29 Eylül 2021 Çarşamba

Lokma Döktürüp Dağıtacağım, Yemek Yedireceğim vb. İfadelerin Dini Hükmü hk.

Din İşleri Yüksek Kurulu Kararları
Karar Yılı: 2021 - Karar No: 29
Konusu: Lokma Döktürüp Dağıtacağım, Yemek Yedireceğim vb. İfadelerin Dini Hükmü hk.
   
Din İşleri Yüksek Kurulu 16.06.2021 tarihinde Kurul Başkanı Prof. Dr. Abdurrrahman HAÇKALI başkanlığında toplandı. İbadetler Komisyonu tarafından hazırlanan “Lokma döktürüp dağıtacağım, Yemek yedireceğim gibi sözler adak sayılır mı?” başlıklı fetva metni müzakere edildi. Yapılan müzakereler neticesinde aşağıdaki metnin Kurul Kararı olarak kabulüne karar verildi:
Bir adağın geçerli olabilmesi için adağın konusu ile ilgili birtakım şartlar vardır. Sadaka olacak şekilde yapılan adaklar bütün müçtehitlere göre adak şartını sağlar. Bu itibarla fakirlere yemek yedirmek sadaka türünden sayıldığı için adağın diğer şartlarını da taşıması halinde yerine getirilmesi gerekir. Buna göre “Adağım olsun ki fakirlere yemek yedireceğim/lokma döktürüp dağıtacağım.” gibi ifadeler adak olduğu gibi “Şu işim olursa fakirlere yemek yedireceğim/lokma döktürüp dağıtacağım.” şeklinde şartlı olarak zikredilen ifadeler de adaktır ve bunların yerine getirilmesi vaciptir. Ancak adak kastı olmadan ve zengin fakir ayrımı yapmadan “Lokma döktürüp dağıtacağım.”, “Yemek yedireceğim.” gibi sözler adak kapsamında değildir. Bununla beraber verilen bu tür sözlerin yerine getirilmesi de güzel bir davranıştır.
GEREKÇE:
Kur’an-ı Kerim’de; verilen sözde durulması, ahde ve akitlere bağlı kalınması (Mâide 5/1; İsrâ 17/34), Allah’a verilen sözün tutulması (Nahl 16/91) emredilmiş, kişinin yaptığı adağa uygun davranması iyi kulların vasıfları arasında sayılmıştır (İnsân 76/7). Hz. Peygamber (s.a.s.) de, Allah’a itaat kabilinden adakların yerine getirilmesini emretmiş, masiyet kabilinden olan konularda adakta bulunulmamasını, şayet bulunulmuşsa buna uyulmamasını istemiştir (Buhârî, Eymân, 28, 31; Müslim, Nezir, 8; Ebû Dâvûd, Eymân, 22). Gerekli şartları taşıyan adağa bağlı kalınmasının vacip olduğu hususunda görüş birliği içinde olan müçtehitler, bu adağın tanımı ve şartları hakkında farklı yaklaşımlara sahip olmuşlardır. Bir kısım âlimler, “Kişinin sorumlu olmadığı hâlde farz veya vacip cinsinden bir ibadeti yapacağına dair Allah Teâlâ’ya söz vererek o ibadeti kendisine borç kılması” (Mevsılî, el-İhtiyâr, III, 445) olarak tanımlarken bir kısmı da “Mubah olan bir ameli Allah’a tazim maksadıyla kişinin kendisine vacip kılması” (eş-Şerîf el-Curcânî, et-Taʿrîfât, 308) olarak tanımlamaktadırlar. Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere “sadaka” her iki tarif içerisinde de değerlendirilebilecek bir ibadet cinsidir. Nitekim “sadaka” gerek zekâta benzeyişi gerekse sevap kazandıran bir eylem oluşundan dolayı müçtehitlerin ihtilaf ettikleri bir amel olarak değerlendirilmemiştir (el-Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi‘, V, 87; el-Mevsılî, el-İhtiyâr, IV, 81; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, III, 74; en-Nevevî, Ravzatü't-Tâlibîn, III, 335; İbn Rüşd el-Cedd, el-Beyân ve't-Tahsîl, 137). Fakihlerin adak ile alakalı ihtilaf noktaları hasta ziyareti, cenazenin arkasından gitme, abdest alma, Kur’an’a dokunma, gusletme, mescide girme vb. doğrudan ibadet olmayıp ibadet olan başka bir eyleme vesile olmaları açısından sevap kazandıran eylemler ile adak yapılıp yapılamayacağıdır. (el-Mevsûatü’l-Fıkhiyye, “Nezr”, XL, 147). Bu bağlamda müçtehitlerin adak konusunda ittifak ettiği hususları şöyle sıralamamız mümkündür;
  1. Kur’an veya Sünnet’te ibadet olduğu belirtilen şeyler ile nezir/adak yapılabilir.
  2. Sahih bir adağın gereği yerine getirilmelidir. Fakihler -adağın nelerden olacağında ihtilaf etseler de- adak olarak kabul ettikleri şeyin yerine getirilmesinin vacip olduğunda ittifak etmişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ, “Onların içinde öyleleri var ki, "Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz" diye Allah’a söz vermişlerdi. Ama Allah onlara lütuf ve kereminden ihsan edince hemen cimrilik gösterdiler ve yüz çevirdiler, zaten yan çizip duruyorlardı. Bunun üzerine Allah da kendisine verdikleri sözden caydıkları ve hep yalan söyledikleri için, kendi huzuruna çıkacakları güne kadar kalplerine münafıklığı yerleştirdi.” (Tevbe 9/75-77) ayetlerinde adağın yerine getirilmemesini yermektedir.
  3. Hiçbir dünyevi menfaat ummadan sırf Allah’ın rızasını kazanmak, O’na şükretmek için adakta bulunulmasında bir sakınca bulunmamaktadır.
  4. Kişinin Allah’ın takdirinin değişmesine vesile olması dileğiyle, dünyevi amaçlarla belli şartlara bağlı olarak adakta bulunması ise hoş karşılanmamıştır. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Adak, (Allah’ın takdir buyurmuş olduğu) hiçbir olayı geri çevirmez. Sadece cimrinin malını eksiltmiş olur”, “Adak bir şeyi ne ileri alır ne de geri bırakır…” (Buhârî, Eymân, 26; Müslim, Nezir, 2) hadis-i şeriflerden, şarta bağlı adakta bulunmayı hoş karşılamadığı anlaşılmaktadır.
Müçtehitlerin adak konusunda ihtilaf ettikleri husus, farz veya vâcib türünden bir benzeri olmayan şeylerin adanmasıyla ilgilidir (el-Mevsûatü’l-Fıkhiyye, “Nezr”, XL, 147). “Yemek yedirmek/dağıtmak” sadaka türünden bir ibadettir. Dolayısıyla bu şekildeki bir adağın ittifakla geçerli olacağını söylememiz mümkündür. Nitekim fakihler de yemek yedirmenin ve dağıtmanın adak olabileceğini kabul etmişlerdir. (Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi‘, V, 87; en-Nevevî, Ravzatü't-Ṭâlibîn, III, 335; el-Fetâva’l-Hindiyye, II, 66).
Tüm bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere “Adağım olsun ki fakirlere yemek yedireceğim/lokma döktürüp dağıtacağım.”, veya “Şu işim olursa fakirlere yemek yedireceğim/lokma döktürüp dağıtacağım.” gibi şartlı olarak zikredilen ifadeler adaktır ve bunların yerine getirilmesi vaciptir. Ancak adak kastı olmadan ve zengin fakir ayrımı yapmadan “Lokma döktürüp dağıtacağım.”, “Yemek yedireceğim.” gibi sözler adak kapsamında değildir. Bununla beraber verilen bu tür sözlerin yerine getirilmesi de güzel bir davranıştır.
 

27 Eylül 2021 Pazartesi

Gayp Bilgisi ve Cefr

Din İşleri Yüksek Kurulu Mütaalaları
Mutalaa Yılı: 2015 - Mutalaa No: 2
Konusu: Gayp Bilgisi ve Cefr
   Akıl ve duyularla bilinemeyen veya o anda muttali olunamayan her şey anlamındaki gayb, sadece Yüce Allah’ın bildiği bir alandır. Allah tarafından kendilerine bilgi verilen peygamberler dışında, hiçbir insan gelecekten haber veremez. Her türlü fal, kehânet, vb. bâtıl yollara başvurarak, olayların iç yüzlerini öğrendiği iddiasında bulunmak veya gelecekte neler olacağını kesin bir dille söylemek, İslam’a uygun bir tutum değildir. Gizli ilimler bildiğini ve gayptan haber verdiğini iddia edenlere kulak vererek onların dediklerini tasdik etmek, iman ile bağdaşmaz. Harflerin ve sayıların özel sırlar taşıdığı yönündeki mesnetsiz bir inanca dayanarak gelecek hakkında bilgi verdiği iddia edilen cefr de asılsız ve bâtıl bir yöntemdir.
GEREKÇE: İslam ilim geleneğine göre bilgi; beş duyu, akıl ve doğru haber gibi üç temel yoldan biri ile elde edilebilir. Duyular ve aklın bilgi kaynağı olabilmesi için bunların kusursuz ve sağlıklı olması gerekir. Haberin ise sâdık olması yani ya tevatüre ya herkesin bir çaba sarf etmeksizin muttali olduğu zorunlu/yakînî bilgiye ya da Hz. Peygamber’den (s.a.) nakledilen sahih rivayete dayanması icab eder.
İslam bilgi teorisinin ana konularından biri de gayb meselesidir. Gayb, genel olarak akıl ve duyularla bilinemeyen veya o anda muttali olunamayan her şey ise de, daha çok gelecekle ilgili alan anlamında kullanılır. İslam inancına göre, Yüce Allah tarafından kendilerine bilgi verilen peygamberler dışında hiçbir insan gelecekten haber veremez. Dindeki konumu, derecesi, bilgisi ne düzeyde olursa olsun herhangi bir kişiye gayb alanı kapalıdır. Akıl ve duyular yanında bâtınî hislerle de bilinemeyen şey demek olan gayb, sadece Yüce Allah’ın bildiği bir alandır. Birçok âyet-i kerime ve hadis-i şerif bu gerçeği vurgulu bir tarzda ifade eder: “Gaybın anahtarları yalnızca O’nun (Allah’ın) katındadır. Onları ancak o bilir…” (En’âm 6/59); “De ki: “Gayb ancak Allah’ındır…” (Yûnus 10/20); “Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah’a mahsustur.
Bütün işler ona döndürülür…..” (Hûd 11/123); “O, gaybı bilendir. Bildirmek istediği peygamberler hariç hiç kimseye gaybını bildirmez…” (Cîn 72/26-27). Hz. Peygamber de “Gayb bilgisinin sadece Allah’ın nezdinde olduğunu ifade etmiştir” (Müsned I, 391, 452; Nesâî, “Sehv” 62). Aynı şekilde Hz. Âişe başta olmak üzere birçok sahâbînin bildirdiğine göre de Allah’ın bildirmemesi halinde Hz. Peygamber bile gaybı yani geleceği bilemez. (Müslim, “İman” 287; Tirmizî, “Tefsir” 7).
Sadece Allah Teâlâ katında olduğu ve dilediği kadarını yine ancak dilediği peygamberleriyle paylaştığı (Âl-i İmrân 3/179; Cin 72/26-27) için gaybî bilgilere muttali olunduğu iddiası, İslam’ın temel akidesi olan tevhîd ilkesiyle bağdaşmaz. Nitekim Hz. Peygamber, gizli ilimler bildiğini ve gayptan haber verdiğini iddia edenlere kulak verip onların dediklerini tasdik etmenin iman ile asla bağdaşmayacağını kesin bir dille açıklamıştır (Müslim, “Selam” 125; Ebû Dâvûd, “Tıb” 21; Tirmizî, “Tahâret” 102; Müsned, III, 14). İslam âlimleri de gaybı bildiğini iddia eden kimsenin imanının tartışmalı hale geleceğini belirtmişlerdir (Kurtubî, el-Câmi li ahkâmi’l- Kur’ân, Kahire 1386, VII, 2-3).
Gerçek böyleyken her türlü fal, kehânet, vb. bâtıl yollara başvurarak, olan olayların iç yüzlerini öğrendiği iddiasında bulunmak veya gelecekte neler olacağını kesin bir dille söylemek ve bütün bunları İslam’ın onayladığı izlenimi veren bir üslûpla ileri sürmek İslam’a uygun bir tutum değildir.
Kendisini apaçık, anlaşılır ve kolaylaştırılmış bir kitap olarak tanıtan (A’râf 7/52; Hûd 11/1; Hac 22/16; Neml 27/1-3; Kamer 54/17) Kur’ân-ı Kerim’de; şifre, rumuz veya gizemli sayılar yoktur. İslam’ın bilgi anlayışından onay almayan yöntemlerle Kur'ân’ı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmak, bunlardan hareketle Kur'ân'da gizli manalar, şifreler bulunduğunu ileri sürerek gelecek hakkında kehânette bulunmak kesinlikle doğru değildir.
İşte bu asılsız iddianın sergilenmesi için kullanılan bâtıl yöntemlerden birisi de cefr ya da daha yaygın kullanımıyla cifirdir. Hiçbir İslamî temeli olmayan bu bâtıl yol, harflerin ve sayıların özel sırlar taşıdığı, ebced sıralamasıyla sayısal değerler verilen harflerin özel terkipler yapıldığında çok derin anlamlara işaret edip bu arada gayba ait bilgiler de vereceği şeklindeki mesnetsiz bir inanca dayanmaktadır. Bu yönüyle cefrin, aynı zamanda büyü ve karşı büyü aracı olarak takdim edildiği de görülmektedir.
Aslında böyle bâtınî ve mistik gizemlerle örülü kehânet ve büyü gibi batıl yöntemlere, İslâm öncesinde yaşayan eski milletlerde de rastlanır. Söz gelimi Keldânîler, Asurlular, Bâbilliler, Mısırlılar ve daha sonra Yahudilerle Hıristiyanlar arasında yaşayan kâhin ve müneccimlerin kâinatın sonu, devletlerin âkıbeti, devlet adamlarının gelecekleri gibi konularda çeşitli haberler verdikleri bilinmektedir.
Müslümanlar arasında da gayb âleminden, özellikle gelecekten haber verme iddiaları daha çok mistik gelenekte yer bulmuş ve belli düzeylerde literatürü oluşmuş; aynı zamanda cefr, yıldız falı veya astroloji gibi diğer tartışmalı usuller de görülegelmiştir.
Bunlardan biri olan cefr, İslam kültürüne Şîa kanalıyla girmiştir. Şîa kaynaklarına göre; Hz. Ali, Kur’ân’ın bâtınî mânalarını Hz. Peygamber’den öğrenmiş ve insanların muhtaç olduğu bütün bilgileri cefr adı verilen kuzu veya oğlak derisi üzerine yazarak el-Cefr ve el-Câmi’a adlı iki eser telif etmiştir. İslam’ın yukarıda belirtilen bilgi edinme yollarıyla bağdaştırılamayacak olan bu bilgiler, tamamen uydurmadır. Kaldı ki, bizzat Hz. Ali, kendisinde Allah’ın kitabından başka bir kitabın olmadığını kesin bir dille ifade etmiştir (Buhârî, “İlim” 39; bk. Buhârî, “Cihâd” 71; Müslim, “Edâhî” 8; Müsned, I, 108).
Diğer taraftan Hz. Peygamber’in kendisine gelen vahiylerin bir kısmını sadece bazı sahâbîlere, bu arada özellikle de Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali’ye bildirdiği iddiası, Resûlullah’ın Yüce Allah’tan gelen vahiylerin bir kısmını ümmetinden -hâşâ- gizlediği sonucunu verir. Böyle bir yaklaşım onun peygamberlik görevini tam olarak yerine getirmediği anlamına gelir ki, bunu iman ilkeleriyle bağdaştırmak mümkün değildir. Zira Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde, Hz. Peygamber’in aldığı vahyin tamamını ayırım yapmaksızın bütün ümmete tebliğ ettiği; eğer böyle yapmasaydı peygamberlik görevini hakkıyla yerine getirmiş sayılmayacağı ve vahiy üzerinde bir tasarrufu bulunsaydı, hayatının derhal sonlandırılacağı, açıkça dile getirilmiştir (bk. Mâide 5/67; Hûd 11/12; Kehf 18/27; Hâkka 69/44-47).
Başka bazı Şîa kaynaklarına göre ise, cefr ilmini kuran Ca‘fer es-Sâdık’tır (bk. Küleynî, el-Usûl mine’l-Kâfî, Beyrut 1401, I, 240; Meclisî, Bihârü’l-envâr, Beyrut 1983, XXVI, 18; Metin Yurdagür, “Cefr”, DİA, VII, 216). Diğer bir bilgiye göre ise; Ca‘fer es-Sâdık’ın öğrencisi iken ona tanrılık nisbet eden ve bu sebeple dinden çıktığı kabul edilen Ebü’l-Hattâb el-Esedî ve benzeri bazı aşırı Şîîler, Kur’ân’daki hurûf-ı mukattaa ile diğer bazı âyetlerin bâtınî mânalarına dayanan ve geleceğe ilişkin olayların bilgisini keşfettiği öne sürülen bir ilmi, Ca‘fer es-Sâdık’a nisbet etmişlerdir (İbn Nedim, el-Fihrist, Tahran 1971, s. 279; Yurdagür, “Cefr”, DİA, VII, 216).
Cefri kabul edenler, delil olarak Kur’ân’da bu ilimlerden açıkça bahsedilmemekle birlikte, O’nun işârî ve remzî manalarında bu ilimlere atıflar bulunduğunu ileri sürmektedirler. Ancak bu yorumlar kişisel anlayış ve algılara dayanmakta olup, ilmî ve metodolojik bir nitelik taşımaz.
Bu bağlamda öne sürülen başka bir delil de Hz. Peygamber’e nispet edilen "Ebcedi ve tefsirini öğreniniz! Yazıklar olsun câhil âlime! ‘Elif’, Allah’tır ve Allah’adır. Allah isminden bir harftir. ‘Bâ’ Allah'ın yaratış ve icadıdır. ‘Cim’, Allah'ın behcetidir. ‘Dal’ ise, Allah'ın dinidir” şeklindeki rivayettir. Bu rivayet, Müslümanlarca güvenilir kabul edilen hiç bir hadis kaynağında yer almamıştır. Hz. Peygamber’in temiz adı kullanılarak uydurulmuş haber ve hadisleri inceleyen âlimler, söz konusu rivayetin uydurma olduğunu tespit etmişlerdir (bk. Deylemî, el-Firdevs bi-me’sûri’l-hıtâb, II, 43; Ebû’l-Hasan İbn Arrâk, Tenzîhü’ş-şerîati’l-merfûa ani’l-ahbâri’ş-şenîati’l-mevdûa, I,226).
Cefrin asılsız bir uydurma yöntem olduğunu gösteren basit bir gerçek de güya bu ilmi ve bunun aracılığıyla geleceğe dair bilgileri elde eden Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve diğer Ehl-i beyt mensuplarının kendi başlarına gelecek felaketleri önceden bilemeyip buna göre tedbir almamaları ve kendilerini koruyamamalarıdır.
Sonuç itibariyle, yukarıda da ifade edildiği gibi Kur’ân, birçok âyetinde; kendisinin apaçık bir kitap olduğunu, Hz. Peygamber’in hiçbir eksik bırakmaksızın kendisine vahyedileni insanlığa bütünüyle tebliğ ettiğini, ümmetten bir şey gizlemiş olsaydı risalet/peygamberlik görevini tam olarak yerine getirmiş sayılmayacağını, Allah’tan başka hiç kimsenin ve hiçbir yöntemin onun izni olmaksızın ne zarar ne de fayda vereceğini ve kendisine uyulması halinde dünya ve âhiret mutluluğunun kazanılacağını açıklamıştır.
Bu gerçeklere iman etmek gerekirken, astrologların mesnetsiz haberlerine, tapınakçı masallarına, hurûfîlik ve cefr gibi İslam’ın benimsemeyeceği sübjektif uydurma yollara ve bütün bunların etrafında kurgulanan halüsinasyonlara dayanarak yorum yapmak, İslam’a uygun bir tutum değildir.

26 Eylül 2021 Pazar

Peygamber Efendimizin babasının ve annesinin inancı nasıldı?


Peygamber Efendimizin babası doğumundan önce , annesi de çocukluk döneminde iken genç yaşlarında vefat etmişlerdir. Kaynaklarda kendileri hakkında cahiliye dönemi inançlarına ait bir yaşantı anlatımı bulunmamaktadır. Hz. Peygamberin anne ve babasının inançları hakkında verilebilecek en isabetli karar; onların fetret ehlinden olduğu şeklindedir. Fetret ehli, Hz. İsa ile Hz. Muhammed (sav) arasında geçen tebliğsiz dönemde yaşayan insanlar için söylenmiştir. Kendilerinin Hanif dininden kalma bazı hidayet unsurlarından faydalanıp faydalanmadıkları bilinmemektedir. Her ikisinin de genç yaşta vefat etmeleri sebebiyle çevrelerinden etkilenmeyip selim yaradılışlarını koruduklarını söylemek mümkündür. Hemen bütün Müslümanlar ilahî bir inayetle korundukları ve ebedi mutluğa eriştirildikleri inancını taşımaktadırlar.

(Daha detaylı bilgi için TDV İslam Ansiklopedisi Amine, Abdullah ve Fetret maddelerine bakılabilir.)

Nimet Yılmaz (Uzman İlahiyatçı)

25 Eylül 2021 Cumartesi

Sübhaneke duasının kaynağı nedir?


Tirmizî, Ebû Davud ve İbn Mace'de rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Aişe Rasûlullah'ın namaza iftitah tekbiri ile başladıktan sonra "sübhaneke" duasını okuduğunu bildirmiştir.
Diğer bazı rivayetlerde de yine iftitah tekbiri ile kıraat arasında okuduğu başka dualar aktarılmıştır. Bu dualara iftitah (açış) duası denmektedir. Cumhura (âlimlerin çoğunluğuna) göre namazlarda iftitah tekbirinden sonra bu dualardan birini okumak müstehaptır. Ahmed b. Hanbel ve İmam-ı Âzam'a göre iftitah tekbirinden sonra okunacak duanın "sübhaneke" duası olması sünnettir.

