31 Aralık 2019 Salı

İctihad ve reform aynı manayı mı ifade eder?


Bütün dünyada yaşayan müslümanların dini doğru anladıklarını ve uyguladıklarını söylemek mümkün değildir. Hem yanlış anlayanlar, hem de yanlış ve eksik uygulayanlar vardır. "Ama İslam anlaşılmamıştır, onu hiçbir kimse bu güne kadar doğru anlamamıştır" diyenler yanılıyorlar veya maksatları başka; "Benim anlayışım doğru, yalnız ben doğru anladım, benim anlayışıma uymayan İslam anlayışları, tanımlamaları yanlıştır" demek istiyorlar ki, bu da bir çeşit megalomanidir, hastalıktır.
İslam genellikle doğru anlaşılmaktadır, ama bu anlayış bazılarının işine gelmiyor; mesela dünyayı sömürmek isteyen zalim patronların yollarını tıkayan bir İslam anlayışı onlara sert ve yanlış geliyor, yumuşak ve ılık İslam anlayışı ne ise o doğru oluyor ve onu ortaya koymaları için bazı çevreler besleniyor.
İslam'ı herkesten önce Allah'ın elçisi anlamıştır ve eksiksiz anlamıştır, sonra onun anlatışını ve uygulamalarını işiten, gören, birlikte yaşayan sahâbe nesli anlamıştır ve doğru anlamıştır. Onlardan sonra da gelen nesiller, hem bir önceki nesle çıraklık/öğrencilik yaparak hem de usulüne göre metinlere bakarak İslam'ı doğru anlamışlardır. Doğru anlamak, Allah'ın muradına uygun anlamaktır. Allah'ın muradı onun vahyinde açık ve kesin ise burada "doğru anlama" kolayca gerçekleşir ve birçok konuda böyle olmuştur. Eğer Allah'ın muradı vahye dayanan metinlerde açık ve kesin değilse bu takdirde anlama durumunda ve ehliyetinde olan kimselerin anlayışları ya hatalıdır veya isabetlidir; ama burada önemli nokta Allah'ın, hatalı anlayışları da kabul etmesi; yani bu anlayışlara dayalı kulluk eylemlerine de ecir ve sevap vermesi, iyi niyetli olarak yanılan kulunun ibadet ve işlerini meşru ve makbul olarak değerlendirmesidir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.) "Hakim ictihad ettiği zaman isabet ederse iki, yanılırsa bir ecir alır" buyurmuşlardır.
İctihad İslam kültürüne ait bir terimdir, ictihad usulünü (metodolojisini) ihtiva eden fıkıh usulü isimli ilim dalı da müslümanlara ait, tarihte ilk defa onların ortaya koydukları bir ilim dalıdır. İctihad, işte bu usule göre yapılır ve müctehid, vahye dayalı metinlerin lafız, ruh ve maksatlarından hareket ederek müslümanların yollarına ışık tutar, meselelerine çözümler üretir.
Mehmet Gündem'in Milliyet'te yayımladığı röportajlardan birinde naklettiğine göre Prof. Hüseyin Atay, "Dinde Reform" adındaki kitabında reformu şöyle tanımlamış: "Değiştirmek değil düzeltmek, ıslah etmek, yararlı bir iş yapmaktır. Reform ve içtihat yapmak, kayıtsız ve şartsız düşünmekle olur. Kötü yönde değiştirmeye ve bozmaya reform denmez; ona deform denir. İslamda reform yapmaya içtihat denir. Bundan dolayı her müçtehit reformcudur."
Atay'ın reform ve ictihad tariflerinde yanlışlarla doğrular birbirine karışmış. "Reform" kelimesi din ile birlikte kullanıldığında bundan, Luther'in Hristiyanlıkta yaptığı reform ve benzeri anlaşılır, sözlük manası anlaşılmaz. Luther zamanındaki Hıristiyanlık ile İslam hiçbir zaman aynı olmamıştır ki, ona uygulanan İslam'a da uygulansın! İslam'ın içinde başından beri ictihad bulunmuştur, ictihadsız hiçbir asır geçmemiştir. İctihad daha ziyade ilmî, tecdîd ise sosyal-kültürel ve terbiyevî bir kavramın ifadesidir; din hayatındaki bozulmalara yönelik ıslahlar, düzeltmeler, eğitim faaliyetleri "tecdîd" terimi ile ifade edilmiştir. İctihad ve tecdid, bir yandan geçerliği kalmamış eski ictihadların değişmesini bir yandan da cehalete değil de başka sebeplere bağlı olarak dini hayatta meydana gelen bozulmaların düzeltilmesini sağlayarak; daha doğrusu bu amaçla işleyerek devam edegelmiştir. Yine de milyarı aşan İslam nüfusunda hem yanlış anlamalar hem de eksik uygulamalar, doğru olanlarla yanyana bulunur, bulunacaktır; bunu kimse ortadan kaldıramaz, ancak azaltmak için çaba gösterilir.
"Reform ve içtihat yapmak, kayıtsız ve şartsız düşünmekle olur" cümlesi de, kayıtsız ve şartsız düşünmenin insanı nasıl açmazlara/saçmalıklara düşürdüğünü gösteren tipik bir örnektir. Bırakın ictihad yapmayı, soğan soymanın bile bir usulü vardır; usulü geliştirmek de ancak usul dairesinde tecrübeler edinerek yapılabilir.

30 Aralık 2019 Pazartesi

Zaruretin süresi ve şartları nedir?


Soru:
Hocam, bu sorum 'zaruretlerle' ilgili. İslamda, darda kalanın haddi aşmaması kaydıyla uygulamasına izin verilen, normal durumlarda ise Allah'ın haram kıldığı haller olarak bildiğimiz olgu. Ancak yaşadığımız islami toplumda öyle bir anlayış yerleşti ki, karşılaşılan her zor durum zaruret kapsamına dahil ediliyor ve haram hükmü uygulamadan çıkarılıyor. Bu hal böyle devam ederse zaruret hali hayatımızın sonuna kadar sürecek ve yaşam biçimi haline gelecek. Sizden zaruretin süresi ve şartlarıyla ilgili görüşlerinizi rica ediyorum.

Cevap:
Zaruret, "sağlanmadığı, riayet edilmediği zaman hayatın derhal veya belli bir süre içinde sona ermesine veya zor, sıkıntılı, verimsiz... geçmesine sebep olan ihtiyaç ve durum" demektir. Mecelle, insanların temel ihtiyaçlarının da -bunlar ister topluma, ister ferde ait olsun- zaruret sayılacağını kanunlaştırmıştır (madde:32). Zaruretin süresi, zaruri olan ihtiyacın veya durumun devamı kadardır. Dişini doldurtan bir kimse bu diş ağzında kaldığı sürece zarurete dayalı olarak abdestini ve guslünü alır (dolguyu çıkarıp içini yıkamaz, suyu üstünden geçirir, dolgunun dışını yıkar). Belli bir süre sonra "zaruret süresi doldu, dolguyu çıkarman gerekir" denemez. İctimai hayatın müsait olmamasından doğan zaruretler de böyledir; müslümanlar bu hali değiştirmek, İslam'ın kâmil olarak yaşanmasını sağlamak için ellerinden geleni yapmakla yükümlüdürler; ancak zaruret hali devam ettiği sürece ruhsatlar da devam eder. Zarurete dayalı ruhsatların normal hal gibi algılanmasını ve bunlara alışılmasını, bunlarla rahat ve huzurlu olmayı engellemek için eğitime ve şuurlandırmaya devam etmek gerekir.

29 Aralık 2019 Pazar

gayr-ı müslimlerle ilişkiler


Soru:
Hocam bildiginiz gibi biz gayri müslimlerle beraber yaşıyoruz bu durumda Kuran'daki "velayet" i nasıl anlamamız lazım, onlara ne gibi sevgi beslemememiz lazım.
Cevap:
1. Kur'an'daki velayetten maksat temsil ve yönetim yetkisi vermektir. İslam, müslümanların başka dinden olanlara kendilerini yönetme ve (vekâlet gibi bazı özel hukuk ilişkileri dışında) temsil yetkisi verme anlamındaki velayet ilişkisini yasaklıyor. Bunun dışında gayr-i müslimlerle ortaklık, komşuluk, sıradan arkadaşlık, onlara ikramda bulunmak gibi ilişki ve davranışlar yasaklamıyor. Gayr-i müslimlere iyi davranmayı, onlarla ilişkilerde adalet ölçülerine titizlikle riayet etmeyi de emrediyor (Mümtehine:60/8).

28 Aralık 2019 Cumartesi

Makam-I İbrahim'de Namaz Kılmak

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.

"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)
   
8. BÖLÜM NAMAZ

30. Makam-I İbrahim'de Namaz Kılmak

395- Amr İbn Dînâr'dan şöyle nakledilmiştir: "İbn Ömer'e, umre için Ka­be'yi tavaf edip Safa ile Merve arasında sa'y yapmayan bir kimsenin hanımıyla birlikte olup olamayacağını sorduk. O da şöyle cevap verdi: Hz. Peygamber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem Kabe'yi yedi kez tavaf etti ve makam-ı İbrahim'in gerisinde iki rekat namaz kıldı. Sonra da Safa ile Merve arasında sa'y yaptı. Rasûlullah'ta Sallallahü Aleyhi ve Sellem sizin için güzel örnek vardır. [Hadisin geçtiği diğer yerler:1623,1627,1645,1647,1793]

396- (Aynı soruyu) Câbir İbn Abdullah'a sorduk. O da, şöyle cevap verdi: "Safa ile Merve arasında sa'y yapmadan, kesinlikle hanımıyla birlikte olma­sın! [Hadisin geçtiği diğer yerler:1624,1646,1794]

Açıklama

(İbrahim'in makamında bir namaz yeri edinin!); İbrahim'in makamından maksat, iki ayağının birden izinin bulunduğu taştır. Bu taş günümüze kadar gel­miştir. Ayette geçen (namaz yeri) kelimesi, Hasan-ı Basri ve daha başka alimlere göre kıble anlamında kullanılmıştır. Ancak bu şekilde âyet, delil olarak kullanılabilir. Bu lafzı, namaz yeri olarak anlamak doğru değildir. Çünkü İbrahim makamında namaz kılınamaz. Aksine onun etrafında kılınır. Hal böyle olunca şer'î manaya uygun olan Hasan-ı Basrî'nin görüşü tercih edilir.

İmam Buhârî bu rivayeti âyette bahsi geçen namazın, Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem Kabe'nin içinde kıldığı namaz ile tahsis edilemeyeceğine delil olarak kullanmıştır. Çünkü, Kabe'nin içinde İbrahim makamına yönelmek im­kansızdır. Bu yüzden İmam Buhârî bu başlık altında Bilal'den gelen İbn Ömer hadisini nakletti.[Müellif bir sonraki hadisi kasdediyor.(H.Aldemir)] el-Ezrakî "Ahbâru Mekke" adlı eserinde sahih senetlerle İbra­him makamın Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem Ebu Bekir ve Ömer dönemle­rinde bugünkü yerinde olduğunu nakletmiştir. Hz. Ömer döneminde yaşanan bir sel baskını, İbrahim makamının Mekke'nin aşağı kesimlerine sürükleyince tekrar yerine getirilip, Kabe'nin örtüsüne bağlanmış, hatta Hz. Ömer, onun asıl yerinin neresi olduğunu bizzat kendisi araştırarak tespit edince, bugünkü yerine yerleştirmiş ve tekrar yıkılmasın diye etrafını çevirmiştir. Bu, son hali ile de gü­nümüze kadar intikal etmiştir.

