer alan kelime sûre içinde “fethan karîben” (yakın fetih) şekliyle iki yerde daha geçmekte (âyet 18, 27) ve bunun Mekke’nin fethedileceğine dair bir işaret olduğu kabul edilmektedir. Feth masdar olarak “açmak, hüküm vermek, yardım etmek” mânalarına geldiği gibi isim olarak “zafer, yardım” anlamına da gelir.

Gördüğü bir rüya üzerine hicretin 6. yılı Zilkade ayında (Mart-Nisan 628) yaklaşık 1500 sahâbî ile birlikte umre için Medine’den Mekke’ye doğru yola çıkan Hz. Peygamber, Mekkeli müşriklerin ne pahasına olursa olsun bu ziyarete engel olacaklarının anlaşılması, hatta müslümanların umre ibadetinden başka bir amaçlarının bulunmadığını bildirmek üzere elçi olarak gönderilen Hz. Osman’ın öldürüldüğü şeklinde yanlış bir haberin gelmesi üzerine kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarına dair ashaptan biat aldı (bk. BEY‘ATÜRRIDVÂN). Daha sonra devam eden müzakereler neticesinde Hz. Peygamber’le Mekkeliler arasında Hudeybiye Antlaşması imzalandı. Müslümanların siyasî varlığını kabul eden ve on yıl gibi uzun bir zaman savaş yapılmayacağı için İslâmiyet’i yaymaya imkân sağlayan bu antlaşma, önemini kavrayamayan bazı müslümanlarca mağlûbiyet gibi telakki edilmiştir (bk. HUDEYBİYE ANTLAŞMASI). İşte bu olayların ardından müslümanların Medine’ye dönüşü sırasında Feth sûresi nâzil oldu.

Feth sûresi, İslâmiyet’in bir devlet müessesesine ve askerî güce sahip bulunduğu Medine döneminin ikinci yarısında nâzil olmuştur. 6. (628) yıla kadar müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında Bedir, Uhud, Hendek gibi önemli savaşlar olmuş, Medine çevresindeki yahudilerin ihaneti ortaya çıkmış, müslüman toplum içindeki münafıkların varlığı bilinmiş, İslâmiyet bedevîler dahil Arabistan yarımadasının hemen hemen bütün sakinlerine sesini duyurmuştu. Bununla birlikte son ilâhî dinin bu yarımadadaki stratejik durumu nezaketini hâlâ koruyordu. Onun, hâkimiyetini tam anlamıyla kurabilmesi için yarımadanın dinî, iktisadî ve kültürel merkezi sayılan Mekke’nin fethedilmesi gerekiyordu. Feth sûresi bütünüyle, gerçekleşmesi yaklaşan bu zaferi müjdelemekte, bunun ilk denemesi sayılan ve siyasî açıdan önemli avantajlar sağlayan umre yolculuğu ile Hudeybiye Antlaşması’nın müslümanlar, münafıklar, bedevî Araplar ve müşrikler açısından doğurduğu sonuçları dile getirmektedir.

Feth sûresi, Hz. Peygamber’e Allah tarafından açık bir fethin ihsan edildiğini bildiren âyetle başlar. Müfessirlerin çoğunluğu bu âyetteki “feth-i mübîn”i Hudeybiye Antlaşması ile tefsir ederken bazıları Hz. Peygamber’e verilen nübüvvet ve İslâmiyet, Asr-ı saâdet’teki bütün fetihler, gerçekleşecek olan Hayber veya Mekke’nin fethi gibi önemli gördükleri hususlarla da tefsir etmişlerdir. Bunu takip eden âyette feth-i mübînin, Resûl-i Ekrem’in geçmiş ve gelecek bütün günahlarının bağışlanması sonucunu doğuracağı ifade edilmektedir ki müfessir Taberî, Nasr sûresiyle bağlantı kurarak dikkat çekici bir yorum getirir ve bunun Allah’a şükür ve tesbih mânasına geldiğini zikreder (Câmiʿu’l-beyân, XXVI, 42-43). Sûrede daha sonra Hudeybiye Antlaşması veya İslâmiyet’in genel konumu münasebetiyle müslümanların kalbine güven verildiği ve bu sayede imanlarının güçlendiği haber verilir. Müminler cennetle müjdelenirken münafıklarla müşriklerin kötü bir âkıbete uğratılacağı, Allah’ın göklerde ve yerde güçlü orduları bulunduğu bildirilir. Hz. Peygamber’in, Allah’ın insanlar üzerindeki bir şahidi, müjdecisi ve uyarıcısı olarak gönderildiği, ona inanmanın ve ona biat etmenin Allah’a biat etme mânasına geldiği vurgulanır (âyet 2-10).

Daha sonra, Resûl-i Ekrem’in etrafında kenetlenen müslümanların bu örnek davranışına karşılık, kalplerine imanın tam olarak yerleşmemesi sebebiyle umre seyahatine ve dolayısıyla Hudeybiye seferine katılmayan Medine civarındaki bedevî Araplar’ın ikiyüzlülüğünü dile getiren sûre, onların Hudeybiye’den zaferle dönen Hz. Peygamber’den özür dilediklerini, fakat bunda samimi olmadıklarını, çünkü bu sefere çıkan müslümanların sağ salim geri dönemeyecekleri zannına kapıldıklarını ve bu kötü niyet ve tutumlarının sonucunda helâke müstahak olduklarını ifade eder. Bu art niyete sahip bulunan bedevîlerin ganimet elde edeceklerini umdukları takdirde müslümanlarla beraber savaşa gitmek isteyeceklerini, ancak bunların önceden ciddi ve çetin bir savaşa davet edilip gerçekten inanıp inanmadıklarının anlaşılması gerektiğini anlatır. Sûrenin bu bölümü sıhhî mazeretlerin savaş için de geçerli olduğunu bildiren âyetle sona erer (âyet 11-17).

Bunun ardından Feth sûresi, Hudeybiye’de Hz. Peygamber’e biat eden müminlerden Allah’ın râzı olduğunu haber veren bölümle devam eder. Burada, Hudeybiye’de elde edilen başarıdan sonra, isim zikredilmese de Hayber’in fethi gibi daha birçok zaferin kazanılacağı ve pek çok ganimetin elde edileceği müjdelenir, Allah’ın azîz, hakîm ve her şeye kādir olduğu ifade edilir. İki taraf arasında barış yapılmayıp da savaş çıksaydı kâfirlerin arkalarına dönüp kaçacakları, bu durumun da Allah’ın öteden beri süregelen ve hiç değişmeyen sünneti olduğu dile getirilir. Umre ibadetini yerine getirmelerine ve kurbanlarını kesmelerine engel olan Mekkeliler’le savaşmaya ant içtikleri halde müslümanlara savaş izni verilmemesinin sebebi, Mekke’de İslâmiyet’i benimsediklerini henüz açığa vurmamış bulunan müminlerin mevcudiyeti olarak gösterilir. Mekkeliler Câhiliye öfke ve taassubu ile hareket ederken müslümanların takvâya ve güvene lâyık ve ehil oldukları açıklanır (âyet 19-26).

Sûrenin son bölümü. Hz. Peygamber’in Mescid-i Harâm’a gireceklerine dair gördüğü rüyanın eninde sonunda gerçekleşeceğini haber veren ve dolayısıyla onun hak peygamber olduğunu teyit eden âyetle başlar. Sûrenin son iki âyeti, evrensel bir dinle gönderilen Resûl-i Ekrem’in tebliğ ettiği İslâmiyet’in bütün dinlere üstünlük sağlayacağını ilân eder. Çünkü Muhammed Allah’ın elçisidir. Başta ashap olmak üzere onun yanında yer alan müslümanlar hak dinin bu üstünlüğünü korumak için gerekli olan maddî ve mânevî kuvvet ve kemale sahiptirler. Şüphe yok ki bütün insanlar ebedî hayata intikal edecek, içlerinden iman edip yararlı işler görenler mutluluğa kavuşacaktır (âyet 27-29).

Feth sûresinin faziletine gelince, Hz. Peygamber’in, “Bu gece bana öyle bir sûre indirildi ki benim için o dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha kıymetlidir” dediği ve ardından sûrenin 1. âyetini okuduğu rivayet edilmiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 48/1; “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 12; Müslim, “Cihâd”, 97).

İslâm dininin evrenselliğini ve üstünlüğünü simgeleyen Feth sûresinin İslâm kültür tarihinde önemli bir yeri vardır. Gazâya giden müslüman askerlerin, buradaki zafer vaadinin kendileri için de gerçekleşmesini umarak sefer sırasında ve savaş boyunca sûreyi çokça okudukları bilinmektedir. Diğer taraftan kılıç, kalkan, balta gibi savaş aletleri üzerinde ilk âyetinin, bazı hükümdar ve kumandanların giydiği zırhlar üzerinde de bütün sûrenin yazılı olduğu görülmekte, Çanakkale muharebeleri ve İstiklâl Savaşı yıllarında evlerde ve camilerde sürekli olarak Feth sûresi okunduğu nakledilmektedir. Sûre bazı müstakil eserlere de konu olmuştur. Emîr Sultan (ö. 833/1429 [?]), Emîr Pâdişah, Abdüllatîf b. Mecdüddin el-Muhibbî, Sadreddinzâde eş-Şirvânî ve Bosnevî, Tefsîru sûreti’l-Fetḥ adıyla müstakil eser yazan müellifler arasında yer alır (meselâ bk. Râgıb Paşa Ktp., nr. 155; Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 2096/8, Fâtih, nr. 276, Lâleli, nr. 170, Esad Efendi, nr. 108/2, Şehid Ali Paşa, nr. 274/6). Selîm b. Müs‘ad el-Ahmedî, Câmiatü’l-Melik Abdilazîz Külliyyetü’ş-şerîa’da Siyâsetü’r-Resûl fi’l-ḥarb ve’l-müḫâdene kemâ tüṣavviruhâ sûretü’l-Fetḥ (1398/1978) adıyla bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır.


Müellif: EMİN IŞIK

BİBLİYOGRAFYA

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ftḥ” md.

Lisânü’l-ʿArab, “ftḥ” md.

Kāmus Tercümesi, I, 935.

Müsned, I, 391, 464; III, 468; IV, 326.

Buhârî, “Cizye”, 18, “Tefsîr”, 48/1, 5, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 12, “Meġāzî”, 35.

Müslim, “Cihâd”, 97.

Tirmizî, “Tefsîr”, 48/1, 2.

Taberî, Câmiʿu’l-beyân (Bulak), XXVI, 42-45.

Sa‘lebî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1388/1967, s. 255.

Süyûtî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1986, s. 178.

Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 450.

Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, V, 43-45.

Îżâḥu’l-meknûn, I, 307.

Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve maḳāṣıdühâ fi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Kahire 1980, II, 67-72.

Zuhûr Ahmed Azhar, “el-Fetḥ”, UDMİ, XV, 156-157.

https://islamansiklopedisi.org.tr/feth-suresi

4 Mart 2026 Çarşamba

48-Fetih Suresi ‹‹ 29. Ayet Tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾29﴿

O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah’ın lutuf ve rızâsına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur; Tevrat’ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil’deki misalleri ise bir ekindir: Çiftçileri sevindirmek üzere filiz verir, onu güçlendirir, kalınlaşır ve kendi sapları üzerinde durur. Onlar (müminler) yüzünden kâfirler öfkeden kahrolsunlar diye (böyle olmuştur). Onlar arasından iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vaad etmektedir.

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Cümleyi âyetin başından başlatarak “Muhammed Allah’ın elçisidir” şeklinde bir çeviri yapmak da mümkündür. Ancak bir önceki âyetle bağlantı kurarak, “Elçisini doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen...” cümlesinde vazifesine vurgu yapılan ve “Kim bu elçi?” sorusunu akla getiren ifadeye cevap olarak anlamak da mümkündür ve tercümede bu ikincisi tercih edilmiştir (bk. İbn Âşûr, XXVI, 202).

Hudeybiye biatı sebebiyle önemli bir kısmından Allah’ın razı olduğu bildirilen ashabın burada tamamı ile ilgili övücü bir açıklama daha yapılmaktadır. Hz. Peygamber’i malları ve canlarıyla destekleyen, seven, hayatlarının merkezine alan sahâbe (mümin olarak onu gören ve yeterli bir süre yanında bulunan, eğitiminin etkisinde kalan insanlar) gönüllerini de Allah rızasına tahsis etmişlerdir; nefretleri ve sevgileri şahsî çıkar ve arzularına değil, O’nun rızasına göre değişmektedir. Onlar, İslâm’a ve peygambere düşman olanlara karşı gerektiğinde sert ve acımasız olurken kendi aralarında kardeşler gibi yaşamakta, birbirlerine sevgi ve şefkat göstermektedirler. Gayri müslimlere karşı tavır ve davranışla ilgili diğer âyetler (meselâ Mümtehine 60/8) göz önüne alındığında, Hz. Peygamber devrindeki Arap müşriklerine karşı acımasız davranmanın bütün gayri müslimleri kapsamadığı, müminlere inançları yüzünden baskı yapmayan, onları yurt ve yuvalarından çıkarmayanlara, İslâm’ın genel amaçları ve yüksek ahlâk ilkeleri çerçevesinde davranılacağı anlaşılmaktadır, uygulama da genellikle böyle olmuştur.

Sîmâ Türkçe’ye de geçmiş bir kelimedir, sözlük mânası “alâmet, nişan, yüz özelliği, fizyonomi”dir. Burada geçen sima üç şekilde yorumlanmıştır: 

a) Secdeden meydana gelen maddî iz, alındaki siyahlık, 

b) Yine secde sebebiyle oluşan mânevî iz, yüzdeki nur,

c) Kıyamette namaz kılanların, secde edenlerin tanınmasını sağlayan yüz işareti. Bize göre bu yorumların biri diğerine zıt düşmemekte, birbirini tamamlamaktadır; sahâbe gibi çokça namaz kılan ve secde edenlerde bu üç işaretin birden oluşması ve bulunması mümkündür. 29. âyet meâlinin buraya (yani “Tevrat’ta onlar için yapılan benzetme budur” cümlesine) kadar olan kısmı, sahâbenin Tevrat’ta bulunan tanımıdır. Bizim “İncil’deki misalleri ise...” diye ayırdığımız kısmı da buraya bağlayarak, “Şu onların hem Tevrat’taki hem İncil’deki temsilleridir...” şeklinde çevirenler ve daha sonra gelen tohum misalini her iki kitapta geçen tek misal olarak verenler de olmuştur (bk. Esed, III, 1052).

İbn Âşûr eldeki Tevrat üzerinde yaptığı araştırma sonunda, yukarıdaki tasvire yakın bulduğu şu pasajı nakletmiştir: “Rab Sînâ’dan geldi ve onlara Seir’den doğdu, Paran dağından parladı ve mukaddeslerin on binleri içinden geldi, ... gerçek sıptları sever ...” (Tesniye, 33/1-3). Paran (Fârân) dağı Mekke tarafındadır, “bütün sıptları sever” cümlesi de konumuz olan âyetteki “birbirlerine karşı merhametli” ifadesine yakındır (XXVI, 207).

İncil’deki örneğe, yine bugün elde bulunan İnciller’in içinde en uygun düşen parça ise şudur: “Ve Îsâ onlara mesellerle çok şeyler söyleyerek dedi. İşte, ekinci tohum ekmeğe çıktı ve ekerken bazıları yol kenarına düştü ... ve başkaları iyi toprak üzerine düştü, bazısı yüz, bazısı altmış, bazısı otuz kat semere verdiler. Kulakları olan işitsin” (Matta, 13/3). Bu örnekte Hz. Peygamber çiftçidir; o, İslâm tohumunu Hatice, Ebû Bekir, Ali, Zeyd gibi temiz topraklara yani temiz kalplere, yetenekli zihinlere ekmiştir. Bu birkaç kişinin imanı ile başlayan İslâmlaşma kısa zamanda çığ gibi büyümüş, önceleri başkalarının destek ve himayesine muhtaç olan müslümanlar giderek güçlenmiş ve kendi ayakları üzerinde durmaya, eğriyi doğrudan, hakkı bâtıldan ayırma kabiliyetini kaybetmemiş insanları kendilerine imrendirmeye başlamışlardır; bu gelişme, inkârla şartlanmış olanların da kin ve nefretlerini arttırmıştır.

Kur’an’ın, dolayısıyla İslâm’ın asıl amacı insanlara doğru yolu göstermek, dünyada bütün insanlık için örnek olacak bir topluluk yetiştirmek, onlar sayesinde erdem topluluğunun dünya görüşünü ve hayat düzenini insanlığa sunmak ve hür iradeleriyle ona tâbi olmalarını, onların izlediği yolu izlemelerini teşvik etmektir. Savaşlar ve fetihler amaç olmayıp adalet, hürriyet ve faziletin hâkim olduğu bir dünya düzeni oluşturmanın araçlarıdır. Fetih sûresi belirtilen amaca vurgu yaparak son bulmaktadır.


Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 82-83

3 Mart 2026 Salı

48-Fetih Suresi ‹‹ 28. Ayet Tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾28﴿

Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye resulünü doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O’dur. Buna tanık olarak da Allah yeter.

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Daha önce Tevbe sûresinde (9/33) açıklanan bu âyet, Mâide sûresinde geçen (5/48), Kur’an’ın “müheymin” niteliği ile de yakından ilgilidir. Hepsi aynı kaynaktan gelen ilâhî dinlerin sonuncusu olan İslâm’ın kitabı Kur’an müheymindir; yani önceki kitaplarla ilgili olarak neyin gerçek, neyin gerçek dışı olduğuna şahitlik eden, onları koruyan, gözeten, denetleyen ve düzelten bir kitaptır. Kur’an-ı Kerîm bizzat yüce Allah’ın korumasında olup tahrifat ve bozulmadan korunduğu gibi (bk. Hicr 15/9) diğer kitapların iman ve amel edilmesi gereken bölümlerini de yok olmaktan korumaktadır. Kur’an onların öğretileri kaybolmasın, boşa gitmesin diye onları korur, Allah kelâmı olduklarına dair şahitlik eder, insanların yapmış olduğu katmalardan, te’vil ve tahrifattan onları arındırır; onları tasdik ve teyit eder. Bu konuda kendisine başvurulacak bir kaynaktır. Kitap olarak Kur’an, din olarak da İslâm diğer kitapların ve dinlerin ilâhî ve yürürlükte olan kısmını olmayanından ayırma ölçütü olunca tabii olarak mevcut dinlerin üstünde bir yere de sahip bulunmaktadır.


Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 81-82

2 Mart 2026 Pazartesi

48-Fetih Suresi ‹‹ 27. Ayet Tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾27﴿

Allah, resulüne gerçeğe uygun rüyasında doğruyu bildirmiştir. Allah izin verirse hiçbir şeyden korkmaksızın, (umrenizi yaptıktan sonra) ya saçlarınızı kazıtarak veya kısmen kestirerek, güven duygusu içinde Mescid-i Harâm’a muhakkak gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilmektedir ve bundan başka hemen gerçekleşecek bir fethi de takdir buyurmuştur.

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Rivayet tefsirlerinin ve siyer kitaplarının ortaklaşa verdikleri bilgiye göre Hz. Peygamber Hudeybiye’ye gelmeden önce veya burada iken rüyasında Mekke’ye girdiklerini ve burada tıraş olduklarını görmüş, bunu da ashabına anlatmıştı. Rüyayı işitenler hemen bu seferde Mekke’ye gireceklerini ve umre yapıp tıraş olacaklarını zannettiler, rüyayı böyle yorumladılar. Olaylar farklı gelişip barış ve antlaşma yaparak geri dönme kararı verilince münafıklar rüya olayını kullanarak kafaları karıştırmak üzere harekete geçtiler, bazı müminlerin de kafalarında tereddütler oluştu. Hz. Peygamber’e gelip durumu sordular; o da “Ben bu yıl olacak demedim, rüyada da bu yıl olacağını görmedim” dedi. Hz. Ebû Bekir de aynı şeyi söyledi. Heyecan yatıştıktan sonra gelen bu âyet bir yandan Hz. Peygamber’i tasdik etmekte, diğer yandan da yakında gerçekleşecek bir fethin müjdesini vermektedir. Bu fetih için Hayber fethi diyenler çoğunlukta olmakla beraber, Hudeybiye veya Mekke’nin fethi şeklinde açıklayanlar da olmuştur (Müsned, IV, 328-331; İbn Kesîr, VI, 337 vd.; Kurtubî, XVI, 276 vd.).


Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 80

1 Mart 2026 Pazar

48-Fetih Suresi ‹‹ 24-26. Ayet Tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾24﴿

Mekke vadisinde size onları yenmeyi nasip ettikten sonra onların ellerini sizin üzerinizden, sizin ellerinizi de onların üzerinden çeken de O’dur. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.

﴾25﴿

İnkâra sapan, sizi Mescid-i Harâm’a sokmayan, (yolda) engellenmiş kurbanları yerine ulaşmaktan alıkoyanlar da başkaları değil, onlardır. Eğer Mekke’de kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, bunları bilmeden ezmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı (Allah ellerinizi onların üzerinden çekmezdi). Dilediklerini rahmetine daldırmak için Allah böyle yapmıştır. Eğer birbirinden ayrılsalardı, inkâra sapmış olanlarına acı bir şekilde azap edecektik.

﴾26﴿

İnkâra sapmış olanlar o zaman kalplerini o gurura, Câhiliye dönemine ait büyüklenme duygusuna kaptırmışlardı, Allah da resulünün ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi, onları takvâ sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Hudeybiye Mekke’ye 17 kilometredir, –günümüzde de Mekke’de oturanların umre için mîkat yeri olan– Ten‘îm ise 8 kilometredir. Mekke şehir sınırının yakınlarında, Ten‘îm ve Hudeybiye’de, yani Mekke’nin neredeyse içinde veya –bir başka açıklamaya göre Hudeybiye aşağıda, vadide olduğu için– Mekke’nin aşağısında birkaç defa düşmanın özel harekat ve baskın güçleri yakalanmış, fakat barışı olumsuz etkilememesi için serbest bırakılmışlardır. O zamanlar müşrik olan Hâlid b. Velîd komutasında 200 kişilik bir güç, Usfân önünde bulunan Gamîm isimli bir tepeyi siper alarak mevzilenmiş ve müslümanlar namazda iken ansızın hücum etmeyi planlamışlardı. Müslümanlar öğle namazına niyetlendiler, sonra vazgeçip ikindiye bıraktılar. Hz. Peygamber ikindi namazını salâtü’l-havf (tehlike halinde namaz) usulü ile kıldırdığı ve böylece yüzleri düşman tarafına dönük bulunduğu için Hâlid, “Bu adam korunmaktadır” diyerek kararını gerçekleştiremedi (Mustafa Fayda, “Hâlid b. Velîd” , DİA, XV, 289-292).

Müşrikler, Kâbe’yi ziyarete gelenleri engellemek şöyle dursun onlara hizmet vermek şeklinde yerleşmiş bulunan geleneklerine aykırı olmasına rağmen, Câhiliye psikolojisinin, büyüklük kompleksinin, müslümanlara karşı kalplerinde besledikleri kin ve düşmanlık duygusunun etkisinde kalarak Medine’den gelen müminlerin Mescid-i Haram’ı ziyaretlerini engellediler; yanlarında getirdikleri yetmiş kadar kurbanlık devenin kesim yerine ulaştırılıp kurban edilmesine de mâni oldular. Peygamber efendimiz bulundukları yerde kurbanlarını kesip ihramdan çıkabileceklerini söyledi ise de, müslümanlar bir müddet şaşkınlık ve tereddüt geçirerek bunu yapmadılar ve onu üzdüler. Eşi Ümmü Seleme’nin tavsiyesine uyarak Hz. Peygamber kurbanını kesince işin ciddiyetini anlayan sahâbe bu defa acele ve heyecanla emri yerine getirmeye koyuldular (Müsned, IV, 323-326; Kurtubî, XVI, 270). Sahâbenin ahlâkı, edebi, Hz. Peygamber’den aldıkları eğitimi, Allah ve resulünün emirlerine tereddütsüz ve ertelemesiz teslim olmayı kaçınılmaz kılıyordu ve genellikle de böyle yaparlardı. Hudeybiye’de olup biten gerilime iki şey sebep olmuştu: a) Peygamber efendimizin gördüğü rüyaya dayanarak –o yıl gerçekleşeceği açıklanmadığı halde– ziyaretin hemen gerçekleşeceğine inanmaları, rüyayı eksik yorumlamaları, b) Mekke’yi ve Kâbe’yi özlemiş oldukları ve ona çok yaklaştıkları halde haksız olarak engellenmeleri karşısında öfke ve heyecanlarını kontrol edememeleri. Ama Allah’ın mânevî yardımı, Hz. Peygamber’in de kararlı tutumu sayesinde bu heyecan fırtınası yatıştı, sahâbe asıl çizgilerinin gerektirdiği davranışa döndüler ve her şey yoluna girdi.

Peygamberimizin ve ashabının kestikleri kurbanlar nâfile kurbanlar idi; çünkü tek başına umre ibadetinde kurban gerekli (vâcip) değildir. Hudeybiye’nin Harem bölgesi mi, serbestlik (Hill) bölgesi mi olduğu tartışılmıştır; Hanefîler’e göre bir bölümü Harem bölgesine dahildir. Hac ve umre kurbanı Harem bölgesinin her yerinde kesilebilir. Ancak hac kurbanının Mina’da, umre kurbanının ise Merve’de kesilmesi müstehaptır. Günümüzde Merve’de kurban kesme imkânı ortadan kalk­mıştır.

Hudeybiye’de engellenen müminlerin, Mekke’de ya kendilerini henüz tanımadıkları veya bulundukları yerleri bilmedikleri müslümanlar vardı. Eğer savaşa karar verip Mekke’ye hücum etselerdi, kurunun yanında yaş da yanacak, bilmeden birçok müslümanın kanına girilecekti. Allah buna razı değildi, Mekke’nin daha uygun şartlarda ve kutsallığına yaraşır şekilde kan dökülmeden fethedilmesini takdir buyurmuştu, nitekim iki yıl sonra fetih böyle gerçekleşti.

Mekke’de müşriklerin içinde yaşayan müminler de bulunduğu için savaşın Allah tarafından engellenmiş olması fıkıhçıları, gerektiğinde düşmanı yenmek, tehlikeyi ortadan kaldırmak için böyle bir durumda savaşa girmenin câiz olup olmadığı konusunu tartışmaya yöneltmiştir. Ebû Hanîfe ve Süfyân es-Sevrî’ye göre başka çare bulunmaması halinde büyük zararı küçük zarar karşılığında önlemek için taarruz yapılır, bu arada müslümanlar da isabet alabilir. Mâlik ve Şâfiî’ye göre ise haram olan bir şeyi araç yaparak mubah olan bir sonuca ulaşmak câiz değildir. Meselâ müslüman esirlerin ölmesi pahasına bir kaleye hücum etmektense bundan vazgeçmek gerekir. Kurtubî iki grubun ittifak etmeleri gereken bir durumu şöyle dile getirmektedir: Ortada bütün müslümanları veya o bölgedeki müslümanların tamamını ilgilendiren küllî (genel) ve kesin bir zorunluluk varsa az sayıda müslümanın ölmesi ihtimali göze alınarak tehlike defedilmelidir; buna kimsenin itirazı olamaz. Müslüman esirleri siper yaparak müslümanların kalelerine veya mevzilerine doğru ilerleyen düşmana atış yapılma zarureti konumuza bir örnektir (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, IV, 1708; Kurtubî, XVI, 274).


Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 77-79

****** F İ H R İ S T ******


Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile ilgili yazılar
SİYER

Ayet Tefsirleri
Hadislerle ilgili yazılar
Sahih-i Buhari Hadisleri (Fethu'l-Bari)
El-Ezkar- İ.Nevevi
Sünnete uygun İbadetler
Peygamberler ile ilgili yazılar
Sahabeyle ilgili yazılar
Peygamberimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hanımları ile ilgili yazılar
Dualar
İlmihal bilgileri


  • Küçük Notlar
  • Namaz ile ilgili yazılar
  • Abdest ile ilgili yazılar

Yıldız Falı ile ilgili yazılar
Niçin blog açtım ile ilgili yazılar
Şeytan (aleyhillane) ile ilgili yazılar

  • Videolar

  • Tevbe ile ilgili yazılar
Nafile ibadetlerle ilgili yazılar

Kandil geceleri
***KANDİL GECELERİ

Üç Aylar
463.ÜÇ AYLAR İLE İLGİLİ HADİSLERİN GÜVENİRLİLİĞİ

Recep ayı ibadetleri
173.NAFİLE NAMAZLARLA MEŞGUL OLMAK
***TEVBENİZİ YAPTINIZ MI?
***Recep ayı, olanlar ve olmayanlar - Faruk Beşer
***REGAİB KANDİLİ
***MİRAC HADİSESİ
***EHL-İ SÜNNETE GÖRE İSRA VE Mİ'RAÇ
652.Miraç olayına nasıl bakmalıyız?-Faruk Beşer
653.Miraç rüyada mı gerçekleşti?-Faruk Beşer
659.İsrâ ve Miraç ile ilgili son notlar, olanlar ve olmayanlar-Faruk Beşer
Şaban ayı ibadetleri
173.NAFİLE NAMAZLARLA MEŞGUL OLMAK***ŞABAN AYINDA NASIL İBADET EDEBİLİRİZ?ve tesbih namazı
***BERAT KANDİLİNDE NASIL İBADET EDELİM?
***BERAT KANDİLİ ve DİĞER KANDİLLER
***Riyâzü's Sâlihîn'in "ŞÂBAN ORUCU" Bâbı
Ramazan ayı ibadetleri
***TERAVİH NAMAZI ve KILINIŞI
***RAMAZAN GELDİ!!
***ÖZLEMİŞTİM SENİ..HOŞGELDİN!!
***ORUÇLARA AİT NİYETLER
***RABBİMLE ARAMDAKİ SIR
***İFTAR DUASI
***O ÖYLE BİR AYDIR Kİ!!
488.RAMAZAN AYINDA 10 SÜNNET
***ORUCUN FARZLARI
***ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER
***KAZA EDİLMESİ GEREKEN VE GEREKMEYEN ORUÇLAR
***ORUÇLU İÇİN MÜSTEHAB OLAN ŞEYLER
***ORUÇ TUTMAMAYI MUBAH KILAN ÖZÜRLER
***ORUÇLUYA NELER MEKRUHTUR NELER DEĞİLDİR?
***KEFFARETİ GEREKTİRMEYEN ORUÇLAR
***ORUÇ KEFARETİ
***ZEKAT VERMENİN HİKMETLERİ
***ZEKAT KİMLERE VERİLİR, KİMLERE VERİLMEZ?
***ZEKATIN VERİLECEĞİ YERLER
***BİR DAKİKALIĞINA BİLE İTİKAFA GİREMEZ MİSİNİZ?
***GELİN ÖLMÜŞ YAKINLARIMIZA BİR HEDİYE VERELİM...
***KADİR GECESİ NASIL İBADET EDELİM?
***KADİR GECESİNİ KAÇIRMAYALIM!!
***BU GECE TESPİH NAMAZI KILALIM İNŞALLAH!!
***BAYRAM NAMAZI KILINIŞI
***RAMAZAN RİSALESİ-1-RAMAZAN AYI NEDİR? / NE DEĞİLDİR?
***RAMAZAN RİSALESİ-2-ORUÇ FIKHI
***RAMAZAN RİSALESİ-3-HANIMLARA RAMAZAN REHBERİ
***RAMAZAN RİSALESİ-4-RABB'İMİZDEN GELEN BAYRAMIMIZ
***Öteki Hayatı Kazanmanın Büyük Bir Fırsatı Ramazan-M.Emin Yıldırım
***Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den İFTAR DUALARI
***Ramazan Ayını Karşılarken-Dr. M. Şerafettin KALAY
***Riyâzü's Sâlihîn'in "RAMAZAN ORUCU" Bâbı-1-
***Riyâzü's Sâlihîn'in "RAMAZAN ORUCU" Bâbı-2-
***"Oruc'da niyetin vakti" - Dr. Şerafeddin Kalay
***Riyâzü's Sâlihîn'in "RAMAZAN ORUCU" Bâbı-3-
***Oruçla İlgili Kısa Bilgiler-Dr. M. Şerafettin KALAY
***"Orucun Hükümleri" - İlm-i Hayat Dr. Şerafeddin Kalay Selim Uğur
Riyâzü's Sâlihîn'in "RAMAZAN ORUCU" Bâbı-4-
***"Orucun Fazileti" - İlm-i Hayat - Dr. Şerafeddin Kalay Selim Uğur
Riyâzü's Sâlihîn'in "RAMAZAN ORUCU" Bâbı-5-
***Oruçla İlgili Âyetler ve Hükümler | Şerafeddin Kalay (6. Ders)
***Riyâzü's Sâlihîn'in "RAMAZAN ORUCU" Bâbı-6-
***Oruç ve İftar | Şerafeddin Kalay (9. Ders)
***Riyâzü's Sâlihîn'in "RAMAZAN ORUCU" Bâbı-7-
***Öteki Hayatı Kazanmanın Büyük Bir Fırsatı Ramazan-M.Emin Yıldırım
Riyâzü's Sâlihîn'in "RAMAZANDA CÖMERTLİK" Bâbı-8-
***Riyâzü's Sâlihîn'in "HİLAL GÖRÜLDÜĞÜNDE YAPILACAK DUA" Bâbı-9-
***Riyâzü's Sâlihîn'in "SAHURUN FAZİLETİ" Bâbı-10-
***Riyâzü's Sâlihîn'in " ORUÇ AÇMAKTA ACELE ETMEK " Bâbı-11-
***Riyâzü's Sâlihîn'in " ORUÇ AÇMAKTA ACELE ETMEK " Bâbı-12-
***Riyâzü's Sâlihîn'in " ORUÇ AÇMAKTA ACELE ETMEK " Bâbı-13-
***Riyâzü's Sâlihîn'in " ORUÇLUNUN DİLİNİ KORUMASI " Bâbı-14-
***Riyâzü's Sâlihîn'in " ORUCA DAİR BAZI MESELELER " Bâbı-15-
Şevval ayı ibadetleri
***ŞEVVAL AYI ORUCU
***Riyâzü's Sâlihîn'in " ŞEVVAL ORUCU " Bâbı
Zilkade ayı ibadetleri
