2 Ocak 2025 Perşembe

İRADEMİZİ NASIL GÜÇLENDİREBİLİRİZ?

İrade Allah Teala'nın mahlukatları arasında sadece insana verilmiş bir özgürlük ve akıbetimizi belirleyen bir unsur.

Bir seçim yapıyorsun ve sonu ya cennet ya da cehennem.

Karakterimizi biz şekillendiriyoruz. Ne olmak istediğimize biz karar veriyoruz. Allah azze ve cellenin emaneten verdiği irademizi ister günaha yönelerek küfredenlerden olacağız istersek hidayete tutunup şükredenlerden olacağız.

Hidayet iradeyle olan bir şeydir, kişinin kendisi harekete geçmesi lazım. Kişinin Rabbini sevmeye ve saymaya yol araması lazım. 

Kişi kendi harekete geçmezse Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'i de görse, dizinin dibinde de olsa bir şey değişmez.

Kişi kendi iradesiyle hangi yolu seçerse, Allah Teala da ona uygun olarak ya hidayetini, ya delaletini ona yaşatır. 

Böyle bir seçimle imtihan olurken şeytan bizi yanlız bırakmaz. Bizler bir şeyler yapmayı temenni ettiğimizde şeytan düşünce dünyamıza bir şeyler bırakıverir. 

Bir sağ taraftan bir sol taraftan girerek, bunu neticede Allah Teala için olmaktan çıkarıp dünyevi karşılıklarla ilişkilendirerek kişinin niyetini bozmaya çalışır. 

Kişi burada şeytana meyledip kendi iradesiyle Rabbinin istemediği bir işe yönelebilir.

 Cenab-ı Allah da zaten böyle kolayca kopuşlar olacak mı diye sınamak istemektedir. Yani Allah Teala kendisi adına dirençli bulunan, hiç bir çeldiricinin kendisini kandırmadığı, vazgeçirmediği kimseleri ortaya çıkarmak ister. 

Kişi içtenliğini kaybetmediği sürece ve sadece Allah için olabildiği sürece, iradesini Allah Teala tarafından kullandığında şeytan onu saptıramaz. Böyle bir gücü yoktur.

İşte bu yüzden bizler irademizi nasıl terbiye edebiliriz, günahlara meyletmekten nasıl korunabiliriz bunu konuşacağız inşaAllah.

Şeytan pusuda bekleyen bir varlık. Bizi şehvetten, maldan, mülkten, öfkeden, insani ilişkilerden kandırmak ister. Ancak bilmeliyiz ki biz istemediğimiz halde şeytan bize zoraki bir şey yaptırmaya güç yetiremez. 

İşte burada irademizle sınanırız. Şeytandan gelen, duygularımızı harekete geçiren, bizi belli bir yöne mıknatıs gibi çeken bu etken hiç bir zaman irademizden daha baskın olmaz. 

Biliyoruz ki, insanın arkasında iradesi, niyeti olmadığı sürece bir amelden insanın getirisi olmaz. 

Niyet esastır. Eğer Cenab-ı Hak’tan umduğu bir şey yok ise bir hayra vesile olmak kişiye bir şey sağlamaz. 

O yüzden eski alimler “Ne yap et ufak işlerinde bile büyük niyet koy” diyorlar. 

İnsanın akıllısı hele ki dinde, böyle olur. Küçük ameller yapar ona bile büyük niyetler koyar. O niyet Cenab-ı Hak makamında önemlidir. Onun umduğu yatırım yaptığı o beklentiye göre karşılık verilir. 

O kadar niyet odaklı yaşamalıyız ki attığımız her adımımız bile niyetli olmalı.

Allah Teâlâ insanı akıllı, iradeli ve iyiyi kötüden ayırma kabiliyetine sahip değerli bir varlık olarak yaratmış; görevlendirdiği peygamberler ve indirdiği vahiyle ona doğru yolu göstermiş, aynı zamanda kendisine irade ve seçme hürriyeti vermiştir. Artık Allah’ın gösterdiği doğru yola girip şükredici olmak veya şeytana ve nefse uyarak Allah’ın verdiği imkân ve kabiliyetleri baskı altına alıp nankör olmak insanın kendi elindedir.

İrade, insanı insan yapan içgüdülerini denetleyebilmesi, erteleyebilmesi ve onlara hakim olabilmesidir. Bizi hayvanlardan ayıran en önemli özelliğimiz olan irademizi güçsüz kılmak ya da geliştirmek her türlü bizim elimizdedir.

Bir düşünün ‘’yapmak istemiyorum aslında’’ dediğiniz durumları. İstemeden içinde kaldığınız durumları, ihtiyacınız yokken aldığınız onlarca eşyayı, nefes almaya yeriniz yokken yediğiniz tabaklar dolusu yiyeceği. Bizler artık hazzımızı erteleyemeyen, anı yaşamayı hazzın keyfine varmak sanan canlılar olduk. 

Halbuki anı yaşamak, tüm duyuların ile bulunduğun anı hissetmek ve iradeni kaybetmemek demektir. 

İrademizi nasıl güçlendirebilirizi cevaplamadan iradenin ne olduğunu biraz detaylandıralım ve serbest irade ile mutlak irade arasındaki farktan da bahsedelim:

Cüzi irade yani serbest irade, kulun tercihini ortaya koyduğu esnada herhangi bir cebir altında kalmamasıdır. Yani isterse A seçeneğini, isterse B seçeneğini, isterse de C seçeneğini seçebilmesidir.

Veya isterse iyi ve doğru davranışları, isterse kötü, yanlış ve en aykırı davranışları, hatta bir başkasının hakkında cürüm dolu fiilleri, hatta ve hatta kendi bedenine kastedecek şekilde haksız, en kötü işlemleri yapabilmesidir. Sınırlı seçenekler arasında olsa da bu durum aslında tam bir serbestliktir ancak bu yaptıklarının bir muhasebesi ve bu muhasebe neticesinde de ödül ya da ceza cinsinden sonuçları olur. Dolayısıyla serbest irade sınırlı ve sorumlu bir özgürlüktür.

Külli irade yani mutlak irade ise her şeyi yapabilmek ve yaptığı hiçbir şeyden ötürü asla sorumlu olmamaktır.

Bu açıdan bakıldığında mutlak irade tekildir; iki ayrı zatta bulunması olanaksızdır. Çünkü çakışma meydana gelir; biri diğerine karşı sorumlu olmak zorunda kalır.

Burasını kavradıysak mutlak iradenin ancak ve ancak var eden Yüce Allah’a (c.c.) has olduğunu anlayabiliriz.

Zebur’un aslında geçtiği söylenen ifadelerde: Cenabı Allah  Davud aleyhisselam’a sesleniyor ; “Ya Davud, sen de istiyorsun ben de istiyorum. Ancak benim istediklerimden gayrısı olmaz. Eğer kendi istediklerinin peşinde koşarsan, seni yorarım, yine de benim dediğim olur. Benim istediklerim peşinde koşarsan, senin istediklerini veririm. Sonuçta yine sadece benim istediklerim olur.” 

Burada Cenabı Hakk’ın mutlak iradesinin mutlak olarak her şeyi yönettiğini, kontrol ettiğini görüyoruz.

O halde sorumluluktan kaçan bazı insanların serbest irade ile yetinmeyip mutlak bir iradeye heves etmeleri Allah’a (c.c.) benzemeye çalışmak veya O’nu taklit etmek anlamına geldiğini anlayabiliriz.

İşte bu, tam manasıyla kulun Yaratıcısına karşı büyüklenmesidir. Çünkü mutlak irade ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. Kulluğumuzu reddedip ilahlaşma arzusu içerisine girersek ve böylece bize bahşedilen bu irademizle Cenab-ı Hakk’a karşı diklenirsek Yüce Yaradan bu istikbarımızın karşılığını sonsuz bir azap ile cezalandıracağını bizlere haber vermiştir.

Bunu bir de şöyle ifade edelim: Çoğu insan iradesini sınırsız yaşamak varken sorumlu davranmak ve onu kontrol altına almaya çalışmaktan hoşlanmaz.

Çünkü büyüklenmek ve her istediğini sorumsuzca yapabilmek arzusu nefse hoş gelir. Ancak akleden insanlar serbest iradenin Allah tarafından bir süreliğine ve emaneten verildiğini ve bu süre sonunda bunun bir muhasebesinin yapılacağını görürler. İradenin nihai muhasebesi ahirettedir.

Dolayısıyla kişi iradesini yaşarken sonuçlarının bir kısmını daha bu dünyadayken göreceğini ve esas karşılığını ise din günü Yaradan’ın huzurunda verileceğinin bilincindedir.

Allah (c.c.) gönderdiği peygamberler ile bu gerçeği insanlara hep hatırlatmış ve onları uyarmıştır. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

“Yoksa sizi abes olsun diye yarattığımızı mı sandınız?” (Müminun, 23/115.) 

Allah Teala yaşadığımız bu hayatın ve hayatta elde ettiğimiz imkânların bir hiç uğruna sebepsiz ve anlamsız olmadığını hatırlatır. Bunları iyi yönde kullananlarla kötü yönde kullananların akıbetlerinin aynı olmayacağının ikazını yapar. 

Hak Teâlâ buyuruyor ki: “Yoksa kötülükleri işleyenler bizim onları hayatlarında ve ölümlerinde iman eden ve salih amelleri yapanlarla bir mi tutacağımızı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye, 45/21.)

Kişi kendi iradesiyle hangi yolu seçerse, Allah Teala da ona uygun olarak ya hidayetini, ya delaletini ona yaşatır. 

“Her kişi kendi kazancının rehinesidir”(Müddessir 38) 

Kendi kazancı neyse akibeti de ona bağlıdır. Ya yüce Allah’a karşı sevgi ve saygıda bulunur ya da Rabbimizin kudretini bilmesine rağmen heva ve arzularına uyar. Bu, kişinin kendi bileceği şeydir ki sonucuna kendisi katlansın. 

Demek ki irade ne olmak istediğimize karar verdiğimiz bir süreçtir.

İRADE EĞİTİMİ NASIL OLMALI?

Dürtüleriyle değil de aklıyla hareket eden insan için en büyük nimet, irade kabiliyetinin olmasıdır. İnsanın en güçlü yönü bir şeyi arzu ettiği hâlde yapmama iradesi göstermesidir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ifadesiyle “Güçlü kimse güreşte rakibini yenen değil, öfke anında kendisine hâkim olandır.” (Müslim, Birr, 107.) 

Dürtülerini yönetmek, kâmil insan için değeri ölçülemeyecek kadar büyük bir kazanımdır. Bütün başarısızlıkların, aldanışların ve günaha sürüklenmenin temelinde irade zayıflığı yatar. "Kendimi tutamadım, şeytana uydum" gibi yakınmalar problemin bilgi kaynaklı değil irade kaynaklı olduğunu gösterir. 

Bu yüzden irade eğitimi ihmal edilmemesi gereken bir meseledir. Maddi dünyamızda fizik kanunları olduğu gibi iç dünyamızın da psikoloji kuralları vardır. Ancak, o yasalara uyarak akıl, duygu ve irademizi eğitebiliriz. 

İrade üzerine yapılan çalışmalar iradenin aynen vücuttaki bir kasa benzetilebileceğini söyler. Nasıl bir kas uzun süre hiç ya da az kullanıldığı zaman zayıflarsa irade de kullanılmaz ya da az kullanılırsa süreç içerisinde zayıflar.


Zayıflayan kaslar belirli antrenmanlarla dinç hâle getirilebiliyorsa zayıf kalmış irade de belirli psikolojik egzersizlerle güçlü hâle getirilebilir. 

Öncelikle tasavvurumuzu Allah Teala karşısında aciz, diğer canlılar karşısında aziz olduğumuz ön bilgisiyle şekillendirmeliyiz. Allah Teala karşısında insan sınırını bilmeli, kendisi için çizilmiş sınırlara riayet etmelidir. 

İnsan bu şekilde bir hayat yaşamaya çalıştığında canlılar arasındaki izzet ve şerefini de muhafaza etmiş olacaktır. 

İrade terbiyesindeki ön kabulümüz inandığımız ve bildiğimiz şeylere teslimiyettir. Teslim olunan bir dayanak noktasının olmaması kişinin hedefini belirsizleştirir ve azmini kırar. 

Hayatın anlam ve gayesini imanından alan insan, ömrünü sadece beşerî istek ve arzularını tatmin etmekle geçirmez. Beşerî ihtiyaçların bir amaç değil kulluk için bir araç olduğunu bilir. O halde ilk olarak imanımızı sağlamlaştırmalıyız. İman işin temeli olduğu için o noktada atılacak adımlar diğer bütün adımları da etkileyecek ve olumlu manada onlarında değişimine vesile olacak.

İrade terbiyesi, duygu ve arzuları görmezden gelme ya da yok etme değil, yönetmek ve istenilen hâle getirmektir. Mesela, auyumak, az yemek ve az konuşmak, bizi bir noktada bedensel bağımlılıklardan kurtaracak asıl amacımıza yönelten fiillerin başında gelir. 

İrade zayıflığının en önemli sebebi tembelliktir, meşguliyetsizliktir. Şeytanın en çok musallat olduğu kişiler bunlardır. 

İçinde çaba, meşakkat bulunmayan tembellik, kişiye anlık haz verdiği için çekicidir ve çabuk alışılır. Çözüm ise basittir; Bir işle uğraşmak. Az ya da çok, basit ya da önemli daima planlı bir hareket içinde bulunmak. 

“Öyleyse bir işi bitirince diğerine koyul. (İnşirah, 94/7.) buyuran Rabbimiz cc ve “İki günü birbirine denk olan ziyandadır.” diyen Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem meşguliyetin çok önemli olduğunu belirtmişlerdir.

Diğer bir husus ibadetlerdir. Her zaman nefse karşı koyma hususunda insana kuvvet verip irademizi güçlendiren bir unsurdur. İradesini güçlendirmeyi hedefleyen insan ibadetlerine dikkat etmeli, günahlardan uzak durmalı ve kendisine ve insanlığa faydalı işlerle meşgul olmalıdır.

Bir başka madde; insanın iradesini kullanması, isteklerine hayır diyebilmesi, dertlerine kulak vermemesi için bir sebebinin olması gerek. İrade terbiyesinde kişinin iradesine güç alabileceği hedefler, idealler bulması gerektir.

Bu noktada hiç şüphesiz kişinin hayatını anlamlandırması, varlığına bir mana giydirmesi çok ciddi önem arz eder. Bunu yaptıktan sonra ne kadar sağlam sebepler ve ne kadar gerçekçi anlamlar bulursa iradesi onlara dayanacağından o kadar güçlü bir iradeye sahip olacaktır.

İrade eğitiminde diğer önemli bir konu, ısrarlı bir şekilde tekrar etmektir. 

Düzenli ve sürekli yapılmayan bir iş neticesiz kalır.

Alışkanlık kazanmak önemlidir. Çünkü meyiller fiilleri belirler. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem alışkanlık kazanmanın yolunu “Allah katında en makbul amel az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhari, İman, 32.) hadisiyle göstermiştir. 

Alışkanlık, devamlı yapılan amelle gerçekleşir. Tekrar ve ısrar, alışkanlığın şartıdır. Alışkanlık edinmek ya da edinilmiş olandan kurtulmak kolay değildir. İlk seferi en zorudur, sonra ikinci ve üçüncü denemenin ardından zorluk derecesi azalacaktır.  

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in “Kim önemsemediğinden dolayı cuma namazını üç kez terk ederse kalbi mühürlenir.” (İbn Mace, İkamet, 93.) hadisi, kişinin artık ümmetin içinde bulunmamaya, cemaate katılmamaya alışmasına işaret eder. 

İbadet, belirli zaman ve mekânlarda yoğun olarak yapılan bir olgu olarak görülemez. Günde belirli aralıklarla beş kez kılınan namazın bilincimizi sürekli açık tutmak, rehavete düşürmemek gibi bir hikmetinin olduğu açıktır. 

Nefsi eğitmenin bir yolu da istediğini vermeyerek onu zorlamaktan geçer. Diyet yapanlarda olduğu gibi isteklerimize ket vurarak başarıya ulaşırız. 

Ramazan ayı bu noktada tam bir irade terbiye kampı gibidir. Bedensel bağımlılıklarımızı terbiye eden ibadetleri içinde barındırır. Yemeğe alıştırdığımız midemizi kısıtlı bir şekilde kendimizi doyurarak, uykuya alıştırdığımız bedenimizi sahura kalkarak terbiye ederiz. 

Çoğumuzun aktif kullandığı sanal mecraları hayra kullanarak buralara gayesini hatırlatan uyarıcılar koymalıdır. Çünkü görsel ya da işitsel olarak yapılan telkin sürekli oldukça kişide bir hassasiyet oluşmaya başlayacaktır. Ömer radıyallahu anh’ın kendisine sürekli ölümü hatırlatan bir memur tayin etmesi dikkat çekici bir örnektir. 

Terbiye sürecinde kendine destek olacak salih ve sadık arkadaşlar edinmeli ya da sohbet ortamlarında bulunmalıdır. Bize Allah Teala'yı hatırlatan, hakkı ve sabrı tavsiye eden insanların etrafımızda olması irademizi güçlendirmek ve onu muhafaza etmek noktasında çok fayda sağlayacaktır. Çünkü aynı ortamı paylaşan ve vakit geçiren kişiler birbirlerinin huylarından ve karakterinden etkilenir. 

İrade terbiyesinde kişinin hedef ve ideallerini şaşırmaması, kendini istek veya dertlerinin içinde kaybetmemesi için irade terbiyesi ve hedefler konusunda kendisiyle aynı hassasiyetlere sahip iyi bir çevreye sahip olması önemlidir. Bu çevrede insanlar birbirlerine ümit aşılayacak, birbirlerinin dertlerine yardımcı olacak, güzelliklerini takdir ve teşvik edecek, planlarını gerçekleştirmesini kolaylaştıracaktır.

Uzun ve meşakkatli bu terbiye sürecinde tökezlediğinde, kişiye düşen, olduğu yerden kalmak, umudunu kaybetmeden ısrarla nefsini ıslaha devam etmek olmalıdır.

İrade terbiye sürecinde defalarca deneyip olmamış, zaafiyetlerimizden kurtulamamış olabiliriz; biz ısrarcı olmalıyız. Kararlı bir şekilde tekrar tekrar aynı heyecanla yeniden başlamalıyız.

Kendimizden kesinlikle umut kesmemeliliyiz, "ben yapamıyorum değil bu sefer muhakkak yapacağım" demeliyiz. Bu irademizi güçlendirme adına tetikleyici bir şeydir. Çünkü umudumuzu yitirdiğimiz anda başaramayız.

 Gafletle yapılan bir hatanın yüreğimizde iz bırakmasını istemiyorsak hemen o günahı iyilik yaparak temizlemeliyiz. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in işaret ettiği gibi “Kötülüğün ardından iyilik yap ki onu yok etsin.” (Tirmizi, Birr, 55.)

Günaha alışmak en büyük günahtır. Günahtan rahatsız olmama alışkanlığı kalbin ölmesine neden olur. Bu yüzden iman göstergesi olan pişmanlık, yeniden denemek için kişiye güç verir. Tecrübelerinden çıkardığı ders, pes etmesine mâni olacaktır. 

Bir başka madde; güzel alışkanlık kazanmak için günlük vazifeler edinilmeli, sorun nerdeyse oraya odaklanılmalıdır.  Dağınık ve plansız yapılan davranışlar ayağı kaydırır. Ne aradığını bilmeyen ne bulduğunu anlayamaz.

Değişmeyi ertelememeliyiz çünkü erteleyenler helak olmuştur. İsyankâr ruhumuzu itaatle eğitmeliyiz.

Her türlü günahın ilacı olan infakı arttırmalıyız. İnfakı arttırdıkça içimizdeki zaafiyetleri, nifakı, tembellikleri gidermiş olacağız. Gerçekten infak deva bir ameldir.  

Keyif ve konforun rehavete sebep olduğunu bilmeliyiz. Bu yüzden enerjik olmalıyız. Meşakkat gereklidir. Bereket harekettedir. Kendini değiştirme iradesini gösterirsen Allah seni değiştirir. Bu bir kanundur:

 “Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Enfal, 8/53.)

 Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de ashâbına nefsi kontrol eğitimi uygulamıştır. Şeddâd b. Evs (r.a.)’ın rivayet ettiği bir hadiste Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup durandır” (Tirmizî, Kıyamet 25; bk. İbni Mace, Zühd 31)

“Şu hadiste de bir arzu ve irâde eğitimi vardır: 

"Sizden birinizin arzu ve istekleri, benim getirdiğim esaslara uymadıkça iman etmiş olmaz."9) Müstedrek, IV, 164.

Bütün günahlar, arzu ve şehvetin Allah ve Resulullah sevgisinin önüne geçirilmesinden kaynaklanır.

Tercih bizim. Hangisini seçelim?

Prof. Dr. Halis AYDEMİR/Doç. Dr. Mehmet DİNÇ/Vaiz Hüseyin YILDIRIM/Muhammed Yıldırım yazılarından faydalanılmıştır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi İrade Maddesi,
Diyanet Aylık Dergi 2019 -Kasım Sayısı “İrade Terbiyesi, Hasan Efiloğlu”, Sakarya İl Müftülüğü 2018 Yılı Sorumlulukla İlgili Vaaz, D.İ.B. Yay. Hadislerle İslam, D.İ.B. Yay. Kur’an-ı Kerim Meali.)

1 Ocak 2025 Çarşamba

KÜÇÜK NOTLARIM (103) Affetmek serbest bırakmaktır


Affetmek demek, duygu akışını kesmek demektir.

Affetmek, “Senin bu yaptığınla öğrenmem gerekeni öğrendim, kendi tekâmül sürecim için almam gereken dersi aldım, yaptıklarının acısını gündemimden çıkarıp yoluma devam ediyorum” demek.

Affetmek yaşanılanı bulunduğu yere hapsetmek demek. “Seni gündemimden çıkardım, kötülüğünle baş başa bıraktım.” demek.

Hukuki karşılık doğuran suçlar bu bahsedilen affetmeye tabi değildir elbette. Onun sınırları kanunlarla çizilir.

Burada bahsedilen kişisel, insani, hukuka konu olmayan çekişmeler içindir.

Betül Erbaş

31 Aralık 2024 Salı

KÜÇÜK NOTLARIM (102) "Ben dobrayım"

Toplumda istediği gibi, umarsızca davrananmanın, haddi aşmanın, düstursuz konuşmanın, ahlaksızlığın adı ne zaman dobralık oldu. 

Bu insanları oldukları gibi mi kabul etmeliyiz? Elbette hayır. Bu toplum içinde hep beraber yaşıyorsak başkalarını rahatsız eden her söz, her davranış kabul edilemez.

Betül Erbaş


30 Aralık 2024 Pazartesi

KOMŞUSUNA EVİNİ TERK ETTİRECEK KADAR EZİYET EDENİN HALİ

127. Tâbiin muhaddislerinden Ebü Âmir el-Hımsi, ashâb-ı kirâmdan Sevbân'ın şöyle dediğini söyledi:

“Birbirine üç günden fazla dargın duran iki Müslümandan biri mahvolup gitmiştir. Şâyet ikisi de birbirine dargınken ölürse, ikisi de cehennemi boylamak süretiyle mahvolup gitmiştir.

Bir kimse komşusuna zulmeder, ona istediğini zorla yaptırır ve sonunda onu evinden çıkmak zorunda bırakırsa, o da cehenneme girmek süretiyle mahvolup gitmiştir.” Elbâni, Sahihu'l-Edebi'l-müfred, s. 72, nr. 94.

Hadisin Râvisi:

Sevbân ibni Bücdüd

Aslen Yemenli olup Peygamber Efendimiz'in âzatlı kölesidir. Seferlerde bile Resül-i Ekrem'den ayrılmaz, ona hizmet ederdi. Resülullah Efendimiz'in vefâtından sonra fetih hareketlerine katıldı; Suriye, Filistin ve Mısır'ın fethinde bulundu. Hicri 54 yılında (674) Humus'ta vefât etti.

Allah ondan râzı olsun.

Hadisin Açıklaması

Güzel dinimiz birbirimizle güzel geçinmemizi ister. Kavgadan, gürültüden uzak huzürlu bir hayat yaşamamızı tavsiye eder. Geçerli bir gerekçesi olmadan, üç günden fazla dargın ve küskün duranların helâk olduğunu söyler.

Dinimiz, komşusunu incitmeyi, istemediği bir şeyi ona zorla yaptırmaya kalkmayı yasaklar. Komşusunu, evini terk edip başka bir yere gitmek zorunda bırakmak Müslümanlıkla bağdaşmaz. Dolayısıyla böyle bir zâlim cennete değil, cehenneme gitmeyi hak eder.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Müslümanlar kardeştir, kardeşler birbiriyle dargın durmaz.

2. Komşusuna eziyet eden, onu evini bırakıp başka bir eve gitmeye mecbur bırakan kimse âhiretini mahvetmiş olur.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

29 Aralık 2024 Pazar

KOMŞU HANIMLAR BİRBİRLERİNE PAÇA BİLE OLSA HEDİYE GÖNDERMELİDİR

122. Amr ibni Muâz el-Eşheli, hanım sahâbilerden olan ninesi Havvâ binti Yezid'in şöyle dediğini rivâyet etti:

Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu:

“Ey mü'min hanımlar! Hanım komşunuza göndereceğiniz hediye yanmış bir koyun paçası bile olsa, sakın hiçbiriniz onu değersiz görüp de vermemezlik etmesin!” Mâlik, Muvatta”, Sıfatü”n-nebi, 25; Dârimi, Zekât 33, nr. 1717.

Hadisin Râvisi:

Havvâ binti Yezid el-Ensâriyye

Havvâ hanım Medineli olup Abdüleşhel oğullarındandı. Babasının adının Yezid değil, Zeyd olduğu da söylenmektedir. Ondan torunu Amr ibni Muâz el-Eşheli rivâyette bulundu. Hakkında yeterli bilgi yoktur.

Açıklama:

Peygamber Efendimiz komşuların birbiriyle ilgilenmesini, birbirine yakınlaşmasını istiyor. Bunun için de, kendi aralarında hediyeleşmelerini tavsiye buyuruyor. Çünkü hediyeleşmek gönüllerdeki kırgınlığı, kin ve nefreti giderir, muhabbeti geliştirir. Sevgili Efendimiz, paça misâliyle, herkesin hâline uygun hediye vermesini, hediye alacak olanın da bunu kesinlikle küçük görmemesini öğütlüyor. Kendisine paça bile gönderilse kabul edeceğini, paça yemeğine bile dâvet edilse gideceğini söylüyor.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

28 Aralık 2024 Cumartesi

ÖNCE EN YAKIN KOMŞU GÖZETİLMELİDİR

 109. Ünlü tâbiin âlimi Hasan-ı Basriye, komşuluğun nerede başlayıp nerede bittiğini sordular. O da şu cevabı verdi:

“Ön taraftan kırk ev, arka taraftan kırk ev, sağdan taraftan kırk ev, Sol taraftan kırk ev komşudur.”Elbâni, Sahihu'I-Edebi'l-müfred, s. 66, nr. 80.

Hadisin Râvisi

Hasan-ı Basri

Annesi Peygamber Efendimiz'in hanımı Ümmü Seleme radıyallahu anhânın hizmetkârıydı. o Çocukluğunda Ümmü Seleme annemizin bereketinden faydalandı. Güzel konuşur, hikmetli sözler söylerdi. 120 kadar sahâbi ile görüşüp onların duâsını aldı. Tefsir, hadis, fıkıh ve kırâat ilimlerinde söz sahibi oldu.

Basra'da yaptığı etkili vaazlarıyla büyük hizmetler gördü. Hicri 110 (728) tarihinde vefât etti.

Allah ondan râzı olsun.

Açıklama:

Komşuluğun sınırı oldukça geniştir; her yönden kırk ev komşu sayılmaktadır.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir


27 Aralık 2024 Cuma

AKRABASIYLA İLGİSİNİ KESENİN GÜNAHI

64. Cübeyr ibni Mut'ım radıyallahu anh, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemi şöyle buyururken dinlediğini söyledi:

“Akrabasıyla ilgisini kesen cennete giremez.”Buhâri, Edeb 11, nr. 5984; Müslim, Birr 18, 19, nr. 2556.

Hadisin Râvisi:

Cübeyr ibni Mut'ım

Peygamber Efendimiz'in akrabasıydı. Fakat Peygamberlikten sonra ona düşman oldu, hattâ onu öldürmeye karar verenlerden biriydi. Hicretin 6. yılında (628) veya iki yıl sonra Mekke fethinde Müslüman oldu. Resül-i Ekrem Efendimiz'den altmış hadis rivâyet etti ve hicretin 59. yılında (678) Medine'de vefât etti.

Allah ondan râzı olsun.

Açıklama:

 Akrabasıyla ilgisini kesen, cennete giremeyecektir; bunu öğrendik.

İnsan akrabasıyla ilgisini iki şekilde kesebilir:

Akraba ile ilgiyi kesmemeyi emreden ilâhi buyruklara inanmaz ve akrabasıyla ilgisini keser. Böyle bir kimse zâten dinden çıkmış olur. Dinden çıkanlar da elbette cennete giremez.

Akrabasıyla ilgisini kesen kimse bu konudaki âyetleri inkâr etmiyorsa, fakat akraba ziyâretini önemsemiyorsa onun durumu nedir? Bu kimse, cennete ilk girecekler arasında olamayacaktır. Bu ihmâlinin cezâsı olarak cennete daha sonra, Allah Teâlâ kendisini bağışladıktan sonra girebilecektir.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

26 Aralık 2024 Perşembe

AKRABALIK BAĞINI GÖZETMEK ÖMRÜ UZATIR

56. Enes ibni Mâlik radıyallahu anhdan rivâyet edildiğine göre, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Rızkının çoğalmasını, ömrünün uzamasını isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin.”

Buhâri, Büyü” 13, nr. 2067, Edeb 12, nr. 5985, 5986; Müslim, Birr 21, nr. 2557.

Hadisin Râvisi:

Enes ibni Mâlik

Peygamber Efendimiz Medine'yi şereflendirdiği zaman henüz on yaşındaydı. Enes o yıl Fahr-i Âlem Efendimiz'in hizmetine başladı ve bu hizmet tam on yıl sürdü. Server-i Enbiyâ Efendimiz onu çok sever, ona “Oğulcuğum! Yavrucuğum!” diye hitap eder, zaman zaman da “İki kulaklı!” diye takılırdı. Enes, en çok hadis rivâyet eden yedi kişiden biriydi. Peygamber Efendimiz gibi yaşamaya çalışırdı.

Enes radıyallahu anh, Peygamber aleyhisselâmın hatıralarına da çok önem verirdi. Ona ait bir çubuğu ve mübârek bir saç telini yanından hiç ayırmazdı. Öldüğü zaman, vasiyeti üzerine bu çubuğu yanına, Fahr-i Cihân Efendimiz'in saç telini de onun dilinin altına koydular. Medine'de hicretin 93. yılında (711) vefât etti.

Allah ondan râzı olsun.

 Açıklama:

 Rızkın çoğalması ve ömrün uzaması Allah'ın bir lütfudur. Zengin olan kimse, servetini Allah yolunda harcama ve böylece O'nun rızâsını kazanma imkânına sahip olur.

Ömrü uzun olan kimse de, Allah'ı daha çok zikredebilir, O'na daha çok ibâdet edebilir.

Ömür uzar mı? Evet, akrabasını koruyup kollayan, anne ve babasına iyi davranıp onların duâsını alan kimsenin ömrü uzayabilir. Hadis-i şeriflerden bunu öğreniyoruz.

Esasen Allah Teâlâ'nın yazdığı ömür değişmez. Fakat bazı kimseler, başkalarının uzun hayatları boyunca yapamadığı ibâdetleri, hayır ve hasenâtı kısa ömürlerinde yapabilirler. Geride faydalı eser, sâlih evlât bırakanlar, öldükten sonra hayır duâ ile anılırlar. Bu da onların ömrünün uzaması anlamına gelir.

1. Akrabayı koruyup gözetmeyi Rabbimiz de, Peygamberimiz de emretmiştir.

2. Resül-i Ekrem Efendimiz'in verdiği müjdeye göre, Allah Teâlâ, akrabasını gözetenlerin rızkını artırır, ömürlerini uzatır.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

25 Aralık 2024 Çarşamba

AKRABALIK BAĞININ ÜSTÜNLÜĞÜ

53. Abdurrahmân ibni Avf radıyallahu anh, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemi şöyle buyururken dinlediğini söyledi:

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Ben Rahmân'ım, akrabalık bağını (rahimi) Ben yarattım ve ona Kendi ismimden isim verdim. Akrabasıyla ilgisini devam ettirenle Ben de ilgimi devam ettiririm. Akrabasıyla ilgisini kesenlerden Ben de ilgimi keserim.” Ebü Dâvüd, Zekât 45, nr. 1694; Tirmizi, Birr 9, nr. 1907; Ahmed ibni Hanbel, Müsned, 1, 191, 194, nr. 1659, 1687, TI, 498, nr. 10474.

Hadisin Râvisi: Abdurrahmân ibni Avf İlk sekiz Müslümandan ve cennetle müjdelenen on sahâbiden biriydi. Câhiliye devrinde de içki içmez, güzel ahlâkıyla tanınırdı. Habeşistan'a hicret eden Müslümanlar arasında o da vardı. Uhud Savaşı'nda aldığı yaralar sebebiyle topal kaldı. Peygamber Efendimiz'in cenâzesini kabre indiren dört kişiden biriydi. Hem Hz. Ebü Bekir'in hem de Hz. Ömer'in en yakın arkadaşıydı. Hicretin 32. yılında (652) Medine'de vefât etti. Allah ondan râzı olsun.

Açıklama:

Akrabalık bağı demek olan “rahim”in, Cenâb-ı Hakk'ın “Rahmân” isminden, diğer bir ifâdeyle “rahmet” kökünden türemesi ne kadar ilginçtir. Demek ki ağacın kökleri birbirine nasıl sarılırsa, akrabalık bağı demek olan rahim de Cenâb-ı Hakk'ın Rahmân ismiyle öylesine iç içedir. İşte bu sebeple Allah Teâlâ da akrabaların birbirine sevgi ve merhametle yaklaşmasını istemiştir. Fahr-i Âlem Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Akrabalık bağı Arş-ı âl”ya tutunarak şöyle demiştir: Beni koruyup gözeteni, Allah da koruyup gözetsin. Benimle ilgisini kesenden Allah da merhametini kessin.” Ebu Davud, Zekat 45.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

24 Aralık 2024 Salı

AKRABALIK BAĞINI GÖZETMEK

49. Ebü Eyyüb el-Ensâri radıyallahu anh şöyle dedi:

Bir bedevi, yolda Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selleme rastladı ve:

“Beni cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak şeyi bana söyle!” dedi. Allah'ın Elçisi de şöyle buyurdu:

“Allah'a ibâdet eder, O'na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı gerektiği şekilde kılarsın, zekâtı verirsin, akraban ile de ilgini koparmazsın.” Buhâri, Zekât 1, nr. 1396, Edeb 10, nr. 5983; Müslim, İmân 14, nr. 12.