(Hanımıyla birlikte olup olamayacağını sorduk); Bu soru ile, ihramdan çıkı­lıp çıkılmadığını öğrenmeye çalışmışlardı. Böylece, cinsel ilişki ve diğer ihram yasaklarının bitip bitmediğini öğrenmek istemişlerdir. Kadına yaklaşmak, İhra­mın en büyük yasağı olduğu için burada ondan bahsedilmektedir.

ibn Ömer işaret yoluyla Hz. Peygamber'e 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem uymanın zorunlu olduğunu belirterek soru soranlara cevap vermiş ve özellikle de haccın ne şekilde yapılacağı hususunda ona tabî olmak gerektiğini, dile getirip şöyle de­mişti: Çünkü Resûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem "Haccmızı ne şekilde yapacağınızı benden öğreniniz!" buyurmuştur. Câbir ise, açık bir şekilde cevap vermiştir. Fakihlerin çoğuna göre sa'y yapılmadığı sürece tavaftan sonra ihram yasakları kalkmaz. İbn Abbâs ise, bu konuda muhalif kalmıştır. Ona göre, umre yapan kimse tavaftan sonra sa'y yapmasa bile ihramdan çıkar.

397- İbn Süleyman Mücahid'den şöyle işittiğini nakletmektedir: "İbn Ömer'e gelip 'İşte Allah'ın Peygamberi 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem Kabe'ye girdi (ve tavaf nama­zını orada kıldı) dediler. O da şöyle karşılık verdi: 'Ben vardığım zaman, Allah Resulü  Sallallahü Aleyhi ve Sellem Kabe'den çıkmıştı. Kapı aralığında Bilal'le karşılaştım. Ona 'Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem Kabe'de namaz kıldı mı?' diye sordum. O da şöyle cevap verdi: Evet, içeri girerken sol tarafında bulunan iki sütunun arasında iki rekat namaz kıldı. Sonra dışarı çıkıp Kabe'ye yönelerek iki rekat namaz kıldı.[Hadisin geçtiği diğer yerler:468,504,505,506,1167,1598,1599,2988,4289,4400]

Açıklama

(Kabe'ye yönelerek); Yani Kabe'nin kapısına doğru yöneldi. Kirmanı şöyle demiştir: "Konu başlığından anlaşıldığına göre Hz. Peygamber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem  Kabe'nin kapısının yanında olan İbrahim makamına yönelmişti." Daha önce bunun, bu konuda ilim erbabı tarafından nakledilen gerçeğe aykırı olduğunu ve bu hadisin konu başlığı ile alâkasının bu açıdan olmadığını ifade etmiştik. Yani İbrahim makamına yönelmek, farz değildir.

Taberânî ve diğer hadis âlimlerinin naklettiğine göre îbn Abbâs şöyle de­miştir: "Kabe'de namaz kılmak hoşuma gitmiyor, Çünkü orada namaz kılanlar Kabe'nin bir tarafını arkasında bırakır." Bundan dolayı aşağıda zikredilecek İbn Abbâs hadisinin bu başlık altına alınması uygun oldu.

398- Atâ, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Hz. Peygamber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem Kabe'ye girince her tarafında dua ederdi. Sonra namaz kılmadan oradan çıkardı. Çıktıktan sonra Kabe'nin ön tarafında iki rekat namaz kılardı. Bu, onun kıblesiydi.[Hadisin geçtiği diğer yerler:1601,3351,3352,4288]

Açıklama

(Bu, onun kıblesiydi); Bu lafzıyla, Kabe kast edilmiştir. Bununla kıblenin beyt-i makdis'ten kabeye çevrilmesinin kast edildiğini söyleyenler olduğu gibi, Kabe'yi görenlerin görmeyenlerden farklı olarak gözleriyle ona yönelmelerinin vacip olduğunu söyleyenler de vardır. Hatta bazıları bununla, Müslümanların yönelmelerinin emredildiği cihetin ne harem bölgesi, ne Mekke ne de Mescid-i haram olduğunun, aksine bizzat Kabe'nin kendisi olduğunun ifade edildiğini ileri sürmüşlerdir.

Bu lafızla, İmamın namaz kıldırırken durduğu yer olarak Kabe'nin ön tarafı da kasdedilmiş olabilir. Nitekim Bezzâr, Abdullah İbn Hebeşi el-Hasamî'den şöyle nakletmiştir: "Hz. Peygamber'i 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem Kabe'nin kapısına doğru namaz kılarken gördüm. Etrafındakilere Ey insanlar! Kabe'nin kapısı, onun kıblesidir' diyordu. Allah Resûlü'nün Sallallahü Aleyhi ve Sellem bu sözü, mendup bir hükme hamledilmiştir. Çünkü her taraftan Kabe'ye yönelmenin caiz olduğuna dair icma' vardır.

Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

27 Aralık 2019 Cuma

Namaz Ve Namaz Dışında Çıplaklığın Hoş Karşılanmaması

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.


"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)
   
8. BÖLÜM NAMAZ

8. Namaz Ve Namaz Dışında Çıplaklığın Hoş Karşılanmaması

364- Amr İbn Dinar'dan şöyle nakledilmiştir: Câbir İbn Abdullah'ı şunları anlatırken dinledim: "Hz. Peygamber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem ; kavmi ile birlikte Kabe'­nin inşası için taş taşıyordu. Üzerinde izan vardı. Amcası Abbâs, Yeğenim! Taş­ların zarar vermesini önlemek için izanını çözüp omzuna koysan' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem sev. İzanını çözüp omzuna koydu. Birden baygın şekilde yere düştü. O günden itibaren hiç çıplak görülmedi. [96] (Hz, Pey­gamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem kavmi ile birlikte Kabe'nin İnşası İçin taş taşıyordu.) Nübüvvetten önce Kureyş'liler Kabe'yi bina ederken, Allah Rasûlü onlarla birlikte taş taşımıştır.

Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

26 Aralık 2019 Perşembe

Dar Elbise İle Namaz Kılmak

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.


"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)
   
8. BÖLÜM NAMAZ

6. Dar Elbise İle Namaz Kılmak

361- Saîd b. Hâris'ten şöyle nakledilmiştir:

"Câbir b. Abdullah'a bir parçadan oluşan elbise ile namaz kılmanın hük­münü sorduk. O da şöyle cevap verdi; Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem dü­zenlediği bir seferde onunla birlikte yola çıkmıştım. Bir gece bir ihtiyacımdan dolayı onun yanına vardım. O sırada namaz kılıyordu. Üzerimde tek parçadan oluşan bir elbise vardı. Ona bürünüp yanı başında namaza durdum. Namazını bitirdikten sonra Ya Câbir, gece vakti buraya gelmenin sebebi ne?' diye sordu. Ben de ihtiyacımı söyledim. Sözümü bitirdikten sonra bana, 'Gördüğüm bu örtünme de ne?' diyerek (hoşnutsuzluğunu) ifade etti. Ben de elbisenin dar ve kısa olduğunu söyledim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Eğer elbisen geniş ise onunla omzundan öyle örtün, yok eğer dar ise, onu izar olarak kullan,"

Açıklama

(Bir seferinde) söz konusu sefer, Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem ilk se­ferleri arasında yer alan "Buvât Gazvesi"dir.

(Gördüğüm bu örtünme de ne?) Hattâbî şöyle demiştir: "Hz, Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem hoş karşılamadığı örtünme şekli, Câbir'in elleri bile görünmeyecek şekilde örtünmesîdir." Bu yorumu yapmakla sammâ şeklinde örtünme hakkında söylenenlerden birini tercih etmiştir. Ancak Müslim, rivayet ettiği ha­diste, Hz. Peygamber'in Sallallahü Aleyhi ve Sellem bu şekilde örtünmeyi yasaklamasının nedeni, Câbir'in dar elbiseyi iki ucundan çaprazlama bağlayıp dizlerini kırarak eğilmesidir. Elbiseyi iki ucundan çaprazlama bağlayınca avret mahallini kapatamamış, bunun üzerine dizlerini bükerek eğilmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem elbise uzun olduğu zaman bu şekilde bağlanacağını ona Öğretmiştir. Elbise kısa olduğu zaman ise, izar olarak bağlanması yeterlidir. Zira giyinmenin temel gayesi, avret mahallini örtmektir. Bu da izar ile mümkündür. Dolayısıyla emredilen dimdik durmaya aykırı olan eğilmeye gerek yoktur.

362- Sehl'den şöyle nakledilmiştir:

Erkekler çocukların bağladığı gibi izarlarını boyunlarına bağlayarak Hz. Peygamber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem ile birlikte namaz kılarlardı. Allah Resulü kadınlara şöyle buyurdu:

Erkekler tam olarak oturunncaya kadar başınızı secdeden kaldırmayın.

Açıklama

(Allah Resulü kadınlara şöyle buyurdu); Kirmanı şöyle demiştir: Bu hadiste fiilinin faili Hz. Peygamber'dir 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem . Şerhte esas aldığımız Buhârî nüshasının ravisi kesin bir şekilde bu fiilin failinin Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem olduğunu belirtmiştir. Ancak hadisin bu kısmı Küşmîhenî rivayetinde "Kadınlara dendi", Vekî' rivayetinde ise, "Biri 'ey kadınlar topluluğu' dedi" şeklinde geçmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem bir sahabîye kadınlara böyle demesini emretmiştir. Kuvvetle muhtemel, o sahâbî de Bilal'dır. Hz. Pey­gamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem secdeden başlarını kaldırınca kadınların, bu şekilde örtünen erkeklerin kalkarken avret mahallini görmemeleri için onlara bu emri vermiştir. Ayrıca bu hadise kişinin (dizinden) alt tarafının örtünmesinin zorunlu olmadığı anlaşılır.[95]

Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

25 Aralık 2019 Çarşamba

Nahl Suresi - 68-69 . Ayet Tefsiri

Ayet

وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ
﴿٦٨﴾
ثُمَّ كُل۪ي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُك۪ي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاًۜ يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
﴿٦٩﴾

Meal (Kur'an Yolu)
﴾68﴿ Ve rabbin bal arısına şöyle ilham etti: "Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine yuvalar edin.
﴾69﴿ Sonra her türlü besleyici ürünlerden ye; rabbinin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git!" Onların karınlarından, farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamından bir sıvı) çıkar ki onda insanlara şifa vardır. İşte bunda da düşünen bir topluluk için açık delil bulunmaktadır.

Tefsir (Kur'an Yolu)
“İlham etti” şeklinde çevirdiğimiz evhâ fiilinin türetildiği vahiy kavramı [farklı anlamları için bk. “Tefsire Giriş” bölümü, “I. Kur’ân-ı Kerîm A) Tanımı ve özellikleri 2. Vahiy” başlığı] burada “canlının kendisine yararlı olanları alması, zararlılardan sakınması ve kendi geçimini sağlaması hususunda muhtaç olduğu becerileri Allah Teâlâ’nın onda yaratması” anlamındaki ilham karşılığında kullanılmıştır (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1156). Psikolojide buna içgüdü denmektedir.

Arıya yapması ilham edilen “yuvalar”dan maksat, arıların ağaç kovukları gibi uygun doğal mekânlarda veya insanların özel olarak hazırladığı kovanlarda kendi ürünleriyle oluşturdukları petekler ve her petekte bulunan altıgen gözcüklerdir. Bal arısı, Allah’ın verdiği ilham veya içgüdü sayesinde, bizzat kendisinin ürettiği bal mumuyla kendi yuvasını yapmakta, dalak içine milimetrik ölçülerle altıgen prizma şeklinde gözcükler yerleştirmektedir. Âyetteki deyimiyle “her türlü besleyici ürünler”den nektar denilen bal ham maddesi ve çiçek tozu toplayarak bunları hem kendi tüketimi için hem de bal ve bal mumu yapmak için değerlendirmektedir. Bu arada meyve, sebze ve ekinlerde tozlaşmayı sağlama konusunda da bütün diğer böceklerin toplamından daha fazla iş görmektedir.

Âyette arının ürettiği madde için “şerâb” (şerbet) kelimesinin kullanılması ilgi çekicidir. Arı topladığı nektarı, normal midesinden ayrı, özel olarak bu maksatla yaratılmış bulunan bal midesine toplayıp kovana taşımakta; burada bir genç arı bu maddeyi hortumuyla emip kendi midesine aktarmakta ve onu şerbet kıvamına gelecek şekilde işleme tâbi tutmaktadır. Artık bal hâsıl olmuştur; bundan sonra şerbet peteklerde bir süre havalandırılarak katılaşması sağlandıktan sonra, üzeri bal mumuyla kapatılıp izole edilmek suretiyle bozulması önlenir. Böylece Allah’ın lutuf ve ihsanıyla insanlar için besleyiciliği yanında şifa değeri de taşıyan yeni bir besin daha ortaya çıkmış olur. Bütün bunlar olağan üstü bir sanat kabiliyetinin tezahürü olup Allah’ın yaratıcı kudretini ve hikmetini hesaba katmadan, basit bir hayvanın böyle bir eseri ve ürünü nasıl meydana getirebildiği sorusunu cevaplandırmak mümkün değildir. “İşte bunda dadüşünen bir topluluk için delil bulunmaktadır.”

Kurtubî’ye göre âyetin “Onda (balda) insanlara şifa var” meâlinde-ki kısmı, bazı mutasavvıfların, “Velîlik makamına ulaşmak için belâlara razı olmak gerekir, velîye tedavi câiz değildir” şeklindeki fikrini çürüt-mektedir (X, 145-146). Balın şifalı olduğuna dair bazı hadisler de rivayet edilmiştir (bk. İbn Kesîr, IV, 501-503; Şevkânî, III, 200); ayrıca modern tıpta da bileşimindeki sakaroz, friktoz, protein, asit, organik ve madenî maddeler dolayısıyla balın hem şifa verici hem de koruyucu bir özelliğe sahip olduğu kabul edilmektedir.

“Rabbinin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git!” şeklinde çevirdiğimiz cümle, arıların uçuşlarında izlediği yolların da farklılığına ve ilginçliğine dikkat çekmektedir. 1940’larda yapılan bir tesbite göre arılar, genellikle güneşin konumundan yararlanarak yönlerini ayarlamakta; ayrıca rüzgârın yönü, dünyanın manyetik alanı gibi başka imkânlardan da yararlanmaktadır. Arıların, kovan üzerinde daire veya 8 çizerek birbirlerine yol tarif ettikleri, çiçek alanları hakkında bilgi aktardıkları, bu bilgileri alan diğer arıların, bilmedikleri çiçek alanlarını kolaylıkla buldukları, dönüşlerinde ise “arı hattı” denilen en kestirme yolu kullandıkları da bilinmektedir.


Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 416-418

23 Aralık 2019 Pazartesi

Türkiye dârülharp midir?


İmam-ı A'zam'a göre «dârülislâm»ın «dârülhab»e inkılâp edebilmesi için aşağıdaki üç şartın birlikte tahakkuk etmesi lâzımdır. Eğer bu şartlardan birisi noksan olursa, yine o diyar, «dârıîslâm»dır, «dârülharp» değildir.
1. İçerisinde küfür ahkâmı bitemamiha -yani yüzde yüz- tatbik edilecek. Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmediği meselâ, sadece cuma ve bayram namazlarının kılınabildiği bir diyara «dârülharp» denemez. Serahsî bu hususta şöyle buyurur:
«Bu şartın tahakkuku için orada şirk ahkâmının tamamiyle açıktan açığa icra edilmesi ve İslâm ahkâmının kat'î surette kaldırılmış olması gerekmektedir. Burada İmam-ı A'zam hâkimiyet ve kuvvetin tamamiyle ehl-i küfürde olmasına itibar eder.»( Serahsî, Mebsût, X/114. ).
Yani, bu şartın tahakkuku için bir îslâm memleketinde hâkimiyet ve galebenin noksansız bir şekilde kâfirlerde olması lâzımdır. Bazı arızalar sebebiyle ehl-i küfrün hâkimiyetinde bir noksanlık olursa orası «dârülharp» olamaz. Nitekim sadece cuma ve bayram namazlarının ifa edilmesiyle orası «dârülislâm» olur. Ve yine fukahâdan İsticabî'nin içtihadına göre, «Bir diyar­da İslâm'ın sadece bir tek hükmü dahi icra edilebiliyorsa, o diyar 'dârülislâm'dır.»
İbn-i Âbidin'e göre «Bir diyarda Müslümanların ahkâmı ile müşriklerin ahkâmı birlikte icra edilirse, orası yine 'dârülislâm'dır(İbn-i Âbidin, Dürrü'l-Muhtar Şerhi, IV/175. ). Bezzaziye'de, «Pey­gamber Efendimiz (asm) Medine-i Münevvere'ye teşriflerinde orada Yahudiler ve müşriklerin hükmü cari olduğu halde Resûlüllah Efendimiz (asm)'in İslâm icraatına başlamasıyla o beldenin «dârülislâm»a inkılâb ettiği» kaydedilir(Bezzaziye, VI/312.).
2. O diyar «dârülharp»e muttasıl olacak, yani o diyarın sınırları ve komşu hudutları tamamen kâfirler tarafından kuşatılmış olacak. Eğer bir diyarın hudutlarından herhangi bir tarafı «dârülislâm»la muttasıl, yani bir Müslüman memleketine komşu olursa, o diyar «dârülharp» olamaz. Çünkü İmam-ı A'zama göre «Bir Müslüman memleketle komşu olan Müslümanlar tamamen mağlûp sayılmazlar. O Müslüman memleket ile imanî, ahlâkî, itikadî, içtimaî, siyasî, ticarî ve an'anevî ilişkilerini devam et­tirebilirler; İslâmî şeairi yaşatabilirler.»
Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Gayri müslimlerce ihata şartı, müstakil İslâm devletleri için değil, gayri müslim bir devletin hükmü altında bulunan ve kendini müdafaadan aciz vilâyet, köy ve kasabalar için söz konusudur. (Rusya’daki Müslüman köyler gibi.) Nite­kim, fakîhlerin bu mevzuyla ilgili izahlarında «devlet» değil, «belde», «dar» ifadeleri kullanılmıştır. Yoksa kendini müdafaaya muktedir ve müstakil bir İslâm devleti, her taraftan gayri muslim devletlerle kuşatılmış olsa da, yine «dârülharp» olmaz.
3. İçinde eski eman ile emin bir Müslüman veya zımmî kalmamış olacak. Yani o beldede daha önce can ve mal güvenlikleri mevcut olan Müslümanların veya zımmîlerin (gayr-i muslim azınlıkların) bu güvenlikleri bir kâfir istilâsıyla ortadan kalkmış olacak. Bu üçüncü şart, ancak bir İslâm beldesinin kâfirlerin istilâsına uğraması halinde geçerlidir.
Serahsî bu hususu şöyle beyan eder:
«Bir beldede emin bir müslim veya zımnimin kalmış olması, müşriklerin hâkimiyetinin tam olmadığına delildir. Çünkü fukahâ-i İzam, sonradan arız olana değil de, asıl olana itibar ederler. Burada asıl olan ise, oranın «dârülislâm» olmasıdır. Bir zımmî veya müslimin orada kalmış olması, asıldan bir emaredir. Bu emare var oldukça, asıldan bir iz kalmış demektir ve o diyar «dârülislâm» hükmünde devam eder.»( Serahsî, a.g.e., X/114.)
Şimdi İmam-ı A'zam'ın öne sürdüğü bu üç şartı bir misal ile izah edelim:
Daha önce bir îslâm memleketi olan Endülüs sonraları Hristiyanlar tarafından işgal edilmiştir. Müslümanların hiçbir cihetle mal ve can güvenliği kalmamış, küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edilmiştir. Bu ülkenin hiçbir İslâm ülkesi ile de sınırı yoktur, İmam-ı A'zam'ın ileri sürdüğü üç şart Endülüs'te birlikte tahakkuk ettiği için orası «dârülharp»dir.
İmameyn ise, «dârülislâm»ın «dârülharp»e inkılâp etmesini «orada şirk ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmesine ve gayri müslimlerin Müslümanlar üzerinde mutlak galebesine» bağlamışlardır. Bu ise bir îslâm beldesinin gayri müslimlerce tamamen istilâ edilmesine bağlıdır. Meselâ, Batum yüzde yüz Rus hâkimiyeti altında bulunduğu ve içerisinde küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edildiği için, îmameyn'e göre «dârülharp»dir. Şayet Batum'da herhangi bir islâm ahkâmına müsaade edilirse, (Bayram ve cuma namazlarının kılınması gibi) orası yine îmameyn'e göre, «dârülharp» olmaktan çıkar.
Şimdi îmam-ı A'zam'm öne sürdüğü üç şartın memleketimiz için geçerli olup olmadığını inceleyelim:
Memleketimiz -lillâhilhamd-, asır­lardan beri «diyar-ı İslâm»dır. Bu keyfiyetini bugün de muhafaza etmektedir. Muamelâta taallûk eden bazı kısımlar müstesna, itikad, ahlâk ve ibadete ait hükümler açıkça ve serbestçe ifa edilmektedir. Kaldı ki muamelâta taallûk eden hükümlerin de büyük bir kısmını, isteyen fertlerin tatbik etmelerine kanunî bir engel yoktur.
Devletimiz bir kısım dinî hizmetleri bizzat deruhte etmiş ve bu hizmetleri yürütmek üzere «Diyanet İşleri Başkanlığı»nı kurmuştur. Vaazlar kürsülerden dinî telkin etmekte, İslâm'ı anlatmaktadır. Bütün vilâyet ve kazalarda fetva mercii olan müftülükler, fiilen hizmet görmekte, yüzlerce Kur'an Kursu faal olarak çalışmaktadır. Ezan, cemaat, cuma, bayram ve hac gibi İslâmî şeâir canlı ve hayattar olarak varlığını devam ettirmektedir. Binlerce cami ve mescidlerden, günde beş kere Ezan-ı Muhammedi okunmakta, cemaat namazları, cuma ve bayram namazları serbestçe kılınabilmektedir. İsteyen Müslümanlar hac ve umre ibadetini yapabilmektedirler. Kur'ân-ı Kerîm'in ve İslâmî eserlerin neşriyatı rahatlıkla yapılmaktadır. Dinî bayramlar resmen tatil günü olarak kabul edilmiştir.
Müslümanlar evlâtlarına istediği ismi koyabilmekte, hatim duası, sünnet düğünü gibi örf ve âdetler varlığını devam ettirmektedir. Din derslerinin okutulması mecbur tutulmuştur. Devletin açmış olduğu binlerce Îmam-Hatip Okulu ve dinî yüksek okullardan, din adamı yetişmektedir. İslâm ülkelerine gidiş geliş serbesttir. Devletin radyo ve televizyonlarında dinî programlar halka takdim edilmekte, özellikle mübarek gecelerde ve ramazan ayında bu programlar yoğunlaştırılmaktadır.
Bu hâle göre, îmam-ı A'zam'ın zik­rettiği birinci şart, yani «Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbiki şartı» Türkiye için kesinlikle bahis konusu değildir. Yine bu hâle göre, İmameyn'in ileri sürdükleri şartlar da memleketimiz için geçerli değildir. Zaten İmameyn'in sözünü ettikleri birinci şart, İmam-ı A'zam'm birinci şartıyla aynıdır, îkinci şart olan «gayri müslimlerin Müslümanlara yüzde yüz galebesine» gelince, Müslüman milletimiz, elhamdülillah, Rusya, Yunanistan yahut Bulgaristan'daki Müslümanlar gibi gayri müslim bir devlet tarafından idare edilmemektedir. Bu milletin idarecileri bu millettendir ve onun bağrından çıkmıştır. Kısacası, bu millet kendi kendini idare etmektedir.
İmam-ı A'zam'ın ileri sürdüğü ikinci şarta gelince, bu şart da Türkiye için mevzu bahis olamaz. Memleketimizin sınırlarının büyük bir kısmı İslâm devletleriyle muttasıldır. Kaldı ki, ikinci şartla ilgili izahlarımızdan da kat'î anlaşılacağı üzere Türkiye'nin her tarafı, faraza, gayri müslim devletlerle de kuşatılsa Türkiye yine «dârülharp» olmaz. Zira, Türkiye müstakil bir devlettir, kendini müdafaa edecek güçtedir ve istiklâliyetini devam ettirmektedir.
Üçüncü şart da, memleketimiz için kesinlikle düşünülemez. Evvelâ milletimiz bir yabancı devletin idaresi altında değildir ki eman şartından yani mal ve can güvenliklerinden söz edilebilsin. Memleketimizde azınlıkların dahi mal ve can güvenlikleri ve ibadet hürriyetleri mevcuttur. Bir gayri müslim devlette eman ile yaşayan bir tek müslimin dahi mevcudiyeti, o beldede müşriklerin tam hâkim olmadıklarına delil sayılırken, yetmiş milyon Müslümanın emin olarak yaşadığı bu memlekete «dârülharp» denilemiyeceği güneş gibi zahir ve bahir bir hakikattir.
Elhasıl: Yukarıdaki izahlarımızdan anlaşıldığı gibi, İmam-ı A'zam Hazretle­rinin ileri sürdüğü üç şartın hiçbiri Türkiye için bahis konusu değildir. Zaten Şafiî mezhebine göre, daha önce Müslümanların hükmettiği bir belde, (Rusya'nın birçok kısımları, Kırım, Kafkasya, Buhara, Endülüs, Bulgaristan) kıyamete kadar «dârülislâm»dır.
Dârülharp meselesini ileri sürenlerin iddia ettikleri bir husus da, İslâm idaresi olmayan bir memlekette yapılan bütün ibadetlerin bâtıl olduğu fikridir. Bu fikir ve iddianın, hiçbir ser'î delili, dinî mesnedi yoktur.
Müslüman, ister dârülislâmda olsun, ister dârülharpte, her halükârda Allah'ın emirlerini yapmak, yasaklarından da kaçmakla mükelleftir. İbadet, insanın yaratılış gayesi, varoluş hikmetidir. Hiçbir hâl, onu, bu ulvî vazifeyi ifadan alıkoyamaz.
İslâmiyet'in günümüzde tüm dünyada çığ gibi büyüdüğü; Fransa, İngiltere, Almanya, Afrika ve Amerika'da İslâm'a girenlerin sayısının gittikçe arttığı bilinen bir gerçektir. Bu yeni Müslümanlar, bulundukları gayriislâmî muhitlerde, dinî vecibe ve ibadetlerini eksiksiz ifa etme şuur ve azmi içinde hareket ediyorlar. Mezkûr iddia geçerli olsaydı, bu yeni Müslümanların, inanç ve ibadetlerinin bir mânâsı kalmazdı. Dinî gayretleri boş bir çaba olmaktan öteye gidemezdi. Bu ise, gayri müslim memleketlerde İslâmiyet yaşanamaz, dindar olunamaz neticesini doğururdu. Daha da ötesi, İslâm'a yeni giren bir kimse olmazdı.(*)
Şu halde, dârülharpte ibadetin hükümsüz olduğunu söylemek, Müslümanları gayri müslimlerden ayıracak mühim bir alâmetten mahrum koymak, onları gayri müslim muamelesine maruz kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmak demektir.
Yanlış değerlendirilen bir mes'ele de, dar-ı harbte günah işlemenin serbest olduğu, sanki caiz hale geldiği telâkkisidir. Halbuki günahın hükmü, dârülislâmda da, dârülharpte de aynıdır. Günahın günahlığı baki; uhrevî azab ve mesuliyeti sabittir. Ancak günahların dünyevî cezalarını, merci olmadığı için, dârülharpte tatbik etme imkânı yoktur.
Dârülharpte faiz almak gibi bazı haram muamelelerin caiz olması da, haramların serbestiyetine delil olamaz. Zira bu muameleler, dârülharpte, ancak gayri müslimlerle Müslümanlar arasında cereyan eder ve Müslümanların faydasına olduğu takdirde caiz olur. Bu bakımdan, bir Müslüman bir gayri müslimden faiz alabilir, fakat ona faiz veremez. Müslümanların kendi aralarında ise, bu gibi muameleler tecviz edilemez.
Bahsimizi tamamlarken bir hususa dikkatleri çekmek isteriz:
Her devirde olduğu gibi bugün de insanlara yapılacak en büyük hizmet, onlara iman hakikatlarını öğretmek, gönüllerine Allah'ın marifet, muhabbet ve mehafetini nakşetmektir; onlara İslâm'ın esaslarını ta'lim ettirmek, kalb ve dimağlarına güzel ahlâkı, adaleti, istikameti yerleştirmektir. Aralarında birlik ve beraberliği, itaat ve hürmeti, şefkat ve merhameti te'sis etmek; vicdanlarına vatan ve millet sevgisini, mukaddesata hürmet duygusunu aşılamaktır. Bu gibi hizmetleri bırakıp, bilinmesi ve bildirilmesi ne farz, ne vacib olan «dârülharp» meselesini, İslâm'ın en büyük bir meselesi imiş gibi ortaya sürmek, milleti huzursuz ve kalbleri müşevveş etmekten başka bir şey değildir.
(*) Mukarrer bir kaidedir ki, dârülharpte küfür; dârülislâmda da iman hali esas alınır. Bu kaideye binaen, dârülharpte herhangi bir mahalde, sahipsiz bir ölü bulunsa, o ölü tereddütsüz küfür ehlinden kabul edilir. Götürüp gayri müslim mezarlığına defnedilir. O ölünün Müslüman olduğuna hükmetmek ancak sağlığında dil ile ikrarı veya dinî ibadetleri ifası gibi bir alâmete bağlıdır. Halbuki dârülislâmda sahipsiz bir ölü bulunsa, ona, hiçbir alâmet aranmadan Müslüman muamelesi yapılır. Cenaze namazı kılınarak, İslâm mezarlığına gömülür.

NAHL SÛRESİ NE ANLATIYOR?


Kur'an-ı Kerim'in on altıncı sûresi. Yüz yirmi sekiz ayet, bin sekiz yüz kırk bir kelime ve yedi bin yedi yüz yedi harften ibarettir. Mekkî sûrelerden olup, Kehf sûresinden sonra nâzil olmuştur. Son üç ayeti Medenîdir. Fâsılası râ, mim ve nun harfleridir. Adını, altmış sekizinci ayetinde geçen, arı anlamındaki "Nahl" kelimesinden almıştır. Bu adı almasının özel bir sebebi yoktur. Buna Niam sûresi de denilmektedir. Genel üslubundan, Mekke döneminin sonlarına doğru nâzil olduğu anlaşılmaktadır.

"Bu sûre de, diğer Mekkî sûrelerde olduğu gibi, büyük itikadi konuları işlemektedir. Ulûhiyet mevzuuna dokunmakta, vahiy meselesine temas etmekte ve öldükten sonra dirilişi ele almaktadır. Ancak, bu belli başlı konuların yanısıra, konuyla yakından ilgili bir çok noktalara temas edilmektedir. Hz. İbrahim (a.s)'in getirdiği mesaj ile Hz. Muhammed (s.a.s)'in getirdiklerini birbirine bağlayan büyük vahdaniyet gerçeğine işaret etmekte, ilâhî irade üç beşerî iradenin; iman ve küfür, hidayet ve dalâlet konusundaki alâkasına dokunmaktadır. Peygamberlerin vazifesini göstererek onları yalanlayanlar hakkında Allah'ın kanununa temas etmektedir. Helâl ve haram konusunu ele almakta ve putperestlerin bu konudaki evham ve hurafelerini anlatmaktadır. Bir nebi, Allah yolunda hicret ve müslümanların dinlerinden döndürülmelerine işaret ettikten sonra, imana girip de tekrar küfre dalanlara temasla, bütün bunların Allah nezdindeki karşılığına işaret etmektedir. Daha sonra, itikadî konulara, muamelât ile ilgili hususlara, adalet, iyilik, infak ve ahde vefa mevzuunu işlemektedir. Bunların dışında da akide esası üzerine bina edilen bir çok ahlâkî konulara dokunmaktadır. Görüldüğü gibi bu sûre, ele aldığı konular itibariyle son derece yüklü ve doludur".

Sûre ilk ayetine, İslâm davetine karşı çıkıp onu yok etmek için bütün varlıklarıyla gayret gösteren inkarcıların çok yakında başlarına gelecek olan azabı haber vererek başlıyor. Mekkeli müşrikler, kendi itikadlarının doğru olduğuna inanıyor, Peygamber (s.a.s)'in tebliğinin, ahiret azabıyla korkutmasının gerçekliğini inkar ediyorlardı. Bu düşüncelerine dayanak yaptıkları şeylerden birisi de, eğer yanlış yolda olsalardı, Muhammed (s.a.s)'in haber verdiği azabın mutlaka biran önce kendilerini yakalamasının gerekliliğine inanmaları idi. Ayrıca, korkutuldukları azab geciktiği için, Peygamber (s.a.s)'i alaya alıyorlardı. Onlar, azabın bir vakte kadar kâfirler topluluğu üzerinde gecikmesinin hikmetini idrakten acizdiler. Çünkü, bu mühlet verip geciktirme, onlar için bir rahmet kapısı idi. Bu kapı belirli bir zamana kadar onlar için açık tutuluyordu ki, sonra, İslâm'ın hakikatını düşünüp iman edebilmemiz için bize zaman tanınmadı deyip de mazeret ileri sürecek halleri kalmasın. Allah Teâlâ onlara, azabın acele gelmesini istemelerinin boş bir şey olduğunu, zirâ her şeyin kendi iradesi ve dilemesi çerçevesinde meydana geldiğini haber vererek, cehennem azabının, şirk koşup inkâr edenler için uzak sayılmayacak bir zamanda mutlaka gerçekleşeceğini bildiriyor. Hiç kimse, bu azabı öne alamayacağı gibi; vakti geldiğinde de tehir etmeye güç yettiremez. Allah Teâlâ; Allah'ın (müşriklere azap ve felaket) emri geldi. Ancak gelmesini boşuna istemeyin. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden münezzehtir, yücedir" (1) ayetiyle bu gerçeği ortaya koymaktadır.

Allah Teâlâ, dinini insanlara bildirip, onları Allahtan başka ilâhlar edinmekten sakındırmak ve Allah'tan başka hiç bir ilâh olmadığı gerçeğiyle uyarmak için, kullarından dilediğini seçip risaletle görevlendirmiştir: "Allah meleklerini kalpleri ihya eden vahyi ile, kullarından dilediğine göndererek: "Ben'den başka ilâh olmadığını bildirin, ancak Ben'den korkun" der" (2).

Bu, Hz. Muhammed (s.a.s)'in risaletine itiraz edenlere bir cevap niteliğindedir. Mekkeli müşrikler, Muhammed (s.a.s)'in risaletine itiraz ettikleri gibi, sonraki çağlarda da bu tip itirazların vaki olduğu görülmektedir. Kureyş ileri gelenleri, peygamberlik görevinin Mekke veya Taif ileri gelenlerinden birine verilmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Sonraki itirazlar, daha geniş bir sahaya kaydırıldı ve milliyetçilik kisvesine büründü. Kıyamete kadar sürecek bir dönem için insanlığın tamamına gönderilen Hz. Peygamber'e, Araplardan olması nedeniyle itirazlar yapıldı. Allah Teâlâ, kâfirlerin, hiçbir mantıkî temeli olmayan bu tür sözlerine, kesin ve meydan okuyan bir uslûbla cevap vermektedir. Başka bir ayeti kerîmede bu hususa şu şekilde değinilir: "Allah, meleklerden ve insanlardan elçiler seçer..." (el-Hac, 22/75). Allah Teâlâ'nın bu seçimine, hiç kimsenin itiraz etme hakkı olmadığı gibi, buna gücü de yoktur.

Daha sonra, yaratıcının birliğine delâlet eden ayetler gelmeye başlıyor. Gökleri ve yeri yaratan Allah Teâlâ, ortak koşulan her şeyden münezzehtir. Böyle olmasına rağmen, bir damla sudan yarattığı insan ne olduğuna bakmadan yaratıcısına isyan etmiş ve büyüklenerek O'nun azametini ve hâkimiyetini inkara kalkışmıştır: "O, insanı bir damla sudan yarattı. Buna rağmen o (insan) apaçık bir hasım olup çıktı" (4).