Fatma Bayram (Uzman İlahiyatçı)

24 Eylül 2021 Cuma

Gülümsemek


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle.” (İsra, 28)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Din kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret bile olsa, hiçbir iyiliği küçümseme.” (Müslim, Birr, 144)

Allah Rasûlü (sav) Efendimiz de âlemleri aydınlatan nur çehresiyle insanların yanından yavaşça ve tebessüm ederek geçerdi. Ashâbının gönüllerini hoş etmek için onların sözlerini dikkatle dinlerdi. Onlara inci dişleri görülecek şekilde gülümserdi. Ashâb-ı kirâm da kendisine uyarak sohbetinde yalnız tebessüm ile iktifâ ederdi.

Cerîr bin Abdullah (ra) şöyle anlatır:

“Fahr-i Kâinât Efendimiz, müslüman olduğum günden beri beni huzûruna girmekten alıkoymaz ve her gördüğünde gülümserdi.” (Buhârî, Edeb, 68)

Abdullah bin Hâris (ra) ise:

“Allah Rasûlü’nden daha çok tebessüm eden bir kimse görmedim.” demiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 10)

https://www.2g1d.com/

23 Eylül 2021 Perşembe

Sizin Dostlarınız!


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Sizin dostunuz ancak Allâh, O’nun peygamberi ve namaz kılan, zekât veren, rükû eden mü’minlerdir.” (Mâide, 55)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Kişi, dostlarının dîni üzeredir. Bu sebeple herkes kiminle arkadaşlık yaptığına iyi baksın.” (Ahmed bin Hanbel, II, 303, 334)

https://www.2g1d.com/

22 Eylül 2021 Çarşamba

Dînin Direği, Îmânın Nûru


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“…Şüphesiz ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar...” (Ankebût, 45)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Beş vakit namazın benzeri, sizden birinizin kapısı önünden akıp giden ve her gün içinde beş defa yıkandığı bol sulu bir ırmak gibidir.” (Müslim, Mesâcid 284)

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sav)’i şöyle buyururken işittiğini söyledi:

“-Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?” Sahâbîler:

“-O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz,” dediler. Rasûl-i Ekrem:

“-Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular. (Buhârî, Mevâkît 6; Müslim, Mesâcid 283. Tirmizî, Emsâl 5; Nesâî, Salât 7; İbni Mâce, İkâmet 193)

https://www.2g1d.com/

21 Eylül 2021 Salı

Nasihat Fayda Verir


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Sen öğüt ver (vaaz ve nasihatte bulun)! Çünkü nasihat (ve hatırlatma) mü’minlere fayda verir.” (Zariyât, 55)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Din, na­si­hat­ten ibâ­ret­tir.” (Bu­hâ­rî, Îmân, 42)

Peygamber Efendimiz (sav), müslümanın müslüman üzerindeki haklarından birinin din kardeşine samîmiyetle nasihatte bulunması, gıyâbında onun iyiliğini isteyip ona duâ hâlinde bulunması olduğunu bildirmiştir. (Tirmizî, Edeb, 1; Nesâî, Cenâiz, 52.)

Nasihatçinin üç husûsiyeti olmalıdır. Bunlar:

1. Müslümanların uğradığı musibetlere kalben üzülmesi,

2. Müslümanlara nasihat etmeyi kendisine vazife bilmesi,

3. Şahsiyetiyle güzel bir örnek olarak insanlara kurtuluş yollarını göstermesidir.

Velhâsıl müslümanın müslüman üzerindeki bir hakkı olan nasihat, din kardeşliğinin bir vecîbesidir. Bu sebeple İslâm tarihinde, “nasihatnâme” türünde pek çok eser kaleme alınmıştır. Buna küçük bir misâl kabilinden, mîlâdî 11. asırda İran’ın Taberistan ve Gürgân eyalet­lerinde hüküm sürmüş olan Ziyârî hânedânının hükümdârı Keykâvus bin İskender’in kaleme aldığı nasihatnâmesinden bâzı seçmeler sunmak istiyorum:

Allah Teâlâ’nın emrine uygun şükredersen, azın çok yerine geçer.

Şahsiyetini, ana-babanın verdiği unvan ile değil, kendi gayretinle kazanmaya çalış! Çünkü anan ve baban sana Ahmed, Mehmed gibi isimler vermiştir. Hâlbuki senin kazandığın ad ve unvan; senin mâneviyat, şahsiyet ve karakter sıfatın olacaktır. Bu sıfatlar sana halk arasında hüsn-i şehâdet kazandırır.

Ummadığın bir yerden ümidini tam olarak kesme ve bir şey umduğun yerden de sakın çok ümitli olma! Çünkü nasip, umduğun yerden değil, ummadığın yerden de gelebilir.

Kendini sıkıntıya sokacak sözü söyleme! Bu durumda sükût daha iyidir. Güzel söz söyleyene, güzel cevap gelir. Gelişigüzel ve pervâsızca konuşan, istemediği şeyler işitir. “Kötü söz insanı dinden, tatlı dil yılanı ininden çıkarır.” demişlerdir.

Başkasının sana dil uzatmasını istemiyorsan, sen de kimseye dilini uzatma.

İnsan iki hâl üzeredir: Sevinç ve keder. İster kederli, ister sevinçli ol, kederini ve sevincini öyle birisine söyle ki, üzüldüğün zaman o da seninle birlikte üzülsün, sevindiğin zaman o da seninle birlikte sevinsin!

Kimsenin üzüntüsüne sevinme, böylece kimse de senin üzüntüne sevinmez. Senden aşağı olanlara güzel muâmelede bulun, hakkâniyet göster. Böylece sen de, senden büyük olanlardan güzel muâmele görür, hakkâniyet bulursun.

Kimseyi incitme. Birisi seni incitse de sen onu incitme, fazîletin nişanı budur.

İyiliğe ve kötülüğe çabuk sevinme ve üzülme! Zira bu, çocukların işidir. Olmayacak şey için hayallere kapılma, yani olur olmaz şey için gönül dünyana zarar verme! Çünkü akıllı kişiler, esen her rüzgâra îtibar etmezler. (Osman Nûri Topbaş, Genç Dergisi, Eylül-2011)

https://www.2g1d.com/

20 Eylül 2021 Pazartesi

Gafletten Kurtuluş


Cenâb-ı Hak buyuruyor:
Bismillahirrahmânirrahîm

“Ve şöyle de: Hamd Allah’a mahsustur. O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız (ama artık faydası olmayacaktır). Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Neml, 93)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Kul bir hata işlediği zaman, kalbine siyah bir nokta vurulur. Şâyet günahtan vazgeçer, istiğfâr ve tevbe ederse kalbi cilâlanır. Böyle yapmaz da tekrar hatalara yönelirse siyah nokta artırılır ve netîcede bütün kalbini kaplar.” (Tirmizî, Tefsîr, 83; İbn-i Mâce, Zühd, 29)

https://www.2g1d.com/

19 Eylül 2021 Pazar

Abdestin Ehemmiyeti


Cenâb-ı Hak buyuruyor:
Bismillahirrahmânirrahîm

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta, yahut yolculuk halinde bulunursanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (Mâide, 6)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Her kim namaz kılmak amacıyla abdest almaya kalkar da ellerini yıkarsa, ilk damlayla beraber elleriyle yaptığı günahlar akar gider. Ağzına su verip çalkaladığında diliyle ve dudaklarıyla işlediği günahlar ilk damlayla beraber akar gider. Yüzünü, dirseklere kadar ellerini ve topuklara kadar ayaklarını yıkadığı zaman da onlarla yaptığı her günahtan kurtulur. Annesinden doğduğu gün gibi tertemiz olur.” (Müslim, Tahâret 32; Nesâî, Tahâret 58; İbn Mâce, Tahâret 6)

Peygamberimiz (sav) Mekke fethinde tek abdestle beş vakit namaz kıldı. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra): “Daha önce yapmadığın şeyi yaptın” dedi. Efendimiz (as): “Kasten yaptım ey Ömer.” diye karşılık verdi. Rasûlullah (sav) her namaz için abdesti yenilemenin müstehab olmakla birlikte bunun da câiz olduğunu göstermek için böyle yapmıştır.

Bir hadiste Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Kim temiz (abdestli) olduğu halde yine de abdest alırsa Allah ona on hasene yazar.” (Ebû Dâvud, Tehâret 32;) Abdest yenilemenin bâtının nurlandırılmasında açık bir etkisi vardır.

https://www.2g1d.com/

18 Eylül 2021 Cumartesi

Hakk’a Dâvet


Cenâb-ı Hak buyuruyor:
Bismillâhirrahmânirrahîm

“Sizden, hayra dâvet eden ve iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun. İşte onlar felâha erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 104)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Hidâyet yoluna dâvet eden kimse, ona tâbî olanların ecirleri kadar ecir alır. Bu, kendisine tâbî olanların ecrinden de bir şey eksiltmez! Kötü bir yola dâvet eden kimse de, kendisine tâbî olanların günahları kadar günah alır. Bu da, ona tâbî olanların günahlarından hiçbir şey eksiltmez!...” (Müslim, İlim, 16; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6/4609)

Hz. Ebû Bekir (ra), servetinin çoğunu köleleri hürriyetine kavuşturmak ve onların hidâyetine vesîle olmak için sarf ederdi. Zîrâ bir mü’mini sevindirmek ve onun kulluk vazifelerini huzur içinde îfâ edebilmesini sağlamak, Hz. Ebû Bekir (ra) için târif edilmez bir saâdet kaynağı olmuştu. Servetini bu şekilde harcayıp tüketmesinden hoşlanmayan babası Ebû Kuhâfe birgün:

“–Oğlum, sen hep zayıf ve güçsüz köleleri satın alıp âzâd ediyorsun. Madem köle âzâd edeceksin, şöyle güçlü-kuvvetli köleler satın al da, tehlike ve kötülüklere karşı önünde durup seni korusunlar.” dedi.

Hz. Ebû Bekir (ra) ise:

“–Babacığım, benim böyle davranmakta yegâne maksadım Allâh’ın rızâsını kazanmaktır. Ben onları âzâd etmekle ancak Allah katındaki mükâfâtı istiyorum.” dedi.

Hz. Ebû Bekir’in bu ve benzeri cömertlik ve hizmetlerini medhetmek üzere şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“Malını Allah yolunda harcayıp takvâ sâhibi olan (haramlardan sakınan ve), o en güzel kelimeyi (kelime-i tevhîdi) tasdik eden kimseyi Biz de en kolay yola muvaffak kılarız.” (el-Leyl, 5-7)

Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Hidâyet yoluna dâvet eden kimse, ona tâbî olanların ecirleri kadar ecir alır. Bu, kendisine tâbî olanların ecrinden de bir şey eksiltmez! Kötü bir yola dâvet eden kimse de, kendisine tâbî olanların günahları kadar günah alır. Bu da, ona tâbî olanların günahlarından hiçbir şey eksiltmez!..” (Müslim, İlim, 16; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6/4609)

https://www.2g1d.com/

17 Eylül 2021 Cuma

Rızık Veren Allah’tır


Cenâb-ı Hak buyuruyor:
Bismillâhirrahmânirrahîm

“Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sâhibi olan ancak Allah’tır.” (Zâriyât, 58)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Güvenilir hazine bekçisi, emrolunduğu şeyi gönül itmi’nânı ile tasadduka muhtaç birine verendir. Kulların elleri Allah’ın hazineleridir. Kimin eli Allah’ın kasası gibi kılınmışsa, onun lisanı da kalp rızıklarının hazinesi gibidir. Allah o kimseye bu sıfatı da katmıştır.” (Buhârî, İcare 1. Vekale 16; Müslim, Zekat 79)

İnsanların zihnini, elde edememe veya kâfî gelmeme endîşesine sürükleyen ve son derece meşgûl eden mes’elelerin başlıcalarından biri de “rızık”dır ki, dilimizde “nasîb, kısmet ve dünyâlık” diye de ifâde edilir.