Hadisin Râvisi:

Ebü Eyyüb el-Ensâri

Asıl adı Hâlid ibni Zeyd'dir. Hicretten iki yıl önce, İslâmiyet'i ilk kabul eden Medinelilerle birlikte Müslüman oldu. Peygamber Efendimiz'i hicretten sonra evinde yedi ay misâfir etti. Bu sebeple “Mihmandâr-ı Nebi” diye anıldı.

Hem vahiy kâtiplerinden, hem de ashâb-ı kirâmın âlimlerinden biriydi.

Resül-i Ekrem ile birlikte bütün gazvelere katıldı. Efendimiz'in vefâtından sonra yapılan bütün savaşlarda, özellikle Mısır, Suriye ve Filistin'in fethinde, Kıbrıs seferinde bulundu. İhtiyarlık döneminde bile her yıl bir savaşa iştirâk etti. Hicretin 49. yılında (669) yapılan ilk İstanbul kuşatmasına katıldı. Kuşatma devam ederken hastalanıp İstanbul'da vefât etti. Vasiyeti üzerine surlara yakın bir yere defnedildi.

Allah ondan râzı olsun.

Açıklama:

 Çölde yaşayan bir bedevi, insanı cehennemden kurtarıp cennete götürecek şeyi öğrenmek istiyordu. Peygamber aleyhisselâm ona, hayatta en önemli şeyin Allah'a şirk koşmamak ve O'na ibâdet etmek olduğunu söyledi. 

İbadet nedir? Cenâb-ı Hakk'ı hoşnut eden her şeydir. Bunların başında ise namazı gerektiği şekilde kılmak ve zekâtı vermek gelir.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

23 Aralık 2024 Pazartesi

AKRABALIK BAĞININ VAZGEÇİLMEZ OLDUĞU

47. Tâbiin neslinden olan Küleyb ibni Menfa'a şöyle dedi:

Anlattığına göre dedem bir gün Resül-i Ekrem'in huzüruna çıkmış ve:

“Yâ Resülallah! Kime iyilik edeyim?” diye sormuş, Allah'ın Elçisi de ona şöyle cevap vermiştir:

“Annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve diğer yakınlarına iyilik et! Onlara iyilik etmen, senin vazifendir. Bunlar, kendileriyle aslâ ilgini kesmemen gereken akrabandır.”

Açıklama:

Resül-i Ekrem Efendimiz, önce anne ve babaya, onlardan sonra kız kardeş, erkek kardeş ve diğer yakınlara iyilik etmeyi tavsiye buyurmuştur.

Ebü Dâvüd, Edeb 119, 120, nr. 5140; Taberâni, el-Mu'cemü”l-kebir (Selefi), XXII, 310, nr. 786.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

22 Aralık 2024 Pazar

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 241


Kalem 4: “Muhakkak ki sen muazzam bir ahlâk üzeresin.”

Cenâb-ı Hâkk elçisine büyük bir ahlâk üzerine övgüde bulunmaktadır. Bu Resulullah efendimiz Sallallahu Aleyhi Ve Sellem açından önemli bir iltifattır. 

Şu halde peygamberimiz Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'in hayatındaki detaylar bizim için önemlidir, O’nun insanlarla olan ilişkisi, davranış biçimi, aile hayatı, toplumu yönetmedeki yaklaşımı, tüm hal ve hareketleri, sözleri önemli hale gelmektedir. 

Peki eleştiriler ne yönde geliyor? Allah’ın elçisi en çok da ahlâkı bakımından günümüzün modern dünyasında eleştiri almaktadır. Çoğunlukla O’nun aile hayatını dillerine dolayan, çok evlenmiş olması bakımından, onların ifadesiyle “ahlâki zaafiyeti olan biri” gibi gösteren anlayış. 

Allah’ın elçisinde insanlara davranışları bakımından sorun bulamayanlar, idareciliğinde adaleti bakımından eleştiri getiremeyenler, bu kadar güce kavuştuğu halde kendisini öne çıkarmamış sade kalmış biri olmasına eleştiri getiremeyenler, Allah’ın elçisini eş sayısı üzerinden yermeye kalkmaktadırlar. Ahlâki bir zaafiyet içerisinde olup, vahyi kendisinin oluşturduğuna ve ayetleri daha fazla kadına ulaşmanın bir aracı olarak kullandığına dair söylemler geliştiriyorlar. 

Allah’ın Resulü Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'in eline yüklü miktarda imkanların geçtiği dönemde, eşleri O’nu sıkıştırmış “Biz de şöyle giyecekler istiyoruz. Biz de şöyle yerlerde oturmak istiyoruz. Biz de şöyle ev eşyası vs istiyoruz.” şeklindeki beklentilerini, hem de kollektif bir dille seslendirince, Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'i baskı altına sokmuşlardı. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem hepsiyle olan ilişkisini askıya almış ve kendilerinden bir ay uzakta kalmıştır. 

Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'in hanımlarına koyduğu bu tepki, onların daha müreffeh, daha güzel, daha rahat yaşamdan ziyade daha çok infaka yönelmelerini beklediğindendir. 

Tam da bu noktada madem kadına karşı zafiyet içerisinde ise, onlara yönelik daha fazla harcamada bulunması, istediklerini onlara sunması gerekmiyor muydu? 

Oysa böyle sahneler görmemekteyiz. Allah’ın elçisi onlardan uzak kalmakta, kendi sade ve sıradan yaşamını sürdürmektedir. O dünyaya yönelik isteklerinin önüne set çekti. “Eğer dünya hayatını ve ziynetlerini istiyorsanız, gelin hadi, size biraz bir şeyler vereyim ve sizi güzelce salıvereyim, gidiniz.” Ahzâb-28 

Demek oluyor ki, siz bunları isteyedururken benim hanemde olamazsınız. Siz dünyayı ve dünyanın ziynetlerini arzulayadururken benimle aynı yaşamı yaşayamazsınız, demektir. Yol ayrımında bu vardır. 

“Yok eğer Allah’ı, resulünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız şunu bilin ki Allah, içinizden güzel davrananlara büyük bir ödül hazırlamıştır.” Ahzâb-29

Ve Aişe radıyallahu anh kararını hemencecik orada veriyor. “Söylediklerimden pişman oldum, ben Allah’ın Resul’ünü ve ahiret hayatını istiyorum” diyor. 

Hani kadınlara bu denli düşkün, zaafiyet içinde olan kimse? Böyle zaafiyeti olan kimseler varlarını yoklarını sevdikleri kadınlara harcayan ve onlar uğrunda her şeylerini kaybeden tiplerdir. 

Halbuki gördüğümüz şahsiyet tabii olarak evlilik yapıyor. Bunu düşkünlük olarak görmeyiniz. 

Ama bunun zafiyete dönüştüğü yer, O’nun doğrularından, ilkelerinden kadınlar uğruna vazgeçtiği, her türlü değeri kadınlar uğrunda savurduğu bir durumda ancak ahlaksızlık ve karaktersizliğe dönüşebilir. Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem ilkelerinden ve yaşam tarzından asla vazgeçmemiş “Bu dünyada sanki bir garip yada gelen geçen biri gibi ol” anlayışını hayatına tamamen yansıtmış bir insan. 

Hiç makul değil ki Allah’ın elçisini ahlaki bakımdan eleştirebilelim. Vallahi 1991-92’lerden beri hadis ilmi ile iştigal ediyorum, ben Allah’ın elçisinin hayatında herhangi bir biçimde “ya bu da yakışır mı!” diyebileceğim bir olayla karşılaşmadım. Kendime olan saygımı, akleden, değerlendiren yönümü -ki bunları İlahi sayarım, bunları da bana Allah vermiştir- devredışı hiç bir zaman bırakmamaya özen gösterdiğim halde, O’nun hayatını detaylarıyla okudukça hayranlık duydum. 

O yüzden O’nun şu kadar sayıda evlenmiş olmasını konu etmeyi asla hicap duyulacak bir şey olarak görmedim. Yüce Rabbin meşru gösterdiği bir şeyi gayrimeşru göstermeye, utanılacak bir şey gibi göstermeye yönelen kimseler tepeden tırnağa utanç içinde kalsınlar. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1   

21 Aralık 2024 Cumartesi

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 240

 Hakk’a vefa her şeyden önceliklidir

Cenâb-ı Hâkk’a olan vefamız başkalarına olan vefamızdan önceliklidir. 

Başkaları babamız da olsa, valimiz idarecimiz de olsa, hocamız da olsa, her kim olsa Hakk’a vefa her şeyden önceliklidir. 

Bütün şartlar değişse de ben hep Hakk’ın yanında kalmalıyım, demeliyiz. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1  

20 Aralık 2024 Cuma

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 239

 Allah hakkındaki zannımızı dosdoğru tutmalıyız

Cenâb-ı Hâkk hiç bir kulunu unutmaz. Her kuluna fırsat sunar. Cenâb-ı Hâkk’ın bu fırsatları iyi değerlendiren kullarını en iyi bilip onları muvaffak kıldığını, bu fırsatları kötüye kullanan ve delalete yönelen kimseleri de delalete sevk ettiğini asla akıldan çıkarmamalı. 

Allah hakkındaki zannımızı dosdoğru tutmalıyız. Çünkü bu zannımızdan saptığımızda, artık o düşündüğümüz Allah, Cenab-ı Allah değil. Zalim birini tasavvur ediyoruz. 

Ve biz de artık O’nun kulluğundan çıkmış kendimize başka ilahlar edinmeye yönelmiş oluruz. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1  

19 Aralık 2024 Perşembe

Ölen adına hayır yapmak kendisine fayda verir mi?

39. Abdullah ibni Abbâs radıyallahu anhümâdan rivâyet edildiğine göre, bir adam gelerek:

“Yâ Resülallah! Annem vasiyet etmeden vefât etti. Onun adına hayır yapsam kendisine fayda verir mi?” diye sordu. Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de:

“Evet, fayda verir.” buyurdu. Buhâri, Vesâyâ 15, 19, nr. 2756, 2760; Ebü Dâvüd, 15, nr. 2881, 2882; Tirmizi, Zekât 33, nr. 669.

Açıklama:

Anne ve babanın ölümünden sonra yapılan iyilikler, onların ruhlarını rahatlatır.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

18 Aralık 2024 Çarşamba

ANNE VE BABANIN VEFÂTINDAN SONRA ONLARA KARŞI GÖREVLERİNİ YERİNE GETİRME

36. Ebü Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Bir kimse öldükten sonra derecesi yükseltilir. Bunun üzerine o:

“Yâ Rabbi! Benim derecem neden yükseltildi?” diye sorar. Ona şöyle cevap verilir:

“Evlâdın senin bağışlanman için Allah”a duâ etti. İbni Mâce, Edeb 1, nr. 3660; Ahmed ibni Hanbel, Müsned, TI, 509, nr. 10618; İbni Ebi Şeybe, el-Musannef (Hüt), VI, 93, nr. 29740.

Açıklama:

Bir evlât ölen anne-babasına duâ ettiği, günahlarının bağışlanmasını Cenâb-ı Hak'tan niyâz ettiği zaman, onların derecesi yükseltilir, üstelik derecelerinin neden yükseltildiği de kendilerine söylenir.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

17 Aralık 2024 Salı

ALLAH, ANNE VE BABASINA İYİ DAVRANAN EVLÂDIN ÖMRÜNÜ UZATIR

 22. Tâbiin muhaddislerinden Sehl ibni Muâz, ashâb-ı kirâmdan olan babası Muâz ibni Enes radıyallahu anh'ın şöyle dediğini rivâyet etti:

Nebiyy-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Anne ve babasına iyi davranan kimseye müjdeler olsun. Allah Teâlâ onun ömrünü uzatsın.” Ebü Ya'lâ el-Mevsıli, Müsned (Esed), TI, 65, nr. 1494; Taberâni, elMu'cemü”l-kebir (Selefi), XX,198; Hâkim, el-Müstedrek (Atâ), IV, 170, nr. yk

Hadisin Râvisi:

Muâz ibni Enes el-Cüheni

Muâz ibni Enes, Fahr-i Âlem Efendimiz'i görme şerefine nâil oldu. Önceleri Medine'de, daha sonra Mısır'da yaşadı. Mısırlılar kendisine çok değer verirdi. Emevi halifesi Abdülmelik ibni Mervân döneminde (685705) vefât etti.

