21 Kasım 2017 Salı

Amentü esasları


Hiç şüphesiz, amentü esasları Hazret-i Âdem’den (AS) Efendimiz’e (SAS) gelinceye kadar bütün enbiyâ ve resûller tarafından aynı şekliyle imanın ölçüsü olmuştur. Bu esaslardan birinin reddedilmesi yahut bu iman rükünlerinden herhangi birinin muhteviyatından bazı maddelerin kabul edilmemesi kişiyi iman dairesinin dışında tutar.

Allah Teâlâ’ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra ahiret ve hesaba çekileceğimize, Cenâb-ı Hakk’ın hayırları ve şerleri içine alan kader programına iman etmenin amentünün temel şartlarını oluşturduğunu hepimiz biliriz elhamdülillah. Ayrıca “Allah’a iman” denildiğinde Cenâb-ı Hakk’ın zâtî, subûtî sıfatlarını ve o iman çerçevesinde O’nun (CC) tenzih, tesbih, takdis makamlarını da imanın şartı olarak kabul ederiz.

Meselâ bir kişi Allah’a (CC) iman ettiğini söylediği hâlde, “Allah Teâlâ’nın babası, annesi vardır” gibi bir düşünce veya sözü buna ilâve etmeye kalkarsa bu, iman değildir. Yahut “Allah Teâlâ’nın oğlu vardır; İsa, Üzeyir Allah’ın (CC) oğludur” gibi sözler sarf ederse amentünün ilk maddesinde çuvallamış olur. Her ne kadar bir dine mensupmuş gibi görünse de aslında bu kişi ya kendi hayalinden uydurduğu bir inanca ya da bazı insanların tahrif ettiği, din gibi gösterdiği bir şeye bağlıdır. Kendisine Müslüman, Musevi, İsevi demesinin hiçbir hükmü yoktur; çünkü müşriktir. İslâm literatüründe bu nevî sapıklık içerisinde bulunanlara “mecus” denir. Halk arasında Mecûsî dediğimizde bu, putperestliğe işarettir.

Başka bir örnekle, bir kişi, “İncil, Allah’ın (CC) kitabıdır fakat ben Tevrat’ı kabul etmiyorum” dese, amentü esasları göz önünde bulundurulduğunda bu sözler küfürdür, imansızlık alâmetidir. Çünkü amentüde Allah’ın (CC) kitaplarına iman vardır. Aynı şekilde “Ben Kur’an-ı Kerîm’i kabul ediyorum fakat günümüzde namaz kılmak mümkün değildir, namazı kabul etmiyorum” yahut “Fâiz yemenin nesi günahmış!” veya “Tesettür, bu modern çağda mümkün değildir. Tesettür insanın kalbindedir. Bunlar eski Arap âdetleridir. Ben Allah’a (CC) inanmış bir kulum ama günümüzde çöl kanunlarıyla nasıl yaşanabilir!” gibi sözler hiç tereddütsüz ve şüphesiz küfürdür.

Şöyle dese yahut düşünse durum değişir. Meselâ, “Ben, fâizin haram olduğunu biliyorum fakat bir şekilde bulaştım. Tesettürün gerekli olduğuna, Kur’an’ın ayetlerinden dolayı elbette inanıyorum fakat yapamıyorum. Allah Teâlâ inşallah beni bu razı olduğu amele eriştirsin” gibi bir düşüncede olursa o insan Allah’ın (CC) izniyle mümindir. Tövbe etmesi gereken bir günah içindedir ancak Allah Teâlâ’nın bahşettiği imandan çıkmamıştır ve inşallah Cenâb-ı Hakk’ın mümin kulları arasında haşrolacaktır. Cenâb-ı Mevlâ hepimizin günahlarını affeylesin, dini kendi kafasına göre uydurmak hastalığından bizleri muhafaza eylesin.

İman hakkında herkesin malumatı olduğundan dolayı sözü çok fazla uzatmaya hacet yoktur. Fakat şu noktaya işaret etmeden geçilmemesi icap eder.

KUR’AN-I KERÎM’İN BİR HARFİ DAHİ DEĞİŞMEMİŞTİR

Allah Teâlâ’nın indirdiği kitaplar içerisinde bozulmamış, indirildiği günden bu yana ve bundan sonra asla bozulmayacak olan tek kitap Kur’an-ı Kerîm’dir. Bunu sadece biz Müslümanlar ikrar etmeyiz; dostu da düşmanı da kâfiri de Hıristiyan ve Yahudi’si, Budist’i de hatta bilim adamları bile bu gerçeği kabul etmekten başka çare bulamamışlardır. Zaten Kur’an-ı Kerîm bizzat ayetleriyle bu mucizeye işaret ederek Allah Teâlâ tarafından korunduğunu, asla evvelki kitaplar gibi insanların bu ayet ve metinleri tahrif edemeyeceğini ilân etmiştir.

Bundan dolayıdır ki İncil, Tevrat veya Zebur gibi günümüzde yüzlerce farklı nüshası olan kitapları doğrudan ve doğruymuş gibi kaynak olarak kullanmak çok ciddi bir imanî tehlikedir. Nitekim Efendimiz’in (SAS) -Ahmed ibn-i Hanbel’in Müsned’inde de geçmekte olan bir ifadesinde- ümmet ve ashabına hitap ederek, mealen, “Sizlerin Ehl-i Kitap’la olan ilmî alışverişinizden korkmaktayım. Çünkü onların yanlış söylediklerini doğru kabul edersiniz de Allah (CC) muhafaza imanınız zedelenir. Yahut onlarda duyduğunuz ve doğru olan (Allah Teâlâ’nın ayetlerinden) bir şeyi sırf onlar söylediği için inkâr ederseniz de gene tehlikeye düşer, imansızlıkla imtihan olursunuz” beyanı bu hususta ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini çok açık ve net olarak ortaya koymaktadır.

EN KÖTÜ YALAN, İÇİNDE DOĞRU BULUNAN YALANDIR

Bir kişi ancak ümmet-i Muhammed olarak kendi peygamberini ve kitabını çok ama çok iyi bilmesi durumunda bu kaynaklardan istifade edebilir. Şu unutulmamalıdır ki en kötü yalan, içinde doğru bulunan yalandır ve bir kısmı yalan olan bir sözün diğer kısmının doğru olması tasdik ve güveni icap ettirmez.

Köprünün bir ayağının ve yarısının tam ve mükemmel olması, karşı yakadaki ayak olmadıktan sonra işe yaramaz. Günümüzde Kur’an-ı Kerîm üzerindeki kısır idrakler ve Efendimiz’in (SAS) sünnet-i seniyyesine ve zatına hücumlar, bu kirli inanışların planlı ve programlı taktiklerinden ibarettir.

Şu da unutulmamalıdır ki, kendisinden evvelki bütün peygamberleri tasdik eden ve Hazret-i Âdem’den (SAS) kendisine kadar, Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu bütün kitap ve hükümleri, bozulmamış öz hâlinde temsil eden son nebî, Hazret-i Muhammed’dir (SAS). Efendimiz’den (SAS) sonra kıyamet sabahına dek gelecek olan bütün insanlar ümmet-i Muhammed’dir.

Kimisi icabet etmiş, mümin ve Müslümanlar olarak bulunmaları gereken yere ve makama erişmiştir, kimisi ise henüz dâvette ve icabet makamına erişmek için beklemekte yahut buna direnmektedir. Ama neticede Efendimiz’den (SAS) sonra bu dünyaya gelen herkes, Allah (CC) katındaki bu dinden yani İslâm’dan sorulacak, peygambere iman noktasında kabul edilecek tek geçerli cevap, “Peygamberim 


Hazret-i Muhammed’dir (SAS)” sözü olacaktır.

M. Fatih Çıtlak

Hiç yorum yok: