20 Kasım 2019 Çarşamba

Bazı şirketlerin düzenediği çekilişlere, kampanyalara katılmak ve bunların verdikleri hediyeyi / ödülleri kullanmak caiz midir?


Bazı şirketlerin düzenediği çekilişlere, kampanyalara katılmak ve bunların verdikleri hediyeyi / ödülleri kullanmak caiz midir? Mesaj atarak katılmak mesaj parası ödemek kumara girer mi?

Verilen hediyeleri alan kişiler bunun için ayrıca bir para ödemiyorsa, verilenler hediye hükmünde olur. Çekilen bu mesajların mahiyeti de önemlidir. Sadece katılım için mi mesaj çekilmekte? Yoksa çeklilen bu mesajlardan ayrıca bir gelir mi elde edilmektedir? Gelir amaçlı mesaj çekilmişse bu da bir nevi piyango olmuş olur. Şüpheli olan şeyleri terk etmek takva sahibi insanların özelliğidir.

Bir şeyin kumar olması için karşılıklı şart olması gerekir. Mesela, bir kişi, “Bilirsen sana şunu veririm, bilemezsen senden şunu alırım.” şeklinde ikili şart koşması halinde kumar olur. Burada, “Bilirsen sana şunu veririm, bilmezsen senden şunu alırım.” şartı yoktur. Böyle olunca tek taraflı bilene verilen ödül oluyor. Böyle tek taraflı verilen değerler alınabilir, kumara girmez. Çünkü veren bir şey talep etmiyor. “Bilirsen şu miktarı alırsın, bilmezsen bir şey vermek zorunda değilsin.” diyorsa, konu kumar olmaktan çıkar..

Bir de, üçüncü bir şahıs çıkıp da:

"Bir yarış tertipliyorum, başaranlara şu kadar ödül vereceğim, başaramayanlardan ise bir şey istemiyorum." derse; yarışı kazananlar verileni alabilirler. Bu da meşru bir yarış olur, faydalı bir teşvik manasına gelen bir hizmet sayılabilir. Çünkü yarışı kazananlara veriyor, kazanamayanlardan ise bir şey almıyor. Üçüncü sahsın ikramı oluyor.

Buraya şöyle bir misal daha ilave edebiliriz. Bir kahvehanede oyuna başlarken:

"Yemekler, çaylar oyunu kaybedenden..." derlerse, kazananların kaybedenden yiyecekleri yemek, içecekleri çay kumar olur. Çünkü karşılıklı şart vardır. Oyunu sen kazanırsan yemek, çay benden.. Ben kazanırsam yemek, çay senden.. şartını koymuşlardır.. Ama böyle iki taraflı şart olmaz da biri:

"Kazansanız da kaybetseniz de çaylar, kahveler benden arkadaşlar."diyebilirse, bunda bir mahzur söz konusu değildir. Bu bir tarafın ikramı sayılır.

Bir alışveriş merkezinde mal alanların rakamı belli miktara çıkınca, mağazanın kendiliğinden verdiği hediye de alınabilir, kumara girmez. Ama Spor toto, loto, piyango gibi şans oyunları kumar cinsinden sayılmaktan kurtulamazlar. Onlarda kazanırsan alırsın, kazanamazsan verirsin, şartı geçerlidir. Buna göre bir ticaret veya zenaat ile meşgul olan kimse müşterilerini arttırmak için onlar arasında kura çekerek veya belli bir miktarda alım yapanlar, iş verenleri tespit ve tercih ederek hediyeler verebilir, bir şeyler bağışlayabilir; bunda sakınca yoktur.

Piyango ve benzerleri böyle değildir. Piyango idaresi başka bir iş yaparak ve o işten kazandığının bir kısmını ayırarak müşterilerine dağıtmıyor (hibe etmiyor, bağışlamıyor); bilet alanların paralarını topluyor, çekiliş yaparak (bir nevi kura çekerek) onların bir kısmına veriyor, kendisi de büyük bir pay alıyor. Bilet alanlar verdikleri para karşılığında bir mal veya hizmet almıyorlar, parayı idareye veya bileti kazananlara da bağışlamıyorlar; bilet alanın amacı az verip çok kazanmaktır. Kazanma yolu da kumardır; yani birçok kişinin parasını bir araya getirip, her biri büyük pay kendinin olsun diye beklerken içlerinden birkaçına (kurayı, çekilişi kazananlara) vermekten ibarettir. Üç beş kişinin ortaya birer milyon lira koyup zar atarak, kâğıt çekerek, atlar koşturarak...hangisininki kazanırsa parayı alması ile piyango vb. arasında bir fark yoktur.

Dükkandan, marketten alışveriş yapan verdiği paranın karşılığı olan malı veya hizmeti almaktadır, market sahibinin verdiği armağan ise onun kendi kazancından ayırıp verdiği bir bağıştır.

Kumar oynayan (bilet alan, totoya, lotoya para yatıran) bu para karşılığında idareden bir mal almaz, toplanan paradan -verdiğine nisbetle daha fazla olan miktarı- kazanmak ister; kazandığı da diğer bilet alanların, kazanmak isteyenlerin, oyuna/çekilişe katılanların paralarıdır. İdarenin dince kumar sayılan bu işlemden kazandığı paranın bir kısmını veya tamamını kamu yararına, hayır ve hasenâta harcaması yapılan şeyi meşrulaştırmaz, helal hale getirmez.

Haram sayılan yoldan kazanılan diğer paralar da böyledir; onları iyi yerlerde harcamak yapılan işi meşrulaştırmaz; mesela elde etme yolu hırsızlık ise bunu hırsızlık olmaktan çıkarmaz, hükmünü değiştirmez.


19 Kasım 2019 Salı

Dilini dudağını kıpırdatmadan, içinden secde ayetini okumak tilavet secdesini gerektirir mi?


Secde âyetleri okunduğunda, sadece dudakların hareket edip harfler sıhhatli biçimde telaffuz edilmediği takdirde tilâvet secdesi vâcib olmaz. O halde secde âyetinin gizli okunması bu konuda yeterli sebep değildir. Hem okuyanın kendi sesini, hem de yakınında bulunanların onu işitmesi gerekir. (Fetâvâ-yi Kaadıhan.)

Secde âyetinin sonundaki harfi terk edip sadece evvelindeki harfleri okumak da yeterli değildir. Kelimenin tam olarak telaffuz edilmesi lâzımdır.

Buna bir misâl verelim: “Vescüd” yerine “Vescü” okunursa, tilavet secdesi gerekmez ama yanılma/sehiv secdesi gerekir. Çünkü kelimenin sonundaki harf telaffuz edilmemiş ve böylece mâna anlaşılmamıştır. (Et-Tebyin / Zeylai.)

Okumaksızın Sadece Secde Âyetini Yazmak:

Sadece secde âyetini yazmakla tilâvet secdesi vâcib olmaz. (Fetâvâ-yi Kaadıhan - El-Bedayi' / Kâsani.)

Secde âyetini Farsça ya da başka bir dille okumak da tilâvet secdesini gerektirir. Bu sadece okuyan için değil, işiten için de vâcib olur. Ne var ki işiten kimse bunun secde âyeti olduğunu bilmiyorsa, o takdirde tilâvet secdesi gerekmez. (El-Hulâsa) Çoğu fakihlere göre, gerekir. Sahih olan da budur. Çünkü secde âyetinden maksad, secdeye delâlet eden hükümdür. Başka dilde de aynı hüküm câridir. El-Muhit sahibi bu görüşü benimsemiş ve bunda icmâ var demiştir.

Arapça okunduğu takdirde mutlaka tilâvet secdesi gerekir. Ancak özrü olan bir süre geciktirebilir.

Sağır Kimse Secde Âyetini Okursa :

Telaffuzunu sağlayarak okuyorsa, o takdirde işitmese bile yine de tilâvet secdesi gerekir.

Âyetin Hecelenerek Okunması :

Secde âyetini heceleyerek okuyan ve okutan kimseye ve onu dinleyene tilâvet secdesi gerekmez. (Es-Siraciyye - Fetâvâ-yi Hindiyye)

(bk. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/437-439.)


18 Kasım 2019 Pazartesi

Ezan okunurken konuşmak haram mıdır?


Ezan okunurken konuşmak haram değildir.

Ezan ve ikamette müezzinin okuduklarını tekrarlamanın sünnette yeri var mıdır?

Ezanı dinlemek sünnettir. Bu bakımdan ezan okunurken artık dünya işlerini bir tarafa bırakıp Allah'a ve O'na ibâdete yönelmek gerekir. Ezana karşı saygısızlık, dine ve Allah'a saygısızlığı ifade eder. Hattâ ilim adamlarımızdan çoğu, ezan okunurken bir şey yiyorsa yemesini keser, hele sigara ve benzeri mekruh şeylerle meşgul oluyorsa hemen bırakırlardı.

Ezanı hem dinlemek, hem müezzinin dediklerini aynen söylemek sünnetir. Ancak “hayye alâ's-salâ” ve “hayye alâ'l-felâh” cümlelerine gelindiğinde bunlar aynen söylenmez, sadece “lâ havle vela kuvvete illâ billahi'l-aliyyi'l-azim” denilir.

Diğer bir rivayete göre : “hayye alâ's-salah” denilince, “lâ havle” denilir. “hayye alâ'l-felâh” denilince, “maşaallahu kane vemâ lem yeşe’ lem yekûn” denilir. (El-Muhit Radiyüddin Serahsi - Fetâva-yi Hindiyye.) sahih olan da budur.

Bir de sabah ezanında müezzin “es-salatu hayrun mine'n-nevm” deyince,“sadakte ve berîrte” (Doğru söyledin ve iyilik işledin) denilir. (El-Muhit Radiyüddin Serahst.)

Ezan okunurken yürür halde bulunan kimsenin durup ezana hem saygı göstermesi, hem müezzini cevaplandırması daha iyi bir davranıştır. (El-Kınye.)

İkameti cevaplandırıp cümlelerini müezzine uyarak söylemek müstehabdır.

İkamette müezzin "kad kameti's-salâh" deyince, işitenler «Allah namazı hep aramızda tutsun ve yerler gökler devam ettikçe onu devam ettirsin!» diye duâ ederler.

Ezan ve ikamet okunurken konuşmamak en uygun olan davranıştır. Bu, saygıyı ifâde eder. Ne yazık ki günümüzde bu saygı çok azalmış, Müslüman halkın çoğu bu davete karşı ilgisiz kalmıştır.

Ezan okunurken veya ikamet edilirken Kur'ân okumak caiz midir?

