28 Ocak 2020 Salı

NAHL SÛRESİ 90.- 96. ayetlerin tefsiri


Kur'an'da Hayır Ve Şerri En İyi Toplayan Ayet, Ahde Vefa, Hidayet Ve Delâlet

90- Şüphesiz ki Allah adaletle davran­mayı, iyilikte bulunmayı ve akrabalara yardım etmeyi emreder. Fuhşu, kötülü­ğü ve zulmü yasaklar. Allah size düşü­nüp ibret almanız için öğüt verir.

91- Anlaşma yaptığınız zaman, Allah adına verdiğiniz sözü yerine getirin. Kesin olarak yemin ettikten sonra ye­minleri bozmayın. Zira siz Allah'ı üzeri­nize kefil olarak tuttunuz. Şüphesiz Al­lah yaptıklarınızı bilir.

92- İpliğini sağlam eğirip de sonra onu söküp bozan (şaşkın) kadın gibi olma­yın. Bir cemaat diğer cemaatten sayıca daha üstün diye yeminlerinizi aranızda bir hile vasıtası yapıyorsunuz. Allah si­zi bununla imtihan ediyor. Şüphesiz ki O kıyamet gününde (dünyada) ihtilâf ettiğiniz şeylerin gerçek yüzünü size açıklayacaktır.

93- Eğer Allah dileseydi sizi tek bir üm­met yapardı. Fakat O dilediğini saptı­rır, dilediğini doğru yola iletir. Yaptık­larınızdan mutlaka sorguya çekilecek­siniz.

94- Yeminlerinizi aranızda hile vasıtası yapmayın, Yoksa sağlam basmış olan ayak kayar ve Allah'ın yoluna engel olduğunuzdan dolayı kötülüğü tadarsı­nız. Ahirette de sizlere büyük bir azap vardır.

95- Allah adına verdiğiniz sözü basit bir parayla satmayın. Eğer bilirseniz, Allah katındaki (ecir) sizin için daha hayırlı­dır.

96- Sizin elinizde olanlar sonunda tüke­nir. Allah'ın katında olanlar ise bakidir (tükenmez). Şüphesiz ki sabredenlerin mükâfatını yaptıklarından daha güzeliyle vereceğiz.


Açıklama:

"Şüphesiz ki Allah adaletle davranmayı...emreder."
(Nahl, 16/90) ayeti İbni Mes'ud'un dediği gibi "Kuranda hayır ve şerri en güzel şekilde toplayan ayettir.

Katade bu ayet hakkında şöyle diyor: Cahiliyet ehlinin amel ettiği ve gü­zel gördüğü hiçbir güzel ahlâk yoktur ki Allah bunu emretmiş olmasın. Arala­rında ayıp gördükleri hiçbir kötü ahlâk yoktur ki Allah bunu yasaklamış olma­sın. Allah sadece kötü ve çirkin ahlâkı yasaklamıştır. Bunun içindir ki, Tabera-nî, Ebu Nuaym, Hakim ve Beyhakî'nin Sehl b. Sa'd'den rivayet ettikleri hadis-i şerifte şu ifade yer almaktadır: "Şüphesiz ki Allah yüce ahlâkı sever, kötü ve çirkin ahlâkı kerih görür."

Hafız Ebû Ya'lâ Ma'rifetus-Sahabe kitabında Ali b. Abdilmelik b. Umeyrden, o da babasından naklediyor: Eksem b. Sayfî'nin kulağına Peygamberimiz (s.a.)'in haberi ulaşmıştı. Ona gitmek istedi, ama kavmi onu bırakmadılar. Kavmi ona:

-Sen bizim büyüğümüzsün, gidemezsin, dediler. Eksem b. Sayf:

-O halde benim haberlerimi ona bildirecek, onun haberlerini bana bildire­cek kimseler göndereyim, dedi. İki kişi seçildi. Bu iki kişi Peygamberimiz (s.a.)'e geldiler ve ona:

-Biz Eksem b. Sayfi'nin elçileriyiz. Sen kimsin? Nesin? diye soruyor, dedi­ler. Peygamberimiz (s.a.):

-Benim kim olduğuma gelince, ben Abdullah oğlu Muhammed'im. Benim ne olduğuma gelince, ben Allah'ın kulu ve rasulüyüm dedi. Peygamberimiz (s.a.) bundan sonra onlara şu ayeti okudu: "Şüphesiz ki Allah adaletle davran­mayı, iyilikte bulunmayı...emreder." (Nahl, 16/90).