Rızık, kader programının ağırlık merkezini teşkil eder. Rızık, insanın ana karnında teşekkülü ile başlar, kader sicilindeki kayıtlara uygun olarak ecele kadar devam eder. Ecel, bir mânâda dünyâya âid rızkın bitim noktasıdır.

Rızık, bütün mahlûkat için ezelde takdîr olunmuştur. Artmaz ve eksilmez. Sebeplere tevessül ise, rızka sebep olarak takdîr olunduğu kadar netice verir.

Dolayısıyla bütün mahlûkâtın rızkı Allâh’a âiddir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca AIlâh’ın üzerinedir.” (Hûd, 6)

Allâh (cc), her canlının rızkını ayrı ayrı ihsân eyler. Bu sebeple Hakk dostları, bülbüllerin gül dalındaki terennümlerini, ilâhî lutuflara bir şükür olarak tefsîr ederler.

Bir Hakk dostu, rızık endîşesi içinde olanlara der ki:

“Bu kadar mahlûkâtın hangisinin gece gündüz rızıkları te’mîn edilmiş ambarlarda saklanmaktadır? O canlılar hiçbir zaman bir rızık endîşesi duymazlar.” (Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Temmuz-1999)

https://www.2g1d.com/

16 Eylül 2021 Perşembe

Kurtuluşun Sırrı


Cenâb-ı Hak buyuruyor:
Bismillahirrahmânirrahîm

“…Her bir nefis ve onu düzenleyene, ona hem fücûru (Allah’tan uzaklaştıran kötülükleri), gem de takvâyı (Allâh’a yakınlaşma yolunu/vuslatı) ilham edene yemin olsun ki, iç âlemini temizleyen, onu arındıran felâha ermiştir. Onu temizlemeyen, günahlarla örten ise felâkete uğramıştır.” (Şems, 7-10)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Allâh’ım! Nefsime takvâsını ver ve onu tezkiye et! Sen onu en iyi tezkiye edensin. Sen onun velîsi ve Mevlâ’sısın.” (Müslim, Zikir, 73)

Cenâb-ı Hak, mühim bir hâdiseye dikkatlerimizi çekmek için Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bazı âyetlerinde biz kullarına yemin üslûbuyla hitap eder. Yarattığı hârika bir varlığın, ya da bir mevzuun üzerine dikkati yoğunlaştırır. Bazı sûrelerde bu yeminlerin sayısı mevzuun ehemmiyetine göre artar.

Meselâ;

Cenâb-ı Hak, Şems Sûresi’ne tam yedi yemin ile başlamıştır. Hilkat hârikaları; güneş, ay, gündüz-gece, semâ, arz ve nefis üzerine tam yedi ilâhî kasemden sonra Cenâb-ı Hak bize, iç âlemimizdeki mücadele ve kavgayı bildirmiş ve kurtuluşun yegâne yolunu göstermiştir:

“…Her bir nefis ve onu düzenleyene, ona hem fücûru (Allah’tan uzaklaştıran kötülükleri), gem de takvâyı (Allâh’a yakınlaşma yolunu/vuslatı) ilham edene yemin olsun ki, iç âlemini temizleyen, onu arındıran felâha ermiştir. Onu temizlemeyen, günahlarla örten ise felâkete uğramıştır.” (Şems, 7-10)

Âyet-i kerîmelerde buyurulduğu gibi insanoğlunun nefsinde, bir tarafta nefsânî arzular ve fücur, bir tarafta ise takvâ vardır. Bir tarafta çamura saplanmak isteyen nefs, bir tarafta göklere kanat açmak isteyen ruh vardır.

Bu hususa temas eden Mevlânâ Hazretleri de buyurur ki:

“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Musa da, Firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar! Bu sebeple birbirine düşman bu iki kişiyi kendinde araman gerekir!”

İşte insanoğlunun içinde duran bu düşmandan korunmasının yolu olan takvâ, hayatın her merhalesinde, ömrün her ânında elzemdir.

https://www.2g1d.com/

15 Eylül 2021 Çarşamba

Yalan Yasağı


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillahirrahmânirrahîm

“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.”
(Kaf, 19)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık yoldan çıkmaya (fucûr) sürükler. Fucûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.” (Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105)

Bilindiği gibi yalan, dile ait bir âfettir. Dil ise, kalbin sözcüsü olarak insanın tüm organlarını ve davranışlarını etkilemektedir. Diline -en azından- bilinçli olarak yalan söylememek konusunda hâkim olabilen kişi, büyük ölçüde kendisini haber verilen kötü âkıbetten korumuş demektir.

Ebû Ümâme el-Bâhilî (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“…Şakadan bile olsa yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim…” (Ebû Dâvûd, Edeb 7. Tirmizî, Birr 58)

Bize inanan ve güvenen birini yalan söyleyerek aldatmak, ona ihânet etmektir. Yalanın şaka yollu söylenmesi bile çirkindir. İnsanları eğlendirmek için yalan söyleyen kimselerin ne fena bir iş yaptıklarını göstermek için Peygamber Efendimiz: “Yazıklar olsun milleti güldürmek için yalan söyleyen kimseye; yazıklar olsun; yazıklar olsun” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizî, Zühd 10)

https://www.2g1d.com/

14 Eylül 2021 Salı

Müslümanların Rehberi


Cenâb-ı Hak buyuruyor:
Bismillahirrahmânirrahîm

“Rahmân (çok merhametli olan Allah), Kur’ân-ı öğretti. İnsanı yarattı ve ona açıklamayı öğretti.” (Rahmân, 1-4)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Gönderilen her peygambere, insanların îmâna gelmesine vesile olacak bir mûcize muhakkak verilmiştir. Bana verilen mûcize de Allah’ın gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu sebeple kıyâmet günü ümmetimin diğerlerinden daha çok olmasını ümîd ediyorum.” (Buhârî, İ’tisam, I)

Ebû Zer (ra) diyor ki:

“- Yâ Rasûlallah! Bana nasihat ediniz!” dedim.

“-Sana takvâyı tavsiye ederim, zira takvâ her işin başıdır.” buyurdu.

Ben tekrar:

“-Yâ Rasûlallah! Bana biraz daha nasihat ediniz!” dedim.

Efendimiz (sav):

“-Kur’ân okumaya ve Allâh’ı zikretmeye bak, çünkü Kur’ân yeryüzünde senin için bir nûr, gökyüzünde de bir azıktır.” buyurdu. (İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 78)

13 Eylül 2021 Pazartesi

Sâffât Suresi, Nuzülü, Konusu

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 182 âyettir. Sûre, adını ilk âyette geçen “es-Sâffât” kelimesinden almıştır. Sâffât, sıra sıra dizilenler, saf saf duranlar demektir. Sûrede başlıca, meleklerden, cinlerden, kıyamet ve ahiret olaylarından söz edilmekte; Nûh, İbrahim, İsmail, İshak, Mûsâ, Hârun, İlyas, Lût ve Yûnus Peygamberlerin kıssalarına yer verilmektedir.

Nuzül

Mushaftaki sıralamada otuz yedinci, iniş sırasına göre elli al­tın­cı sûredir. En‘âm sûresinden sonra, Lokman sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Konusu

Sâffât sûresinde Allah’ın birliği, âhiret hayatının gerçekliği, o hayatta neler olacağı, inkârcıların âhiretteki pişmanlıkları ve birbirlerini suçlamaları, ayrıca Allah’ın samimi kullarının cennetteki mutlu yaşayışları hakkında bilgi verildikten sonra Nûh, İbrâhim, İsmâil, İshak, Mûsâ ve Hârûn, İlyâs, Lût ve Yûnus peygamberlerin hayat hikâyelerinin ibretli yanları ve Allah’ın onları yardımıyla desteklemesi anlatılmakta; putperestlerin bâtıl inançları eleştirilmektedir. Sûre, genellikle Kur’an tilâveti ve duaların sonunda okunması âdet haline gelen ve “Sübhâne rabbike...” diye başlayıp “ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn” diye biten âyetlerle son bulmaktadır.


https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/37-saffat-suresi

12 Eylül 2021 Pazar

Yâsîn Suresi, Nuzülü, Konusu, Fazileti

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 83 âyettir. Sûre, adını ilk âyeti oluşturan “Yâ-Sîn” harflerinden almıştır. Sûrede başlıca insanın ahlâkî sorumlulukları, vahiy, Hz. Peygamber’i yalanlayan Kureyş kabilesi, Antakya halkına gönderilen peygamberler, Allah’ın birliğini ve kudretini gösteren deliller, öldükten sonra dirilme,hesap ve ceza konu edilmektedir.

Nuzül

Mushaftaki sıralamada otuz altıncı, iniş sırasına göre kırk birinci sûredir. Cin sûresinden sonra, Furkan sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Yerinde açıklanacak bir sebeple 12. âyetin Medine’de indiğini ileri sürenler de olmuştur.

Konusu

Hz. Muhammed aleyhisselâmın hak peygamber olduğu ona indirilen Kur’an deliliyle desteklenerek açıklanır; başka peygamberlerin tevhid mücadelelerinden bir kesit verilerek bu uğurda büyük sıkıntılara katlanan Resûl-i Ekrem ve ona tâbi olanlar teselli edilir. Allah Teâlâ’nın birlik ve kudret delillerine ve evrendeki yaratılış sırlarına dikkat çekilerek öldükten sonra dirilme gerçeği ve bunun sonuçları üzerinde durulur. Râzî’nin belirttiği üzere bu sûrenin, İslâm inançlarının üç temel umdesinin (Allah’ın birliği, peygamberlik ve âhiret) en güçlü delillerle işlenmesine hasredildiği söylenebilir. Şöyle ki: 3. âyette –devamındaki delillerle teyit edilerek– peygamberlik müessesesi üzerinde durulmuş; müteakip âyetlerde Allah’ın birliği ve eşsiz gücü, öldükten sonra dirilmenin ve ilâhî huzurda yargılanmanın kaçınılmazlığı ortaya konmuş, son âyette de yine bu iki nokta (vahdâniyet ve haşir) özetlenmiştir. Kur’an’dan bu ölçüde de olsa nasibini alan kimse artık kalbinin payı olan imanı elde etmiş demektir ki bunun tezahürleri de diline ve davranışlarına yansıyacaktır (XXVI, 113).

Fazileti

Hadis kaynaklarında Hz. Peygamber’den Yâsîn sûresinin faziletine dair nakledilmiş sözler yer alır. Bunlardan biri şöyledir: “Her şeyin bir kalbi vardır; Kur’an’ın kalbi de Yâsîn’dir” (Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 7; Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 21; krş. Müsned, V, 26. Diğer bazı rivayetler için bk. Şevkânî, IV, 410-411). İbn Abbas’ın da –bu sûrenin son âyeti hakkında– “Yâsîn’in ve onu okumanın niçin bu kadar faziletli olduğunu bilmiyordum; meğer bu âyetten dolayı imiş” dediği nakledilir (Zemahşerî, III, 294-295). Hadislerin sıhhat durumu tartışmalı olmakla beraber, öteden beri İslâm âlimleri Resûlullah’ın bu sûreye özel bir ilgi gösterdiği kanaatini taşımışlar ve müslümanlar da Kur’an tilâvetinde ona ayrı bir yer vermişlerdir. Bu sebeple Yâsîn sûresi için özel tefsirler kaleme alınmıştır (Ölülere Yâsîn okunmasıyla ilgili hadiste “ölmek üzere olanlar”ın kastedildiği kanaati hâkim olmakla beraber, bunu öldükten sonra veya ölünün kabri başında okunacağı şeklinde anlayanlar da vardır, bk. Elmalılı, VI, 4004).


https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/36-yasin-suresi

11 Eylül 2021 Cumartesi

Fâtır Suresi,Nuzülü, Konusu

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 45 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “Fâtır” kelimesinden almıştır. Fâtır, yaratan, yoktan var eden demektir. Yine ilk âyette geçen “el-Melâike” kelimesinden dolayı “Melâike sûresi” diye de anılır. Sûrede başlıca, Allah’ın varlığına ve birliğine işaret eden kâinat olayları, öldükten sonra dirilme, Allah’ın nimetleri ve mü’minle kâfir arasındaki fark konu edilmektedir.

Nuzül

Mushaftaki sıralamada otuz beşinci, iniş sırasına göre kırk üçüncü sûredir. Furkan sûresinden sonra, Meryem sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Konusu

Allah’ın yaratıcılığı, O’ndan başka tanrı bulunmadığı ve şirkin çarpık düşüncelere dayalı bir zihniyet ve tutum olduğu, Hz. Muham­med’in önceki peygamberler gibi Allah katından mesaj getirmiş hak peygamber olduğu, öldükten sonra dirilmenin gerçekleşeceği ve dünyadaki amellerin karşılığının âhirette mutlaka görüleceği açıklanmakta, Cenâb-ı Allah’ın kudretinin delillerinden örnekler verilmektedir.


https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/35-fatir-suresi

8 Eylül 2021 Çarşamba

Şuarâ Suresi,Nuzülü,Konusu

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 227 âyettir. Sûre, adını 224. âyette geçen “eş-Şu’arâ” kelimesinden almıştır. “Şu’arâ” şairler demektir. Sûre de başlıca Mûsâ, İbrahim, Nûh, Hûd,Salih ve Şu’ayb peygamberlerin kıssaları dile getirilmekte; müşriklerin, Kur’an’ın vahiy dışı bir kaynağa dayalı olduğu iddialarına karşılık, onun bir vahiy eseri olduğu vurgulanmakta, söz konusu kaynakların Kur’an üzerinde hiçbir etkisinin bulunamayacağı ifade edilmektedir.

Nuzül

Mushaftaki sıralamada yirmi altıncı, iniş sırasına göre kırk yedinci sûredir. Vâkıa sûresinden sonra, Neml sûresinden önce Mek­ke’de inmiştir. 197. âyeti ile son dört âyetinin (224-227) Medine döneminde indiğine dair rivayetler de vardır (Süyûtî, el-İtkān, I, 12; İbn Âşûr, XIX, 89-90).

Konusu

Ağırlıklı olarak Allah’ın birliği, peygamberlik, vahiy ve âhiret inancı gibi konular ele alınmaktadır. Ayrıca Kur’an-ı Kerîm’den, onun kaynağından, şanının yüceliğinden ve müşriklerin Kur’an karşısındaki tutumundan bahsedilmekte, örnek ve ibret alınması için bazı peygamberlerin kıssaları ve tebliğlerinden kesitler verilmektedir. Bu kıssalarda tarih sürecinde insan karakterinin değişmediğine, bu sebeple insanda gerçeği inkâr etme eğiliminin her dönemde görülebileceğine, insanoğlunun zenginlik, iktidar, nüfuz ve şöhret düşkünlüğüne, kitlesel kültür ve ideolojilere körü körüne bağlılığına dikkat çekilmektedir. Kur’an’ın bir şair tarafından meydana getirildiği iddiaları çürütülmekte; gerçeği kabul etmeyen dönemin şairleri yerilmekte, ancak mümin ve makbul şairlerin de bulunduğu ifade edilmektedir.

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/26-suara-suresi

7 Eylül 2021 Salı

48- El-Vedûd ism-i şerifi:


Allah’ın varlığı ve birliği akılla bulunabilir, ancak mahiyeti ve keyfiyeti, akılla bilinemez. Bu imanın konusudur. Çünkü akıl, yaratılan bir melekedir ve kendisini yaratını kuşatıp kavraması mümkün değildir. Allah ancak isimleriyle bilinir. 

 Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ‘Allah’ın doksan dokuz ismi vardır ki, kim onları bellerse cennete girer’ buyurur. Çünkü bu isimleri manalarıyla bilen ve buna inanan, Allah’ı istenildiği gibi tanımış demektir, bu da onun cennete girmesine yeter. Ancak Allah’ın isimleri bunlardan ibaret değildir, O’nun için söylenmesi caiz olan başka isimler de vardır ve biz bunları ancak Resulüllah’tan öğrenebiliriz.

Allah-u Teala, Kur’an-ı Kerim’de ‘bilin ki, Allah’tan başka ilah yoktur…’ (Muhammed 19) buyurduğuna göre Allah’ın tanınması bilgiyi gerektirir ve bu kadarcık bilme bütün müminler üzerine farzdır. İşte biz de Esma-i Hüsna'yı çalışarak bu farzı yerine getirmeye gayret ediyoruz.

El-Vedud ism-i şerifi, seven ve sevilen manasındadır. O’nun rahmeti, affı, cömertliği gibi bir çok sıfatı sadece zatından kullarına yönelik tarif edilirken Vedûd ismi iki yönlü olarak “hem seven hem sevilen” diye tanımlanmış ve Kur’an’da da açıkça O’nu her şeyden çok sevmemiz istenmiştir. 

Allah Teala’nın biz kullarından böylesine yüksek bir sevgi talebi yani, O’nun sevgisinin kalbimizde en üst noktada olmasını istemesi, bizim ihtiyacımızdan dolayıdır; Zira Rabbimiz hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Bunun tersi bir durumda ise Allah gibi sevdiğimiz herhangi bir şeye üzerimizde tanrılık etme yetkisi vermiş oluruz.

Bu iki manasıyla, Allah-u Teala Vedud’dur. Hem mahlukatını sever hem de mahlukatı tarafından sevilir. 

1-Allah-u Teala, el-Vedud’dur mahlukatını sever. Allah’ın kullarını ne kadar çok sevdiğini anlatmak üzere Efendimiz bir benzetme yapar ve çölde devesini kaybedip bütün yaşam umudunu yitiren birisi ölmek için uzandığında devesini yanı başında görse ne kadar sevinirse Allah da günahlarla kendisinden uzaklaşan bir kulu tövbe edip kendisine döndüğünde ondan daha çok sevinir der.

Kur’an-ı Kerim’de Vedûd ismi iki yerde Rahîm ve Gafur isimleriyle birlikte geçmektedir. (Hûd, 11/90; Buruc, 85/14.) Bu seçim bize sevginin bağışlayıcılıkla yakınlığını net bir şekilde vurgular. Seven, merhamet ve mağfiret eder; bu merhamet ve bağışlayıcılığın sürdürülebilmesi için de sevmek şarttır.

Âl-i İmran suresi 31. ayetteki “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” ifadesi bağışlamayı sevgiden hemen sonra getirerek sevgi ile affın bir aradalığına işaret eder. Aynı zamanda bu ayet Allah’ı sevenin O’nun elçisi olan Efendimiz'e tabi olmaktan kaçınmaması gerektiğini de kuvvetle vurgular. Allah ve Rasulünü sevmenin insanda nasıl büyük bir fark meydana getirdiğini büyük günahlardan bazılarını işledikleri için cezalara çarptırılan sahabilerini eleştirenlere Efendimizin, “Ona öyle demeyin, vallahi o Allah ve Rasulünü çok seviyor.” deyişinde de görürüz. Onların Allah ve peygamber sevgisi günahtan uzak durmalarına yetmemişse Efendimizin onlara olan sevgisi de cezanın uygulanmasına engel olmamıştır. Fakat yapılan suçtan şahıslarını uzak tutmuş; onları işledikleri hata ile değil, kalplerindeki sevgi ile anmıştır.

Sevgi imana delalet ettiği gibi neyi sevdiğimize bağlı olarak şirke de delalet eder. Bakara suresi 165. ayet birtakım insanların bazı şeyleri Allah’a denk ve ortak gördüklerini ve onları Allah’ı sever gibi sevdiklerini söyler. Ayetin devamında ise iman edenlerin Allah’a olan sevgisinin daha yüksek olduğu hatırlatılır. Bu ayet ilah oluşun en önemli özelliklerinden birinin sevilmek olduğunu gösterir. 

Demek ki sevgimiz inancımızın mahiyetini ortaya koyar. Bu ayet bizden en çok Allah’ı sevmemizi istemektedir. Bu da sevgide esas olanın sıralama olduğunu gösterir. Yani sevginin bir sıralaması vardır ve herkesi hak ettiği sıraya koymak kişinin erdemini ve kulluğundaki samimiyeti gösterir. Hatta denir ki bir adamın değerini öğrenmek isteyen onun neyi ve kimi sevdiğine bakmalıdır.

Bazılarına göre kulun Rabbini sevmesi Allah’ın lütfu iledir. Kulun gücü ve kabiliyeti sebebiyle değildir. Zira Allah kulunu sevince sevgiyi onun kalbine yerleştirir. Kul da bu ikramla Rabbini sever. Nitekim Maide suresi 54. ayette Yüce Allah ile kullarının sevgisinden aynen bu sırayla bahsedilmiştir.

Belki de sevginin bu esaslı yeri nedeniyle bazıları Allah’ı sadece sevgi ilahı olarak takdim ederler. Oysa O’nun kitabına baktığımızda Rabbimizin sevdikleri kadar sevmediklerinin de olduğunu görürüz.

 Rabbimiz El Vedud ismiyle kimleri sevdiğini  Kur’an-ı Kerim’de bizlere bildirir: 

Allah, muhsinleri (yani Allah’ı görür gibi O’na kulluk edenleri ) sever. (Bakara, 195), çok tövbe edenleri ve iyice temizlenenleri  (Bakara, 2/222.) sever, müttakileri (yani takva ehli kullarını) sever (Âl-i İmran, 3/76.), sabredenleri (Âl-i İmran, 3/146.), tevekkül edenleri (Âl-i İmran, 3/159.), adil olanları (Maide, 5/42.), Allah yolunda saflar halinde savaşanları (Saff, 61/4.) ve Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e uyanları sevdiğini söylerken; haddi aşanları (Bakara, 2/190.), fesat çıkaranları (Bakara, 2/205.), nankör ve günahkârları (Bakara, 2/276.), kâfirleri (Âl-i İmran, 3/32.), zalimleri (Âl-i İmran, 3/57.), müsrifleri (Enam, 6/141.), hainleri, (Enfal, 8/58.) müstekbirleri (Nahl, 16/23.) ve kibirlileri (Lokman, 31/18.) de sevmediğini açıkça söylemiştir. 