Ezan ve ikamet okunurken dinlemek sünnettir. Kur'ân okumaya başlayanlar da ezan ya da ikamet okunmaya başlayınca okumalarını bırakıp ezanı dinlerler.

İkamet okunurken duâ ile meşgul olmakta bir beis yoktur. Çünkü bu esnada yapılan duâ, ikametin feyzine mazhar olmak, ilâhi davete gönül verip O'na yönelmek anlamındadır.

Camide birkaç müezzin varsa, her biri sıra ile ardarda ezan okuyorsa veya aynı semtte birkaç cami bulunuyor, müezzinleri sıra ile ezan okuyorsa, ilk okunanı cevaplandırmak kâfidir. (El-Kâfi - Fetavayi Hindıyye.)

(Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/168-169.)

17 Kasım 2019 Pazar

Hastalanmaktan, Ölmekten Veya Susuz Kalmaktan Korkan Biri Teyemmüm Alır

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.


"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)
   

7. BÖLÜM TEYEMMÜM

7. Hastalanmaktan, Ölmekten Veya Susuz Kalmaktan Korkan Biri Teyemmüm Alır

Anlatıldığına göre Amr İbn el-Âs soğuk bir gecede cünüp olmuştu. Bu ne­denle "Kendinizi öldürmeyin! Şüphesiz Allah sizi esirgeyecektir.
[en-Nisa 4/29] ayetini oku­yarak teyemmüm aldı. Bu durumu Hz. Peygamber'e 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem anlattı. Allah Resulü Sallallahü Aleyhi ve Sellem onun bu uygulamasını ayıplamadı.

Açıklama

(Hastalanmaktan, Ölmekten veya Susuz Kalmaktan Korkan Biri)

Hastalanmaktan korkan birinin teyemmüm alıp alamayacağı konusunda fakihler arasında farklı görüşler vardır. Susuzluk endişesi çekmekten korkan birinin teyemmüm alabileceği hususunda İse hiç İhtilaf yoktur.

(ayıplamadı) Rasûlullah 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem bu uygulamasından dolayı Amr'ı kınamamıştı. Onun bu tavrı, bu uygulamanın caiz olduğuna delalet eden bir takrirdir. Bu hadise göre, ister soğuk yüzünden İsterse başka bir nedenden ol­sun, su kullandığı zaman öleceğini tahmin eden kimse yıkanmayıp teyemmüm edebilir. Yine bu hadisten anlaşıldığına göre, teyemmümlü olan biri abdestli birine namaz kıldırabilir. Ayrıca bu rivayet, Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem zamanında ictihad yapılabildiğini gösterir.

345- Ebû Vâil'den şöyle nakledilmiştir: Ebû Musa Abdullah İbn Mes'ûd'a "Su bulamayan cünüp kimse
[Burada cünübün kasdedildiği için bk. Kastalani, İrşadu's-sari,I,691;Suyuti,et-Tevşih,I,445(H.Aldemir)] namaz kılmaz (değil mi?)." diye sormuş. Bu­nun üzerine Abdullah şöyle karşılık vermiş: "Eğer onların namaz kılmalarına ruhsat verecek olsaydım, soğukta şöyle yapıp (yani teyemmüm alıp) namaz kılarlardı." Bu defa Ebu Musa "Ammar'ın Hz. Ömer'e söylediği söz hakkında ne dersin?" diye sormuş. O da "Ben Hz. Ömer'in, Ammar'ın sözüne ikna olduğunu zannetmiyorum" şeklinde cevap vermiş.

346- A'meş'ten Şakîk İbn Seleme'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Abdullah ile Ebu Musa'nın yanında idim. (Aralarında şöyle bir diyalog geçti):

Ebu Musa: - Ey Ebu Abdurrahman, sence cünüp olan fakat su bulamayan adamın ne yapması gerekir?

Abdullah: - Su buluncaya kadar namaz kılmaz.

Ebu Musa - O zaman, Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem bu sana yeter' dediği zaman Ammar'ın söylediği sözü nasıl değerlendiriyorsun?

Abdullah: - Hz. Ömer'in Ammar'ın sözüne ikna olmadığını bilmiyor musun?

Ebu Musa: - Ammar'ın sözünü bir kenara bırak, peki bu konudaki âyet kar­şısında ne yapacaksın?

Abdullah onun âyet-İ kerimeyi nasıl yorumladığını anlayamadı. Bu yüzden şöyle devam etti: Eğer biz, cünüp olanların teyemmüm almalarına müsaade etsek, birazcık sular soğuyunca insanlar gusül abdesti almayı bırakıp teyemmüm alırlar.

Şakîk'a 'Abdullah bu gerekçeyle mi, cünüp birinin gusül abdesti almasına razı olmadı?' diye sordum. O da 'evet' dedi.

Açıklama

"Ammârın sözünü bir kenara bırak." Bu hadise göre, bir delili bırakıp ondan daha açık olan delile yönelerek ihtilaflı olanı bırakıp herkesçe kabul edilene geçmenin caiz olduğu anlaşılır. Ayrıca bu rivayette, Hz. Ömer ile İbn Mes'ud'un hilafına cünüp kimsenin teyemmüm edebileceğine dair delil vardır.

Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

16 Kasım 2019 Cumartesi

NAHL SÛRESİ 98.- 105. ayetlerin tefsiri


Kur’anla İlgili Hususlar: Okurken Eûzü Çekmek, Nesh, Kur'anın Arapça Oluşu


98- (Ey Peygamber!) Kur'an okuduğun zaman (Allah'ın rahmetinden) kovul­muş şeytandan Allah'a sığın.

99- Şüphesiz ki şeytanın iman edip Rablerine güvenenler üzerinde hiçbir nüfu­zu yoktur.

100- Şeytanın nüfuzu sadece onu dost edinenlere ve (onun vesvesesiyle) Al­lah'a ortak koşanlar üzerindedir.

101- Biz bir ayeti değiştirip yerine baş­ka bir ayet getirdiğimiz zaman -ki Allah ne indirdiğini gayet iyi bilir- müşrikler peygambere: "Sen ancak bir iftiracısın" derler. Hayır! Onların çoğu bunu bil­mezler.

102- De ki: "Kur'an'ı Ruhu'l-kudüs (Ceb­rail) müminlerin imanını pekiştirmek, müslümanlara bir hidayet rehberi ve bir müjde olmak üzere Rabbinin nezdinden hak olarak indirdi."

103- Şüphesiz biz; müşriklerin: "Bu Kur'an'ı Muhammed'e bir adam öğreti­yor" dediklerini çok iyi biliyoruz. İddia ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Kur'an ise açık fasih Arapçadır.

104- Şüphesiz ki Allah'ın ayetlerine iman etmeyenlere Allah doğru yolu göstermez. Onlara acıklı bir azap vardır."

105- "Yalanı ancak Allah'ın ayetlerine iman etmeyenler uydurur. Asıl yalancı olanlar onlardır."


Açıklaması

Allah kullarına Peygamberinin (s.a.) diliyle Kur'an okumak istediklerinde rahmetten kovulmuş şeytandan Allah'a sığınmalarını emrediyor ve şöyle buyu­ruyor:

"Kur'an okuduğun zaman..." Yani Kur'an okumak istediğin zaman Allah'a sığın. Taşlanmaya lâyık, lanetlenmiş, Allah'ın rahmetinden kovulan şeytandan Allah'a iltica et ki okuman karışmasın ve Kur'an'ın manalarını gayet iyi düşünesin. Bu ayet bir önceki ayetle: "Biz bu kitabı sana her şeyi açıklamak üzere indirdik" ayetiyle bağlantılıdır.

Peygamberimiz (s.a.)'e hitap ümmetine hitaptır. Hatta bu daha evlâdır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.) şeytanın vesveselerinden ve aldatmalarından masumdur.

Ayetin zahirinden Allah'a sığınmanın, Euzü'nün okunmasının kıraatin peşinden olması anlaşılmakta ise de asıl olan bunun kıraatten önce olmasıdır. Bu tıpkı şu ayetler gibidir.

"Namaza kalktığınız zaman" (Maide, 5/6). "Konuştuğunuz zaman adaleti gözetin." (En'am, 6/152).

"Onlardan (Peygamber hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde ar­kasından isteyin." (Ahzab, 33/53).

"Peygambere hitap ettiğiniz zaman bu kitabınızdan önce sadaka verin" (Mücadele, 58/12) Yani bütün bunları yapmak istediğiniz zaman demektir.

Ayrıca "Euzü..." okumanın yani Allah'a sığınmanın sebebi -ki bu da şey­tanın vesvesenin giderilmesidir- bu sığınmanın kıraatten önce yapılmasını gerektirmektedir.

"İstiâze" Euzü billahi mineş-şeytanir-raciym. Rahmetten kovulmuş şey­tandan Allah'a sığınırım demektir.

İstiaze (Allah'a sığınma) İbni Cerir ve başka imamların anlattığı gibi âlim­lerin icmaı ile mendup bir emirdir.

Sevrî'den ve Atâ'dan rivayete göre ayetin zahiriyle amel edilerek namazda ya da namaz dışında istiaze vaciptir. Zira emir vücup içindir. Fakat cumhurun görüşüne göre vacipten menduba çevrilmiştir. Zira Peygamberimiz (s.a.) bedevi araba -namazı tarif ederken- bunu öğretmemiştir. İstiazeyi zaman zaman terketmiştir.

Hanefîler ve bir gurup âlimin görüşüne göre istiaze sadece namazın başın­da talep edilmiştir. Çünkü namaz kıraatle başlayan bir amel olup istiaze namazın başında olur.

Şafiiler ve bir gurup âlimin görüşüne göre ise istiaze her rek'atte tekrarlanır. Çünkü istiaze kıraat üzerine tertibe tabidir. Her rek'atte kıraat vardır. Dolayısıyla her rek'at istiaze ile başlar.

"Şüphesiz ki şeytanın iman edip Rablerine güvenenler üzerinde hiçbir nüfuzu yoktur." Yani şeytan cinsinin Allah'ın huzuruna çıkacağını tasdik eden ve bütün işlerini Allah'a havale eden kimseler üzerinde hiçbir gücü ve hakimiyeti yoktur.

"Şeytanın nüfuzu..." Yani azdırmak ve saptırmak şeklindeki hakimiyeti kendisine itaat edenler, Allah'ı bırakıp kendisini dost ve yardımcı edinenler ve Allah'a ibadette şeytanı ortak koşanlar üzerindedir.

Buradaki (bâ) harfi (sebebiyle) de olabilir. Yani şeytana itaat etmeleri ve onun aldatması sebebiyle Rablerine şirk koşanlar demektir.

Cenab-ı Hak daha sonra şeytanın vesvesesinin etkisiyle peygamberliği in­kâr edenlerin iki şüphesini zikretti:

Birinci Şüphe:

"Biz bir ayeti değiştirip..." bir ayetin hükmünü kaldırıp herhangi bir hik­met ve hedefle onun yerine başka bir ayet getirdiğimizde Cenab-ı Hak ne in­direceğini gayet iyi bildiği halde müşrikler şer'î hükümlerin mensuh olanının nasih olan hükmüyle değiştirildiğini görünce Rasulullah (s.a.)'ı ayıpladılar ve ona: Sen iftiracısın yani yalancısın, Allah adına yalan uyduruyorsun, bir şeyi önce emrediyorsun, sonra da ondan nehyediyorsun. Aslında onların çoğu bu değişiklikteki hikmeti ve insanlara faydasını, değişim ve gelişim şartlarına riayet edilmesini, hükümlerin indirilmesindeki tedrîc prensibinin alınmasını bilmezler. O halde Muhammed (s.a.) iftiracı değildir. Allah dilediğini yapar ve murad ettiği şeyle hükmeder.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Biz bir ayeti neshedersek veya unutturursak (onun yerine) ondan daha hayırlısını ya da benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmiyor musun?" (Bakara, 2/106).

Allah onların bu çürük şüphelerini Peygamberimiz (s.a.)'e verdiği şu emir­de reddetti: "De ki: Kur'anı Ruhü'l-Kudüs (Cebrail) indirmiştir." Yani Ey Muhammed! Onlara şöyle söyle: Size okunan Kur'an'ı Cebrail indirmektedir. Cebrail "Kuds" kelimesine izafe edilerek "Ruhü'l-kudüs" denmiştir. Rabbın o kitabı hak olarak yani doğruluk, adalet ve hikmetle birlikte indirdi. Nesih de hak olan şeyler cümlesindendir.

"Müminlere imanını pekiştirmek için..." yani onları nesihle imtihan etmek, ilk olarak ve ikinci olarak indirdiği şeyi tasdik etmeleri ve kalplerinin bununla huzur bulmaları için indirdi. O takdirde onlar: Bu Rabbimiz tarafından bir ger­çektir, diyecekler. Cenab-ı Hak onların dinde ayaklarının sebat bulacağını ve Allah'ın hikmet sebebi olduğuna yakinen inanmalarının doğruluğuna hükmet­ti. Allah sadece hikmetli ve doğru olanı yapar.

İnen ayetlerin olaylara göre ve maslahat icabı parça parça indiğine delâlet eden (Nezzelehû) kelimesinin kullanılması, Zemahşeri'nin dediği gibi, bu şekilde ayetleri değiştirmenin maslahatlar babından olduğuna ve neshi terketmenin manasının Kur'anın bir defada indirilmesi mertebesinde olup hikmet mefhumu dışına çıkmak olacağına işaret edilmektedir.

"Bir hidayet rehberi ve müslümanlara bir müjde olmak üzere..." indirmiş­tir. Cümlesi "liyüsebbite" cümlesi mahalline atıf yapılmıştır. Yani içinde nesih bulunan ayetlerle birlikte Kur'an onları pekiştirmek, irşad etmek ve yol göster­mek için, kendilerini Allah'a teslim eden, O'na itaat eden, O'nun hükmüne ve emrine boyun eğen, Allah'a ve peygamberine iman eden müslümanlara cennet­le müjdelemek için indirilmiştir.

Bu ayet delâlet etmektedir ki, müslümanlarm neshi gördükleri zaman akideleri iyice kökleşmekte, kalpleri huzur bulmakta, din gönüllerinde yerleş­mekte, Allah'ın hikmetine yakînen inanmakta, dalâlet ve sapıklık yerine Hak yol kendilerine gösterilmekte, altlarından ırmaklar akan Cennetlerle müj-delenmektedirler. Müşrikler ise bu sıfatların karşıtlarını taşımaktadırlar.

İkinci Şüphe:

"Şüphesiz biz müşriklerin: 'Bu Kur'anı Muhammed'e bir adam öğretiyor' dediklerini çok iyi biliyoruz."

Yani biz müşriklerin Hz. Muhammed (s.a.) hakkında yalan söylediklerini gayet iyi bir şekilde biliyoruz. Onlar bilgisizce şöyle diyorlar: "Bu Kur'an Al­lah'tan vahiy olmayıp Kur'an'ı ona bir beşer öğretiyor." Bununla Arapça bil­meyen ve dili yabancı olan Kureyşli birinin kölesine işarette bulunuyorlardı. Bu köle bir satıcı olup Safa'nın yanında satış yapıyordu. Rasulullah (s.a.) bazan da onun yanına gidip oturuyor ve onunla konuşuyordu.

Bu yabancının ismi Cebr idi. Bir başka rivayette ismi Belam denilmiştir. Bir başka rivayette Hadramî Oğullan kölesi olup ismi Yaîş'tir denilmiştir. Bu şahıs Fakih b. Mugîre'nin, ya da Âmir b. Hadramî'nin, yahut Utbe b. Rebîa'nın kölesi idi.[27]

Bu şahıs hristiyan iken müslüman olmuştu. Müşrikler de bazı Kur'an kıs­salarını işitince: Bunları O'na Cebr öğretiyor demişlerdi. Halbuki bu şahıs Arap değildi.

Allah onların iftiralarını ve yalanlarını hayrete düşürecek bir ifade ile red­dederek şöyle buyurdu: "Bu iddia ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Kur'an ise açık fasih bir Arapçadır." Yani onların meylettikleri ve işarette bulundukları kişi Arap değil yabancıdır. Kur'an ise her şeyi gayet güzel açıklayan süratle an­laşılan fasih Arapça bir sözdür. Hatta Arap diliyle olabilecek en fasih kelâmdır. Bu Kur'anı fesahatiyle, belâgatiyle, İsrailoğulları'na indirilmiş bütün kitap­ların manalarından daha mükemmel tam ve kâmil manalarıyla getiren nasıl başkasından bunu öğrenebilir? Arapça ifade etmeyi beceremiyen yabancı bir adamdan bunu nasıl öğrenmiş olabilir? Bu peygamberin böyle yabancı birinden bu çeşit bir kelâm öğrenmesi makul değildir.

Cenab-ı Hak daha sonra onların çürüklüklerini açıkladı ve onları şu ayetle tehditte bulundu:

Şüphesiz ki Allah'ın ayetlerine iman etmeyenlere Allah doğru yolu göster­mez." Rasulüne inen ayetleri tasdik etmeyenlere ve Allah tarafından gelen kitaba iman etme maksadı olmayanlara Allah doğru yolu göstermez, bu konu­da kabiliyetleri olmadığı için ve günahları işledikleri için onları Allah'ın ayet­lerine ve peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği kitabına iman etmeye muvaffak kılmaz. Onlara ahirette acıklı ve can yakıcı azap vardır. "Asıl yalancı olanlar­dır. " Ya Muhammed! Yalancı sen değilsin, asıl yalan söyleyen ve iftira edenler o Kureyş müşrikleridir.

Bu onların insanlar nezdinde bilindikleri yalancılık vasıflarıyla açıkça tav­sif edilmesidir. Hz. Muhammed (s.a.) ise insanların en doğru sözlüsü, en iyisi, ilim, amel iman ve yakîn hususunda en mükemmeli kavmi içinde doğru söz­lülükle tamnmış olup insanlar ona "Muhammedü'l-Emin" lakabını vermişlerdir.

Bunun için Rum kralı Herakl, Ebu Süfyan'a Rasulullah (s.a.)'ın sıfatlarını sorduğu zaman Ebu Süfyan onun doğru sözlü olduğunu bildirdi. Herakl'in sor­duğu sorular arasında şu soru da vardı:

-O bu söylediği şeyi söylemeden önce siz, onu yalancılıkla itham ediyor muydunuz? Ebu Süfyan

-Hayır, diye cevap verdi. Herakl:

-İnsanlara karşı yalan söylemiyor da Allah'a karşı mı yalan söyliyecek? dedi. [28]


[27] Kurtubî diyor ki: Hepsi ihtimal dahilindedir. Zira Peygamberimiz (s.a.) bu kimselere Al­lah'ın kendisine öğrettiklerini bildirmek için çeşitli vakitlerde bunlarla oturur, konuşur­du.

[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 7/434-437.

http://www.vesiletunnecat.com/vesiletun/arsiv-kitap-oku/kuran-meal-tefsir/tefsirul-munir-zuhayli/

15 Kasım 2019 Cuma

Teyemmüm Alan Eline Üfler Mi?


Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.



"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)
   
7. BÖLÜM TEYEMMÜM

4. Teyemmüm Alan Eline Üfler Mi?

338- Saîd İbn Abdirrahman İbn Ebzâ babasının şöyle dediğini nakletmiştir

"Adamın biri Hz. Ömer'e gelip 'Ben cünüp oldum, ama su bulamıyorum" dedi. Bunun üzerine Ammâr İbn Yâsir Hz. Ömer'e şöyle dedi: Hatırlar mısın, bir defa­sında seninle birlikte bir seferdeydik. Sen namaz kılmamıştın. Ben ise, toprak üstünde yuvarlanarak debelenip namaz kılmıştım. Sonra bu olayı Hz. Peygamber'e 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem anlatmıştım. O da 'Şöyle yapman yeterliydi" buyurmuştu ve ellerini yere vurduktan sonra onlara üflemişti. Daha sonra ise elinin iç kıs­mıyla yüzünü ve tüm elini meshetmişti. [Hadisin geçtiği diğer yerler:339,341,342,343,345,346,347]

Açıklama

(Teyemmüm Alan Eline Üfler mi?): İmam Buhârî'nin bâb başlığını soru cüm­lesi şeklinde koyması, bu konuda farklı ihtimallerin bulunduğuna dikkat çekmek istemesinden ileri gelir. Nitekim o, âdeti gereği ihtimalli konularda bu şekilde hareket eder.

Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem eline üflemesi, birkaç nedene dayana­bilir. Mesela eline bulaşan bir şeyin mübarek yüzüne temas etmesinden çekin­diği için üflemiş olabilir. Ya da, eline çok miktarda toprak bulaşmıştır, yüzünün toz-toprak içinde kalmaması için üflemiştir. Yahut teşrî' ile ilgili bir meseleyi açık­lamak için üflemiş olabilir. Nitekim toprak olmadan da teyemmüm yapıla­bileceği görüşünde olanlar bu hadise tutunmuştur. Onlara göre teyemmümde şart olan vurmaktır.

Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem üflemesi, bütün bu anlatılan manalara gelme ihtimalini taşıdığı için İmam Buharı, araştırmacıların bu konunun geniş olduğunu bilmesi için soru cümlesi şeklinde bab başlığı koymayı tercih etmiştir.

(debelenip): Öyle görünüyor ki Ammâr, bu konuda kıyas yapmıştır. Şöyle ki, abdest yerine geçen teyemmümün abdest şeklinde alındığına bakarak, boy abdestinin yerini alacak teyemmümün de gusül gibi olması gerektiğini düşünmüş­tür.

Bu Hadisten Çıkarılan Sonuçlar

1-Sahabe Hz. Peygamber
Sallallahü Aleyhi ve Sellem döneminde ictihad etmiştir.

2- Bütün gayretini sarfettikten sonra hata etse bile müctehid kınanamaz.

3- İçtihadına göre amel edenlerin, içtihadı hatalı çıkınca önceki amelini tek­rar yapmasına gerek yoktur.

4- Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem Hz. Ömer'e namazını kaza etmesini emretmemesi, su ve teyemmüm yapabileceği temiz toprak bulamayan kimsenin namaz kılmayacağı ve sonra namazını kaza etmeyeceğini savunanlar için bir delil teşkil eder.

(sana yeterdi): Bu lafız, teyemmümün farzlarının, bu hadiste açıklanan hu­suslar olduğunu gösterir. Eğer emir sigasıyla bu hususlara bir ilave olmuşsa, bu durumda nesih gerçekleşmiş demektir. Dolayısıyla yeni hükmün kabulü gerekir. Ancak fiil yoluyla bir ilave söz konusu olmuşsa, bu durumda yenilikler, teyem­mümün daha mükemmel yapılmasına yönelik olarak değerlendirilir. Delil bakı­mından ortaya çıkan en güçlü tablo budur.

(onlara üflemişti): Bu rivayette üflemenin hafif olduğuna bir işaret vardır. Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem ellerine üflemesinden bir takım sonuçlar çıkarılmıştır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür;

1- Teyemmüm alırken az toprak kullanmak müstehaptır.

2- Teyemmümde organlar tekrar meshedilmez. Çünkü tekrarda toprağın az kullanımı söz konusu değildir.

3- Abdest alırken başını meshetmek yerine yıkayan kimse farzı yerine getir­miş demektir. Çünkü Ammar, teyemmüm almak için toprakta yuvarlanarak debelenmiş, bu fiili teyemmümün yerine geçmiştir. Ayrıca buradan hareketle teyemmüm alırken yere ikiden fazla vurmanın caiz olduğu sonucuna varılır.

4- Cünüplükten dolayı teyemmüm alınınca, organları sırayla meshetmek gerekmez.


Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

14 Kasım 2019 Perşembe

Mukîm Birinin Su Bulamadığı Ve Namaz Vaktinin Çıkmasından Endişe Ettiği Durum Larda Teyemmüm Alması


Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.


"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)
   
7. BÖLÜM TEYEMMÜM

3. Mukîm Birinin Su Bulamadığı Ve Namaz Vaktinin Çıkmasından Endişe Ettiği Durum Larda Teyemmüm Alması

Atâ'ya göre mukîm olan biri su bulamaz ve namaz vaktinin çıkmasından endişe ederse teyemmüm edip namaz kılar.

Hasan-ı Basrî yanında su bulunan fakat kendisine abdest aldıracak birini bulamayan hastanın teyemmüm edeceğini söylemiştir.

İbn Ömer, Cüruftaki bağından geliyordu. Merbedi'n-neam'da iken ikindi namazı oldu. O da, namazını kıldı. Sonra Medine'ye gitti. Şehre girdiği zaman  güneş henüz batmamıştı. Ama o, namazını tekrar kılmadı.

337- İbn Abbâs'ın azatlı kölesi Umeyr'den şöyle nakledilmiştir: "Hz. Meymûne validemizin azatlı kölesi Abdullah İbn Yesâr ile birlikte geliyorduk. Nihayet ensardan Ebu Cüheym İbn Haris İbn Sımme'nin yanına vardık. Ebu Cüheym şöyle dedi: "Hz. Peygamber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem Bi'r-i cemel denilen yerden geli­yordu. Adamın biri onu karşılayıp selam verdi. Ama Allah Resulü Sallallahü Aleyhi ve Sellem adamın selâ­mını almadı. Bir duvara yöneldi, yüzünü ve elini meshetti. Daha sonra adamın selamına karşılık verdi."

Açıklama

(Mukîm Birinin, Su Bulamadığı ve Namaz Vaktinin Çıkmasından Endişe Et­tiği Durumlarda Teyemmüm Alması): Bu başlıkla İmam Buhârî, teyemmümü iki şarta bağlamıştır. Biri namazın çıkma endişesi, diğeri ise suyun bulunmamasıdır. Suyu kullanamamak da, suyun bulunmamasıyla aynı hükümdedir.

Cüruf, Medine dışında kalan bir yerin adıdır. Sefere çıkılacağı zaman, as­kerler burada toplanırdı.

Merbed ise Medine'ye bir mil uzaklıkta bulunan bir yerin ismidir. Bu rivayet göstermektedir ki İbn Ömer, mukîm birinin teyemmüm yapabileceği görüşünde­dir. Çünkü, bu kadar uzaklıktaki bir yere gidip gelmek seferilik kategorisine girmez. Bu sayede söz konusu rivayet bâb başlığına uygun olur. Hadisten anlaşılan manaya göre İbn Ömer, vaktin çıkıp çıkmamasına bakmamıştır. Çünkü Medi­ne'ye girdiği vakit, güneş hâlâ batmamıştı. Ancak burada bazı ihtimaller söz ko­nusudur. Mesela ibn Ömer, Medine'ye varmadan vaktin çıkacağını düşünmüş olabilir. Belki de, abdesti olmadığı için teyemmüm almamıştır. Zira o, müstehap kabul ettiğinden her namaz için abdest alıyordu. Burada da, abdestli olabilir. Namaz kılmak İsteyince âdeti gereği abdest almak istemiş, su bulamayınca da, abdest yerine teyemmümle yetinmiş olabilir. Buna göre bu rivayet bâb başlığı ile, ancak mukîm olan kimsenin teyemmüm almasının caiz olması uyum içinde olabilir.

İbn Ömer'in namazını tekrar kılmaması, mukîm iken teyemmüm alan kim­senin namazını iade etmemesi gerektiğini söyleyen kimseler İçin delil olmaz. Çünkü, bu ihtimaller bulunduğu için, İbn Ömer'e namazını yeniden kılmasının gerekmediği hususunda ittifak vardır.

Bu meselenin aslı hakkında selef arasında farklı görüşler vardır. Mesela İmam Mâlik, mukîm iken teyemmüm alıp namaz kılan kimsenin, namazını yeni­den kılmasının gerekmediği görüşünü benimsemiştir. İbnu Battal bu görüşü şu şekilde izah etmiştir: "Teyemmüm, namaz vakti girdiği zaman yolcu ve hastalar için getirilmiş bir uygulamadır. Su kullanamayacak durumda olan mukîm kim­seler İçin de, kıyas yoluyla geçerlidir."

İmam Şafiî ise, bu konuda şöyle söylemiştir: "Bu tür olaylar pek nadir ol­duğu için, kişinin namazını yeniden kılması gerekir."

Ebu Yûsuf ile Züfer ise şunu demiştir: "Böyle bir durumda olan kimse, vakit çıksa bile su buluncaya kadar namaz kılmaz."

(Bi'r-i cemel denilen yerden ): Burası, Medine'de bilinen bir yerin adıdır. Bu hadis, Hz. Peygamber   
Sallallahü Aleyhi ve Sellem teyemmüm alırken yanında suyun bu­lunmadığı şeklinde anlaşılır. Kanaatime göre bu, Buhârî'nin tasarrufunun bir gereğidir. Ancak bu hadisi mukim olan kimselerin teyemmüm alabileceğine delil getirmesi eleştirilmiştir. Gerekçe olarak da, teyemmümün Allah'ı anmak için alındığı gösterilmiştir. Çünkü "Selâm" lafzı Allah'ın isimlerinden biridir. Burada namaz kılabilecek duruma gelmek kasdedilmemiştir. Bu eleştiriye şu şekilde cevap verilmiştir: "Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem abdestli olmadan selâma karşılık vermesi caiz iken, mukîm olduğu sırada teyemmüm alıp ondan sonra selâmı almıştır. O halde, her kim mukîm iken namaz vaktinin çıkmasından en­dişe ederse öncelikli olarak teyemmüm alabilir. Çünkü imkan varken abdestsiz namaz kılınamaz." Bir cevap da şu şekilde verilmiştir: "Hz. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem, bu te­yemmüm ile abdestsizliğe son vermeyi veya yasak bir şeyi mubah hale getirmeyi kasdetmemistir. Bununla abdestli kimselere benzemek istemiştir. Bu durum, Ramazanda oruç tutmamaları caiz olan kimselerin oruç tutmaya devam etmele­rinin uygun olabileceğine benzer. Ya da bununla hadesi azaltmak istemiştir. Tıpkı daha önce geçtiği gibi, cünüp kimselerin abdest ile hadesi azaltması gibi.

İbn Battal, teyemmümün mutlaka topraktan alınması gerekmediğine bu ha­disi delil olarak getirmiştir. Bu hususta "malum olduğu üzere duvardan Hz. Pey­gamber'in eline toprak bulaşmamıştır" demiştir. Ancak bunun ihtimal dahilinde olduğu belirtilerek görüşü çürütülmüştür. Daha önce İmam Şafiî rivayetinde
[Burada ihtisarda yer almayan bir rivayet kasdediliyor. Fethu'l-Bari'nin aslına müracaat ettiğimiz zaman,babda zikredilen hadisin farklı rivayetlerini görmekteyiz. İmam Şafii'nin rivayetinde Darakutni'nin naklinde yer alan "elini duvara koydu" ifadesinden sonra "asayla onu kazıdı" fazlalığı yer alır. İşte yukarıda referans gösterilen rivayet budur. bk.İbn Hacer, 
Fethu'l-Bari,I,527(H.Aldemir)] geçtiği üzere, duvarda toprak yoktu. Bu yüzden Hz. Peygam­ber Sallallahü Aleyhi ve Sellem âsâsı ile duvarı kazımak ihtiyacı duymuştu.

Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

13 Kasım 2019 Çarşamba

AHLAKTA MÜKEMMEL ÖRNEK Hz.PEYGAMBER sav

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


 Bazı güzel hasletler vardır ki, her insan onlara sahip olmak, onları kendi hayâtında yaşamak ister: Sabır, kanaat, cömertlik, tevazu, fedakârlık, cesaret gibi...

Çünkü bunlar ve benzeri güzel vasıflar, insana gerçekten "insan" olma özelliği kazandırır.


"Güzel ahlâk" adı altında toplanan bu güzel vasıfları "örnek insan" olarak en mükemmel şekilde yaşayan insan, Peygamber Efendimizdir (a.s.m). Onun ahlâkı o kadar yücedir ki, Cenab-ı Hak, ona hitap ederek şöyle buyurur:
"Hiç şüphesiz senin için bitmez tükenmez bir mükâfat vardır. Ve hiç şüphesiz sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin." (Kalem Sûresi, 3-4)

Yine Kur´ân´da Peygamberimiz için "Allah´ın Resulünde sizin için güzel bir örnek vardır" (Ahzâb Sûresi, 21) buyurularak, mü´minlerin, hayâtlarının bütün safhalarında onu örnek almaları tavsiye ve emredilir. Çünkü onun ahlâkı bizler için en güzel örnek, onun yaşayışı, halleri, sözleri ve hareketleri en mükemmel modeldir.

Peygamberimiz de, "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyurur ve bu özelliğini, dünyadaki göreviyle bağlantılı olarak dikkat çekip bizlere anlatmaktadır.

Onun ahlâkı, Allah´ın övdüğü ve Kur´ân´ın öğrettiği temiz ahlâktır. Yüce Allah, İslâmı insanlığın imdadına gönderip Kur´ân´ı indirirken, İlahî prensiplerin uygulamaya geçişini hayatıyla gösterecek bir insan olarak Peygamberimizi seçmiştir.

Kur´ân´da anlatılan güzelliklerin tamamını Peygamberimizin şahsında görmek mümkündür. Sahabîlerin, Peygamberimizin ahlâkı hakkında bilgi almak istemeleri üzerine, Efendimizin hanımı Hz. Âişe şu cevabı vermişti:"Siz Kur´ân´ı okumuyor musunuz Onun ahlâkı Kur´ân´dı."

Peygamberimizin hayâtında ve ahlâkında, her meslek ve seviyeden insan, örnek alacak yönler bulabilir. İnsan olarak onun hayâtından alacağı sayısız fazilet ve güzellik yanında, kendi mesleğini ve toplumdaki yerini ilgilendirecek yüzlerce dersi de alabilir. Çünkü Peygamberimizin hayâtı her yönüyle hepimize örnektir.

Meselâ, zengin bir insan, hicretten birkaç sene sonra bütün Arabistan´a hakim olup çok büyük servetlere sahip olan ve hepsini ihtiyaç sahiplerine dağıtan Peygamberimizi kendisine örnek alabilir.

Sahipsiz, çaresiz ve kimsesiz insanlar; Mekke hayâtı boyunca akla hayâle gelmeyen işkence ve baskılara maruz kalıp, üstelik bütün yakınları tarafından yalnız bırakılan, ama hiçbir biçimde dâvasından ve inancından taviz vermeyen bir Peygamberi kendine rehber alabilir.

Bir öğrenci; Allah tarafından Kur´ân âyetlerini vahiy yoluyla indiren Hz. Cebrail karşısında oturup Kur´ân´ı öğrenen Peygamberimizi hayâtına örnek alabilir.

Başarılı bir kumandan; Bedir ve Huneyn Savaşlarında düşmanı mağlûp edip, az sayıdaki mücahitleriyle beraber çok sayıdaki düşman karşısında büyük zaferler kazanan; Mekke´nin fethi sırasında muhteşem ordusuyla şehre girerken, mütevazı halinden, başını devesinin semerine eğecek kadar engin gönüllü ve vakar sahibi bir Peygambere bağlanabilir.

Çiftlik sahibi bir insan; fetihlerin hemen sonunda Hayber, Beni Nadir ve Fedek topraklarına sahip olduktan sonra o araziyi ıslah edip, en iyi şekilde ürün alacak kimseleri iş başına getiren, bir avuç toprağı olmayan Sahabîlerine araziyi paylaştıran zeki ve âdil bir Peygamberden ders çıkarabilir.

Bir tüccar; hanımı Hz. Hatice´nin ticaretini işleten, ticarette alıp satarken doğruluktan ve dürüstlükten ayrılmayan, Suriye´ye, Basra´ya giden kafilenin en yücesi olan Peygamberimizin yaşayışını, ticarî ahlâkını rehber edinebilir.

Küçük yaşta yetim kalmış bir çocuk; ana rahminde altı aylıkken babasını kaybeden, altı yaşında annesinin ölümünü gören, bütün hayâtı anasız babasız geçen, fakat daha sonra insanlığın övündüğü, Allah´ın en çok sevdiği insan olarak sayılıp sevilen Sevgili Peygamberimizi örnek alabilir.

Aklı başında bir genç; gençlik yılları boyunca iffet, doğruluk, haya, edep timsali olan, amcası Ebû Talib´in koyunlarını otlatarak hayâtını kazanan genç Muhammed´in (a.s.m) hayâtını kendisine rehber edinebilir.

Onun yirmi beş yaşma kadarki hayâtı boyunca ve daha sonrasında herhangi bir çirkin hareketine, bir yalanına, hilesine rastlanmamıştır.

Halka nasihat eden bir vaiz; mescitte Sahabesine en güzel bir dille yol gösterici hakikatleri anlatan, tavsiye ettiklerini bizzat kendi şahsında mükemmel manada yaşayan, tek bir sözüyle kabilelerin hidayetine vesile olan mürşid Peygamberi hatırlar, onu örnek alır.

Kısaca, her insan hangi şartlarda bulunursa bulunsun, hangi meslek ve sanatta çalışırsa çalışsın, sabah-akşam, gece-gündüz, her zaman ve her yerde Sevgili Peygamberimizi kendisi için güzel bir örnek olarak alabilir.

Öyle bir rehber ki, ona uyduğumuz zaman hayâtımızın karanlıkları kaybolup, onun nuru sayesinde yolumuz aydınlanır, işlerimiz yoluna girer, hayâtımıza bir düzen ve disiplin gelir.

Peygamberimizin hayâtı, insanların her ihtiyacına cevap verebilecek güzel ahlâkı ile  doğru yolu arayanlara bir kılavuz oluyor ve olmaya da devam edecektir.


Sorularla İslamiyet
"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"



Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

7 Kasım 2019 Perşembe

KAYIP BULMAK İÇİN OKUNACAK DUA


Hz. Ömer (ra)'in oğlu Abdullah şöyle buyurmuştur:

Bir eşyasını kaybeden veya çaldıran kişi, iki rekât namaz kıldıktan sonra şöyle dua eder:

"Allâhümme rabbe'd-dâlleti ve hâdiye'd-dâlleti, rudde aleyye dâlletî bi kudretike ve sultânike. Fe in-nehâ min fadlike ve atâike."

ANLAMI:

"Ey kaybolanların Rabbi ve kaybolanları ve yolunu kaybedenleri doğru yola kılavuzlayan Allah'ım! Kudretin ve saltanatın hakkı için kaybettiğim şeyi bana iade eyle. Çünkü bu senin fazl ve keremindendir." (Bostanu'l-Arifin; Bilal Eren, Açıklamalı Dua Hazinesi, s. 304)

6 Kasım 2019 Çarşamba

Lut Kavmi'nin başına gelenleri kısaca anlatır mısınız? Kavimleri helak eden günahların daha dehşetlileri bugün görülmesine rağmen Allahın bunların cezalarını tehir etmesinin hikmeti nedir?


Bu kavimlerin hikâyesini tek tek burada anlatamayız. Bu iş çok uzun sürer. Bunların kısa hayat hikâyelerini Kur’an’ın mealinden, sözgelimi, Şuara suresinde bulabilirsiniz.

Lut kavmi, özellikle lutîlikle, erkek erkeğe tatmin yolunu seçmekle meşhur olmuştur. Hz. Lut’un bütün ikazlarına rağmen bu işten vazgeçmemişlerdir. Konunun özetini Kur’an’dan takip edelim:

“Elçilerimiz, yakışıklı birer delikanlı suretinde Lut’un yanına gelince, onların melek olduğunu henüz bilmeyen Lut, kadınları bırakıp erkeklere yönelen sapık hemşerilerinin bu gençleri taciz edeceğinden korkarak, onlardan dolayı üzüntü ve endişeye kapıldı. Misafirlerini koruyacak gücü olmadığını görerek onlar yüzünden içi daraldı ve kendi kendine, “Bugün çok çetin bir gün olacak!” dedi.

Bu arada, şehre gelen yabancıların Lut’un evinde misafir olduğunu haber alan kavmi, sapık arzularının kamçılamasıyla, âdeta kudurmuş bir hâlde koşarak Lut’un kapısına dayandılar. Zaten öteden beri böyle çirkinlikler yapmayı âdet hâline getirmişlerdi.

Lut, “Ey kavmim!” dedi, “İşte kızlarım; onlarla evlenip meşru ve doğal yollarla arzularınızı tatmin etmeniz, sizin için erkeklere yönelmekten çok daha temizdir. Öyleyse, Allah’tan korkun da misafirlerime tacizde bulunarak beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu sizin?”

Buna karşılık onlar, “Sen de gayet iyi bilirsin ki, bizim senin kızlarında gözümüz yok. Çünkü kadınlarla ilgilenmiyoruz biz. Sen aslında bizim ne istediğimizi pekâlâ bilirsin!” dediler.

Bu azgın topluluk karşısında tamamen çaresiz kalan Lut, “Ah, keşke size karşı koyabilecek gücüm olsaydı yahut şerrinizden korunabileceğim sağlam bir kaleye sığınabilseydim!” dedi. Şehre sonradan yerleşen bir yabancı olduğu için, kendisini savunacak kabile desteğinden yoksundu. İşte, Lut Peygamber’in üzüntüsü doruk noktasına ulaşmıştı ki:

Sonunda melekler gerçek kimliklerini ortaya koyarak, “Ey Lut!” dediler, “Bizler Rabb’inin elçileriyiz. Artık korkmana, üzülmene gerek yok! Çünkü onlar senin kılına bile dokunamazlar! Zaten kısa bir zaman sonra hepsi helâk edilecektir! Bunun için, gecenin bir vaktinde ailenle birlikte şehri terk etmek üzere yola çık. İçinizden hiç kimse kâfirlerle birlikte olma özlemiyle geriye dönüp bakmasın! Ancak karın hariç; çünkü o, zalimlerin yanında kalmayı tercih edecek. Bu yüzden de, onların başına gelecek olan azap, onun da başına gelecek. Onların helâk edilme zamanı sabah vaktidir; sabah vakti de yakındır, değil mi?”

Ve nihayet Sodom şehri için helâk emrimiz gelince, Lut’u ve ailesini oradan çıkardık, sonra korkunç bir sarsıntıyla oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine, ateşte pişip sertleşmiş kızgın taşları sağanak sağanak yağdırdık.

O taşlar, öyle tesadüfen yağmadı onların başına. Aksine her bir taş, Rabb’inin katında işaretlenmiş ve zalimleri cezalandırmak için özellikle gönderilmişti. Ve siz ey insanlar! Kendinizi benzer bir felâketten uzak sanmayın! Zira bu tür cezalar, zalimlerden hiç de uzak değildir. Allah zaman zaman belâ ve musibetler göndererek insanları uyaracaktır. (Hud, 11/77-83; Kısa tefsirli Kur’an meali).

Bu ümmetin kavimlerinin bütün bütün helak olmaması, Hz. Muhammed (a.s.m)’in yaptığı ve kabul olmuş duasının bir sonucudur. Bununla beraber, âhir zamandaki artan kötülüğe paralel olarak Allah’ın gazabını gösteren felaketler de çok artmıştır. Bugün, depremler, seller, tufanlar, tusunamiler, hortumlar, kasırgaların helak ettiği insan sayısı, eski kavimlerin kat kat üstündedir. Fakat, eski kavimlerde olduğu gibi, bugün de bu musibetleri tesadüflere vererek, normal birer doğa olayı diyerek işin içinden çıktığını zannedenler var. “Deprem Allah’ın bir uyarısıdır” diyenler ceza görmüşse, bunun altında yatan sebep, olan felaketi, suç-ceza ilişkisinden uzaklaştırıp tesadüflere havale etme gayretlerinin varlığıdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Eski ümmetlerin başlarına gelen belalar neden şimdi olmuyor?

Sorularla İslamiyet

5 Kasım 2019 Salı

Sabah namazının ve ikindi namazının vakti ne zamana kadar sürer, tam olarak bir sonraki vakit namazın hemen öncesine kadar kılabilir miyiz?


Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Yani namazınızı takviminizde "imsak" yazan süreden itibaren "güneş" yazan süreye kadar kılabilirsiniz. Sabah namazının vakti bu iki süre arasıdır. Ancak Hanefilere göre güneşin doğmasına yakın, Şafilere göre ise imsaktan biraz sonra kılmak faziletlidir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa Hanifilere göre namaz bozulur; kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.

Zamanında sabah namazını kılamayan bir kişi, güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra, öğlen namazı girmeden kılarsa, hem sünnetini hemde farzını beraber kaza eder.

Sabah namazı kazaya kalmışsa ve o gün öğleye kadar kılındığı zaman hem sünnet hem de farzın kazası kılınır. Daha sonra kılındığı zaman sadece farzının kazası kılınır.

İkindi namazının vakti, akşam namazının vaktinin girmesine kadar devam eder. Ancak akşam namazından önceki 45 dakikalık vakit "kerahet vakti" olduğu için, bu zamandan önce kılınmasına dikkat etmek gerekir. Eğer kerahet vaktine kadar kılınmamışsa, kerahet vaktinde ikindinin sünneti terk edilerek sadece farzı kılınır.

Sorularla İslamiyet

4 Kasım 2019 Pazartesi

Fezâil konusunda rivâyet edilen zayıf hadisler konusunda tavrımız nasıl olmalıdır?


İslâm âlimlerinin, senedi zayıf, fakat metni fazîletli bir amele veya bir duâya teşvik eden hadis konusundaki tavrı nasıldır?


Cevap

Hamd, yalnızca Allah'adır.

İslâm âlimleri, fezâil babından sayılan amellerde zayıf hadisle amel edilip-edilmemesi konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazı âlimler, zayıf hadisle amel etmenin, birtakım şartlara bağlı olarak câiz olduğu görüşüne varmışlardır. Başka âlimler ise, zayıf hadisle amel etmenin câiz olmadığı görüşüne varmışlardır.

Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet etsin- zayıf hadisle amel etmenin şartlarını şu şekilde özetlemiştir:

1. Hadisin çok zayıf olmaması gerekir. Bu sebeple yalancıların veya yalancı olmakla itham edilen kimselerin veyahut da yanlış ve hatası açık olan kimselerden birisinin tek başına rivâyet ettiği hadisle amel edilemez.

2. Zayıf hadisin, amel edilen hadisin aslında bulunmalıdır.

3. Zayıf hadisle amel eden kimsenin, hadisin sâbit olduğuna inanmaması, aksine bu konuda ihtiyatlı olması gerekir.

Zayıf hadisle amel etmenin anlamı; bir ibâdet konusunda gelen zayıf hadis ile amel etmeyi müstehap görüyoruz anlamında değildir. Zirâ İslâm âlimlerinden hiçbirisi bunu söylememiştir. (Nitekim Şeyhul-İslâm İbn-i Teymiyye'nin -Allah ona rahmet etsin- sözünde bu konu ileride zikredilecektir.)

Aksine bunun anlamı; belirli bir ibâdet, müstehap olduğu sahih şer'î bir delille sâbit olur, -örneğin geceyi kıyamla/ibâdetle geçirmek gibi-,daha sonra geceyi kıyamla/ibâdetle geçirmenin fazîleti konusunda zayıf bir hadis gelirse/rivâyet edilirse, bu takdirde bu hadis zayıf ile amel etmekte bir beis yoktur, demektir. Zayıf hadisle amel etmekten kasıt ise; o ameli işleyen kimsenin zayıf hadiste geçen sevaba ulaşmayı ümit etmekle birlikte insanları bu ibâdete teşvik etmek için o hadisi rivâyet etmesidir. Çünkü bu durumda zayıf hadis ile amel etmekle dînen herhangi bir sakıncalı durum sözkonusu olmaz.

Örneğin dînde herhangi bir delille sâbit olmayan bir ibâdetin müstehap olduğunu söylemek, dînen sakıncalı bir durumdur. Zayıf hadis ile amel eden kimse, eğer sevap kazanmışsa, bu kendisi içindir, yok kazanmamışsa kendisine hiçbir zararı olmaz.

Şeyhul-İslâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:

"Şeriatta, sahih ve hasen olmayan zayıf hadislere itimat edilmesi/dayanılması (delil gösterilmesi) câiz değildir. Fakat Ahmed b. Hanbel ve başka âlimler, yalan olduğu bilinmedikçe ve sâbit olmadıkça fezâil babından sayılan amellerde zayıf hadisin rivâyet edilmesini câiz görmüşlerdir.

Bunun sebebi ise şudur: Bir amel, şer'î bir delille meşrû olduğu bilinirse ve bu konu hakkında yalan olduğu bilinmeyen bir hadis rivâyet edilmişse, sevâbın hak olması câizdir. İmamlardan hiçbirisi; "zayıf hadis ile bir şey vâcip veya müstehap olur", diye bir şey söylememişlerdir. Böyle diyen kimse, mutlaka icmâ'ya aykırı hareket etmiştir...

Yalan olduğu bilinmedikçe terhîb ve terğîb (teşvik edici ve korkutucu) konularda zayıf hadisi rivâyet etmek câizdir.Fakat bu zayıf hadisin, Allah Teâlâ'nın teşvik ettiği veya korkuttuğu bir konuda bilinen delilden başka bir delil olması gerekir." (Mecmû'u Fetâvâ İbn-i Teymiyye; c: 1, s: 250).

Ebu Bekr İbn-i'l-Arabî, ister fezâil, isterse diğer konularda olsun, zayıf hadis ile amel etmenin kesinlikle câiz olmadığını söylemiştir. (Bu konuda Suyûtî'nin; "Tedrîbu'r-Râvî; c: 1, s: 252 adlı kitabına bakınız.

Büyük hadis âlimi Elbânî de -Allah ona rahmet etsin- bu görüşü tercih etmiştir. (Sahîhu't-Terğîb ve't-Terhîb Mukaddimesi; c: 1, s: 47-67).

Fezâil babından sayılan ameller konusunda Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sahih olarak gelen ve sâbit olan hadisler, zayıf hadise ihtiyaç duyulmayacak kadar pek çoktur.

Bu sebeple müslümanın, sahih hadisi, zayıf hadisten ayırt edecek bilgiyi elde etmeye çalışması ve sadece sahih hadis ile yetinmesi gerekir.

Allah Teâlâ en iyi bilendir.

3 Kasım 2019 Pazar

Gömlek, Uzun Don, Kısa Don Ve Kaftan İle Namaz Kılmak

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.


"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)
   
8. BÖLÜM NAMAZ

9. Gömlek, Uzun Don, Kısa Don Ve Kaftan İle Namaz Kılmak
365- Ebu Hureyre'den şöyle nakledilmiştir: "Adamın biri Hz. Peygamber'e 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem gelip bir tek elbise ile namaz kılmanın hükmünü sordu. Allah Resulü Sallallahü Aleyhi ve Sellem  'Hanginiz iki elbise bulabiliyorsunuz' buyurdu. Sonra adam, Hz. Ömer'e aynı soruyu sordu. O da şöyle cevap verdi: Allah'ın size verdiği imkanlara göre hareket edin: Elbiselerinizi üzerinize alın. İzan ve ridası olan, bunlarla; izan ve gömleği olan bunlarla, izan ve kaftanı olan, bunlarla, uzun paçalı donu (sirval) ve ridası olan bunlarla, uzun paçalı donu ve gömleği olan bunlarla; uzun paçalı donu ve kaftanı olan bunlarla, paçasız donu ve uzun gömleği olan bunlarla na­maz kılsın. Ebu Hureyre demiştir ki: Zannımca Hz. Ömer, 'paçasız donu ve ridası olan bunlarla namaz kılsın' da dedi."

366- İbn Ömer'den şöyle nakledilmiştir: "Biri Hz. Peygamber'e 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem  ihramlı birinin ne giyeceğini sordu. Allah Resulü Sallallahü Aleyhi ve Sellem  de Şöyle cevap verdi: Gömlek, iç çamaşırı, bornus [97] zaferan veya yemen zaferanı bulaş­mış elbiseleri giyemez. Terlik bulamayan kimse, mestini giysin ve topuklarının alt kısmına denk gelen yerden kessin.

"Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

2 Kasım 2019 Cumartesi

Namaza devam etmek ve bırakmamak için ne yapmalıyız?


Soru Detayı

Neden insan namaza yeni başladıktan sonra bırakmak istiyor ve bunu engellemek için ne yapabilir? Namaza neden uzaklık oluyor?

İnsana dünyadaki imtihanı için takılmış olan nefsi, ilahi emirler ile terbiye edilmez ve insanın aklı da vahiy yerine nefsin emrine girerse, beş kuruşluk hazır lezzeti, gelecekte verilecek beş milyon liralık lezzete tercih edebilir.

İşte Allah’ı bilen, tanıyan, kabullenen insanlar bu gafletten dolayı namaz kılması gerektiğini bilmesine rağmen, kılmakta üşengeçlik ve ihmalkarlık gösterebiliyor.

Oysa biraz tefekkür etse anlayacak ki namaz ve hatta Allah’ın bütün emirlerinin ve yasaklarının ahirete bakan yüzleri olduğu gibi, dünyaya bakan yüzleri de vardır, sayısız dünyevi faydaları vardır.

Bazı ibadetlerin dünyevi faydalara örnekler;

Zekât; Sosyal adalet ve gelir dağılımı eşitliği için olmazsa olmazdır.

Oruç; 11 ay son sürat çalışan bedenimiz ve midemizin dinlenmesi ve fazla ve sağlıksız kilolarımızdan kurtulmak için birebirdir.

Ana babaya hürmet, komşuyla iyi geçinme, öfkesine yenilmeme, yalan söylememe, içki içmeme, kumar oynamama, hırsızlık yapmama, adam öldürmeme gibi hepsi birer farz olan Allah’ın emirlerinin ahirete bakan muazzam faydalarının yanında dünyaya bakan çok büyük faydaları da olduğu aşikardır.

Hakkıyla ve huşu içinde kılınan bir namaz ise bizim için olmazsa olmazdır:
- Cennet’in anahtarı hükmünde olması,
- Allah ile direk bağlantımızı sağlaması,
- Onu bize her namaz vakti hatırlatması,
gibi ahirete bakan daha sayısız faydalarının yanında;
- boş dünyevi kavgaları unutturması,
- öfkemizi dizginlemesi,
- günahlardan uzaklaştırması,
- ilahi yardıma mazhar kılması,
- hakka yönelmemizi sağlaması,
- bedenimizi hareket ettirmesi,
- günde en az 5 defa temizlenmeye vesile olması,
- cemaat olarak sosyalleşmemize vesile olması
gibi gene sayısız dünyevi faydaları vardır.

İşte şeytanın vazifesi, Kuran’ın ifadesiyle “zalim ve cahil” olan insanı, nefsini de kullanarak bunlardan olabildiğince gafil bırakmaktır.

Bizim vazifemiz de şeytanın varlığından bir an dahi gaflet etmeyerek, Allah’ın emirlerini Onun rızası için yerine getirmek, getirirken de bu emirlerin bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok muaccel, karşılığını hemen gördüğümüz ve müeccel, karşılığını daha sonra göreceğimiz faydalarının olduğunu bilmemizdir.

İşte bu şuurda olur, etrafımıza da bu şekilde telkin edebilirsek, belki namazı ihmal eden kişilerin önündeki gaflet perdelerini yırtmış olabiliriz inşallah.

İlave bilgi için tıklayınız:

Namaz kılmayı terk ettim; tekrar nasıl başlayabilirim? Namazlarımı ...

Namaz kılmak istiyorum, ancak tam olarak kılamıyorum. Nedendir ...

Namazın zamanımız açısından önemi nedir? Namazın mana ve ...


1 Kasım 2019 Cuma

Sünnet yerine kaza namazı kılınabilir mi? Bir namaz için hem kazaya hem nafileye niyet edilir mi? Kaza namazı aynı zamanda nafile yerine geçer mi?


Soru DetayıBenim kaza borçlarım var, bazı kimseler mesela öğle namazı sünnetiyle birlikte kazaya kalmış namazın kazası da kılınabilir, yani niyet ederken hem sünnete hemde kazaya niyet edilebilir deniliyor doğru mu? Kaza namazı borcu olanın kılacağı sünnetler geçersiz midir?

Bazı kimselerden şu fetvayı sürekli duymaktayız. Şöyle ki:

"Kaza namazları olan kişiler, nafile namaz kılamazlar. Hâtta nafile namaz kılmaları haramdır. Bu durumda olan bir kişi meselâ öğle namazının ilk dört rekât sünnetini kılacağı zaman, üzerinde kazaya kalmış öğle namazına niyet ederse, bu namazla kaza namazını kılmış olduğu gibi, öğle namazının sünnetini de yerine getirmiş olur; yani bu namaz o sünnetin yerini de tutar."

deniliyor. Namaz borçları olan bizler, hem kaza namazlarımızı hem de farz namazların evvelinde ve sonrasında olan sünnet namazları ve diğer bazı nafile namazları kılıyorduk. Bu fetvayı duyduktan sonra tereddütte kaldık. Ne yapmalıyız? Kaza namazlarımız bitene kadar sadece kaza namazlarımızı mı kılalım? Yoksa daha önceden yaptığımız gibi sünnet ve nafile namazlarla beraber kaza namazlarımıza da devam mı edelim? Bu konuda bizi bilgilendirirseniz memnun oluruz.

Sorunuzu üç ana başlıkta cevaplayalım:

1. Eda, iade ve kaza namazı ne demektir? Kaza namazı olan kişi ne yapmalıdır?

2. Kaza namazı olan kişi farz namazların evvelinde ve sonrasında olan sünnet namazları ve başka nafile namazlar kılabilir mi?

3. Nafile namaz, farz namaz yerine veya farz namaz kişinin üzerindeki farz sorumluluğu düşürdüğü gibi, nafile namaz yerine geçer mi?

Şimdi bu ana başlıkları tek tek inceleyip sorunuzun cevabını zikredelim:

1. Eda: Bir vacibi (yapılması zorunlu olan; namaz, oruç gibi şer'i bir vazifeyi) vaktinde yerine getirmektir. Şüphe yok ki, her Müslümanın vazifesi ibadetlerini vaktinde en güzel şekilde yerine getirmektir. Vaktinden sonraya asla bırakmamaktır.

İade: Bir vacibin mislini, fesadı gerektirmeyen bir engelden dolayı vaktinde veya vaktinden sonra yerine getirmektir. Mesela; öğle namazını vaktinde kılan bir kimseye namazın vaciblerinden bir vacibi terketmesi veya tahrimen mekruh olan bir fiilde bulunmasıyla, bu namazı öğle namazı vakti içerisinde iade etmesinin vacip, vakit çıktıktan sonra iade etmesinin mendup olması.

İbni Humam; "Namazın iade edilmesi durumunda namaz sorumluluğu birincisiyle düşer. İkincisi birincisindeki fesadı gerektirmeyen noksanlığı telafi eder. Zira farz tekrarlanmaz." demiştir. (İbni Abidin, Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar, 2/64)

Kaza: Zamanında yerine getirilmeyen (namaz, oruç gibi) bir vacibi vaktinden sonra yerine getirmektir.

Üzerinde kaza namazı olan kişilerin bu namazların kazalarını acele olarak yapmaları vaciptir. Çoluk çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak gibi özürler sebebiyle kaza namazlarının tehir edilmesi caizdir. Yani; çoluk çocuğun nafakasını temin ettikten sonra kalan vakitleri kaza namazlarını kılmaya ayırmalı ve bu sorumluluktan bir an önce kurtulmalıdır. Hiçbir özür olmadan namazı kazaya bırakmak büyük günahtır. Kişi namazı kılmamakla onu terketmiş olur. Kaza etmesiyle terketmenin günahını kaldırır. Sonraya bırakmanın günahı kalkmaz. O, ancak tövbe etmekle kalkar. (İbn Abidin, a.y.)

2. Üzerinde kaza namazları olan kişilerin namazların evvelinde ve sonrasında olan sünnet namazları ve başka nafile namazları kılmasının caiz olup olmaması meselesine gelince; Öncelikle bu konu hakkında Hanefilerin muteber eserlerindeki görüşleri nakledelim.

a) Üzerinde kaza namazları olan kişilerin nafile namazları kılması meselesine gelince; Müzmerat kitabında şöyle denilmiştir:

"Kaza namazlarıyla meşgûl olmak, nafile namazlarla meşgûl olmaktan daha önemlidir. Ancak; farz namazların öncesi ve sonrasındaki sünnetler, kuşluk namazı, tesbih namazı ve haklarında haberler gelen "tahiyyetü'lmescid" (mescidi selâmlama) namazı, ikindi namazından önceki dört rekât namaz, akşam namazının farzı ve sünnetinden sonra ikişer ikişer kılınan altı rekât 'evvabin' namazı gibi namazlar bu hükmün dışındadır." (Reddü'l Muhtar, II/74)

Yani bu namazlar kaza namazlarım var, onları kılıyorum diyerekten terkedilmezler.

b) Üzerinde kaza namazları olan kişilerin kaza namazlarıyla meşgûl olmaları, nafile namazlarla meşgûl olmalarından daha önemlidir. Ancak bilinen sünnetler (yani müekked sünnetler), kuşluk namazı, tesbih namazı ve hakkında haberler gelen namazlar bu hükmün dışındadır.

Bu namazlar nafile namaz niyetiyle kılınır. (Yani bu namazlar kılınırken kaza namazlarına değil, bunlara niyet edilir) Bunların dışında kılacağı namazlarda kaza namazlarına niyet edilir.

Muzmerat kitabında Zahiriryye ve Fetave'l-Hucce kitaplarından naklen böyle zikredilmiştir. (Tahtavi, Haşiye ala Merakı'l Felah Şerh'i Nuru'l İzah, s.364)

c) Hucce kitabında şöyle söylendi: Üzerinde kaza namazı olan kişilerin vaktinde kılmadıkları namazların kazalarıyla meşgûl olmaları, nafile namazlarla meşgûl olmalarından daha önemlidir. Ancak bilinen sünnetler, (yani namazların öncesi ve sonrasındaki sünnetler) kuşluk namazı, tesbih namazı ve haberlerde rivayet edilen namazlar bu hükmün dışındadır. Bu namazlar nafile niyetiyle kılınır. Bunların dışındakiler kaza niyetiyle kılınır. Yani bu namazların dışında bir namaz kılacak olursa, ona kaza namazı olarak niyet eder. (Fetavai Hindiyye, II/135

Görüldüğü gibi Hanefi mezhebinin muteber fıkıh kitapları kaza namazları olan kişilerin sünnet namazları, hâtta hakkında haberler gelen diğer nafile namazları kılabileceklerini açıkça, hiçbir tereddüte mahâl bırakmadan, anlaşılır bir lisanla beyan etmişlerdir.

3. İkinci bölümde beyan ettiğimiz gibi üzerinde kaza namazları olan kişiler, beyan edilen nafile namazları kılabilirler. Bu belli. Ancak burada uygulanan başka bir şey daha var. Şöyle ki; Kılınan nafile namazlara, nafile namaz diye niyet edilir. Bunların dışında kılacağı namazlara ise kaza namazı diye niyet eder.