***YARIN ZİLKA'DE AYINA GİRİYORUZ
Zilhicce ayı ibadetleri
***ZİLHİCCE AYI İBADETLERİ
***TERVİYE VE AREFE GÜNÜ
***TEŞRİK TEKBİRLERİNİ UNUTMAYALIM...
***Unutulmaya yüz tutmuş kıymetli bir mevsim: Zilhicce Geceleri
***SÜNNETE UYGUN İBADET -32- Zilhicce Orucu
***Zilhicce ayının ilk 10 günü ile Rabb’imize yaklaşalım.
Muharrem ayı ibadetleri
182. MUHARREM AYI'NIN ÖZELLİĞİ
Safer ayı ibadetleri
400.SAFER AYI BELA AYI MIDIR?
***MEVLİD KANDİLİ
***İçine Bid’at Karıştırmadan Mevlid Kandili Nasıl Kutlanır?-EBUBEKİR SİFİL566.SAFER AYI ve BELALARIMIZ-Faruk Beşer
  • E.H.Yazır Hak Dini Kur'an Dili,İlmihal,Kütüb-i Sitte,Riyazüs Salihin,Ö.N.Bilmen,A.Geylani,İ.Gazali,İ.Rabbani,İ.Nevevi,N.Yıldız,
    E.Sifil,A.Ünlü,H.KurtÖ.İnançer,S.Arvas,M.Özşimşekler,Ö.Döngeloğlu,F.Dilaver,A.Eren,N.Hatipoğlu,C.Gezer,T.Alp,A.Uzunlar,O.Ençakar,M.Talu,S.Suruç,S.Alpsoy,E:Erdoğan,A.Şener,S.Demirci,S.Camcı,M.Dikmen,Ş.Eygi,O.Ünlü,İ.Şenocak,M.Demirbaş,R.Ayvallı, D.Aydüz,Y.Kızılırmak,
    V.Tülek,A.Tomor,Dinimiz İslam,Sorularla İslamiyet,İslam tarihi.Abdülhalîm el-Cündî,Ebû Hanîfe Batalü'l-Hürriyye ve't-Tesâmüh fi'1-İslâm, Kahire 1966Bardakoğlu, Ali, “Ebû Hanife”, DİA, İstanbul 1994, X, 143-145.Beyâzîzâde Ahmed Efendi, el-Usûlü’l Münîfe li’i İmâm Ebî Hanîfe, Ebû Hanîfe’nin İtikadî Görüşleri,nşr. İlyas Çelebi, İstanbul, 1996
    Beyâzîzâde Ahmed Efendi, İşârâtü'l-Merâm min İbârâti'l-İmâm,
    nşr. Yûsuf Ab-dürrezzâk, Kahire 1949Bezzâzî, Muhammed b. Şıhâb, Menâkıbü’l-İmâmi'l-A’zam Ebî Hanîfe, Beyrut 1981, s.136-139
    Brockelman, C., GAL, (Ar), Târihu’l-Edebi’l-Arabî, Kahire 1983, III, 235-245Ebû Yûsuf, Yakub b. İbrahim, İhtilâfü Ebî Hanîfe ve İbn Ebî Leylâ, nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgânî, Kahire 1938
    Ebû Zehra, Muhammed, Ebû Hanîfe Hayâtühû ve Asruhû-Ârâ'ühû ve Fıkhuh, Kahire 1947El-Bağdâdî, Ebu Muhammed b. Gânim, Mecmaü'd-Damânât fî Mezhebi'l-İmami'l-A'zam Ebi Hanife
    en-Nu’mân, Beyrut 1987el-Hârizmî, Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî, Menâkıbü Ebî Hanîfe, Beyrut 1981, s. 51-59
    Hatib el-Bağdâdi, Tarihu Bağdâd, Beyrut ts. XII, 324-330
    İbn Hallikân, Ahmed b. Muhammed, Vefeyâtü’l-A’yân ve Enbâü Ebnâi’z-Zamân,nşr İhsan Abbas, Beyrut 1968, II,163-164
    İbn Sa’d, Muhammed, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, nşr. İhsan Abbas, Beyrut 1968, s. VI, 368-369İbnü’l-Esir, Ali b. Muhammed, el-Kâmil fi’t-Târih, Beyrut 1979, X, 325-326İbnü'n-Nedîm, Muhammed b. İshak et-Fihrist, nşr. Rıza Teceddüt, Tahran ts., s. 255-256J.Schacht, “Abu Hanife al-Numân”, The Encyclopadia of İslam, Leiden 1954, I, 123-124
    Sezgin, Fuat, GAS (Ar.) Târihu’t-Turâsi’l-Arabî, Riyad 1403, I/3 s. 31-50
    Uzunpostalcı, Mustafa “Ebû Hanife”, DİA, İstanbul 1994, X, 131-138.
    Uzunpostalcı, Mustafa, Ebû Hanife’nin Hayatı ve İslâm Fıkhındaki Yeri Konya 1986 ( doktora tezi, SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü).
    Vehbî Süleyman Gâvecî, Ebû Hanife en-Numan İmâmü'l-Eimmeti'l-Fukaha, Dımaşk ts.Vehbî Süleyman Gâvecî, Ebû Hanife en-Numan, s. 45-64. Şibay, Halim Sabit, “Ebû Hanife”,İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1940, IV, 20-28
    Yavuz, Yusuf Şevki, “Ebû Hanife”, DİA, İstanbul 1994, X, 138-143.
    Zehebî, Muhammed b. Ahmed, Menâkıbü Ebî Hanîfe ve Sahibeyhi Ebî Yusuf ve Muhammed b. Hasan, Kahire 1366
    Zehebi, Muhammed b. Ahmed, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, Beyrut 1985, VI 394-400