Buradan anlıyoruz ki Allah’ın kullarına olan sevgisi –haşa- onlara duyduğu bir zaafın sonucu değildir. Bu prensipleri olan bir sevgidir. Bu noktada varlığın esasını oluşturan koşulsuz sevginin yokluktan varlığa çıkarken Rahman ismi ile herkese, hiçbir şart aranmaksızın tecelli ettiğini; ama kendisine bahşedilen varlık imkânını çarçur edenlerle kemale doğru gitmek için kullananlar arasındaki farkın da bu ilkeli sevgiyi anlatan Rahim ismi ile tezahür ettiğini hatırlamak gerekir.

Tüm bu ayetlerden sonra bizlere düşen vazife ise Rabbimizin sevgisine, mazhar olmak için muhsinlerden, tövbe edenlerden, muttakilerden, sabredenlerden, tevekkül edenlerden, adaletle hükmedenlerden, O'nun yolunda cihad edenlerden ve Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onun sünnetine tabi olanlardan olmaktır. Ta ki bununla Allah da bizi sevsin ve el Vedud isminin tecellisine mazhar etsin.

2-Şimdi de el-Vedud isminin ikinci manası olan “sevilen” manası üzerinde konuşalım.

Cenab-ı Hak, mahlukatını sevmesiyle el-Vedud olduğu gibi mahlukatı tarafından sevilmesi cihetiyle de, el-Vedud’dur.

İnsanın kalbine sonsuz bir muhabbet duygusu konulmuştur. Sevdiği şeyi sonsuz ve ölümsüz bir duyguyla sever. Bize verilen sonsuz muhabbet duygusu mahlukları sevmek için ya da mal, makam, şöhret gibi fani ve kıymetsiz şeylere kalbimizi bağlamak için verilmemiştir. Bu duygunun verilme sebebi, Allah’ı sevmektir; Onun isim ve sıfatlarına muhabbet etmektir. Hatta muhabbeti geçip, âşık olmaktır. İşte bunu yaptığımızda el-Vedud ismine mazhar oluruz.

El-Vedud ism-i şerifi her müminde tecelli eder. Çünkü Allah’ı sevmek müminin şiarıdır. Ancak bazı kulların el-Vedud isminden hissesi daha fazladır. Onların sevgisi aşka ulaşmıştır.

Gazali’ye göre bu ismin tecellisine mazhar olan insanlar kendileri için arzu ettikleri her şeyi Allah’ın bütün mahlukatı için de sevip arzu ederler. Bu sevgi doruk noktasına ulaştığında ise kalpte sevgiye engel olacak öfke, kin vb. duygulara yer kalmaz.

Bir başka alime göre de şartlar ne olursa olsun bir kulun kalbinde Allah sevgisi ve onun sevilmesini emrettiklerinin muhabbeti yerleşmişse o kişide bu isim tecelli etmiştir. Böyle birinin Allah’a duyduğu sevgi Allah’ın ona neler verip neler vermediğine bağlı değildir. Böyle biri insanları sevmek için onlar tarafından sevilmeyi beklemez. Sevmek için bahaneler bulur; kızmak için değil. Sevmek için kendini zorlaması gerekmez. İnsanın bu dünyada görebileceği en saf ve pür sevgi olan Allah için sevmek de Allah’ı sevmenin doğal sonucudur.

İnsan sevilmek için uğraşmak yerine düzgün bir inanca ve diğer insanlara faydalı olmaya, salih ameller işlemeye odaklanırsa ayrıca çaba sarf etmesine gerek kalmadan sevilme ihtiyacını karşılayacaktır. Tek gereken bakış açısını değiştirmek ve özgür iradesi ile iman ve amele yönelmektir. Aslında insan bütün özüyle imana ve salih amele yöneldiğinde insanlar tarafından sevilmek artık onun birincil amacı olmaktan çıkar. Öyle olunca da sevilmek onun için beklenen bir amaç değil; Rabbinin fazladan bir ikramı hâline gelir.

Peki bizler, el-Vedud isminin tecellisine daha fazla nasıl mazhar olacağız? Yani Allah’ı daha çok sevip, Ona nasıl âşık olacağız? İnsan sevdiğini, bildiği ölçüde sever. Allah’ı sevmenin yolu, marifetullahtan, yani Allah bilgisinden geçer. Allah sevgisine ulaşmanın ve el-Vedud ismine daha fazla mazhar olmanın yolu, Allah’ı tanımaktan; isim ve sıfatlarını bilmekten ve bu isim ve sıfatların tecellisini kâinatta görmekten geçer. Allah’ı ne kadar çok tanırsak, o kadar çok severiz.

Eğer, “Ben Allah’ı ne kadar seviyorum” diye merak ediyorsanız, O'nu ne kadar tanıdığınıza, isim ve sıfatlarını ne kadar bildiğinize, bu isim ve sıfatların tecellisini kâinatta ne kadar gördüğünüze ve tefekkür ettiğinize bakarak anlayabilirsiniz. Ayrıca, Allah’ı ne kadar sevdiğinize şu ayeti de ölçü yapabilirsiniz: “De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran, 31)

Demek Allah’ı sevmek, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmayı da gerektirir. Çünkü Allah’ı sevmek, Onun razı olacağı şeyleri yapmaktır. Razı olacağı şeyler de en mükemmel surette Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’de gözükmektedir. O halde Allah sevgimizin ölçüsü, Sünnet'e uymamız nispetindedir. Efendimizin sünnetine ne kadar uyuyorsak, Allah’ı o kadar seviyoruz demektir. 

Cenab-ı Hak, el-Vedud ism-i şerifi hürmetine, kalplerimizi ve muhabbetimizi zatına çevirsin…

En Güzel İsimler 99 Esma Sonsuz Mana-Vaize Fatma Bayram 






6 Eylül 2021 Pazartesi

Nasıl bir ‘Allah’a inanıyoruz?-Faruk Beşer


...biz nasıl bir Allah’a inanıyoruz? Ya da bir mümin Allah hakkında en az neler bilmelidir?

Şöyle başlayalım: Kendisinden ve etrafındakilerden üstün, muktedir ve görünmeyen bir varlığa inanma duygusu her insanın fıtratında, belki de genlerinde mevcuttur. En azından insandaki adalet duygusu bunu gerekli kılar. Öyle ya, size yapılan haksızlıkları cezalandırmayan, gasp edilen haklarınızı size iade etmeyen yüce bir varlık yoksa, yaşamanızın da anlamı yoktur.

Allah lafzı, O’nun bütün isim ve sıfatlarını cami özel bir ismidir. İlk harfinden itibaren sırayla her bir harfini atsanız, kalan yine O’nu ifade eder; (Allah, lillah, lehu, hû). Bu sebeple genel kabul, Allah lafzı hiçbir kökten türemeyen, O’nun kendisi için belirlediği ve hiçbir şeye ad olmamış özel ismi olduğudur. Kökünün ‘ilah’ olduğunu söyleyenler vardır. Ama bu etimolojik tahliller belki de Arapçanın ilk ve asıl dil olduğunu, Kur’an-ı Kerim’in de Arapça olarak indirildiğini esas almaktan kaynaklanır. Oysa bütün dilleri yaratan Allah’tır, her dil O’nun bir ayetidir ve Kur’an-ı Kerim’de kökü başka dillerden olan kelimeler de vardır. O kâinatı yaratmadan da kendi ismi ile vardı. Kitabında kendisinden ‘Allah’ diye söz ettiğine göre demek ki, O’nun ismi ezelden beri, yani Arapça yokken de Allah’tı (cc). Arapçanın elbette müslümanlar nezdinde bir değeri değeri vardır, çünkü son ilahi kitap Kur’an-ı Kerim Arapça indirilmiştir, Resulüllah (sa) Arap’tır ve Arapça konuşmuştur ama ‘Arabı üç şeyden dolayı sevin; cennet dili Arapçadır…’ sözü uydurma bir hadistir. Sonuçta Allah ismi O’nun diğer bütün sıfatlarını mündemiç olduğu için bu isim O’ndan başka bir varlığa ad olarak verilmemiştir. (Bkz. Meryem 65).

Kur’an-ı Kerim’de hem ‘Allah’ı zikredin’ hem ‘Allah’ın ismini zikredin’ anlamında ayetler olunca acaba isimle müsemma aynı şey midir, diye düşünenler olmuştur ama bu ayırımın tutarlı bir izahı yoktur, elbette isim ayrıdır, müsemma ayrıdır. Lakin Allah’ın isimleri/sıfatları O’nun zatından ayrı bağımsız bir varlığa sahip olmadıkları için, O’nu her bakımdan ‘bir’ bilmek yani tam bir tevhid için ‘O, isim ve sıfatlarıyla da birdir, isimleri O’nun ne aynıdır ne garıdır’ denir. Mutezile böyle tam bir tevhidin oluşması için, biraz da tanrıyı ‘üç parçadan oluşan bir’ bilen Hıristiyanlara cevap vermek için Allah’a sıfat nispet edilemez, O’nun sadece isimleri vardır derler. Sanki sıfatları da vardır dersek O’nun bu parçalardan oluşan ‘Bir’ olduğunu söylemiş ve Hıristiyanların durumuna düşmüş oluruz gibi düşünmüşler. Bu çok hassas bir hesaptır ama Ehlisünnet alimleri, neticede ismi varsa zorunlu olarak sıfatı da vardır derler. Mesela el-Alîm/her şeyi bilen O’nun bir ismi ise, zorunlu olarak O’nun ‘bilmek’ diye bir sıfatının bulunduğu anlaşılır.

Allah’ın varlığı ve birliği akılla bulunabilir, ancak mahiyeti ve keyfiyeti, akılla bilinemez. Bu imanın konusudur. Çünkü akıl yaratılan bir melekedir ve kendisini yaratını kuşatıp kavraması mümkün değildir. Allah ancak isimleriyle bilinir. Resulüllah Efendimiz (sa) ‘Allah’ın doksan dokuz ismi vardır ki, kim onları bellerse cennete girer’ buyurur. Çünkü bu isimleri manalarıyla bilen ve buna inanan, Allah’ı istenildiği gibi tanımış demektir, bu da O’nun cennete girmesine yeter. Ama Allah’ın isimleri bunlardan ibaret değildir, O’nun için söylenmesi caiz olan başka isimler de vardır ve biz bunları ancak Resulüllah’tan öğrenebiliriz.

Allah Kur’an-ı Kerim’de ‘bilin ki, Allah’tan başka ilah yoktur…’ (Muhammed 19) buyurduğuna göre Allah’ın tanınması bilgiyi gerektirir ve bu kadarcık bilme bütün müminler üzerine farzdır.

Allah’a inanma önce kalbin O’nu olduğu gibi kabulü/ ikrarı, bir bilmesi, sonra dilin bunu tasdiki ile tamamlanır. Buna ‘kelime-i tevhid’ denir. Bu kadarla kişi mümin olur, ancak buna şahitlik etme derecesine çıkması da istenir ki, buna da ‘keleme-i şehadet’ denir. Her iki temel cümlede Resulüllah’ın O’nun kulu ve resulü olduğunu da tasdik ve şahitlik vardır. Allah’a sırf kalbinden inanan ama bunu kimseye duyurmayan kişi Allah katında mümin olabilir ve kurtulabilir, ama biz ona mümin muamelesi yapamayız. Devam edeceğiz.