Bu da bize şu neticeyi verir:

Kaza namazı borcu olanlar nafile namazlara, nafile namaz diye niyet eder ve bu namazlar farz olan kaza namazlarının yerine geçmezler. Farz olan kaza namazlarına ise, kaza namazı diye niyet edilir. Bunlarda nafile namaz yerine geçmez. Çünkü farz olan kaza namazları kılınırken, kaza namazı diye niyet edilip, hem kaza namazı hem de nafile namazı yerini tutsaydı, nafile namazlara nafile namaz diye niyet edilmemesi gerekirdi. Bilâkis "kazaya kalan farz namaz" diye niyet edilmesi gerekirdi.

Yaptığımız bütün nakiller, nafile namazlara nafile diye niyet edileceğini açıkça beyan etmiştir.

Meşrû bir mazeretin dışında namazı kazâya bırakan kimse, bir hatâ işlemiş ve günaha girmiş olur. Bu itibarla kazâya kalan namazın, en kısa zamanda kılınması gerekir. Çünkü beş vakit namazın edâsı farz olduğu gibi, kazası da farzdır. Kazâya kalan namazın kılınmasıyla sadece borç ödenmiş olur. Günahın affedilmesi için de ayrıca tövbe istiğfar etmek lâzımdır.

Namaz borcundan bir an evvel kurtulmak için, hakkında Peygamberimiz (asv)'in hadisi bulunmayan nâfile namazların yerine kaza kılmak daha isabetli olur. Ancak, Hanefî mezhebine göre, hakkında hadis bulunan nafile namazların yerine kaza kılmak uygun değildir. Bu hususta Hanefî fıkıh kitaplarında şu hüküm yer alır:

“Kazaya kalmış namazları kılmak, nafile namaz kılmaktan çok daha ehemmiyetli ve çok daha uygundur. Fakat beş vakit namazın sünnetleri, kuşluk, tesbih, tahiyyetü’l-mescid ve evvabin namazı bundan müstesnadır. Yani bu sünnet ve nafileler, kaza namazları için terk edilmezler."(Mevlânâ eş-Şeyh Nızâm. el-Fetâvâl-Hindiyye, 1/125; İbni Âbidin. 1493; el-Mezahibü’l-Erbaa, 1:492; Halebî-i Sağîr, s.349).

Her şeyden evvel, namazlardan önce ve sonra kılınan sünnetler bir yerde farz namazların tamamlayıcısı hükmündedir ve Peygamberimizin (a.s.m.) şefaatine vesiledir. Bunun için, namazını kazaya bırakan kimse bir yandan namazlarını kaza etmekle borçtan kurtulurken, diğer taraftan da sünnetleri kılarak Peygamberimiz (asv)'e olan bağlılığını göstermiş olur.

Mesele Hanefî mezhebine göre böyle iken, diğer üç mezhebe göre, kaza namazı olan bir kimsenin nafile namazları ile meşgul olması, sünnet kılması caiz değil, haramdır.

Mâlikî mezhebine göre, üzerinde kaza namazı bulunan bir kimsein nafile namazı kılması haramdır. Ancak beş vakit namazların sünnetleri ile tahiyyetü’l-mescidin kılınabileceğine dair ruhsat vardır. Bunların dışında meselâ, teravih namazı ile meşgul olunduğu takdirde sevap alınsa da, kaza namazı geriye bırakıldığı için günah işlenmiş olur.

Şâfiî mezhebine göre de, üzerinde kaza namazı borcu olan bir insanın, bu namazları kılıp borcundan kurtuluncaya kadar gerek beş vakit namazların sünnetlerini, gerekse diğer nafileleri kılması mekruhtur. Çünkü bir an önce kazaların kılınıp bitirilmesi gerekir.

Hanbelî mezhebine göre ise, üzerinde kaza namazı olan bir kimsenin nafile ile meşgul olması haramdır. Ancak vitir ile beş vakit namazın sünnetlerini kılması caizdir. Fakat, kazaları çoksa bunları da kılmayarak kaza namazlarıyla meşgul olması daha iyidir. Yalnız sabah namazının sünneti bundan hariçtir, onu kılmak gerekir.(el-Mezahibü’l-Erbaa, I/492)

Netice olarak; kaza namazları fazla olan Hanefîlerin, sünetleri terk ederek kaza namazı kılmalarında bir mes’uliyet olduğu söylenemez. Gerek vakit namazlarının, gerekse diğer nafilelerin yerine kaza namazının kılınmasının uygun veya evlâ olmaması demek, “Sünnet yerine kaza kılmak caiz değildir.” mânâsına gelmez.

Ancak bununla beraber kaza namazları fazla olmayan kimseler ise, her farzdan sonra bir vakit kazâ namazı kılmayı alışkanlık haline getirirlerse güzel bir âdeti devam ettirmiş olurlar. Ayrıca Cenab-ı Hakk'ın mahşer günü eksik gelen farz namazları sünnetlerle tamamlayacağı hususunda rivayetler bulunduğunu da hatırdan çıkarmamak gerekir.

- Kaza namazları nasıl kılınr?

Farz bir namazı vaktinde kılmaya eda, vakti geçtikten sonra kılmaya kaza, bozulan bir namazı tekrar kılmaya da iade denir.

Bir namaz ya bile bile kasden kılınmayıp kazaya bırakılır veya bir özürden dolayı kazaya kalır. Bir vakit namazı kasdî olarak kılmayıp kazaya bırakmak büyük bir günahtır. Böyle bir hareketten uzak durmalıdır. Bu çeşit bir hatanın işlenmesi durumunda bir an önce kaza edilmeli, borçtan kurtulmalıdır. Çünkü ölümün ne zaman gelip çatacağı belli olmaz. Ölüm gelip de hazırlıksız yakalarsa âhirete borçlu olarak gidilmiş olur.

Bu şekilde kılınmayan bir namaz her ne kadar kaza edilmekle borçtan kurtulunmuş olunsa da, işlenen günah için ayrıca tövbe istiğfar edip, Allah'tan af dikmek lâzımdır. Bunun için hem kaza, hem de tövbe edilmelidir.

Unutmak, uyku veya meşru bir mazeretten dolayı vaktinde kılınamayan namazlar da hatırlandığı veya meşru özür geçtikten sonra fazla vakit geçirmeden kaza edilmelidir.

Bazı özürler vardır ki, bu hallerde kılınmayan namazlar daha sonra kaza edilmezler. Kadınların âdet ve lohusalık hali, beş vakit devam eden sara veya cinnet hali bu çeşit özürlerdendir. Zaten âdet gören ve lohusa olan kadının namaz kılması caiz olmayıp haramdır.

Vakti içinde kılınmayan beş vakit namazın kazası farz, vitir namazının kazası vacip, sünnetin kazası da sünnettir. Kazası farz olan sünnet yalnız sabah namazının sünnetidir. Günün sabah namazı kazaya kalmış ise öğleye kadar kılınınca farzıyla birlikte sünneti de kaza edilir. Öğleden sonraya kalınca sünnet kılınmaz, sadece farz kaza edilir.

Zamanında kılınamayan bazı vakit sünnetleri de daha sonra kılınarak kaza edilir. Meselâ, cemaate yetişmek için öğle namazının ilk sünneti kılınamadığı takdirde, farzı kılıp iki rekât sünnetten sonra ayrıca kılınır. Cuma namazının ilk sünneti hutbeden önce kılınamadığı zaman, yine Cumanın iki rekât farzından sonra kaza edilerek kılınır, îki rekât kılınarak yarıda bırakılan öğlenin ve cumanın ilk sünnetleri aynen bu şekilde dört rekât olarak kaza edilir. Bu sünnetlerin dışındaki diğer vakit namazlarının sünnetleri kılınmadıkları zamanlar kaza edilmezler. Meselâ ikindi ve yatsı namazının sünnetleri farzdan önce kılınmadıkları zaman daha sonra kılınmazlar.

Kaza namazları, ne şekilde kazaya kalmış ise aynı şekilde kılınacaktır. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç, yatsı dört ve vitir üç rekat olarak kaza edilir.

Her namaz için belirli bir zaman veya mekân tayin edilmez. Yani ikindi namazının kazası ikindi vaktinde kılınır diye bir sınır yoktur; istediğiniz zamanda kılınabilir. Fakat kerahet dediğimiz zamanlarda kılınmamasına dikkat edilir. Bu vakitler de güneş doğduktan kırk beş dk sonraya, Güneş batmadan kırk beş dk. önceye kadar ve Güneş tam tepede olduğu zaman (öğleye otuz dk. kala) namaz kılınması hoş görülmemiştir. Bunların dışındaki bütün zamanlarda kaza namazı kılnabilir.

Vaktinde kılamayıp kazaya kalan namazları altı vakti bulan veya daha çok olan bir kimse kaza namazları arasında bir sıra gözetmediği gibi, kaza namazları ile vakit namazları arasında da bir sıra takibi yapmaz. Namaz kılmanın mekruh olduğu üç kerahet vaktinin dışında istediği ve müsait olduğu her zaman kılabilir. Çünkü kaza namazları için belli bir vakit yoktur. Meselâ, vaktinde kılınamamış olan bir ikindi namazı yatsıdan sonra, bir yatsı namazı da öğleden sonra kılınabilir.

Kaza namazlarını kılarken vakti belirlemeye gerek yoktur. Bu çok zor olacağından kolay olanı yapmak daha uygundur.

Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:

Meselâ: "Vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını" yahut "son öğle namazım Allah rızası için kılmaya niyet ettim." Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki halde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.

Daha kolay olması bakımından "Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum" şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

Bir vaktin namazı kaza edileceği zaman önce bir ezan okunur, sonra ikamet getirilerek kılınır. Birden fazla kaza namazı kılınacağı zaman da hepsi için bir ezan kâfi gelirken, her farz namazı için ayrı ayrı ikamet getirmek sünnettir.

Kazaya kalmış olan namazların kaç vakit olduğunu kesin olarak bilemeyen kimse, galip tahminine göre hareket eder. Sayı bakımından tam bir tahmin yapamıyorsa, üzerinde kaza namazı kalmadığı kanaatine varıncaya kadar kılar.

Aynı namazları kazaya kalmış olanlar, bu namazı cemaatle kılabilirler. Fakat farklı farklı namazları kılmaya kalkanlar tek bir cemaat olamazlar; ayrı ayrı kılmaları gerekir.

Kaza namazlarını, mümkünse evde kılmayı tercih etmelidir. Şayet bu namazlar mazeretsiz olarak kazaya bırakılmışsa bir günah sayılacağından bunu teşhir etmek uygun olmaz.