Yaradılış ve ondaki güzellikler zikredilerek, insanoğlunun ne kadar büyük nimetlerle rızıklandırıldığı anlatılmaktadır. O, bilinen ve görünen her şeyi yaratmış olup, ayrıca, insanın bilip idrak edemeyeceği nice şeyleri de yaratma gücüne sahiptir:"... Daha bilmediğiniz nice şeyleri de yaratır" (8).

Allah Teâla yaratıp, insanın faydalanmasına sunduğu yer ve göklerdeki hesapsız nimetleri zikrettikten sonra, apaçık gerçekleri idrakten aciz kalan akıllara hitap ederek, şöyle sormaktadır:" Hiç yaratanla yaratmayan bir olur mu? Bunu da mı düşünemiyorsunuz" (17).

Daha sonra tevhid konusu işlenerek, Allah'tan başka tapınılanların acizliği dile getirilir. Dünyada sapık önderlerin peşlerinden giden, emirlerine, koydukları kurallara tam bir teslimiyetle uyan kimseler, âhirette yaptıklarının karşılığında, büyük bir pişmanlıktan başka bir şey bulamayacaklardır. Çünkü ilâh edindikleri şeyler, kendilerinden daha güçlü olmadıkları gibi, Allah'ın öldürme ve diriltmesine bağlı olan ve bunların zamanı hakkında dahi bilgisi olmayan, Allah tarafından yaratılmış kimselerdir:" Allah'ı bırakıp taptıkları şeyler hiç bir şey yaratamazlar. Çünkü onların kendileri yaratılmıştır. Ölüdürler onlar, diri değiller. Ne zaman dirileceklerini de fark edemezler" (20-21).

İslâm davetine cephe alarak, onu akim bırakmak için gayret gösterip batıl yollara sapanlar, yaptıklarının sonucunda maruz kalacakları elim azabla uyarılmaktadırlar. Onlara ahirette: "Girin cehennemin kapılarından. Temelli olarak kalacaksınız orada. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür" (29) denilecektir.

Bunun hemen peşinden, Allah'ın indirdiklerine tâbi olup, onları yeryüzüne hâkim kılmak yolunda gördükleri eziyetlere sabreden mü'minler zikredilir. Onlar, Rablerinden indirilene hiç tereddüt etmeden teslim olurlar. Bilirler ki, Rableri onlar için ancak hayır dilemektedir: "Müttakîlere; Rabbiniz ne indirdi" denildiği vakit; "hayır" derler. Bu dünyada iyi davrananlara iyilik vardır, âhiret yurdu ise daha hayırlıdır. Nede güzeldir muttakilerin yurdu" (30).

Allah Teâlâ, kendi yolunda mücadele verip zulme uğrayan, sonra yurdundan çıkartılıp hicret etmek zorunda bırakılan mü'minlerin kendi korumasında olduğunu, dünya ve ahirette güzelliklerle mükâfatlandırılacaklarını bildirmektedir: "Zulmedildikten sonra, Allah yolunda hicret eden kimseleri, andolsun ki dünyada güzel bir yere yerleştiririz. Ahiret mükâfatı ise daha büyüktür. Şayet bilselerdi" (41).

Kur'an-ı Kerim, eşyanın, Allah'ın ilâhî kanununa boyun eğişini "secde" olarak niteliyor. Mevcudattaki her şey, bir bıkkınlık duymadan, huşu içerisinde Rablerine secde ederler. Ancak nankörlük edip, ibret almayan insanlar bunun dışındadır. Bu, engin kainât çerçevesinde değerlendirildiğinde, inkarcılar topluluğunun dışındaki her şeyin, Allah Teâlâ'nın azametine boyun eğdiği ve tesbih ederek, O'na secde ettiği görülür: "Göklerde ve yerde olan canlılar ve meleklerin hepsi Allah'a secde ederler. Onlar asla büyüklenmezler" (49).

İtikâdi konulardaki sapmalar, belirli sınırlar dahilinde kalmaz. Çünkü her düşüncenin, yaşanan pratik hayata bir yansıması vardır. Dolayısıyla, sosyal hayatta ve geleneklerin oluşmasında yönlendirici yegâne etken inançlardır. İslâm'ın dışındaki bütün inanç sistemleri, kulun kula hükmetmesi sonucunda oluştukları için, zulmü gelenekleştirmişlerdir. Bir sonraki nesil, bir öncekinin cahili düşünce, duygu ve davranış biçimlerini devralarak, sanki uyulması kaçınılmaz ilâhi emirlermiş gibi, onları sorgulamak bir yana, bunu düşünmeye bile cesaret edemeden harfiyyen tatbik ederler. İslâmın insanı sadece Allah'a kul olmaya çağıran daveti karşısında hemen, atalarının kendilerine miras bıraktığı prensiplere sığınarak karşı çıkarlar ve müslümanların yeryüzünde adaleti yaymak ve insanları, İslamın rahmet şemsiyesi altına almak için ortaya koydukları çalışmaları engellemek için, akıl almaz yollara başvurarak, onlara korkunç işkenceler yaparlar.

Bu tip cahili düşünce tarzının hayata yansımasını en açık bir şekilde gösteren uygulamalardan biri, hiç şüphesiz ki Mekkeli müşriklerin, kız çocuklarına reva gördükleri muameledir. Onlar, bir kız çocuğuna sahip oldukları zaman utançlarından yerin dibine geçerler, kimsenin yüzüne bakamazlardı. Çünkü, bir kız çocuğuna sahip olmak, toplumun şiddetle ayıplamasını gerektiren bir olaydı. Mekke toplumu, atalarından böyle görmüşlerdi. Allah'ın, insan denen varlığın bir parçası olarak yarattığı ve erkekle bir bütünü meydana getiren kız çocuklarının varlığını, bir türlü hazmedemiyorlardı. Onları hâkir görüyor, hatta diri diri toprağa gömebiliyorlardı. Onların vahşileşerek, cinnet halini alan ruh yapılarını, Allah Teâlâ şöyle ifade etmektedir: "Onlardan birine bir kız çocuğu müjdelenirse; içi kederle dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Utana utana onu tutsun mu, yoksa toprağa gömsün mü? Bakınız ne kötü hükmediyorlar" (58-59).

Daha sonra, tekrar rızıklandırma olayına değinilerek, müşriklerin hareketlerinin mantıksızlığı dile getirilir:

"Onlar Allah'ı bırakarak göklerden ve yerden kendileri için hiç bir rızık vermeyecek ve bunu asla yapamayacak olan şeylere mi tapıyorlar?" (73).

Allah Teâlâ, akılları cahilî yaşantının pislikleriyle körelmiş kâfirlerin, göklerde ve yerde bulunan sayısız harikuladeliklere ve onlardaki hikmetlere bakarak, ibret almaları gerektiğini bildirir. Bütün bunlara aldırış etmeden yollarına devam eden ve tağutların peşinden ayrılmayan zalimlerin, kıyamette içinde bulunacakları kötü durumları zikredilir. Onlar, peşlerinden gittikleri kimselerin, kendilerinden hiç de farklı olmadığını görecekler ve hayret içerisinde, kendilerini kınayan bir uslûbla Allah Teâlâ'ya şöyle sesleneceklerdir: "Rabbimiz! İşte bunlar senden başka taptığımız ortaklarımızdır..." (86). Ancak, dünya hayatında peşlerine takıldıkları ve koydukları kurallara uymayı ibadet addederek tapındıkları önderleri, onların bu iddialarını reddederek, kendi durumlarını kurtarmaya çalışacaklardır:

"Şirk koştukları, onlara: "şüphesiz ki siz, yalancısınız diye cevap verirler" (86).

Kur'an okurken şeytanın şerrinden Allah'a sığınmak gerektiği bildirilmektedir. Kur'an bir hidayet ve kurtuluş kaynağıdır. Onun dışında, kurtuluşa vesile olabilecek hiç bir şey yoktur. Onun için, Kur'ân okurken ayetler hakkında şeytanın vereceği vesvese ve iğvalardan korunmak gerekir. Bunun yolu da, Allah'a sığınmaktır. Allah Teâlâ'ya sığınıp, O'na tevekkül eden bir kula şeytan asla zarar veremez. Çünkü o, her şeyin hakimi olan Allah Teâlâ'nın koruması altındadır. Allah'a sığınmadan Kur'an'a yaklaşan kimse, ondan bir şey alamadığı gibi, şeytanın verdiği vesvese ile, âyetleri hakkında da şüpheye düşer. Bu kaynaktan hidayet alamayan, başka hiç bir yerden hidayet bulamayacaktır. Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'e yaklaşırken yapılması gereken ruhi hazırlığı; "Kur'an okumaya başladığın zaman kovulmuş şeytandan Allaha sığın. Çünkü onun inananlara ve Rablerine tevekkül edenlere karşı bir gücü yoktur" (98-99) ayetiyle mü'minlere bildirmektedir.

Sûrenin sonuna doğru, bir takım ahkâm ayetleri gelmeye başlıyor. İlk olarak dinden dönme ve dinden dönmek de dahil, masiyete zorlanmanın hükmü tesbit edilmektedir: Kalbi imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlananların dışında her kim imanından sonra Allah'ı inkar edip de küfre göğüs açarsa, işte Allahın gazabı o gibilerin başınadır ve onlar için büyük bir azap vardır" (106).

İman ettikten sonra, tekrar inkar ederek küfre sapanlar, artık iflah olmaz bir duruma düşmüşlerdir. Ancak, bir de, dayanılmaz işkenceler altında, kalben imanla mutmain oldukları halde, canlarını kurtarmak için, işkencelere dayanamayıp, kâfirlerin sözlerini zâhiren kabul edenler vardır. İşte Allah Teâlâ, bu ayetle, ölümle tehdid edilip, küfre zorlanan kimselere bir rahmet ve ferahlık kapısı açıyor: "Kalbi imanla dolu olduğu halde, inkara zorlananlar müstesna". Hz. Muhammed (s.a.s), Ebû Bekir (r.a), Bilâl (r.a), Habbab (r.a), Sühayb (r.a), Ammar (r.a) ve Ammar'ın annesi Sümeyye (r.anha); Mekkeli zorbaların her çeşit kötü muamelelerini göze alarak, müslümanlıklarını ilan etmişlerdi. Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.s)'e dokunamıyorlardı. Çünkü, amcası Ebû Tâlip onu koruyordu. Ebû Bekir (r.a)'e de, kabilesinden çekindikleri için bir şey diyemiyorlardı. Bilâl (r.a), bir köleydi. Onun, Allah'dan başka sığınabileceği hiç kimsesi yoktu. Ammar, annesi Sümeyye ve ötekiler de aynı konumda idiler. Müşrik ileri gelenleri, hiç zaman kaybetmeden putlarını hiçe sayan bu ilk mustaz'af mü'minlere karşı harekete geçtiler. Demir zırhlar giydirip, günlerce güneşin altında bırakarak, insanın güç yetiremeyeceği derecede büyük işkenceler yaptılar. Bilâl, dayanılmaz acılar içinde kıvranırken, ona dininden dönüp bu işkenceden kurtulması telkin ediliyordu. Ama o, ahiret hayatını, dünya hayatına tercih etmenin lezzetini tatmıştı ve bu yüzden, işkenceler ona, Allah'ın birliğinden başka bir şey söyletemiyordu. Bilâl, yer yüzünde kıyâmete kadar tevhid yolunda mücadele verirken, müşrik zorbaların işkencelerine maruz kalacak olan mü'min nesiller için bir numûne oldu.

Sümeyye (r.anha)'dan, bir kadın olmasına rağmen, en şiddetli işkence yöntemleri uygulanarak, dininden dönmesi, putları ilâh kabul etmesi isteniyordu. Ebû Cehil'in onu, bir insanın işlemesi mümkün olmayan bir vahşet içerisinde şehid etmesine kadar sabretti, Rabbine tevekkül etti ve İslâm davasının ilk şehidi olarak, sonraki nesillere, bir müminin ölüm sözkonusu olsa dahi, dinine bağlılığının ne şekilde olması gerektiğinin örneğini verdi. Kocası Yasir de, onunla aynı şerefi paylaştı. Bu işkencelerin aynısı Sümeyye (r.anha)'nın oğlu, Ammar b. Yasir'e de uygulanıyordu. Ama o, bu işkencelere dayanamayıp, kalbi imanla dopdolu olduğu halde, müşriklerin söylediklerini zahiren kabul etmişti. Böylece, işkenceden kurtulan Ammar, Resulullah (s.a.s)'a koşmuş ve yaptığı şeyi ona anlatmıştı. Resulullah (s.a.s), eğer müşrikler tekrar ölümle tehdit ederek, işkence yaparlarsa aynı şekilde hareket etmesini söylemişti. Bu ikrâh ayetinin, bu olay üzerine nâzil olduğu rivayet edilmektedir. Allah Teâlâ, bu ayetle, ağır işkencelere maruz kalan İslâm mücahidlerine rahmet denizinden bir esinti akıtıp, onları ferahlatıyor. Ancak, bu davranış biçimi, bir ruhsat niteliğinde olup, bu durumlardaki genel davranış biçimini belirlemez (Bu ayetin tefsiri ve ikrah ile alakalı getirdiği hükümler hak. bk. el-Kurtubi, el-Cami' li Ahkâmil-Kur'an, Beyrut 1966, X, 180-191).

Yiyeceklerle alakalı, helâl ve haramlardan sözedilerek, mü'minlerin helâl ve haramlara karşı çok dikkatli olmaları gerektiği bildirilir: "Dilinizin alıştığı yalanlarla: "Bu helâldir, bu haramdır" demeyin. Aksi halde bu sözlerinizle Allah'a yalan isnad etmiş olursunuz. Şüphesiz ki, Allah'a yalan isnad edenler, hiç bir zaman kurtuluşa eremezler" (116).

Son ayetlerde, Yahudilerin durumundan ve onların Hz. İbrahim (a.s) hakkında söyledikleri sözlerin asılsızlığından bahsedilerek, Hz. Peygamber (s.a.s)'den, onun dinine tabi olması istenir. Ayrıca, insanları İslâm'a çağırırken ne şekilde hareket edilmesi gerektiğini: "Ey Peygamber! İnsanları Rabbının yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla en uygun şekilde mücadele et. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanı da çok iyi bilir" ayetiyle müminlere tebliğ ederek, onların hareket metodlarını çizerken, onun manevî ve ahlakî dayanaklarının da hesaba katılmasının gerekliliği vurgulanır.

Sûrenin sonunda, Allah yolunda mücadele verirken karşılaşılan zorluklara karşı sabretmenin güzelliklerinden bahsedilmektedir.

Sûre, iyilikte bulunup, yaşayışında, Allah'dan korkarak hareket edenlerin, mutlak anlamda korunacağı ve Allah'ın yardımının her zaman onlarla beraber olacağı haber verilerek son buluyor: "Şüphesiz ki Allah, kendisinden korkanlarla ve iyilikte bulunanlarla beraberdir" (128).

Ömer TELLİOĞLU

22 Aralık 2019 Pazar

Mü’min fırsatlar ummanındadır


Mü’min, her insan gibi muayyen bir hayat yaşar. Sınırlı ve ucu belli olmayan bir hayattır yaşadığı. Bir saniye uzamaz kısalmaz bir ömür için nefes alır verir. Mü’min olan bir insanın fiziksel hiçbir ayrılığı yoktur diğer insanlardan. Bilakis mü’minin işi daha yoğundur, mü’minin çilesi daha çoktur. Aynı güneşin aydınlattığı dünyada yaşar diğerleriyle. Aynı topraktan beslenir. Aynı suyu paylaşır.

Ama mü’min, kısacık hayatında ebedi değerler kazanır. Bedeni ölür, adı ebedi kalır. Geniş bir çevrede anılır, bilinir. Melekler arasında anılan, övülen biri olur. Çünkü mü’min aynı gözle daha uzağı görür, aynı kulakla daha öteleri duyar. Mü’min de insandır ama insanlığın hakkı verilmiştir onda. Mü’min kesinlikle bir melek değildir ama seviyesi meleklerle yarışan bir seviyedir.

Mü’min de kısa bir ömür sürer bu âlemde; ama geniş yankılar bırakarak ayrılır oradan. O ölünce yerler de ağlar gökler de...

Mü’min, mü’min olduğu için büyük fırsatlarla iç içe yaşar. Konuştuğu, baktığı, duyduğu, ellediği, yürüdüğü, düşündüğü hatta hayal ettiği her şey onun lehine bir yatırım olur. Mü’min adeta, fırsatlar ummanında yüzer. Rabbi devamlı ona rahmetinin kapılarını açık tutar. O bir adım atar, Rabbi on yazar, yüz yazar, yedi yüz yazar. O bir der, Rabbi bin yazar. Mü’min yapar kazanır; yapamaz ondan bile kazanır. Mü’min yer içer kazanır; uyur kazanır. Şehveti onu helaline iter, şehvetini tatmin eder, yine kazanır. Mü’min ağlar kazanır; güler kazanır. Şükreden kazanır; sabreden kazanır. Tebessüm etse sadaka olur, koşsa cihat olur. ‘Mü’minin hâli şaşılacak şeydir; hep kazanır o. Bu fırsat sadece mü’min için vardır. Bir nimetle iç içe olsa şükreder kazanır; sıkıntıya girse sabreder kazanır. Her şey onun için hayır olur.’(Müslim, Zühd, 14-7425)

Zenginlik, mü’minin elinde iken şükrünü yaptığı için kazançtır. Mü’min olmayanın elinde ise azma sebebidir. Mü’minin malı gitse sabreder yine kazanır. Mü’min olmayanın malı gitse kendi de peşinden gider; sabredemediği için malı onu helake sürükler.

Mü’min, bütün nimetleri Allah’tan bilir; veren de alan da O olduktan sonra ne bulunuşuna şımarır ne yokluğuna esef eder. Mü’minin Rabbi ile ilişkisi mal veya bir menfaat üzerinden değildir. O tembel de değildir. Çalıştığı mal hırsıyla değil, Allah’ın rızasını talep maksadıyla olduğu için bir anlam ifade eden düzende çalışır.

İbadetten çalışmaya, ailesiyle ilişkiden vatandaşlık pozisyonuna kadar her işte mü’min, Allah Teâlâ ile ve onun rızası peşinde olmanın farklılığını hissederek yaşar. Allah Teâlâ da onu yalnız bırakmaz. O Allah’a yaklaşmak istedikçe Allah Teâlâ onu kendine yaklaştırır. İşini kolaylaştırır, ufkunu açar. Azmini kuvvetlendirir, ayağını sabit kılar. O tam anlamıyla Allah’ın koruması altında yaşar. O fırsatların fırsatları kovaladığı bir dairede kalır. İmanın henüz dünya hayatında iken kendisini kurtardığını görür.

Zor Zamanın Ahlâkı

Ahlâk bütün zamanlarda güzeldir, gereklidir. Ancak zor zamanlarda ahlâk diğer zamanlara göre daha değerlidir, ahlâklı olmak isteyen için gereken himmet de daha yoğundur. Bu, sahrada ahlâklı olmakla şehirde ahlâklı olmak şeklinde bir benzetme ile de izah edilebilir. İnsanların sayısı arttıkça ortaya konması gereken ahlâki tavır da yoğunlaşmalıdır. Zenginlik elde edildiğinde ortaya çıkması gereken ahlâk, fakirlikle boğuşurkenki ahlâktan daha zor bir ahlâk olacaktır.

İmanın elde kor gibi taşınır hâle geldiği bir zamanda ahlâk elbette kolay bir beceri olmayacaktır. İnsanlar ya ahlâkın şeklini değiştirecekler ve ahlâksızlığı da ahlâk olarak benimseyecekleri için ortada aykırılık kalmayacak ya da ahlâk ispatı zor bir iddiaya dönüşecektir. Her iki durum da ahlâk için erimedir, ahlâklı için zorluktur.

Gerek ahlâka yeni bir şekil verilip, aslında gayri ahlâki olanların ahlâk dairesine alınması ve gerekse ahlâkın esastan gereksiz görülmesi, mü’min için elbette bir zorluktur; ama kayıp değildir. Çünkü mü’min, dininin bir emrini yerine getirirken karşılaştığı sıkıntı onun için ecre dönüşür. Kimsenin ahlâka itibar etmediği bir zamanda veya maddi değerlerin daha üstün tutulduğu ortamlarda aslî kimliğini koruyup ahlâk üzere kalan, bir tür cihat eden mücahit durumundadır. Şüphe ve tereddütlerin fırtına gibi estiği dönemlerin sabit ayakta kalabilenleri, cephelerinde ribat hâlinde olan murabıtlar olarak vasfedilmeye müstehaktırlar.

Ahlâk, dinin en tabii parçalarından bir parçadır hatta ahlâkın hayâ gibi bölümleri imandan bir parça olarak takdim edilmiştir. Ahlâktaki erime, gelgitler mü’min gözüyle bakıldığında esastan bir tehlikeyi, kalplerdeki sapmaları işaret eder. Ahlâksız bir İslam düşünülemeyeceğine göre, onun varlığı veya yokluğu ya da zayıflığı İslam adına varlık, yokluk veya zayıflık kelimelerini çağrıştırır.

Her hâlükârda iman davasında olanlar, ahlâk adına da talepte bulunmalıdırlar. Ahlâkın yükselmesini imanın yükselmesi olarak görmeli, kaybolmasını da kalplerin kayması, amellerin yitirilmesi olarak düşünmelidirler. Zor zamanlarda ahlâk, zor zamanlarda iman çağrışımı yapılmalıdır. Ahlâkın en mükemmel örneği olan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve sünnetinin önemsenmediği bir zamanda yaşayan Müslümanların ahlâka verilmeye çalışılan yeni şekle karşı da ahlâkın kökten yok sayılmasına karşı da kendilerini kalenin son neferleri olarak görme basiretini gösterebilmelidirler.

Farklı bir ölçü

Mü’min, kapasitesini ve imkânlarını aşan, altında kalacağı işlere girmemelidir. Ahlâk, ikinci insanlara karşı mü’min kimliğimize uyumlu tavırlar sahibi olmak olduğu gibi, şahsiyetini ve mü’min kimliğin verdiği özellikleri korumak da bir tür ahlâktır. Mü’min onuru, imanî şahsiyet acil korunacaklar arasında bulunmalıdır.


Nureddin Yıldız

21 Aralık 2019 Cumartesi

Gayr-i müslimlere cenaze ile ilgili profesyonel hizmetler sağlamak caiz midir?


Gayr-i müslimlerin cenazeleri ile ilgili profesyonel hizmetler konusundaki sorularınızın kısa cevapları şöyledir:
Müslüman olsun gayr-i müslim olsun bir cenaze ile ilgili hizmetleri ikiye ayırmak gerekir:
a) Yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak veya ayinini yapmak, kabre taşmak, kabirde gerekli bulunan dini merasim ve duayı yapmak gibi ya sırf ibadet veya ibadetle karışık olan, ibadet tarafı da bulunan işlemler.
b) Kabri kazmak, tabutu hazırlamak, cenaze için gerekli olan malzemeyi temin etmek (üretmek, alıp satmak, taşımak, uygulamak vb.) gibi ibadetle ilgisi bulunmayan hizmetler ve işler.
Bunlardan birincisini, kaide olarak her ölünün kendi dininden olanlar maddi bir karşılık beklemeden yapmalıdırlar. Bu hizmetleri bedelsiz yapanlar bulunmadığında, ücret karşılığında veya ücretli ve maaşlı kimselerin yapmaları da caiz görülmüştür.
İkinci kısma giren hizmetler ve işlerin ibadetle, ayinle ilgisi bulunmadığı için ücretle yapılması, bedel karşılığında alınıp satılması, farklı dinlerde olan kişiler tarafından yapılması sakıncalı değildir.
Yurtdışında çalışan müslümanların, müslüman olmayan ölülerle ilgili ibadet ve ayine katılma dışında kalan cenaze hizmetlerini yapmaları ve bundan dolayı ücret almaları caizdir; tıpkı ölmeden önce gayr-i müslimlere yapılan ücretli, bedelli hizmetler ve işler gibi. Bunlar içinde sakıncalı olanlar, dinimizin özellikle yasakladığı işlemlerdir; bu yüzden mesela bir gayr-i müslim, öldükten sonra cesedinin parçalanmasını veya yakılmasını istese müslüman bunu yapamaz; çünkü İslam her iki işlemi de yasaklamıştır, ancak parçalanmış veya yakılmış bir cesedi derleyip toparlamak, istenilen yere taşmak vb. işler sakıncalı değildir.


20 Aralık 2019 Cuma

Ölüm hakkında sorular


Soru 1:
1) Sizce ölüm 'kötü' bir olay mıdır?
Cevap:
Ölüm acı bir olaydır, imanlı imansız her insanı üzer, ağlatır, mutsuz eder. Ama kötü bir olay denemez. Ölüm tabîî, kaçınılmaz, arkasından gelecek hayat, dünyadaki yaşantıya bağlı olarak iyi veya kötü olacak olan bir sondur.
Hz. Mevlânâ'nın vefat gecesine "şeb-i arûs" denir ki, manası "aşıkın maşukuna kavuştuğu gece, vuslat gecesi" demektir. Bir aşık da "Her gün takvîm-i ömrümden bir siyah yaprak düşüyor- Hala belli olmadı îdi rûz-i visalin" diyor "Yani kavuşma gününün bayramı" belli olmadı diye üzülüyor. Merhum Aliya İzzet'i ziyaret eden birisi uzun ömür dileğinde bulunmuş, Bilge Kral'ın cevabı şöyle olmuş: "Artık yeter, oraları özledim!".

Soru 2:

Son haftalarda haberlere ve köşe yazılarına konu olan Zincirlikuyu Mezarlığı kapısındaki "Her canlı ölümü tadacaktır" yazısı (ayet-i kerime meali) hakkında sizin görüşünüz nedir? O ayet mealinin mezarlık kapısına yazılmış olması yanlış mıdır?
Cevap:
Bu âyet meali, hiçbir kimsenin itiraz edemeyeceği ve aksini ispat mümkün olmayan bir gerçeğin ifadesidir, mezarlık kapısında olması da çok uygundur; aslında herkesin her gün göreceği bir yerde olmasında da büyük faydalar vardır.

Soru 3:

Ölümü hatırlatan bu tür uyarılar insanlar üzerinde nasıl etki yapar?
Cevap: Ahirete inanan insanlar üzerinde müspet tesir yapar, unutulması zararlı olan bir gerçeği hatırlatır, müminin dünyaya dalarak ahiret hazırlığını ihmal etmesini engeller. Ahirete iman etmeyen insanlar üzerinde iyi ve kötü iki tesirinden söz edebiliriz:
a) İyi tesir, insanın hırsını frenlemesi, fani dünya için yapılacak şeylerin dengesini sağlamasıdır.
b) Kötü tesir, karanlık bir geleceğin hatırlanması sebebiyle kişinin mutsuz ve huzursuz olmasıdır.

Soru 4:
Ölüm korkusunu yenmek için neler yapılmalı? Bir ilahiyatçı olarak sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
Cevap: Ölüm korkusunun tek ilacı ahirete iman ve elden geldiğince ona hazırlıklı olmaktır.

Soru 5: Ölümü unutmanın insanlara bir faydası var mı?
Cevap:
Ölümü unutmanın, ahirete iman etmeyenler için bir faydasından söz edilebilir, ama bu fayda, sarhoşun derdini unutmasına benzer, ayılınca gerçek bütün ağırlığı ile kişinin omuzlarına çöker.

Soru 6:
Ölümle yüzleşmeden hayatla barışık olmak, gerçekten mutlu olmak mümkün müdür?
Cevap:
Bana göre mümkün değildir, ama ölümle yüzleşmenin, inanan ve inanmayanlara ait çeşitli şekilleri vardır.


19 Aralık 2019 Perşembe

NAHL SÛRESİ 51.- 62. ayetlerin tefsiri


Müşriklerin İnançları Ve Çirkin Amellerinin Tartışılması

51- Allah: İki ilâh edinmeyin. O sadece tek bir ilâhtır. Yalnız benden korkun, dedi.

52- Göklerde ve yerde bulunan her şey yalnız O'nundur. Devamlı boyun eğme O'nadır. O halde Allah'tan başkasın­dan mı korkuyorsunuz?

53- Elinizde bulunan bütün nimetler Allah'tandır. Sonra size bir zarar ge­lince yalnız O'na yalvarırsınız.

54- Sonra da Allah (duanızı kabul edip) sıkıntınızı giderince içinizden bir grup hemen Rablerıne ortak koş­maya kalkışır.

55- Böylece onlara verdiğimiz nimetle­re karşı nankörlük etmiş olurlar. Zevkle yaşayın bakalım! Yakında bileceksiniz.

56- (Müşrikler) Ne olduğunu bilmedik­leri şeylere kendilerine verdiğimiz rızıktan pay ayırırlar. Allah'a yemin ol­sun ki uydurduğunuz şeylerden hesa­ba çekileceksiniz.

57- Onlar Allah'ın kızları olduğunu söylerler. Allah bundan münezzehtir. Kendilerine ise arzu ettikleri şeyleri (erkek çocukları) isnad ederler.

58- Onlardan birine kız çocuğu müjde­si verildiği zaman, içi öfkeyle dolarak, yüzü simsiyah kesilir.

59- Kendisine verilen (kız çocuğu oldu­ğu şeklindeki) kötü müjde sebebiyle halktan gizlenmeye çalışır ve kız çocuğunu ayıplanma pahasına elinde mi tutsun, yoksa onu diri diri toprağa mı gömsün (diye düşünür). İyi bilin ki verdikleri hü­küm ne kadar kötüdür!.

60- Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlarındır. En yüce sıfatlar ise Allah'a mahsus­tur. O, her şeye galiptir. Hüküm ve hikmet sahibidir.

61- Eğer Allah zulümleri yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları belli bir müddete kadar erteler. Vade­leri geldiğinde onu ne bir an erteleyebilirler, ne de bir an öne alabilirler.

62- (Müşrikler) Hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a nisbet ederler. Dilleri de güzel şey­lerin kendilerine ait olduğunu yalan yere durmadan söyler. Şüphesiz!. Onlara Ce­hennem ateşi vardır. Onlar oraya herkesten önce gireceklerdir.

Açıklaması

Geçen ayetlerde kâinatta bulunan her şeyin O'na boyun eğdiği sabit ol­muştur ki, bu Allah'ın birliğine kesin bir delildir. Bunun içindir ki, Allahu Tealâ kendisinden başka hiçbir ilâh olmadığını, ibadetin -hiçbir ortak koşulma­dan- sadece kendisine yapılacağını haber vermiştir. Çünkü her şeyin gerçek sa­hibi, yaratıcısı ve Rabbi Allah'tır. Bundan dolayı Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor.

"İki ilâh edinmeyin..." Yani bana ortak koşmayın, benden başka bir şeye tapmayın. Kim Allah'la birlikte başka bir şeye taparsa O'na şirk koşmuş olur. Allah sadece tek bir ilâhtır, tek bir ma'buddur. Sadece benden sakının. Bana şirk koşmak ve benden başkasına tapmak sebebiyle vereceğim cezadan korkun.

"Bir ilâh" manasındaki (ilâhün) kelimesinden sonra "tek, bir" manasında (vâhıdûn) kelimesinin zikredilmesi buradaki maksadın Allah'ın birliğini isbat etmek olduğuna delâlet etmek içindir. Yoksa ilâh olduğunda hiçbir ihtilâf ve ayrılık yoktur. İlâh olduğu ve tek olduğu sabit olduktan sonra "O sadece tek bir ilâhtır." ifadesini şu sebeble getirmiştir: İlâhın varlığı kabul edildiğine ve bu âlem için mutlaka ilâh olması gerektiği sabit olduğuna ve bu ilâhın varlığına inanmak imkânsız olduğuna göre bir olan, tek olan, hiçbir şeye muhtaç olma­yan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu ilâhtan (Allah'tan) başka hiçbir ilâhın olmadığı kesin olarak ifade edilmiş olmaktadır.

Anlatılan hususların özeti: Tek olan Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ondan başkası ibadet edilmeye lâyık değildir.

"Göklerde ve yerde olan her şey yalnız O'nundur." İlâh tek bir olduğuna, kendi kendine varolan (Vacib li-zatihi) varlık da tek olduğuna göre Onun dışın­daki her şey O'nun yaratması, meydana getirmesi ve varetmesiyle olmuştur. Göklerde ve yerde olan her şey mülk olarak, yaratık olarak ve kul olarak Al­lah'ındır. Onları yaratan, rızık veren, dirilten ve öldüren Odur. Onlar Allah'ın kulu ve mülküdürler. Din devamlı O'nundur. Yani itaat edilmek, tamamen bağ­lanmak, ibadet edilmek daimî bir şekilde O'na aittir. Bu ayetteki din itaat et­mek demektir. "Vâsıben" devamlı olarak demektir. Bir görüşte ise ebediyen ge­rekli olan vâcib olan demektir.

"Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?" Sizler, bu âlemin ilâhının tek ilâh olduğunu, O'ndan başkasının hem meydana gelirken, hem de hayatını de­vam ettirirken O'na muhtaç olduğunu bildikten sonra; nasıl Allah'tan başkası­nı arzu edebilir, nasıl Allah'tan başkasından korkabilirsiniz? Bu hayret etme tarzında söylenmiş bir sözdür.

"Elinizde bulunan bütün nimetler Allah'ındır." Allah'tan başkasından korkmamak vacip olunca, Allah'tan başkasına şükretmemek vacibtir. Zira size verilen iman, vücut sağlığı, afiyet, rızık ve zafer gibi bütün nimetler yalnız Al­lah'tan, Onun lütfü ve ihsanındandır.

Bu ayet akıllı bir kimsenin Allah'tan başka hiçbir kimseden korkmaması ve sakınmamasının, Allah'tan başkasına şükretmemesinin vacip olduğuna, bü­tün nimetlerin Allahu Teala'dan olduğuna delâlet etmektedir.

Yine zararı Allah'tan başka önleyecek kimse yoktur. "Sonra size bir zarar gelince..." Hastalık, korku ve sıkıntı gibi nefsinize dokunan bir zarar veya kötü­lük başınıza gelince O'na yalvarırsınız, O'ndan istersiniz, O'na dua edersiniz, bu kötülüğü ve sıkıntıyı O'ndan başka hiçbir kimsenin gideremeyeceğini bildi­ğiniz için bu felâketlerin giderilmesi için ısrarla Onu arzu edip O'ndan yardım dilersiniz.

Bu ayet şu ayet gibidir: "Denizde herhangi bir tehlikeye maruz kaldığınız­da (Allah'tan başka) yardımını istediğiniz şeyler (putlar) hatırınızdan silinir gider. Allah sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yüz çevirirsiniz. Zaten insanoğlu nankördür." (İsra, 17/67).

"Sonra Allah sıkıntıyı giderince..." Sizin problemlerinizi kaldırınca, korku­larınızı giderince; siz iki guruba ayrılırsınız. Bir gurup bu durumda değişik davranır, ibadet ederken başkalarını Allah'a ortak koşarlar. Bu onların davra­nışlarında görülen hayret verici bir durumdur. Zira onlar nimete nankörlükle, şükre Allahu Teala'ya şirk koşmakla karşılık vermektedirler.

"Böylece onlara verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmiş olurlar." Bu lâm Lâmu't-Ta'lik (sebep bildiren lâm)dır. Yani Biz, Allah'ın nimetlerini gör­mezlikten gelip Allah'ın nimetlerini inkâr etmeleri için onlara bu şekilde hük­mettik. Ayetin manası şudur: Onlar sıkıntılarını gidermek hususunda Allah'a başkalarını ortak koşarlar. Onların şirk koşmaktan maksatları bu nimet ver­menin Allah Teala'dan geldiğini inkâr etmeleridir.

Ya da bu lâm Lâmu'l-Âkıbe'dir. Buna göre bu tazarru ve niyazların akıbeti bu nankörlüktür. Yani sonunda onlar buna nankörlük ederler. Buradaki lâm şu ayetteki (li-yekûne) kelimesinin lamı gibidir. "İleride olacak" manasındadır: "Firavun ailesi ileride kendilerine düşman ve üzüntü sebebi olacak çocuğu (Musa 'yi) bulup getirdiler." (Kasas, 28/8).

Cenab-ı Hak, bundan sonra şu ayetle onları tehdit etti: "Zevkle yaşayın ba­kalım!. " Dilediğinizi yapın, dünya hayatında içinde bulunduğunuz nimetlerden azıcık istifade edin. Bu istifade etmenizin akıbetini ve size inecek azabı bile­ceksiniz, üzerinde bulunduğunuz durumların kötülüğünü idrak edeceksiniz.

Bu tehdit dolu ayet şu ayetler gibidir: "O halde dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." (Kehf, 18/29).

"(Kâfirlere) de ki: Kur'ana ister iman edin ister etmeyin..." (İsra, 17/107). Cenab-ı Hak bundan sonra bilgisizce Allah ile birlikte O'ndan başkasına tapınan, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği nimetlerden putlara da pay ayı­ran müşriklerin çirkin davranışlarını haber verdi. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"Ne olduklarını bilmedikleri şeylere, kendilerine verdiğimiz rızıktan pay ayırırlar." Bu müşrikler gerçekte zararı ve faydası dokunmayan cansız varlık­lar olduklarını yani ne olduklarını bilmedikleri putlara kendilerine rızık olarak verdiğimiz ekin ve hayvanlardan pay ayırır, bununla Allah'a yaklaşmayı ümid ederler, ayrıca Allah'a yaklaşmak için Allah adına da pay ayırırlar. Nitekim bunlar hakkında Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

"Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O'na pay ayırdılar. Ve kendi iddi­alarına göre: 'Bu Allah'ındır, şu da ortak koştuklarımızındır.'dediler. Ortakları için ayırdıkları Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayırdıkları ortakları için verilirdi. Bu şekilde hüküm vermeleri ne kötüdür!." (En'am, 6/136).

Bundan sonra Cenab-ı Hak kendi zatına yemin ederek şöyle buyurdu: "Al­lah'a yemin olsun ki yaptığınız şeylerden hesaba çekileceksiniz." Yani yemin ederim ki şu batıl olarak uydurduğunuz şeylerden mutlaka sizi sorguya çekece­ğim ve buna karşılık size cehennem ateşinde en lâyık olduğunuz cezayı verece­ğim.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Rabbine yemin olsun ki onların hepsini yaptıklarından hesaba çekeceğiz." (Hıcr, 15/92-93).

Bu sorgu onların günahları ve hatalarına karşı bir azarlama, tehdit etme ve ihtar etme şeklinde bir sorgudur.

"Onlar Allah'ın kızları olduğunu söylerler." Yani müşriklerin bilgisizlikleri ve iftiralardan biri Allah'ın (son derece itaatkâr) kulları olan meleklerin Allah'ın kızları olduklarını söylemeleri ve Allah'la birlikte meleklere tapmalarıdır.

Zira Huzâa kabilesi: "Melekler Allah'ın kızlarıdır" demişlerdi. Bunu Ce­nab-ı Hak şöyle anlatmaktadır: "Müşrikler Allah'ın kulları olan melekleri kız­lar olarak kabul ettiler." (Zuhruf, 43/19) Böylece büyük bir hata işlemiş oldular. Zira onlar, Allah Teala'nın oğlu olmadığı halde O'na oğul nisbet ettiler. Sonra da evlâttan daha düşük olan kısmını yani kızları Allah'a verdiler. Kendileri için kızları ayırmaya razı olmadılar, sadece erkek çocuklara razı oldular.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Erkek çocuklar sizin de kızlar Allahın mı? Öyleyse bu insafsızca bir taksimdir!." (Necm, 53/21-52) "İyi bilin ki onlar iftiralarından dolayı Allah doğurdu diyorlar. Şüphesiz ki onlar yalancı­dırlar. Allah kızları oğullara mı tercih etmiş? Ne oldu size? Nasıl da böyle hü­küm verebiliyorsunuz?" (Saffat, 151-154).

Bu ayetler Huzâa ve Kinane kabileleri hakkında nazil oldu. Çünkü bu ka­bileler meleklerin, Allah'ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı.

Burada Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Kendilerine de arzu ettikleri şeyleri -yani oğulları- nisbet ederler." Yani onlar kendileri için erkek çocukları seçerler. Allah'a nisbet ettikleri kızlardan da nefret ederler. Allah onların söylediklerin­den çok yücedir. Bu ayet aynen şu ayete benzemektedir: 'Yoksa kızlar Allah'ın da erkek çocuklar sizin mi?" (Tur, 52/52/39).

Bundan sonra Cenab-ı Hak kız çocuk sahibi olmayı utanç vesilesi sayma­larından dolayı (cahiliyet dönemindeki) Arapları ayıplayarak şöyle buyurdu:

"Onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince..." Yani kız çocuklarını Al­lah'a ait olarak kabul eden o Araplara kız çocuğunun dünyaya geldiği müjdesi verildiği zaman içinde bulunduğu şiddetli üzüntü sebebiyle suskun, içi öfkeyle dolu bir vaziyette yüzü simsiyah kesilir, endişe ve keder sebebiyle mahzun olur, verilen müjdenin kötülüğü sebebiyle halktan gizlenmeye çalışır insanların ken­disini görmelerini istemez. Kız çocuğunu horlanma, zelil olma, ayıplanma ve yoksulluğa rağmen elinde mi tutsun, yoksa onu diri diri toprağa mı gömsün di­ye düşünür. Şu ayetteki mev'ûde kelimesinin manası da budur: "Diri diri top­rağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman..." (Tekvir, 81/8-9).

"İyi bilin ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!." Yani söyledikleri ne kö­tüdür!. Yaptıkları taksim ne kötüdür!. Allah'a nisbet ettikleri şey ne kötüdür. Bu ayet şu ayete benzemektedir: "Onlardan birine Rahman olan Allah'a isnad ettikleri (bir kız evlât) müjdesi verilse içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilir." (Zuhruf, 43/17).

Tebşir: Örfte sevinç ifade eden bir hayıra mahsustur. Ancak o lügatteki as­lına göre yüzün beşeresinin, yüz hatlarının değişmesine tesir eden hayırlı bir haberdir. Sevinç ve üzüntü, yüz hatlarını değiştiren hususlardır.

Bundan sonra Cenab-ı Hak bununla ilgili müşriklerin tavırlarını kısaca belirtti:

"Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlarındır..." kötü, çirkin özellikleri ahiret hayatını ve ahirette olacak şeyleri tasdik etmeyenlere aittir. Yani kendilerine nisbet edilen sadece erkek evlât istemeyi, kız evlâttan hoşlanmama, fakirlik korkusuyla kız çocuklarını diri diri toprağa gömme ve kendilerinin aşırı dere­cede cimri olduklarını kabul etme gibi noksan sıfatlar onlara aittir.

"En yüce sıfatlar ise Allah'a mahsustur." En yüksek sıfatlar mutlak olarak kemal sıfatlar Allah'a aittir. Allah çocuk, baba ve ortak edinmekten münezzeh yegâne varlıktır. O bütün âlemlerden müstağnidir, yaratılmışların sıfatların­dan münezzehtir. O çok cömert ve sonsuz ikram sahibidir. Her yönden mutlak kemal O'na aittir.

"O, Azîz ve Hakimdir." O asla mağlup olmayan üstün kuvvet sahibidir. O doğru hikmetin gerektirdiği şekilden başka hareket etmez, her işinde hikmet sahibidir.

Allahu Tealâ, müşriklerin büyük küfürlerini ve çirkin sözlerini anlattıktan sonra bu kâfirlere mühlet verdiğini, kendi nezdinden bir lütuf, rahmet ve ik­ram olarak onlara âcil bir azap vermediğini beyan ederek şöyle buyurdu:

"Eğer Allah zulümleri yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yeryü­zünde hiçbir canlı bırakmazdı." Bu ayet Allah'ın zulmetmelerine rağmen in­sanlara müsamahakâr davrandığını bildirmektedir. Şayet Allah, işledikleri suçları yüzünden günahları ve isyanları sebebiyle insanları derhal muaheze etseydi, onlara hemen ceza verseydi yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı yani Ademoğulları'nın helak edilmesinin ardından yeryüzündeki bütün canlıları he­lak ederdi. Fakat Cenab-ı Hak çok müsamahalı, bütün kusurları örten, çok ba­ğışlayan ve çok merhamet edendir. Onların cezalarını kendi tarafından belirli olan bir müddete kadar ertelemekte, derhal ceza vermemektedir. Zira bunu yapsa hiçbir kimseyi bırakmazdı.

Beyhakî'nin Ebu Hureyre'den şu rivayeti nakletmektedir. Ebu Hureyre bir adamın:

-Zalim olan ancak kendisine zarar verir, dediğini duydu ve şöyle dedi:

-"Evet, vallahi hatta toy kuşu bile zalimin zulmetmesi sebebiyle kendi yu­vasında can verir."

İbni Mes'ud diyor ki: Âdemoğlu'nun günahı sebebiyle neredeyse deliğinde-ki kara böcek bile helak olacaktı. Sonra ayet-i kerimeyi okudu: "Eğer Allah zu­lümleri yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bı­rakmazdı. " Bu söz Ebu'l-Ahvas'tan da rivayet edilmiştir.

"Fakat Allah onları belli bir müddete kadar erteler." Yani ancak Allah Teala hilmi (müsamahakârlığı) sebebiyle o zalimleri ve isyankârları erteler. Onla­ra âcil olarak ceza vermez. Onları Allah'ın azab edilmeleri için belirlediği bir müddete kadar erteler. Helak olma vakti geldiği zaman da helak olmaktan bir an bile geri kalmazlar bu vakitten öne de alınmazlar, nihayet ömürlerini ta­mamlarlar.

İbni Ebî Hatim, Ebu'd-Derdâ'dan naklediyor:

Rasulullah (s.a.)ın yanında bu ayeti zikrettik. Buyurdular ki "Eceli geldiği zaman Allah hiçbir şeyi geciktirmez. Ömrün artması salih zürriyet iledir. Allah kula salih evlâd ihsan eder. Evlâdı kendisinden sonra ona dua ederler. Evlâdı­nın bu duası kabrinde O'na ulaşır. İşte ömrün artması budur."

"(Müşrikler) hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a nisbet ederler." Yani kendileri için istemedikleri kız evlât sahibi olmayı ve yine kendilerinin malında ortak bulunmasından hoşlanmadıkları halde kullarını Allah'a ortak koşmayı Allah'a nisbet ederler.

"Dilleri de güzel şeylerin kendilerine ait olduğunu yalan yere durmadan söyler." Yani onlar bu amellerine karşılık olarak dünyada güzel akıbetin ve ahirette de cennet'in kendilerine ait olduğu iddialarında yalancıdırlar.

Rivayet olunduğuna göre müşrikler dediler ki: Muhammed öldükten sonra dirilme iddiasında samimi ise bizim içinde bulunduğumuz durum sebebiyle cennet bizim hakkımızdır. Allah da onların bu sözlerine şu ayetle cevap verdi. "Şüphesiz onlara cehennem ateşi vardır. Onlar oraya herkesten önce girecekler­dir. " Orada kalacaklar yahut oraya süratle gireceklerdir. [15]


[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 7/365-369.