5 Eylül 2021 Pazar

47- El-Hakîm ism-i şerifi:


Hakîm "hikmet sahibi" demektir. Allah abesle iştigal etmez, O Hakîm’dir, her yaptığı işte hikmetler vardır. Hiçbir şey rastgele ve sebepsiz değildir. Kâinatta tesadüf yoktur. O'nun faydasız, boş ve tesadüfî bir işi bulunmaz. Allah bir kulunun ölmesini murad ederek mükâfatlandırabilir, diğerini yaşatarak cezalandırabilir. Kimin kârlı çıkacağı sonunda belli olur. Kimine dünyalık verip başına bela eder, kimini yoksul ve hasta kılıp korur. İyi ve kötü, anlık durumlarla tespit edilemez. Bunun için sabır ve tefekkür gerek. Allah Teala hikmetsiz iş yapmaz, insan için yararlı ve zararlı olanı bilir; bu nedenle de her emir ve yasağı insanların lehinedir.

Allah’ın emir ve yasakları bir hikmete dayalıdır. Şeriatta hikmetsiz bir kural yoktur. Her emir ve yasağın şeriatın genel amaçlarında bir yeri vardır. Allah’ın yasak ettiği şeylere dikkat ederseniz her biri insanlar için birer afettir. Bu afetleri de, haramı-helali de yaratan Allah’tır. Onları yapabilecek kuvvet ve kudreti veren de O'dur. Bununla beraber haramı yasak eden, helali mübah kılan da O'dur. Bundaki hikmeti de imtihan olmasıdır.

Eğer bu emirler "Kitap ve Sünnet’in" tarifine göre yerine getirilirse ona mahsus hayır ve menfaat meydana gelir, insanlar bilmediğini öğrenir, her an gelişir, ilerler. Fakat Kitap ve Sünnet'e göre yapılmazsa hayır ve menfaat kesilir, ilerleme de durur.

 O halde Allah Teala inananlara neyi emrediyorsa onların yararına, nelerden sakındırıyorsa, o şeyler onların zararınadır.

 Allah Tealanın hiçbir işi hikmetsiz ve faydasız değildir. Gerek emir ve nehiylerindeki, gerek işlerindeki hikmet ve faydaların gayesi kainatın düzeni ve kıyamet vaktine kadar devamıdır. 

Hakîm kelimesi Kur’an-ı Kerim’de 97 yerde geçmektedir. Bunlardan beşinde Kur’an’a nispet edilmekte ve böylece hakîm vasfı hem Rabbimizin ismi hem de O’nun kelamının sıfatı olmaktadır. (Yunus, 10/1; Lokman, 31/2.) Kur’an’ın Hakîm diye isimlendirilmesi onun baştan sona hikmet dolu olduğunu; içinde hikmetsiz hiçbir söz bulunmadığını ifade eder.

Hikmet, doğruyu yanlıştan ayırt etme kabiliyetidir. Hikmet sahibi olan her şeyi layık olduğu yere koyar. Yani bütün işleri yerli yerincedir.  Önemsiz şeyleri abartma, önemli şeyleri ihmal etme hatası işlemezler. En önemli şeyleri en önemsiz şeyler için feda edecek ahmaklıklar yapmazlar. Aynı şekilde kendi yer ve değerlerini de bilir, ne şımarır, ne azarlar, ne de kendilerini ziyan edecek şekilde hayatlarını boşa harcarlar. Kendisine hikmet verilen kişiler sahip oldukları her şeyi (ömür, ilim, mal, sağlık vs.) de bir denge içinde yerli yerinde kullanırlar. 

Ancak “yaptığı her işte, her sözünde ve davranışında mutlaka bir hikmet vardır” sözü Allah’tan başkası için kullanılmaz. Çünkü insanın bilgisi, görüşü, eşyanın bütününü kavrama kabiliyeti ne kadar sınırlıysa hikmeti de o oranda sınırlıdır.

Hakîm isminin tecelli ettiği bu kişiler hayatta cereyan eden işlerin içyüzünü kavramış demektir. Çünkü o büyük resmi fark etmiş, hayatın sırrını sezmiş, olaylara bütün içinde bir anlam verebilmiştir. Hayatın sadece dünyadan ibaret olmadığını ve anlamın bu dar âlemle sınırlanmadığını bilmiştir. Bu idrak insanı kendi kontrolünde olmayan olaylar hakkında daha iyimser, daha sabırlı ve daha dirençli kılar. Hikmete talip olanın, Hakîm’in tecellisi nispetinde varlığın anlamını kavraması ve olanla olmayanda tecelli eden hayırları görmesi mümkün olur. (Fatır, 35/2.) Böyle insanlar yaşam olaylarının peşi sıra bilinçsiz bir şekilde sürüklenmez; yaşadığı her olay onu geliştiren bir fırsata dönüşür. Bilir ki, Allah Teala hikmetsiz iş yapmaz. O’nun her işi anlamlı ve gerektiği gibi olması demektir. Ancak insanın aciz kavrayışı çoğu zaman olaylardaki hikmeti idrak edemez. Bu sebeple insanlık hiçbir zaman vahiyden mahrum bırakılmamıştır. Vahiy yoluyla gelen bilgi, yaratılışın anlam ve hikmetini bilmenin tek yoludur. Varlığın hikmetini kavramak isteyen insan mutlaka vahiyden beslenmek zorundadır. (Yunus, 10/109.)

Son olarak Hakîm olan Rabbimizin hikmet tecellilerine açık olmak için bilgi ve kavrayış gücünün yetmeyeceğini de hatırlatmamız gerekir. İslam uleması bu noktada davranışa dönüşmeyen, yani gereğine göre yaşanmayan bilginin hikmetle sonuçlanmayacağını özellikle vurgularlar. Hikmetin marifet ve bilgiden farkı da budur. Hikmetle amel arasındaki bu ilişkiyi Elmalılı şöyle açıklar: “İlim ve ameli cem edemeyene hakîm denmez."

En Güzel İsimler 99 Esma Sonsuz Mana-Vaize Fatma Bayram 

Esmaü'l Hüsna şerhi Ali Osman Tatlısu

4 Eylül 2021 Cumartesi

Hac Suresi,Nuzül,Konusu,Fazileti

Hakkında

Âyetlerinin çoğu Mekke’de, bir kısmı ise Medine döneminde inmiştir. 78 âyettir. Hac ibadetinden bahsettiği için bu adı almıştır. Sûrede ayrıca kıyamet gününün dehşetinden, kıyamet günü yaşanacak sahnelerden, cihattan ve helâk edilmiş eski toplumlardan söz edilmektedir

Nuzül

Mushaftaki sıralamada yirmi ikinci, iniş sırasına göre yüz üçüncü sûredir. Nûr sûresinden sonra, Münâfikūn sûresinden önce inmiştir. Sûrenin üslûbu ve içeriği, bir kısmının Mekke, bir kısmının da Medine döneminde indiğini düşündürmektedir. Özellikle baş taraftaki âyetlerin Mekke döneminde inmiş olması ihtimali güçlü olduğundan, genellikle Mekkî olarak nitelenir ve bütününün iniş sırası itibariyle 103. sûre olduğu kabul edilir (bu konudaki rivayet ve görüşlerin değerlendirilmesi için bk. İbn Âşûr, XVII, 180-183; Derveze, VII, 73-74; Esed, II, 666; Emin Işık, “Hac Sûresi”, DİA, XIV, 420; Ateş, nüzûl sırası bakımından seksen sekizinci sûre olduğu kanaatindedir, bk. VI, 5).

Konusu

Sûrenin başında insanlara Allah’ın birliğine inanma ve O’na saygısızlıktan kaçınma çağrısı yapılırken kıyamet gününün dehşeti hatırlatılmakta, öldükten sonra dirilmenin gerçekliğini kavratmak için insanın meydana gelişine ilişkin aşamalardan ve tabiattaki yenilenmelerden söz edilmektedir. Daha sonra hac ve kurban ibadetinin amaçlarına, müslümanlara varlık mücadelelerini sürdürmeleri için hicret ve düşmanla savaş müsaadesi verildiğine değinilmekte, önceki toplumların başına gelenlerden ibret alınması için uyarılar yapılmakta, peygamberlerin getirdiği vahyin ilâhî kaynaklı olduğuna dikkat çekilmekte, evrende Allah’ın varlık ve birliğini gösteren deliller üzerinde düşünme fırsatı veren örneklere işaret edilmekte ve sonunda da müslümanlara, kendilerine yüklenen ulvî görevin bilincinde olmaları çağrısı yapılmaktadır.

İman, şirk, ibadet, cihad gibi konular üç ana çerçevede ele alınmak­tadır. Bunlar hicret, savaş ve hacdır. Her üçünde de insanın yerini yurdunu terkedip uzaklara gitmesi, çeşitli zahmetlere katlanması ve aynı inancı taşıyanlarla kader birliği etmesi söz konusudur. Kader birliği ise millet ve ümmet olmanın, bir toplum haline gelmenin temel şartıdır. Hz. Peygamber o tarihteki örneklerine uygun bir devlet kurmak isteseydi Hâşimî sülâlesinin gücüne dayanmak zorunda kalacaktı. Halbuki o, önce inanç ve kültür temeli üzerine kurulan yepyeni bir ümmet meydana getirmiştir. Sûre, etnik ve kültürel kökenleri farklı insanların ümmet olmak için nelere sahip bulunmaları ve neler yapmaları gerektiği hususunda âdeta bir gündem belirlemektedir. Hicret öncesinde inmeye başlayan sûre, müslümanları güçlü bir birlik oluşturmaya ve onları hicret sonrasında ortaya çıkacak devleti kurmaya hazırlar gibidir (Emin Işık, “Hac Sûresi”, DİA, XIV, 421).

Fazileti

Kurtubî –Gaznevî’den naklen– şöyle bir tesbite yer verir: Hac sûresi en ilginç sûrelerdendir; kısmen gece kısmen gündüz, kısmen se­fer­de kısmen hazarda, bir kısmı Mekke’de bir kısmı Medine’de, bir kısmı savaş sırasında, bir kısmı barış döneminde inmiştir; hem nâsih hem mensuh âyetler, hem muhkem hem müteşâbih âyetler içerir (XII, 5).

Ebû Hanîfe ve Süfyân es-Sevrî gibi âlimlere göre bu sûrede sadece bir secde âyeti vardır (18. âyet). Aralarında Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’in de bulunduğu bir grup âlime göre ise 18 ve 77. âyetlerinde secde yapılması gerekir. Ukbe b. Âmir’in, iki secde ihtiva etmesinden hareketle bu sûrenin ayrı bir faziletinin bulunup bulunmadığı yönündeki sorusuna Hz. Peygamber’in “Evet, vardır” cevabını verdiği rivayet edilmiştir; ancak hadisin sıhhat derecesi tartışmalıdır (Kurtubî, XII, 5).

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/22-hac-suresi

3 Eylül 2021 Cuma

Enbiyâ Suresi,Nuzülü,Konusu

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 112 âyettir. “Enbiyâ”, peygamberler demektir.Sûre, temel konu olarak peygamberlerden, onların tevhit davası uğrunda verdikleri mücadelelerden bahsettiği için bu adı almıştır

Nuzül

Mushaftaki sıralamada yirmi birinci, iniş sırasına göre yetmiş üçüncü sûredir. İbrâhim sûresinden sonra, Mü’minûn sûresinden önce Mekke döneminde inmiştir. Abdullah b. Mes‘ûd, “Benî İsrâil (İsrâ), Kehf, Meryem, Tâhâ ve Enbiyâ sûreleri, benim Mekke’de ilk öğrendiğim güzel sûrelerdir” demiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 21/1). Bazı müfessirler 44. âyetinin Medine döneminde nâzil olduğu kanaatindedir.