Elçiler Efendimiz (s.a.)'e:

—Bu sözü bize tekrar söyle, dediler Efendimiz (s.a.) onlara bu sözü tekrar etti. Nihayet ezberlediler.

Elçiler Eksem b. Sayfi'ye gelip şöyle dediler:

—Muhammed (s.a.) nesebini sıralamak istemedi. Nesebini sorduk. Onu nesebi temiz, Mudaroğulları arasında şerefli biri olarak bulduk. Bize bazı kelime­ler söyledi, dinledik.

Eksem bu kelimeleri dinleyince:

-Görüyorum ki, O üstün ahlâkı emrediyor, çirkin ahlâktan menediyor. Siz­ler bu konuda önderler olun, kuyruk olmayın.[24]

Bu ayetin nüzulü hakkında İmam Ahmed'in rivayet ettiği uzunca bir "hasen hadis" vârid olmuştur. Bu hadisin ifade ettiği mana Osman b. Maz'un'un İslâm'a girmesine sebep olmuştur. Hadisin özeti şöyledir:

Osman b. Maz'un (r.a.) bir müddet Peygamberimiz (s.a.)'le birlikte oturu­yordu. Osman, Efendimiz (s.a.)'e:

-Bu sabah yaptığın gibi yaptığını hiç görmedim, dedi. Efendimiz (s.a.): —Ne yaptığımı gördün? dedi. Osman:

-Gözün gökyüzüne dikildi. Sonra sağ tarafına baktın. Beni bırakıp o tarafa döndün. Sanki sana söylenen şeyleri anlamak istiyorsun gibi başını sallamaya başladın, dedi. Efendimiz (s.a.):

-Bunu sen de mi anladın? dedi. Sen otururken şu anda Allah'ın elçisi gel­di. Osman:

—Sana ne dedi. Bana:

-Şüphesiz ki, Allah adaletle davranmayı, iyilikte bulunmayı ve akrabala­ra yardım etmeyi emreder." dedi.

Osman b. Maz'un diyor ki: İşte o zaman iman kalbime yerleşti ve Muham­med (s.a.)'i sevdim. (İbni Ebî Hatim de bu olayı Abdülhamid b. Behram'ın hadi­sinden özet olarak rivayet etti.)

Buharı, İbni Cerir, İbni Münzir, Taberânî, Hakim ve Beyhakî İbni Mes'ud (r.a.)'un şu sözünü rivayet etmektedirler:

- Kuranda en muazzam ayet Ayetel-Kürsi'dir.

- Allah'ın Kitabındaki hayır ve şerri en güzel şekilde toplayan ayet Nahl Sûresi'ndeki (innallahe ye'muru bil-adl...) ayetidir.

- Allah'ın Kitab'ında, işleri Allah'a havale etmek hususunda en fazla mana ihtiva eden ayet: "Kim Allah 'tan korkarsa Allah ona bir çıkış kapısı gösterir ve hiç ummadığı yerden ona rızık verir." (Talak, 65/2-3) ayetidir.

- Allah'ın Kitab'ında en ümit verici ayet: "(Ya Muhammed!) Kullarıma be­nim adıma şunu söyle: Ey kendi aleyhlerine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz ki Allah bütün günahları bağışlar. Muhakkak ki O çok affeden, çor merhamet edendir." (Zümer, 39/53).