Allah ondan râzı olsun.

Hadisin Açıklaması

Allah Teâlâ insanın rızkı gibi, ömrünü ve ecelini de belirlemiştir. Normal durumda bunlar değişmez. Fakat bir evlât, anne ve babasına hizmet eder, onların duâsını alırsa, Kâinâtın Rabbi, o evlâdın ömrünü bereketlendirmek süretiyle uzatabilir. Bu şöyle olur: Cenâb-ı Hak onu rahat ve huzur içinde yaşatır. Başkasının bir yılda yapamayacağı hayır ve hasenâtı, ibâdet ve taâtı, o kuluna kısa bir zaman içinde yaptırabilir. Böyle bir saâdet, o kul için ömrün uzaması sayılır. Allah Teâlâ istediği kuluna, ölümünden sonra kendine sevap kazandıracak hayırlı işler de yaptırabilir. Bu da o kul için ömrün uzaması sayılır.

Bu Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Anne-babasının duâsını alan, onların rızâsını kazanan evlâttan Allah Teâlâ râzı ve hoşnut olur.

2. Cenâb-ı Hak, kendisinden râzı olduğu kulunun ömrünü boşa harcatmaz; ona hayırlı işler yaptırır; böylece onun ömrünü bereketlendirir.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

16 Aralık 2024 Pazartesi

YAŞLILIK DÖNEMLERİNDE ANNESİNE VE BABASINA GEREKEN HİZMETLERİ YAPAMAYIP DA CENNETİ KAZANAMAYAN KİMSENİN HALİ

21. Ebü Hüreyre radıyallahu anhdan rivâyet edildiğine göre, bir defasında Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

“Perişan olsun, perişan olsun, perişan olsun.” buyurdu. Sahâbiler:

“Yâ Resülallah! Kim perişan olsun?” diye sordular. Allah'ın Elçisi şöyle cevap verdi:

“Anne ve babasına veya onlardan sadece birine yaşlılık günlerinde yetişip de, hizmetlerini yapamadığı için cehenneme giren kimse perişan olsun.” Tirmizi, Daavât 101, nr. 3545; Ahmed ibni Hanbel, Müsned, IV, 344, nr. 19238.

Hadisin Açıklaması

Yaşlılık günleri, insanların ilgi ve yardıma en fazla ihtiyaç duydukları günlerdir. Anne ve baba, o günlerde hem hatırlarının sorulmasını, hem de yapamadıkları işlerin evlâtları tarafından görülmesini isterler. Sevgiye ve ilgiye en çok muhtaç oldukları bu güçsüz ve dermânsız günlerinde, annesinin ve babasının ihtiyaçlarını sağlamayan şefkat ve merhamet yoksunu evlâda Peygamber aleyhisselâmın üç defa “perişan olsun!” diye bedduâ etmesi ne kadar anlamlıdır.

Zor günlerinde anne ve babasının hizmet ve ihtiyaçlarını karşılayan ve böylece onların gönlünü kazanan evlâdın mükâfatı ise ebedi cennet olacaktır. Şu hadis-i şerif bize bunu göstermektedir:

“Anne ve babasının veya onlardan sadece birinin yaşlılık günlerinde onlara gereken hizmetleri yapamayıp da cennete giremeyen kimse perişan olsun.”Müslim, Birr 9, nr. 2551.

Bu Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Peygamber Efendimiz, anne ve babaya özellikle yaşlılık günlerinde hizmet etmeyi tavsiye buyurmuştur.

2. Yardıma muhtaç oldukları zamanda annesini ve babasını koruyup gözetenlerin cennete, onlarla ilgilenmeyenlerin cehenneme gireceğini haber vermiştir.

3. Yaşlı ve hizmete muhtaç oldukları günlerde anne ve babasına kasden yardımcı olmayanlara Resülullah Efendimiz, “Perişan olsun, perişan olsun, perişan olsun” diye bedduâ etmiştir.

EL- EDEBÜ'L MÜFRED- Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

15 Aralık 2024 Pazar

Sonsöz Yerine

İnsan özü itibarıyla mücadelecidir. (Kehf: 54) Yaşamında boşluk olmaz ve bir şeylerin mücadelesini verir. Müslüman ise yaptığı tercihin ne olursa olsun bir karşılığı olduğunun bilincindedir. Zira zerre miktarı kötülük işleyen karşılığını alır, zerre miktarı iyilik yapanda karşılığını alır. (Zilzal: 7-8) Bu nedenle o varlığını Allah'a adamıştır. (Enam: 162) Allah'ın tarafında olmak ise bir bedel ödemeyi ve fıtratına uygun mücadelenin de yine İlay-ı Kelimetullah için olmasını gerektirir. Zaten bu bedelin karşılığı cennettir.

Müslüman kimliğinin gereği müsait zamanlarının hobisi olarak değil hayatın anlamı olarak Allah yolunda mücadeleyi yaşamaktır. İslam için “kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” fikrini besleyici bir dava ahlâkına kaynak Allah adamı olmaktır. 

Ebedî kurtuluş yeryüzüne gerçek adaletin hakim olabilmesi için tevhidî çizgide nebevî sünnetle istikamet üzere, istikrarlı bir mücadeleyle mümkündür.

“Rabbine olan kulluğunu ölüm sana gelip erişinceye kadar devam ettir.”  (Hicr: 99)

http://rahle.org/abdullah-egilmez-yazarinin-ilay-i-kelimetullah-icin-mucadele-yazisi-342

14 Aralık 2024 Cumartesi

Mücadelede İstikrar Gereklidir

Mücadelede istikrar zaruridir. İstikrar, yön veya yürüyüşün zaman ve şartlara göre eğilip bükülmemesi; değer ve önceliklerin ortama göre değişmemesidir. İnatçılık değil, bilinçli olarak kendini ve yürüyüşünü hesaba çekmek; bu muhasebeyi yaparken günün şartlarının karşısına peygamberlerin günlerinin şartlarını ve ahiret gününün şartlarını koymaktır. Günü kurtarmayı değil uzun vadeli düşünüp hareket etmeyi seçmektir.

Bu mücadelede bir insan Allah'ın tarafındaki durumunu değiştirmediği sürece, Allah da vaadini değiştirmeyecektir (Rad: 11). Ara sıra bir şeyler yapan bir kişilik değil, sürekli, istikrarlı mücadeleci bir yürüyüşü sürdürmek asıl sonucu getiren ameliyedir. Allah Resulünün: “Ey Abdullah! Falan adam gibi olma” emri amellere devamlılığın Müslüman kimliğinin ayrılmaz parçası olduğuna bir vurgu olsa gerek.

“İpini iyice büktükten sonra onu söküp dağıtan kadına benzemeyin”(Nahl: 92)

Mücadelede topyekun istikrar kulluğun gereğidir. Eğer kullar herhangi bir zaman diliminde gevşeklik gösterirlerse, bu dinin sahibi onlara verdiği imtiyazı ve desteği geri çekecektir. Yukarıdaki izahlar ve tevhid tarihindeki diğer örnekler bunu açık olarak ortaya koymaktadır. Allah'ın kendi emanetini yüklediği İsrail oğullarının “şehre girin” ilahi emri karşısında laubalilik göstermeleri üzerine çöle sürülmeleri ya da Uhud'da kazanılmış bir zaferi Müslümanca karşılayamayan bir cemaatin Allah'ın gönderdiği hezimetle yüzleşmeleri, bu konuda verilebilecek yerinde “güzel örnekler”dendir.

Mücadele uzun soluklu bir yürüyüştür. İnsan fıtraten acelecidir yani arzularının hayallerinin hemen pratik bulmasını ister. (Kıyamet: 20-21) Ancak arzu edilen neticeye hemen ulaşılamayacağı unutulmamalıdır. Zira zaten takva temelli bir yürüyüşün başarı ölçütü dünyevî ölçülebilir hedeflere ulaşmak değil, Allah'ın halifesi ve kulu sıfatına münhasır bir şekilde çabaları sürdürerek onun rızasını kazanmaktır. Allah'ın rızasını kazanmak ise yapılan her hareketinin doğruluğunun onun sisteminde kontrol edilmesiyle mümkün olabilecektir. Bu nedenle saman alevi misali hızla parlayıp hızla sönen bir çalışma Allah Resulü tarafından uygun görülmemiş ve bu düşünce tarzı tashih edilmiştir. Resulullah: “Orta yolu tutunuz, amellerinizi mükemmelleştirmeye ve Allah’a yakın olmaya gayret ediniz. Sabahleyin, öğle ile akşam arası çalışınız. Bir parça da geceden faydalanınız. Aman acelesiz gidin, telaşsız gidin ki, menzilinize, varacağınız hedefe ulaşasınız.” (Buhârî, Rikâk 18. Benzer şekilde Buhârî, Îmân 29. Ayrıca bk. Nesâî, Îmân 28) demektedir. O amellerin az da olsa devamlı olanının daha önemli olduğunu söylemektedir. (Buhârî, Îmân 32, Teheccüd 18; Müslim, Müsâfirîn 221. Ayrıca bk. Nesâî, Kıyâmü’l–leyl 17; Îmân 29) Mermeri aşındıran suyun tazyiki değil, damlarının sürekliliğidir.

Mücadele tek bir uygulamanın, deneyimin ve yahut çalışmanın adı değildir. Topyekun bir harekettir, gerçek. Bu hareketin, bu yürüyüşün, bu çabaların içinde her bir ferdin kendi gücü oranında yeri vardır. Bir savaşta zafere ulaştıran amil bir neferin kendi kendine savaşması değil, saf düzeninde kendisine verilen görevi yerine getirmesidir. Kimi bu iman çağrısı seferberliğinin önündedir, kimi neferidir, kimi ise kardeşleri için geride kalıp ilim çalışması yapmaktadır. (Tevbe: 122) Önemli olan, herkesin aynı hedef ve amaç uğrunda, aynı yolun üzerinde ve aynı anlayışla kendileri için düşen görevin gereğini hakkıyla yerine getirmeleridir. İslam davasının içinde her bir yüreğin taşıyacağı bir yük muhakkak vardır.

Mücadelede süreklilik esastır. Zira mücadele kolay elde edilebilene verilen bir tanımlama değildir. Mücadele anlamı gereği sürekliliği, zorluğu ifade eder. Bu meşakkatten dolayı mücadele eden mümin Rabbi katında değerli (Saf: 4) olur, bu nedenle de yılgınlık ve zafiyet gösterilmemelidir. (Al-i İmran: 146) Bu dinin ve bu kulların sahibi diyor ki:

“Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş; Ve ümit edeceğini yalnız Rabbinden iste” (Nahl: 6-8) (21)

Rabbimizin bu hitabı kullarına sürekli bir mücadele azminde ve sürekli bir mücadele gayretinde olma gerekliliğini ortaya koyar. Müslümanın bir işi bitirdiği zaman dinlenmesi, işini tamamladığı için kulluk görevlerinin bittiği sonucu çıkmaz. Tam tersine bir işi bitirmek yorulmayı da getirir, fakat bu ilahî hitap, “işi bitirdin, yoruldun fakat durma, kalk, yorul, yorulmağa devam et” demektedir. Mücadele ne kadar çetin olursa olsun, mücadele ortamı ne kadar olumsuz olursa olsun bu görev sürdürülmelidir, zira bunlar yakîn gelene kadar sürecek bir ameliyedir.

Mücadele insanının sahip olduğu mücadele hırsı onun mücadelesindeki azmi de besleyecektir. Bu hırs Allah adamı nasıl olması gerekiyorsa öyle olmaya çalışma, kendini o formda tutma, onun gereğini eksiksiz yapmaya çalışma, aksine  sebep  olacak her olgudan uzak durma iştiyakıyla birliktedir. O önce sağlam bir Müslüman olması, sonra da sağlam ve sıhhatli bir bünyeye sahip olması gerektiğinin farkındadır. “Çünkü bedenî yönde güçlü olan Müslüman oruç, hac, cihad gibi ibadetlere, Allah yolunda gayrete, mücadeleye mücahedeye  güç yetirebileceğinden sevabı çok kazanması yönünden tabii ki daha hayırlıdır. Müslüman başına gelen hadiselerde kendisini ihtimallere kaptırıp Allah’ın kazasına razı olmamak, kadere karşı çıkmak ve sonunda Allah’ı inkar etmek gibi kötü bir hale düşebilir. Gerekli tedbirleri aldıktan sonra başa gelen işlerde “şöyle olsaydı böyle olurdu” gibi sözlere hiç gerek yoktur. Müslüman bu durumda “iş Allah’ın takdiridir” diyerek güçlü iradesini kullanır ve böylece güçsüz, iradesi zayıf mü’minlerden Allah’a daha hayırlı ve sevimli olmuş olur ve mü’min her hadise karşısında Bakara: 156’da belirtildiği gibi “Biz Allah için varız yani varlığımız Allah içindir sonunda da O’na döneceğiz” diyerek teslimiyetini, aciz ve zayıflığını ortaya koyup Allah’ın her şeyin üstünde güç ve kuvvet sahibi olduğunu hatırından çıkarmamalıdır.”

Müslüman bu yakîn iman sebebiyle bilir ki amelleri asla zayi olmayacaktır (Hud: 115), dünyaya ait olana bütün bir insanlık tamah ederken yaptığı fedakarlıkların yüksek bir bedelle kendisine döneceğinin farkındadır, bu bedel Allah'ın kendinden razılığıdır, bu bedel cennettir.

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe: 111)

http://rahle.org/abdullah-egilmez-yazarinin-ilay-i-kelimetullah-icin-mucadele-yazisi-342

13 Aralık 2024 Cuma

Mücadele İstikamet İster

Mücadelede istikamet üzere olmak gerektir. İstikamet doğruluk, dürüstlük, her çeşit işte itidal üzere bulunma, adalet ve doğruluktan ayrılmayıp din ve akıl dairesinde yürüme demektir. Din ve dünya ile ilgili vazifelerini emrolunduğu gibi yapmaya çalışan bir Müslüman dosdoğru bir insandır. “Bizi dosdoğru olan yola ilet" (Fatiha: 3) ayetinin devamında, bu yolun kendilerine nimet verdiklerinin yolu olduğu açıklanır. Bu nimet verilenler de peygamberler, sıddîklar, şehidler ve Allah'ın salih kullarıdır. Mü’min, Allah'ın salih ve sadık kulları ile beraber olur, onları sever, ilim ve sohbet meclislerinde bulunursa Cenâb-ı Hak onun doğru yolu bulmasını ve onda devamını kolaylaştırır.

İstikamet Allah ve resulün bildirdiği (sırat-ı müstakim) kurallara göre doğrularımızı belirlemektir.

İstikamet, hem yönün hem de yürüyüşün doğru olmasını gerektirir.

Herhangi bir yolda azimle ilerlemek başarı getirir, fakat yürüyeceğimiz yolun seçimi bize bırakılmadığı için başarı veya başarısızlığa kanmadan sabırla yürüyüşe devam etmek gerekir. 

Takva toplumu anlayışına uygun olarak yapılan işlerde, ortalamayı değil kaliteyi önemsemeliyiz. İş yapma şeklimiz, o işin en iyi yapılma şekli olmalıdır.

Fert veya cemaat olarak tarzımız, olabildiğince açıklık içinde olmalıdır. Bunun kendine güvenin bir işareti olduğu; yapılan yanlışların gizlenememesi gibi bir riski / güvenceyi de beraberinde taşıdığı unutulmamalıdır. İnsanları gizeme çağırmamalıyız / gizem peşinde koşan insanların tercihi olmamalıyız.

Hareketli ve harekette istikrarlı, gelişmeye açık kişilikler olmalı, bunları desteklemeliyiz.

İslamî bir temeli olmayan, davete veya cemaate zarar veren davranışlardan ve kişilik özelliklerinden vazgeçilmelidir.

Yaşı, mesleği vb. özellikleri ne olursa olsun her fert müsavidir: Eğitim / tebliğ / infak / cehd herkes için ortaktır. Bu kapsamda Cemaat içinde o fert için oluşan rol ne ise, ona tabi olmalıdır. Bireyin mücadeleye katılımı oranında konumu etkilenir.

Kardeşlik ortak bir bilgi temeli ve anlayışlarla desteklenir. Amaç ve metot konusunda benzer düşünmeye başlayan insanlar yolculuğun gereklerini paylaşmakta istekli ve organize olacaklardır.

Sorumluluk Allah’a karşı olduğundan her fert, dünyevî bir ödül veya ceza beklemeden elini taşın altına koymalıdır.

http://rahle.org/abdullah-egilmez-yazarinin-ilay-i-kelimetullah-icin-mucadele-yazisi-342

12 Aralık 2024 Perşembe

Mücadele Kaynaklardan Beslenir


Hedefi İlay-ı Kelimetullah'ın ikamesi olan mücadelenin zemini, içinde yaşanılan coğrafyadır. Yeryüzünde iman ve adaletin hakim olduğu, İslam'ın amellerde ve gönüllerde yaşandığı esenlik iklimini inşa edebilmek için yürünen bu yolun konusu yine insandır. Ve insan Allah ile olan hukukunda tercihini özgürce yapabilmelidir: imanı kabul etmeyi de, etmemeyi de kendi iradesiyle tercih edebilmelidir. İnsanların Allah'ın dinini gereği gibi anlayabilmeleri için ise hikmet ve basiret üzere davet gereklidir.

Bu mücadeleyi sürdürecek dava adamları Kur'an ve Sünnetten besleneceklerdir. Karşılarına çıkan meseleleri bu iki temel kaynak ekseninde çözümlemek için dikkatleri yoğunlaştırmalı ve bu alanda ümmetin amelî ve ilmî birikimini sahiplenmelidirler. Bu Ehl-i Sünnet yaklaşımıyla İslam bütünlüğü içinde ümmetin meselelerini, insanlığın buhranını bir takva toplumu inşa etme bilinciyle ele alarak sırat-ı müstakimde (dosdoğru yolda) yürünmelidir.

Bid’atlerden arınmış, saf bir İslam toplumunu ihya etmek için örnek nesil olan asr-ı saadet toplumuna doğru; yaşanılan coğrafyanın değerleri, sosyal ahengi de gözetilerek çalışmalar sürdürülmelidir.

http://rahle.org/abdullah-egilmez-yazarinin-ilay-i-kelimetullah-icin-mucadele-yazisi-342

11 Aralık 2024 Çarşamba

Mücadele Hayat Kaynağıdır

Mücadele imanın gereğidir; iman tavır gerektirir. Asıl olan imanın gerektirdiği tavrı gösterip bedeline razı olmaktır.

Mücadele muttaki insanın azığıdır, takvanın gereğidir. Mücadeleyi anlamlı kılan bilinçli olmasıdır. Zaten yapacağı bir eylemi Allah rızasına uygun biçimde yerine getirerek sevap kazanma anlayışının her an diri tutulmasıyla benlik, her an Rabbin huzurunda olacaktır. Zaten takvanın zirvesi ihsan da budur. Bu dirilik kimliğin muhafazasını da sağlar.

Mücadele imanın gerek şartlarındandır. Mücadelesiz bir iman aşınmalara açıktır. Şeytan ve yandaşlarının her türlü hile ve desiseyle saptırıcı, alçaltıcı çabaları karşısında iman erozyona açıktır. Her gün onlarca saniye karşılaşılan bu etkiler karşısında imanı koruyacak olan selim bir kalptir. Selim bir kalp Allah'ın nuruyla dolan bir kalptir. Allah'ın adını bile kullanarak yoldan çıkarma gayretindeki şeytana (Fatır: 5) karşı ancak iman üzere çabalayan bir insan direnebilir. Bataklığı kurutmadan gül bahçesi aynı yerde yeşermez. Müslüman yaşam alanını imanî değerlerin esenlik iklimine çevirebildiği ölçüde şeytan ve tağutların saptırma ve zulmünden emin olur ve hem kendisinin ve hem de ehlinin imanını koruyarak “Müslümanca bir ölüm” ile (Araf: 126) Rabbine gidebilmenin yolunu teminat altına almış olur.

Mücadele mustaz’af insanların yaşama ümididir. (Nisa:75) Zira zalimlerin zulümatı (oluşturdukları kaotik karanlık hava) altında bunalmış, değil tarihi, kendi küçük dünyalarında bile yaşam koşullarını kendi lehlerine çevirebilmekten aciz insanlar için kurtuluşun kaynağıdır. Onlar Allah'a dönerek kendi acziyetlerini ortaya koyarak bir kurtarıcı ummaktadırlar. Mücadelenin sürüyor olması onları yaşama bağlayıcı bir unsur olacaktır. Bu gayretlerin varlığı bir gün muhakkak yeryüzünde ıslahın ve imarın sağlanacağının alametidir. İnsanlık onurunun muhafazası, izzetli şekilde bir hayat için sahiplenilen değerlerin yaşanılır olması gereklidir. 

Mücadele yeryüzünün fesattan arındırılarak imar edilmesinin yoludur. Zulmün her zerresinin durdurulması, fitnenin her noktasının temizlenmesi, dünyanın her karışında Allah’ın dininin yaşanmasını kendine hedef koyacak ve bunun için durmaksızın mücadele edecek bir anlayış yaşam tarzı haline getirilmelidir.

İman / küfür çizgisiyle oluşan ayrılık ve iki toplum vakasının bilinciyle yürüyecek bir mücadele “Onları affet ve onlardan yüz çevir”den, “küfrün önderleriyle savaş” emrine kadar giden bir mücadele çizgisidir bu.

“Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetli” (Maide: 54) olmak ve “münkere el, dil ve kalp ile tavır almak” bu mücadelenin şeklini belirleyen düsturlardandır.

http://rahle.org/abdullah-egilmez-yazarinin-ilay-i-kelimetullah-icin-mucadele-yazisi-342

10 Aralık 2024 Salı

Mücadele Kulluğun Gereğidir


Müslümanın fiillerinin değerini belirleyen, anlamlı kılan şey onun bakış açısıdır, fiillerine yüklediği anlamdır. Kişi yapıp ettiği her şeyi bir mücadele ruhu ile, Rabbinin rızasına giden bir bahane niyetiyle işliyorsa bu, bütün hareketlerini kuşatacaktır. Bu söz farkındalığın, eylemlerin bilinç düzeyinde olmasının önemini belirtmektedir. Allah'a karşı sorumluluğun bilincinde olma durumu ise takvadır.

Sorumluluğunun bilincinde olan bir Müslüman, Rabbi, Meliki, İlahı olan Allah ile bir ahitleşmede bulunmuş, taraf olarak bir söz vermiştir. 

Bu ahitleşmenin esaslarından birincisi; Allah'ı Rabb olarak tanımak (A'raf: 172), ikincisi ise; Allah'ın yeryüzünde halifesi olmaktır. (Yunus: 14) 

Bu tespitler Müslüman’ın yeryüzünde iradesi ve enerjisi ile kulluk ispatına girişmesini zorunlu hale getiriyor. Bu gayret demektir; yeryüzünü Allah'ın istediği şekilde imar etme demektir: İlay-ı Kelimetullah gayreti demektir. (Tevbe: 40)

Bu kimlik tercihi ciddi bir karardır, önemli bir karardır, hayatı şekillendiren bir karardır ve bedel ödemeyi gerektiren bir karardır. Tarihin her döneminde iyi ile kötü arasında mücadele vardır ve iyi ile kötü bilinen özelliklere sahiptir. Kötü olanın, şer olanın tarafında olanlar (varlıkları / kimlikleri gereği) hiç bir ahlâkî ve insanî değer ve sınır tanımazlar. Aynı şekilde -özellikle Allah'ın tarafında yer alan- iyinin taraftarları ise herkes tarafından güzel olarak değerlendirilen evrensel iyilik doğrularına bağlı oldukları için mukayyettirler. Allah'ın tarafında olanların yeryüzüne Tevhid'in yayılması ve gerçek Adalet’in ikamesi için çalışıyor olmaları, şeytanın tarafında yer alanlar açısından bir iktidar sorunsalı olarak algılanacaktır. Bu süreç kaçınılmazdır. Yeryüzünde yaşayan herhangi bir insan için ise sadece seçim yapmak vardır: 

Allah'ın tarafında olmak ya da Allah'ın karşısında olanların tarafında olmak. (Nisa: 76) Bu tahlilde Allah'ın kendi tarafında olanlar için verdiği görev: iyi ile kötünün savaşında iyinin kazanması için mücadele edilmesidir. (Al-i İmran: 127)

Zulmün bayraktarlığını yapanlarla birlikteliğini sürdürenlerde çok ciddi anlam kaymaları oluşur; batılı hak, hakkı ütopya olarak görecek kadar yaptıklarını normalleştirmektedirler. Böyle bir toplumda denge bozulmuş, nirengi kaymıştır.

“Zulüm iyice azıtınca, toplum dejenere olunca, ölçüler birbirine karışınca, her yanı koyu bir karanlık kaplayınca temiz bir ruh; rejimleri, kanunları ve gelenekleri şekillendiren zulme katlanamaz, tepki gösterir. Bu tür toplumlarda zulüm genel fıtratı bozar. Öyle ki insanlar, zulüm yapıldığını görmelerine rağmen tepki göstermezler. Azgınlığı, saldırganlığı gördükleri halde önüne geçmek gibi bir duygu uyanmaz içlerinde. Hatta genel fıtratın bozulması, haksızlığa uğrayanın tepki göstermesini, direnmesini yadırgayacak ve kendini veya başkasını savunmaya kalkışanı, Kıpti'nin Hz. Musa'ya dediği gibi "yeryüzünde zorbalık yapmaya", kamu düzenini bozmaya, anarşi çıkarmaya kalkışmakla suçlayacaktır. Bunun nedeni, diktatör tağutî rejimin insanları ezmesini görüp ses çıkarmamaya, herhangi bir harekette bulunmamaya alışmalarıdır: Öyle bir an gelir ki onlar, asıl yapılması gerekenin bu olduğunu, bunun bir meziyet olduğunu, bunun edep olduğunu, ahlâk ve iyiliğin bu olduğunu düşünürler. Bu yüzden haksızlığa uğrayan birinin kendini savunduğunu, tağutların kurdukları rejimleri korumak amacı ile diktikleri engelleri yıkmaya çalıştığını, bir mazlumun bu tür batıl, saçma ve yapay duvarları yerle bir etmeye giriştiğini gördükleri zaman, dehşete kapılarak hemen uzaklaşırlar. Uğradığı haksızlığı bertaraf etmeye çalışan mazlumu kan dökücü ya da zorba olarak nitelendirirler. Hemen o mazlumu kınama bombardımanına tutarlar, cezalandırırlar. Ama azgın ve zalim diktatörü kınadıkları ya da cezalandırdıkları çok az görülmüştür. Zulümden dolayı ayakta kalmayacak duruma gelse bile bir mazlumun ağır bir zulme tepki göstermesini mazur gösterecek bir neden bulamazlar.” (Kutup, S., Kasas: 19. ayetin tefsiri, Fizilal-il Kur'an, Dünya Yay. c: 8, sf: 89.)

Kendi durumlarını idealize eden ve Allah'a göre küfrün yanında yer tutan bu insanlar, görüldüğü gibi bunu bireysel tercih olarak algılamamaktadırlar, tam aksine dünya üzerinde bir hakimiyet zemininin zorunlu paradigması olarak ortaya koymaktadırlar. Bu konuyu bir varlık savaşı mevzusu olarak değerlendirmektedirler. Aslında onların bu durumu bir meydan okuyuşun ifadesidir. Bütün bir varlık alemi tevhide yönelmişken, sadece karanlığın bir avuç yandaşı bu mücadeleyi körüklemektedirler. (Mü'min: 4-5) Diğer yandan irade ve tasavvurlar konusunda, cahiliyyeden yana tavır koyan bu insanlar kendileri gibi olmayan bir kişiden, kendilerine uymasını isterler. “Şayet kişi onlara katılmazsa ona eziyet eder, işkence yaparlar. Onlara katılır ve uyarsa kimi zaman onlar tarafından ve kimi zaman da başkaları tarafından o kişi eziyet ve işkenceye uğratılır. Meselâ, dindar ve takva sahibi bir kimsenin zalim ve günahkâr bir topluluk arasına düştüğünü varsayalım. Böyle bir topluluk, zulümlerine ve işledikleri günahlarına onu da katmadan yahut o kimse yaptıklarına ses çıkarmaz hale gelmeden rahat etmezler." (el-Cevziyye, İbn K., Zadül Mead, İklim Yay. İstanbul, 1989, c: 3, sf: 32) Onların bu mücadele azmi bir mümin tarafından görülmezlikten gelinebilecek bir durum değildir. Zira İlay-ı Kelimetullah sevdalısı böyle bir bakış açısından nefret eder. (Mü'min: 35)

Kıyamete değin sürecek olan çatışmada kötünün / şeytanın taraftarları Allah’ın taraftarları üzerinde türlü türlü oyunlar oynayacaklardır. Bu beklenmeyen, sürpriz bir durum değil, tam tersine örnekleri Kur'an tarafından onlarca kez anlatılmış, mükerreren olacağı haber verilmiştir. Bu durum çekilecek sıkıntıların habercisidir, fakat aynı zamanda ebedi kurtuluşun da müjdesidir. (Bakara: 214) Allah'ın kullarına müjdesi sadece ölüm sonrasına ötelenmiş bir kurtuluş değil, aynı zamanda dünyada da Allah'ın yardımını getirmektedir. (Al-i İmran: 160) Bu zorlu ve kaçınılmaz mücadele yeryüzündeki tüm insanlık için esenlik ve huzur iklimini sağlayacaktır. (Hud: 115)

Müslümana verilen görev kaçınılmaz bir roldür. Zira bir yönden Allah tarafından yaratılmıştır, acizdir, zayıftır, güçsüzdür. Diğer yönden bir antlaşma yapmış ve söz vermiştir. Üstelik zaten Rabbi olan Allah onu bu görevinde koruyup kollamayı taahhüt etmiştir, İlay-ı Kelimetullah için dünyayı bir kenara bırakıp ahiret adamı (Allah adamı) olmayı kendine varlığının anlamı olarak benimsemiş kullarına yardım edecektir. (Muhammed: 7) Mü’min için verilen dünyayı ıslah ve adaletin tesisi görevi, ve sair işler zaten fıtratına uygundur, yapamayacağı şeyler değildir. (Bakara: 256)

Mücadele Yaşam Tarzıdır

Din bir tanımıyla tutulan yoldur, her hangi bir yol değil mabudun rızasına götüren bir yol. Bu yol dosdoğru bir yoldur ve bu yola girenler, Allah'ın ipine sarılanlar kurtuluş yolunu bulanlardır. Bu yolda olabilmek ve kalabilmek için mücadele edenlere yolun sahibi kendi rızasına gidecek diğer yolları (sebil) da gösterecektir. (Ankebut: 69) Bu yoldaki her bir gayret birer olgun Müslüman olma mücadelesidir, birer Rabbine layık kul olma mücadelesidir. 

Sözlükler mücadele kelimesini; “birbirlerine isteklerini kabul ettirmek için iki taraf arasında yapılan zorlu çalışma, savaş”, ya da “herhangi bir amaca erişmek, bir kuvvete karşı koyabilmek için bir kişi veya topluluğun güçlü, sürekli çabası, savaşımı” olarak tanımlar.

Hemcinslerini ıslah etme derdindeki Müslüman; “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir” (Nahl: 25) ilahi emrine muhatap olmuş bir insandır. Kendini bilir, Müslüman kimliğine sahiptir ve kimlilikte karşıtlılık ilkesi gereğince ötekini de tanımlamıştır ve ötekileşmeyi reddetmiştir.

Yukarıdaki ayet ile Rabbimiz mücadelenin fikri altyapısını detaylıca ortaya koyarak muhatabı olan kullarını ikna etme yöntemini değil, kaçınılmaz bir mücadele yükümlülüğü altında olan halifelerine mücadelenin şeklini sunmaktadır: “En güzel şekilde.”

9 Aralık 2024 Pazartesi

ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER 18- SONUÇ

MÂTÜRİDÎ'NİN TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN ADLI ESERİNDEN ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER

Sonuç

Nesnenin (eşyanın) özneden ve öznenin kavramasından bağımsız bir varlığa sahip olduğuna; halden hale değişip dönüşen, zıtlıkları kendisinde toplayan, acziyet içinde bulunan nesnelerin kendiliğinden meydana gelemeyeceğine (nesnelerin hâdis oluşuna, sonradanlığına); eksik, kusurlu ve muhtaç durumda bulunan varlıklardaki zıt durumların bir araya gelerek evrendeki uyum ve düzene hizmet edişine; yapısındaki kâbiliyetlerle birlikte insanın fıtrî bir eylemi olan akıl yürütme gücüne dikkat çeken Mâtürîdî, vahiyle karşılaşmasalar bile insanların akıl yürütmek sûretiyle üstün niteliklere sahip Yüce Yaratıcı'nın varlığını bilebileceğinden ve Allah'a îman etme sorumluluğunu taşıdığından bahsetmiştir.

Yüce kitabımız "Kur’an'daki âyeti kerimeleri anlama faaliyeti" olarak düşünebileceğimiz Mâtürîdî'nin Te'vîlâtü'l-Kur'an isimli çalışmasındaki aklî izahlar esasen Kur'an'ın pratik düşünmeye, evreni araştırıp inceleyerek keşfetmeye yönelik metodundan hareketle dile getirilmiştir. Zira Kur'ân-ı Kerim'de Yüce Allah, insanın en fazla muhatap olduğu olgulara yani insanın kendi yapısı ve çevresindeki olaylara dikkat çekerek düşünmeye sevk etmekte, her fırsatta aklı kullanmanın önemini vurgulamaktadır. İnsanın körü körüne değil, aksine araştırarak aklıyla ve tecrübesiyle hareket etmesini, mâkul gerekçelere dayanarak kararlar almasını emreden Yüce Allah'ın beyanları, bilimsel bulgu ve keşiflerle de desteklenmekte "evrenin de okunması gereken Allah'ın varlığı ve birliğine ilişkin bir âyet" olduğunu göstermektedir. İşte Mâtürîdî, Allah'ın kelâmı olan Kur'an âyetleriyle Allah'ın fiili konumundaki evren âyetlerini bir bütün olarak düşünmeyi, böylece hayatın anlamı ve değerini keşfetmeyi kendisine ilke edinmiş bir düşünürdür.

Velhâsıl-ı kelâm, Mâtürîdî'nin "ilâhî bir rahmet" şeklinde ifade ettiği vahyî bilgi, selim akıl sahipleri için açıklayıcı bir rehber, aydınlatıcı bir ışık ve Allah'ın bir lütfudur. İşte her fırsatta vahye olan ihtiyaca ve vahyin yaptırım gücüne vurgu yapan Mâtürîdî, vahyî bilgi olmasaydı bile genel ahlâkî ilkelerin yanı sıra Allah'ın varlığı ve birliğine ilişkin bilginin elde edilmesinde "aklın keşfedici özelliğine ve işaretleri okuyabilme kabiliyetine" dikkat çekmektedir...


Kaynakça

KELÂM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Cilt: 15, Sayı: 1, 2017 Sayfa: 150-166

Fatma AYGÜN

Dr., Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü

8 Aralık 2024 Pazar

ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER -17-

MÂTÜRİDÎ'NİN TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN ADLI ESERİNDEN ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER

Her insanın yapısına kodlanan özelliklerin (fıtratın) hem varlığına, hem de doğru bilgiye yöneltmedeki rolüne dikkat çeken Mâtürîdî, Te'vilâtü'l-Kur'ân adlı eserinde konuya ilişkin açıklamalarda bulunarak şunları söylemiştir;

Son örnek ise şöyledir:

"Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene and olsun ki" (eş-Şems 91/8.)

"...Lezzetli ve faydalı şeyleri sevmenin, kötülüklerden ve elemlerden kaçınmanın nefsin tabiatında yer aldığını görmez misin? Fakat nefis faydalı ve zararlı olan her şeyi tek tek bilemez. Ancak tadarak (algılayarak) bunu bilebilir. Gözün renkleri idrak etmesiyle birlikte onun iyiliğini ve kötülüğünü bilememesi de buna benzer. Fakat akıl, iyi ve kötünün arasını ayırandır. Akıl kötülüklerin kötülüğünü, iyiliklerin iyiliğini genel olarak ayırabilecek bir tabiatta (yapıda, özellikte) yaratılmıştır. Bununla beraber akıl, her iyi şeyin iyiliğini, her kötü şeyin kötülüğünü tek tek bilemez (arasını ayıramaz). Öyleyse (Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene and olsun ki) âyeti, yani iyiden kötüyü, temizden pisi, fücurun kötülüğünü ve takvanın iyiliğini ayıracak şeyi (Allah) nefislerde yarattı, anlamına gelir. İşte böylece imtihan ve külfet (sorumluluk) gerekli olur. (akıl, yani ayırt etme yetisi sebebiyle yükümlülük gerekli olur.)..."

Devam edecek...


Kaynakça

KELÂM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Cilt: 15, Sayı: 1, 2017 Sayfa: 150-166

Fatma AYGÜN

Dr., Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü

7 Aralık 2024 Cumartesi

ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER -16-

MÂTÜRİDÎ'NİN TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN ADLI ESERİNDEN ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER

Her insanın yapısına kodlanan özelliklerin (fıtratın) hem varlığına, hem de doğru bilgiye yöneltmedeki rolüne dikkat çeken Mâtürîdî, Te'vilâtü'l-Kur'ân adlı eserinde konuya ilişkin açıklamalarda bulunarak şunları söylemiştir;

Üçüncü örnek:

"Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmektedir. O, güçlüdür; hikmet sahibidir." (el-Hadîd 57/1.)

"...Ayrıca "tesbih" olarak ifade edilen şeyin, yaratılışın (hilkâtin) tesbihi olduğunu söylemek mümkündür. Her şeyin yaratılışı Allah'ın varlığına ve birliğine tanıklık etmektedir. Öyle ki kâfir olsun, mü'min olsun tüm insanların ve her şeyin yaratılışı (hilkâti) Allah'ın varlığına ve birliğine tanıklık etmektedir. (Ayetteki tesbih ile) yerde ve gökte sınamaya konu olan (irâdeli) varlıkların tesbihini kastetmiş olabilir. Bu durumda hususi bir tesbihe, yani nutkun ve dilin iradeden kaynaklanan tesbihine raci olur/tesbihi manasına gelir. (Ayette geçen yer ve gökteki her şey) ruhu olan her şeye raci olabilir (yani yer ve gökteki her şeyden kasıt ruhu olan her şey olabilir). Allah bu şeylerin derununda (sırriyet) kendisine ilişkin tesbihi yaratmış/yerleştirmiştir (yec’alü) ki bunu sadece O bilir. O'ndan başkası ise ancak Allah’ın ona bunu bildirmesi ile bilir...."

Devam edecek...

Kaynakça

KELÂM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Cilt: 15, Sayı: 1, 2017 Sayfa: 150-166

Fatma AYGÜN

Dr., Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü

6 Aralık 2024 Cuma

ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER -15-

MÂTÜRİDÎ'NİN TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN ADLI ESERİNDEN ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER

Her insanın yapısına kodlanan özelliklerin (fıtratın) hem varlığına, hem de doğru bilgiye yöneltmedeki rolüne dikkat çeken Mâtürîdî, Te'vilâtü'l-Kur'ân adlı eserinde konuya ilişkin açıklamalarda bulunarak şunları söylemiştir;

İkinci örnek:

"«Ey Âdemoğulları! Size şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır» demedim mi? (şeytana kulluk etmeyeceğinize dair sizden ahid almadım mı?)"Yâsin 36/60.

Bu âyeti (Allah'ın sözünü) Mâtürîdî üç şekilde yorumlamaktadır:

"Birincisi, yaratılış ahdidir. Çünkü Allah teâlâ varlığına tanıklık edecek şeyleri her insanın yaratılışında, yapısında var etmiş, kulluğu (ibadeti) kendisine has kılmış, kendisinden başkasına (kulluk yapılmasını) yasaklamıştır/men etmiştir

Ne var ki onlar (yani ahitleştiği insanlar) bu ahdi bozdular, kulluğu ve ulûhiyyeti ondan (Allah’tan) başkasına atfettiler/layık gördüler.

İkincisi,  Allah'ın emir ve nehiylerine itaat hususunda, Peygamberler aracılığıyla onlardan alınan ahiddir.

Üçüncüsü, (ahdin üçüncü anlamı) şöyledir, Allah insanların tabiatına birtakım istek ve arzular yerleştirmiştir ki bunların Allah tarafından (min indihî)(bir lütuf ve inayetle) karşılanması/giderilmesi (kazauhâ) onları (yani insanları), nimetlerinden dolayı kulluğu ve şükrü sadece Allah'a hasredip ulûhiyeti ona has kılmaya götürür, bunları (yani kulluğu ve şükrü) başkasına arz etmekten, O'ndan başkası için yapmaktan (insanları) alıkoyar.

Ne var ki (insanlar) bu (ahdi) bozdular ve onu terk ettiler." 

Devam edecek...


Kaynakça

KELÂM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Cilt: 15, Sayı: 1, 2017 Sayfa: 150-166

Fatma AYGÜN

Dr., Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü

5 Aralık 2024 Perşembe

ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER -14-

MÂTÜRİDÎ'NİN TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN ADLI ESERİNDEN ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER

"Allah'ın, insanları, kendisi üzere yarattığı doğa/fıtrat kanunu" şeklindeki Allah'ın sözü şu anlamlara gelebilir.

Üçüncüsü, "Allah'ın insanları imtihanı taşıyabilecek bir fıtrat üzere yaratmasıdır."

"Allah’ın yaratmasında bir değişiklik olmaz" ) هللا لخلق تبديل ال ( ifadesine gelince yorumcuların geneli/çoğu şöyle dedi: "Allah’ın dininde bir değişiklik olmaz, burada (Allah) dini, yaratma olarak isimlendirmiştir." Mutezile’nin yaklaşımına (kavl) göre onda (Allah’ın yaratmasında) tebdil olmaktadır.

Çünkü onlar kulun fiilinin yaratılmış olmadığını söylüyorlar ve Allah'ın هللا لخلق تبديل ال sözüyle ilgili olarak şöyle bir aldatmaca yapıyorlar: Yani ( ال تبدل لما به يقع الدعاء إليه او كالم ( edilen dua/seslenilen a’Allah kendisiyle“sözde bir değişiklik olmaz" ya da buna benzer bir şey (söylüyorlar). Bu durumda (onlara karşı) şöyle denir: Din kişinin itaati kendisiyle gerçekleştirdiği şeydir ve (bu açıdan) onun (kişinin) fiilidir, (kök olarak) dâne-yedînu’dan alınmıştır/gelmektedir. Sonra onun (yani itaatin kendisiyle gerçekleştiği şeyin) Allah’ın yaratması olduğu bildirildi. O halde bu, onun (yani kulun fiilinin) yaratılmış olduğunu gösterir.

“Allah’ın yaratmasında bir değişiklik olmaz" sözü hakkında şöyle demek mümkündür; yani "Rahman'ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin" âyetinde olduğu gibi, Allah'ın yaratmasında Allah'ın vahdaniyyetine delâlet, rububiyyetine şehadet bulunmaktadır, yani Allah'ın vahdaniyyetine delâlette, varlığına şehadette Allah'ın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin...

Devam edecek...

Kaynakça

KELÂM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Cilt: 15, Sayı: 1, 2017 Sayfa: 150-166

Fatma AYGÜN

Dr., Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü

4 Aralık 2024 Çarşamba

ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER -13-

MÂTÜRİDÎ'NİN TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN ADLI ESERİNDEN ALLAH'IN VARLIĞINA İLİŞKİN AKLÎ DELİLLER

"Allah'ın, insanları, kendisi üzere yarattığı doğa/fıtrat kanunu" şeklindeki Allah'ın sözü şu anlamlara gelebilir.

İkincisi, "onları yarattı (fatarahum)" ve "onların yapısına kabiliyetler yerleştirdi (cebelühüm)" ifadesidir ki, şayet insanlar bu yaratılmış oldukları fıtrat üzerinde, salt akılları üzere bırakılmış olsalardı, diğer bir deyişle nefsani tabiatın gereklerinden azade olsalardı yaratıldıkları fıtrat doğrultusunda davranırlardı (yaratılmış oldukları, yapılarında bulunan kabiliyetler üzerine gelişim gösterirlerdi). Öyleyse Allah herkesi bir fıtrat (donanım) üzere yaratmış ve herkesin yaratılışına Allah’ın rubûbiyyet ve vahdâniyyetine götürecek şeyler (kâbiliyetler) yerleştirmiştir. 

İşte Hz. Peygamberin "Her doğan fıtrat üzere doğar" sözü bu şekilde anlaşılmalıdır.

Her doğan fırtat üzere, yani Allah’ın vahdaniyyetine, rububiyyetine delalet ve tanıklık eden (teşhedü) bir yaratılış üzere doğar. İnsan (önyargı ve taklitten azâde bir şekilde) tek başına bırakıldığında ve aklı ile kendisi arasına (duygu, his, cismani tabiat vb.) şeyler girmediğinde (bunları) idrak eder. 

Devam edecek...

Kaynakça

KELÂM ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Cilt: 15, Sayı: 1, 2017 Sayfa: 150-166

Fatma AYGÜN

Dr., Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü

3 Aralık 2024 Salı

KÜÇÜK NOTLARIM (101) Bir türlü mutlu olamıyorsan, kimseyi suçlama!

Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, Îmân 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9)

Kendin için ne istiyorsan kardeşin için de istemiyorsan imanını kâmil noktaya taşıyamazsın. Başarı istiyorsan arkadaşının da başarılı olması için dua edeceksin. Onun başarısına haset edersen senin de başarılı olma ihtimalin azalır.

Başkalarının malına, başarısına, mevkine, mutluluğuna haset etme, rahatsız olma sevin ki sana da hayır ve bereket kapıları açılsın. Çünkü senin de bu ikramları kazanman onun sevincine canı gönülden sevinmenle ilintili. Bu Allah Teala’nın sünnetullahı. 

Kendine acıyarak geçirme bu hayatı. Başkalarının işleri yolunda giderken senin işlerin hep ters gidiyorsa, bir türlü mutlu olamıyorsan, kimseyi suçlama! Neden Rabbin bunları sana yaşatıyor, bul onu. Bunlar geçmişte yaptığın hataları düzeltmen için, ya da sende olmaması gereken hasletlerden kurtulman için olmasın!.

Hasetten arın, herkesi sev, Rabbine hüsn-ü zan et, yaşadıklarını hayra yor, Rabbinin başkalarına verdiği nimetlerden onlar adına mutlu ol. “Bana da ver, kardeşime de ver” diye dua et. Et ki bütün hayır kapıları sana da açılsın.