Konusu

Sûrede Allah’ın birliğinin yanı sıra O’nun eş, ortak ve çocuk edinmekten münezzeh olduğu; vahiy, peygamberlik ve insanların vahiy karşısındaki tutumu, kıyamet alâmetleri, kıyamet halleri, öldükten sonra dirilme ve hesap verme gibi İslâm’ın temel inançları ele alınmakta; insanlarda ve kâinatta Allah’ın kudretini gösteren delillere, Allah’ın büyüklüğüne, kâinatın bütünlüğü ve düzeni ile Allah’ın birliği arasında bir irtibat bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Bu arada hayat ve ölüm konularına yer verilmekte, hiçbir insanın ebedî olarak yaşayamayacağı hatırlatılarak insanların bu gerçek ışığında davranmaları istenmektedir. Peygamberleri yalanlayan önceki kavimlerin helâk oldukları, sonrakilerin onların yurtlarını ve kalıntılarını gördükleri halde ibret almadıkları için cezaya çarptırıldıkları bildirilmekte; Hz. İbrâhim’in putperest kavmiyle olan mücadelesine, bazı peygamberlerin kıssalarından kesitlere yer verilmekte, son olarak da Hz. Muhammed aleyhisselâmın âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamber olduğu ifade edilmekte ve davetinin esasları açıklanmaktadır.

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/21-enbiya-suresi

2 Eylül 2021 Perşembe

Tâhâ Suresi,Nuzülü,Konusu,Fazileti

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 135 âyettir. Sûre, adını birinci âyette yer alan harflerden almıştır. Sûrede, Allah’ın peygamberler aracılığıyla insanlara gösterdiği doğru yolun temel gerçeklerine işaret edilmekte, Hz.Peygamber teselli edilerek peygamberlik görevini mutlaka en güzel şekilde başaracağı müjdelenip kendisine karşı çıkanların uğrayacağı sonuçlar izah edilmektedir.

Nuzül

Mushaftaki sıralamada yirminci, iniş sırasına göre kırk beşinci sûredir. Meryem sûresinden sonra, Vâkıa sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 130 ve 131. âyetlerin Medine’de nâzil olduğuna dair bir rivayet de vardır.Hz. Ömer’in İslâmiyet’i kabul edişiyle ilgili meşhur rivayette Ömer’in, kız kardeşi ve eniştesinin evine baskın yaptığında işittiği ve çok etkilendiği âyetlerin Tâhâ sûresinin âyetleri olduğu ve bu olayın peygamberliğin beşinci yılında cereyan ettiği dikkate alınarak, genellikle Mekke döneminin ortalarına doğru indiği kabul edilir.

Kaynaklarda nüzûlü için belirli bir sebepten söz edilmez. Geldiği dönemin şartları ve sûrenin içeriği, Hz. Peygamber’e ve müminlere teselli verip onların moralini yükseltmeyi amaçladığını göstermektedir.

Konusu

Hz. Peygamber’in mâneviyatını yükselten ve Allah’ın kudretine dikkat çeken ifadelerle başlanmış, ardından Hz. Mûsâ’nın Firavun’la mücadelesine, Cenâb-ı Hakk’ın İsrâiloğulları’na lutfettiği nimetlere ve onların hatalı tutumlarına geniş bir biçimde yer verilmiştir. Daha sonra Hz. Âdem’in yaratılışına, şeytanın onu ve eşini kandırıp cennetten çıkma­larına sebep oluşuna değinilmiş, inkârcıların karşılaşacakları âkıbet hatırlatılmış ve ebedî mutluluğun Allah’a saygıda kusur etmekten sakınanların olacağı belirtilmiştir.

Fazileti

Hz. Peygamber’den rivayet edilen bir hadiste anlatıldığına göre, Tâhâ ve Yâsîn sûrelerini işiten melekler şöyle demişlerdir: Bun­ların kendilerine gönderileceği ümmete ne mutlu, bunları taşıyan gönül­lere ne mutlu, bunları okuyan dillere ne mutlu!” (Dârimî, “Fezâ­ilü’l-Kur’ân”, 20).

Birçok sûrede olduğu gibi âyetlerinin kısa ve sonlarının secili olması sûrenin okunuşuna apayrı bir mûsiki katmaktadır.

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/sure/20-taha-suresi

1 Eylül 2021 Çarşamba

46- El-Vâsi ism-i şerifi:


Sözlükte bir şeyi içine alan ve ona güç yetiren (genişlik ve kapasite) anlamında olan vâsi bütün âlemleri ilmi, rahmeti, kudreti ve diğer bütün vasıflarıyla kuşatan demektir. Mahlukatın istek ve ihtiyaçlarının genişliğine karşı Yaratan’ın lütuf ve ihsanı, af ve mağfireti, kudreti onların hepsine karşılık verecek kadar, hatta daha da geniştir. 

Kısaca, Cenab-ı Hakk’ın Vâsi oluşu, isim ve sıfatlarıyla her şeyi kuşatmasıdır.

Bir kaç örnekle açıklayalım: Cenab-ı Hak Alimdir, ilminin her şeyi kuşatması ve bu ilminden hiçbir şeyin gizlenememesi cihetiyle hem Alîmdir hem Vâsidir.

Yine Allah-u Teala, kudretinin sonsuz olması cihetiyle Kadirdir. Bu kudretin, zerreden güneşe kadar bütün kâinatı kaplaması ve ikinci bir kudretin müdahalesine izin vermemesi cihetiyle ise hem Kadirdir hem Vâsidir.

Yine Allah-u Teala, cömertliği ve ikram etmesi cihetiyle Kerimdir. Bu ikram ve ihsanın her şeyi kuşatması; denizlerin diplerindeki balıklardan, gökyüzündeki kuşlara kadar her mahlukun bu ikrama mazhar olması cihetiyle ise hem Kerimdir hem Vâsidir.

Yine Cenab-ı Hak, bir kulunu affetmesi ve kusurlarını bağışlaması cihetiyle Gafurdur, Afuvdur. O kulu affettiği gibi, bütün günahkarları da affetmesi; affının ve mağfiretinin herkesi kuşatması cihetiyle ise hem Gafurdur hem Afuvdur, hem de Vâsidir.

Sözün özü, bir ismi şerifin bir mahluktaki cüzi tecellisi, yalnız o ism-i şerife bakarken, aynı ismin kâinatı kuşatan tecellisi, o isimle birlikte, Allah’ın Vâsi ismine bakar.

O halde, Vâsi ismi, Allah’ın, isim ve sıfatlarıyla bütün alemi kuşatmış olmasıdır. Nasıl ki deniz, bir balığı tamamen içine almıştır ve balık her vakit bu kuşatmanın içindedir; aynen bunun gibi, kâinat da, her daim, bu isim ve sıfatların tecellisine mazhar olur. İşte bu isim ve sıfatların nihayetsizliği ve bütün kâinatta aynı anda gözükmesi, el-Vâsi isminin tecellisidir.

Allah-u Teala, var olan her şeyi kuşatmıştır. Bu yüzden hiç kimse O’na gereği gibi hamd ve sena edemez. O, ancak kendisini övdüğü gibidir. Yüceliği, iktidarı, mülkü, fazlı ve keremi, iyilik ve ihsanı, cömertlik ve keremi çok geniştir. O’nun varlığı bütün zamanları, hatta zaman öncesini ve sonrasını bile kuşatmıştır. Zira O, öncesiz ve sonsuzdur. O’nun bilgisi bütün bilgileri kapsamıştır. Bir bilgi, O’nu öteki bilgilerle uğraşmaktan men etmez. O’nun gücü bütün güçlerin üstündedir. Hiçbir güç O’nu başka bir güçle meşgul etmez. Hiçbir durum, O’nu başka bir durumla ilgilenmekten men edemez. O’nun işitmesi, işitilen bütün sesleri kapsayacak genişliktedir. Hiçbir ses ve dua, O’nu başka ses ve duaları işitmekten men edemez. O’nun sıkıntıda olan birisine yardım etmesi, başkalarını ihmal etmeye veya yardımı ertelemesine mani olmaz.

Allah-u Teala, Kuran’da ‘göklerin ve yerin Rabbi’ olduğunu bizlere bildirir. Bütün genişliğe sahip olanın da Kendisi olduğunu söyler. Allah her yere istiva etmiştir. Allah’ın mülkü geniştir. Nimetleri tükenmez, rahmetinin sınırı yoktur, bağışlaması da çok geniş olandır. Kullarının tüm ihtiyaçlarını onlar hiçbir şey yapmadan karşılayan Allah’ın rahmeti ve merhameti sonsuzdur. ‘Vasi’ sıfatı özellikle müminler üzerinde çok yoğun olarak tecelli eder. Allah’ın rahmeti ve merhameti son derece geniştir. İnanan kullarını rahmetiyle sarıp kuşatmıştır ve dünyada onları tüm düşmanlardan korur.

Kuşeyri rahmetullahi aleyh Vâsi ismindeki genişliğin sadece lütuf ve ihsanlar alanında değil, kaza ve belaların def’inde de tecelli ettiğini ve asıl bu alanın genişliğini kulun idrak etmesine imkân olmadığını söyler. Haklıdır da. Çünkü bugüne kadar kim bilir hangi afet ve kazalardan korunmuş olduğumuzu asla bilemeyiz. Yine Kuşeyri’ye göre Rabbimizin bize verdiği nimetler vermediklerinin yanında çok çok azdır. Allah kulunun kendine yakın olmasını murat ettiğinde onu kendinden uzaklaştıracak dünya nimetlerini azaltır. Ayrıca O’nun nimetlerinin genişliği bu dünya ile sınırlı değildir. Bu açıdan baktığımızda asıl nimet genişliğinin cennetlerde bizi bekleyen mükâfatlar olacağını görebiliriz.

Peki bir insana bu ismin tecelli ettiğini nasıl anlarız? Gönlünün ve elinin genişliğinden anlarız. Bu ismin tecelli ettiği kullar bela ve sıkıntı anlarında Allah’ın vereceği genişlikten ümidini kesmez ve her olanın O’nun katında bir anlamı olduğunu bilip ona göre sabreder. Genişliğe ulaştığı zaman da elinin erdiği tüm mahlukatı o genişlikten istifade ettirir. Allah Teala da ona gösterdiği bolluk ve cömertlik ölçüsünde ikram eder. (Bakara, 2/261.) 

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in dualarında hep genişlik istediğini hatırlatarak bitirelim. Bir gün kendisine günahlarının çokluğundan yakınan birine şöyle dua etmesini tavsiye etmiştir: "Allah’ım! Senin mağfiretin benim günahlarımdan daha geniştir, tek ümidim ve güvendiğim senin sonsuz ve nihayetsiz rahmet ve merhametindir."

En Güzel İsimler 99 Esma Sonsuz Mana-Vaize Fatma Bayram 

https://feyyaz.tv/el-mumin.html

Esmaü'l Hüsna şerhi Ali Osman Tatlısu