İkrime diyor ki: Peygamberimiz (s.a.), Velid b. Muğire'ye bu ayeti okudu. Velid, Efendimiz (s.a.)'e:

—Ey kardeşimin oğlu!. Bana bunu tekrar oku, dedi. Efendimiz (s.a.) tekrar okudu. Bunun üzerine Velid:

-Allah'a yemin ederim ki bunun (Kur'anın) ayrı bir tadı vardır. Apayrı bir güzelliği vardır. Bunun üst tarafı faydalı, alt tarafı derin manalıdır. Bu, insan sözü değildir, dedi.

Beyhakî Şuabü'l-İman kitabında Hz. Hasan (r.a.)'dan rivayet ediyor ki: Hz. Hasan (r.a.) bu ayeti (innallahe ye'muru bil-adl...) okudu. Sonra şöyle dedi: Allah sizin hayır ve şerri bir ayette topladı. Allah'a yemin ederim ki Adl ve İh­san kelimesi Allah'a itaat olan her şeyi toplamış ve emretmiştir. Fahşâ, Münker ve Bağy kelimeleri Allah'a isyan olan her şeyi toplamış ve bundan nehyetmiştir.

Bu ayetler, İslâmî hayatın ana direkleri ve İslâm toplumunun odak nokta­larıdır.

Birinci ayet (Nalh, 16/90) her şeyde; karşılıklı muamelelerde, yargı ve hü­küm vermede, din ve dünya işlerinde, insanların kendi nefsine ve başkasına karşı tavırlarında kullara adalet ve insafla davranmayı emreder. Hatta itikad sahasında da durum böyledir. Hakkıyla ve adaletle iman edilebilir. Put, heykel, yıldız, melek, peygamber, veli ve liderler ibadet ve takdisten hiçbir şeye lâyık değildirler.

İbni Abbas "İnnallahe ye'muru bil-adl" ayeti hakkında: Bu Allah'tan baş­ka ilâh olmadığına şehadet etmektir, demiştir.

İbni Ebî Hatim Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den rivayet ediyor: Ömer b. Abdülaziz beni çağırdı.

-Bana adaleti anlat, dedi. Ben de:

-Ne güzel! Bana büyük bir şey sordun. İnsanların küçüklerine baba, bü­yüklerine evlât ol. Aynı yaştakilere kardeş ol. Hanımlara da böyle ol. İnsanlara günahları kadar vücutları kadar ceza ver. Sakın kızgınlıkla bir kamçı bile vur­ma. Aksi takdirde haddi aşanlardan olursun, dedim.

Allahu Teala ihsana teşvik etmiştir. "İbadette ihsan": (Buharî ve Müs­lim'in Sahihindeki Hz. Ömer (r.a.) hadisinde olduğu gibi): "Allah'a görür gi­bi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmesen de O seni görüyor."

Ceza verirken ihsan: Emsaliyle ceza vermek. Adam öldürme ve yaralama olaylarında kısas yoluyla hakkı vermek (Misliyle muamele).

Hakkı ve borcu ödemede ihsan: Oyalama yapmaksızın yahut şart koşulmadığı halde fazlasıyla teberruda bulunarak yapılan ödeme.

İhsanın en faziletlisi ve en üstünü kötülük yapan insana, iyilikte bulun­maktır. Efendimiz (s.a.) bunu emretmiştir: "Sana kötülük edene ihsanda bulun iyilik yap ki) gerçek müslüman olasın."

Hz. İsa (a.s.)'ın şöyle dediği rivayet edilir: Gerçek manada ihsan sana kö­tülük edene iyilik etmendir. Yoksa sana iyilik edene iyilikte bulunman gerçek manada ihsan değildir.

Buharî Tarifinde rivayet ediyor ki:

-Sizler hangi konuda konuşuyorsunuz? dedi. Onlar

-Mürüvvet (insanlık, örnek şahsiyet) hakkında müzakere ediyoruz, dedi­ler. Hz. Ali (r.a.)

-Size Allah'ın kitabındaki şu ayeti yetmiyor mu? "Şüphesiz Allah adaletle davranmayı ve iyilikte bulunmayı emreder" Adalet insaflı olmak demektir. İh­san da lütuf ve iyilikte bulunmak demektir. Bundan sonra geriye ne kaldı?

Süfyan b. Uyeyne diyor ki: Burada (Adl) Adalet: Allah için, herhangi bir şeyi yapanın içi-dışı bir olmasıdır, (ihsan); İçinin dışından daha güzel olması­dır. (Fahşâ) ve (Münker) ise, dışının içinden güzel olmasıdır.

Allah bu ayette akrabaya yardım etmeyi yani ziyaret, sevgi, ikram ve tasaddukta bulunmak suretiyle "Sıla-i Rahim" i emretmektedir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Yakın akrabaya, fakire ve yolcuya hakkını ver." (İsra, 17/26) Yakın akrabaya iyilik (ihsan) kavramı içinde olduğu halde önemine binaen ve buna itina gösterilmesi gerektiği için özellikle zikredilmiştir.

Allahu Teala, bu üç şeyi emrettikten sonra şu üç şeyi yasakladı ve şöyle buyurdu: "(Allah) Fuhşu, kötülüğü ve zulmü yasaklar."

Fahşâ: Fuhuş, zina, hırsızlık, içki içmek, insanların mallarını batıl yollar­la almak (Fahiş günahlar işlemek) demektir.

Münker; kötülük etmek, şeriatın ve aklın çirkin gördüğü hareketler, adam öldürmek, haksız yere dövme, insanları hiçe almak haklarını gasbetmek gibi açıktan işlenen kötü hareketlerdir. Allah Teala şöyle buyuruyor: "De ki Rabbim bana kötülüklerin açıktan yapılanını da, gizlice yapılanını da haram kıldı."  (A'raf, 7/33).

Bağy: İnsanlara zulmetmek ve onların hakkına tecavüz etmektir. İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî, İbni Mace'nin Ebû Bekre'den rivayet ettikleri hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: Allah'ın ahiret için ayırdığı ceza ile birlikte dünyada sahibine âcil olarak vereceği ceza zulüm ve yakın akraba ile ilişkiyi kesmekten daha lâyık başka bir günah yoktur.

Özelte: "Adl" adalet, vazifeleri yerine getirmek, "İhsan" bu hususta daha ziyade gayret etmek, "Fahşâ, Münker ve Bağy" şeriatın ve aklın sınırlarını aş­maktır.

"Size düşünüp ibret almanız için öğüt verir." Yani ibret almanız, düşünme­niz ve Allah rızası bulunan şeyleri yapmanız için size hayır olarak emrettiği şeylerle emir vermekte, kötülük olarak nehyettiği şeylerden de sakındırmaktadır.

"...Lealleküm tezekkerûn" ifadesinden murad ümit (umulur ki) ve temenni (keşke) manası değildir. Çünkü bu Allah için imkânsızdır. O halde bunun manası şudur: Allah O'na itaat etmeyi düşünmeniz için Allah size öğüt ver­mektedir. Bu ifade Allah Teala'nın herkesten iman etmelerini murad ettiğine delâlet etmektedir.

Allahu Teala birinci (yani 90.) ayette bütün emredilen ve nehyedilen hu­susları toplu halde zikrettikten sonra bazılarını özellikle zikretti. Ahde vefa (verdiği sözünü yerine getirme) emrinden başlayarak şöyle buyurdu: "Anlaşma yaptığınız zaman Allah adına verdiğiniz sözü yerine getirin." Yani ahid ve an­laşmaları yerine getirin. Üstüste te'kidle yapılan yeminleri koruyun. "Ahdullah" Allah adına verilen söz demek İslâm'ın hükümlerini uygulamak insanın kendi arzusuyla yükümlülük altına girdiği anlaşmalar gibi yerine getirilmesi vacip olan her çeşit sözdür. İbni Abbas'ın dediği gibi verilen vaadler de bu çeşit ahidlerden sayılır.

Cenab-ı Hak daha sonra ahde vefa göstermenin zarurî olduğunu te'kid ederek şöyle buyurdu: "Kesin olarak yemin ettikten sonra yeminleri bozmayın." Yani Allah'ın adıyla takviye ettikten sonra ahidleri ve İslâm üzerine yapılan bi­at yeminlerini bozmaktan sakının. Burada yeminlerden murad ahit ve anlaş­malara dahil olan yeminlerdir. Yani ahidlerin ve akdedilen anlaşmaların ye­minleridir, teşvik veya engelleme suretiyle yapılan yeminler değildir.

İmam Ahmed ve Müslim'in Cübeyr b. Mut'im (r.a.) den rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "İslâm'da hılf yoktur. Cahiliyet devrinde bulunan bütün anlaşmaları İslâm te'yid etmektedir. Hakkı destekle­mek ve yaşamak hakkındaki anlaşmalar te'yid edilmiştir." Hadisin manası şu­dur: İslâm için cahiliyet ehlinin yaptıkları hılf e (Hakkı destekleme anlaşması­na) ihtiyaç yoktur. Çünkü onların yaptıkları bu anlaşma yerine İslâm'a sarıl­mak yeterlidir.

Bu çeşit anlaşma İbni İshak'ın anlattığı "Hılfü'l-Fudûl" anlaşması gibidir. İbni İshak diyor ki: Kureyş'ten bazı kabileler şerefi ve nesebinin üstünlüğü se­bebiyle Abdullah b. Cüd'anın evinde toplandılar. Mekke ehlinden veya başkala­rından haksızlığa uğrayan bir kimse bulurlarsa hakkını alıncaya kadar onunla beraber olmak üzere ahdettiler ve anlaştılar. Kureyşliler bu sözleşmeyi "Hılfü'l-Füdûl" yani faziletli kimselerin ittifakı olarak adlandırdılar. "Siz buna Allah'ı kefil" yani şahid "olarak kıldınız."

Allah Teala akidlerin, sözleşmelerin önem ve değerini vurgulamak için kendini bu sözleşmelerin gözeticisi olarak kılmıştır. "Şüphesiz ki Allah yaptık­larınızı bilir." Yani Allah bu ahidlerde yaptığınız akde bağlı olmak veya boz­mak gibi her şeyden haberdârdır, her şeyi gözetimi altındadır. Bu durumu sizin aleyhinize tesbit etmekte, sözleşmeye bağlılık ve hükümlerini yerine getirme durumunda sevap vermek ve razı olmak şeklinde, sözleşmenin hükümlerini ih­lâl etme, bunlarla oynama ve bozma durumunda ceza ve gazap şeklinde yap­tıklarınızın karşılığını verecektir. Bu ifade itaat edene bir vaad, yeminlerde te'kid ettikten sonra ahdini bozan muhalif kimseye bir tehdit ve vaîd niteliğin­dedir.

Cenab-ı Hak ahdin, sözleşmenin mukaddesiyetini üçüncü defa te'kid ede­rek şöyle buyurdu:

"Ahidleri ve sözleşmeleri bozarak, ipini eğirdikten sonra bozan kadın gibi olmayın."

Abdullah b. Kesir ve Süddî diyor ki: Bu Mekke'de oturan aptal bir kadın idi. Her zaman ipi eğirince bu yaptığını bozardı. Bu kadının adı: Rayta binti Amr b. Ka'b b. Said b. Teym b. Mürre idi.

Yahut bu örnek -Mücahid'in ve başkalarının dediği gibi- ahdini yeminlerle te'kid ettikten sonra ahdini bozan kimse için bir örnektir. Kim ahdini bozarsa eğirdikten ve işini tamamladıktan sonra ipini bozan kimse gibidir. Bu iş akıllı işi değildir, bu kimse ahmakların zümresindendir.

Ahde vefa için "yeminlerinizi" başka topluluktan sayıca daha çok ve daha kuvvetli bir topluluk olmanız için diğer tarafı aldatmak, "hile ve tuzak kurmak için kullanırsınız." Halbuki sizi ahidlerinize vefa gösterip bunları korumalısınız.

"Bir cemaat diğer bir cemaatten sayıca daha üstün diye ..." Ayetin manası: İnsanlar sizden çok oldukları takdirde sizden memnun ve mutmain olmaları için insanlara yemin edersiniz. Onlara ihanet etme imkânı bulursanız ihanet edersiniz Cenab-ı Hak basit bir hususla daha üstün olana dikkat çekmek iste­mektedir. Yani Allah sizi bu durumda ihanette bulunmaktan nehyederse im­kân ve iktidar durumunda nehyetmesi daha evlâdır. Buradan maksat: Kâfirle­rin sayıca çokluğu ve mallarının çokluğu sebebiyle küfre dönmekten nehyetmektir.

Ahde vefa örneklerinden biri şu örnektir: Muaviye ile Rum kralı arasında bir ahid vardı. Bu müddetin sonunda Muaviye oraya doğru hareket etti. Mu­aviye, Rum diyarına yaklaştığı sırada müddet sona erdi. Muaviye, Rumlar gafil bir halde iken hiç hissettirmeden Rumlara hücum etti. Bunun üzerine Amr b. Anbese Muaviye'ye:

-Allahu ekber Ya Muaviye! İhanet değil vefakârlık göster. Ben Peygambe­rimiz (s.a.)'in şöyle söylediğini işittim: "Kiminle bir topluluk arasında bir ahid varsa müddeti geçmeden bu akdini çözmesin." Bunun üzerine Muaviye ordu­suyla birlikte geri döndü.

"Allah sizi bununla imtihan etmektedir." Yani Allah size imtihan eden kimsenin muamelesiyle muamele etmektedir. Çoğunluk ve azlıkla aldanacağınıza mı yoksa ahde riayet edeceğinize mi bakmak için size ahde vefa gösterme­nizi emreder.

Yani Rabbiniz kıyamet günü ihtilâf ettiğiniz iman ve küfür, ahde vefa ve ahdi bozma gibi hususları size açıklayacak ve her amel işleyene hayır veya şer işlediği amelin karşılığını verecektir.

Bu, en önemli hükümlerinden biri ahde vefa göstermek olan İslâm dinine aykırı davranmaya karşı bir uyarı ve ihtar niteliğindedir.

Allah onların tamamını iman ve ahde vefa üzerine toplamaya kadirdir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

"Allah dileseydi sizi tek bir ümmet kılardı." Yani Allah dileseydi bütün in­sanları fıtrat ve içgüdü gereği olarak tek bir millet ve tek din üzerine kılardı. Böylece hiçbir ihtilaf, hiçbir öfkelenme, hiçbir kin duygusu olmadan aranızda sadece uyum olduğu halde daima itaat etme ve Allahu Tealâ'nın emrine boyun eğme esası üzerine yaratılmış olan melekler gibi olursunuz.

Fakat Allah'ın hikmeti sizin amelde, iman ve hükümlere bağlılıkta farklı olmanızı itikad ve amel hususunda bağımsız olarak yaratılmanızı gerekli kıl­mıştır. Dolayısıyla Allah, ezelî ilminde sapıklığı tercih edeceği bilinen kimseleri saptıracak, ezelî ilminde hayır yapacağı ve imanı tercih edeceği bilinen kimse­lere de hidayeti insan edecektir.

'Yaptıklarınızdan mutlaka sorguya çekileceksiniz" Yani Allah kıyamet gü­nü hesap görmek ve ceza vermek için sizi sorguya çekecek, bu amellerinizin ha­yır ve şer karşılığını verecektir.

Bu ayetin benzeri Kur'anda çoktur. Meselâ şöyle buyurulmaktadır: "Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların tamamı iman ederdi." (Yunus, 10/99).

"Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir ümmet kılardı. Onlar ihtilaf ha­linde devam edeceklerdir. Ancak Rabbinin rahmetine nail olan kimseler müstes­na. (Allah) onları bunun için yaratmıştır." (Hud, 11/118-119).

Allah Teala birinci ayette genel olarak ahidleri ve yeminleri bozmaktan sakındırdıktan sonra "Yeminlerinizi aranızda aldatma vesilesi edinmeyin." ayetiyle onların yaptıkları belirli, hususî yeminleri -yani İslâm üzerine Pey­gamberimiz (s.a.)'in huzurunda yaptıkları bey'at yeminlerini, bozmaktan sa-kındırmaktadır.

Ayetin manası şöyledir: "Allah Teala kullarım ayakları istikamet ve iman üzerine sabit olduktan sonra yeminlerinizi aldatma vesilesi yapmaktan sakındırmakta ve bundan nehyetmektedir. "Bu ayet hak yol üzerinde olup da Allah yolundan alıkoymak manası taşıyan yeminlerle hak yoldan sapan ve hidayet­ten ayağı kayan kimseler için verilen bir misaldir. Zira kâfir müminin önce kendisiyle ahidleşip, sonra sözünden döndüğünü görürse dine olan güveni sar­sılır, müminin sözünden dönmesi sebebiyle İslâm'a girmekten vazgeçer.

"Kötülüğü tadın..." Yani Allah'ın yolundan alıkoyma sebebiyle kötü ve şid­detli azabı -yani dünyada öldürülme ve esirliği- tadın. Çünkü önce dine girip sonra dinden çıkmak başkalarının İslâm'dan uzaklaşmasına sebep olur.

"Sizin için büyük bir azap vardır." Muhalif olmanın sapıklar ve bedbahtlar gurubuna katılmanın cezası olarak ahirette şiddetli bir ceza vardır.

Yani sizler ahdinizi bozduğunuz zaman şu üç kötü duruma düştünüz:

1- İstikamet ve hidayet yolunda sebat ettikten sonra, istikamet esasından uzaklaşma ve hidayet yolundan ayrılma.

2- Öldürülme, esir alınma, mallarının ellerinden alınması, vatanlarından ayrılma zorunda bırakılmaları gibi dünyada kötü azapla eza ve cefa ile karşı­laşmaları.

3- Hak yolundan ve Hak ehlinden yüz çevirmelerinin karşılığı olarak ahirette cezalandırılmaları.

Cenab-ı Hak daha sonra bir takım bedeller karşılığında ahdi bozmaktan sakındırarak şöyle buyurdu: "Allah'ın ahdini az bir bedelle satın almayın." Ya­ni Allah'a yemin karşılığında dünya hayatının geçici metasını ve dünya ziyne­tini tercih etmeyin. Çünkü dünya malı pek azdır.

"Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır." Yani dünya bütün varlığıy­la insana verilse bile Allah katında olan yani Allah'ın mükâfatı ve sevabı O'na iman edip O'nu uman herkes için daha hayırlıdır. Bu aynı zamanda dünyadaki az bir meta'dan daha hayırlıdır.

"Eğer biliyorsanız." Yani dünyanın hayırlarıyla ahiretin hayırları arasın­daki farkı biliyorsanız...

Hayırlılık yönü: "Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın nezdinde olan ise bakidir." Yani dünya malı yahut nimeti biter, sona erer; müddet uzun olsa bile yokolmaya mahkûmdur. Allah'ın nezdinde olan cennetteki mükâfatlar bakidir, ebedîdir, kesintisiz ve tükenmeksizin devam eder. Çünkü bu nimetler daimîdir, hiçbir şekilde değişme yoktur, zeval bulma yoktur.

"Biz sabredenleri mutlaka mükâfatlandıracağız..." Yani Allah'a yemin ol­sun ki biz müşriklerin eziyetlerine karşı sabredenleri ve ahde vefa gibi ahlâkî esasları ihtiva eden İslâm'ın hükümlerinde sebat edenleri amellerinin en güzeliyle mükâfatlandırırız, kötülüklerinden vazgeçeriz. Bu büyük bir sevaptır, gü­nahlarının bağışlanacağı şeklinde güzel bir vaaddir. [25]


[24] İbni Kesir, 11/582.

[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 7/418-425.

Hiç yorum yok: