13 Şubat 2020 Perşembe

SİYER COĞRAFYASI’NIN DİNİ YAPISI-1-


 “Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun! Âlemlerin Rabbi olan Allah’a da hamd olsun!” 
(Sâffât Sûresi, 37/180-182) 

Hira 

 Son vahyin ilk muhatapları İslam’dan önce nasıl bir dini yapıya sahiptiler?
 Siyer Coğrafyası’nın sakinleri İslam öncesi nelere, nasıl inanıyorlardı? 
 Şirk, Cahiliye Arapları’nın dini hayatlarında nasıl yer edinmişti? 
 Son vahyin ilk muhataplarının Allah inancı ve tasavvuru nasıldı? 
 Mevcut dini yapıyla nazil olan ayetler üzerinden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl bir mücadele başlattı ve bunu hangi usul ve üslup ile yaptı? 

Siyer Coğrafyası’nda, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile başlayan o büyük değişim ve dönüşümü doğru anlayabilmenin önemli vesilelerinden biri de, devrin dini yapısını anlamaktan geçmektedir. Bu önemli konuya bir hususa dikkatlerinizi çekerek başlayalım. Bildiğiniz gibi, Kur’an’ın ilk nazil olduğu coğrafya Mekke, sonrasında ise Medine’dir. Mekke putperestliğin hakim olduğu bir mekân, Medine ise Yahudilerin ve yine Müşriklerin bulunduğu bir coğrafyadır. Dolayısı ile Kur’an Mekke’de söz söylemeye başladığı zaman muhatapları taştan, topraktan, tahtadan ve helvadan kendi elleri ile yapmış oldukları putlara tapan bir topluluktu. Böyle bir muhatap çevresine hitap eden ve nüzul sürecinin on üç senesini bu muhataplarla geçiren bir ilahî metin ile karşı karşıyayız. Peki, böyle bir durum sonrası için bir dezavantaj değil mi? İlk muhatap çevresi putperestlerden oluşan bir hitap nasıl evrensel bir muhtevada olabilir? Bugün paganizm denilen putçuluğun modern dünyada mensupları mı var ki Kur’an’ın içerisinde geçen ve oldukça büyük bir yekun tutan bu tarz ayetlerin bir anlamı olsun? Neden Kur’an işin bidayetinde şuan bile müntesipleri bulunan Ehl-i Kitap dediğimiz Yahudi ve Hırıstiyanları değil de, taşa toprağa tapan bir muhatap çevresini ilk muhataplar olarak karşısında bulmuştur? Bu soruları çoğaltabiliriz... Gerçekten de ilk bakışta bu muhatap çevrenin Kur’an’ın evrensel mesajına gölge düşürdüğünü zannedebiliriz. Çünkü bir metnin muhatap çevresi çok önemlidir; “söz yerinde ağırdır” derler ya; söz o ilk neşet ettiği çevrede anlamlıdır ve oradaki muhatap çevrenin yapısı, metinin muhtevasının şekillenmesi ile birebir bağlantılıdır. Arapçanın önemli bir bahsi olan belağatın üç ana dalından biri olan 1 Meânî’de, Muktezâ-yı hâl denen duruma ve yerine göre, yani muhatabın şartlarını gözönünde bulundurarak söz söyleme zorunluluğu vardır. Bu zorunluluktan dolayı, haber cümlesi meânîde üçe ayrılır: İbtidâî haber, talebî haber ve inkarî haber… Bu üç farklı haber cümlesi, muhatabın üç farklı haline göre oluşan cümle çeşididir. Diyelim ki, muhatap başlangıç noktasındadır ve söylenen her sözü itiraz etmeden kabul etmeye hazırdır. Ona mesela: “Cae ehuke/Kardeşin geldi” denir, o da bu sözü hemen kabul eder. Ama karşıdaki muhatap biraz şüphe içerisinde ise, bu sefer sözün sahibi olarak muhatabı ikna etme adına: “İnne ehake cae/Gerçekten kardeşin geldi” denir. Yok eğer muhatap bir inkâr durumunda ise ve ne söylenirse kabul etme noktasında sıkıntı yaşanacaksa bu sefer: “Vallahi innehu kad cae/Vallahi, muhakkak o geldi” denir. 2 Görüldüğü gibi muhatabın duruş hali anında hitaba etki etmekte, ya ibtidâî, ya talebî ya da inkarî haber cümlesine dönüşmektedir. 

Bu ön bilgiler ışığında asıl konumuza dönersek, özellikle bugünün dünyasında Mekke insanının kutsal saydığı, Lât, Uzzâ, Menât ya da Hubel gibi putların olmadığı ve kimsenin o günün insanı gibi açıkça cansız varlıkların/nesnelerin önünde tazim etmediği söylenebilir. Özellikle kendi yaşadığımız coğrafya itibari ile konuşursak yüzde 99’luk bir çoğunluğun La ilahe illallah deyip, imanlarını ikrar ettiklerini varsayarak, Kur’an’ın en fazla mücadele ettiği bir muhatap çevresi olan Müşriklerin ve şirkin olmadığı zehabına kapılarak -hâşâ- Kur’an mesajlarının devrinin geçtiğini ve şu an bizlere canlı bir şekilde hitap etmediğini düşünebiliriz. Peki, gerçekten böyle midir? İşte bu işin böyle olmadığını anlayabilmemiz için devrin dini yapısını ve o yapıyı oluşturan zihniyeti çok iyi anlamamız gerekmektedir. O günün dini yapısını anladıkça Kur’an’ın ne dediğini ve ne demek istediğini daha iyi anlayacağız ve daha iyi kavrayacağız. 

İşin önemini kısaca belirttikten sonra Siyer Coğrafyası’nın tamamını dikkate alarak, dini yapıları tanımak açısından bir sınıflandırmaya tabi tutarsak karşımıza şu oluşumlar çıkar: 

MÜŞRİKLER 
HANİFLER 
SABİLER 
YAHUDİLER 
HRİSTİYANLAR 

Bu dini yapıları, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) muhatap çevresini anlamamız açısından birer birer ele almakta fayda vardır. Öyleyse birinci dini yapı olan ve Kur’an’ın en fazla üzerinde durduğu Müşrikler ile başlayalım.

Devamı bir sonraki yazıda.

1 Belağat ilmi üç ana dala ayrılır: Beyân, Meânî ve Bedî. Detaylı bilgi için bkz: Bolelli, Nusreddin; Belağat, Kur’an Edebiyatı, s. 26- 29
2 Daha fazla bilgi için bkz: Bolelli, Nusreddin; Belağat, Kur’an Edebiyatı, s. 165 

Muhammed Emin Yıldırım-Siyer usulu ders notları

https://www.siyervakfi.org/siyerusulu/siyer-usulu-21.pdf

Hiç yorum yok: