26 Eylül 2020 Cumartesi

Ölüler dirileri duyar mı, rabıta, tevessül ve telkin


Soru
Gazali’nin Ölüm ve Ötesi kitabını okurken, kabirdekilerin dünyadakilerle iletişime geçip geçemeyeceğini araştırmak geldi aklıma. Siz değerli büyüğümün kalemine önem verdiğim için merakla okudum. Hocam siz şehitler ve bazı kimseler dışında kabirdekilerin dünyadakilerle iletişim kurmadığını düşündüğünüzü beyan etmişsiniz. Ben safi Anadolu kızıyım, değerlerime bağlı, bu ülkenin yetiştirdiği bir öğretmenim. Yaşadıklarımı veya öğrendiklerimi değerlerimden kopmadan mantık ve duygu gibi hasletlere tam oturtarak düşünmeyi severim. Sayın hocam, ben daha 13-14 yaşlarındayken babaanneme bir misafir geldi. 70 yaşlarında tertemiz Anadolu ninesi. Bu ninem mezarlıktan dönerken bize uğradığını söyledi. Sonra çok normalmiş gibi anam babam yine telâşlıydı dedi. Çok çok şaşırdığımı ve korktuğumu hatırlıyorum. Nineye sordum (cuma günüydü bu hadise) nasıl telâşlıydılar nine, dedim? “Abe kizanim bugün cumadir. Bayram vardir” dedi. Ninenin kabirdeki babası, ninenin kabirdeki anasına “hadi yine geç kaldık hadi çabuk ol bayram bitecek şimdi” diyormuş sürekli. “Peki, nine sen onlarla konuşabiliyor musun” dedim, “Yok be kizanim er gidişimde konişitiklerini duyarım” dedi. O günü, 36 yaşımdayım hâlâ unutmam. Diyeceğim o ki, bu ninenin kabirdeki olanları duyması da bir iletişim şekli olarak kabul edilebilir mi? Nine bunları duyduysa belki daha niceleri de dünyadakilerle konuşabiliyor olamaz mı? Bu arada bu ninenin yalan bilmez, namazında abdestinde dosdoğru bir kadın olduğunu öğrendim o gün. Anadolu yaşlılarını bilirsiniz, zikir tasavvuf ehli olmayanı çoktur, ama zikir ehli olandan daha feyiz verici halleri vardır. Tıpkı bu nine gibi...

Allah’a emanet olunuz saygıdeğer hocam.

Cevap
Bu sorunun cevabını da içine almış bulunan bir kitabımı yıllarca önce yazmıştım, aşağıda adı sanı gelecek. Tam iki yıl önce de bu değerli öğretmen kızımızın muhtemelen okuduğu aşağıdaki yazıyı yazmıştım; bugünlerde tarikatlar konusu tartışıldığı için ve kızımızın sorusunun cevabını da içerdiği için bir daha okumakta fayda var, güncelleyerek sunuyorum.

Bu soruya farklı meşrebi ve mezhebi olan âlimler farklı cevaplar vermişlerdir; çünkü ölülerin duyması durumunda hem onlardan bir şeyler talep etmek mümkün olacak hem de kabir başında yapılan telkin, makul ve meşru olacaktır.

Bu konuda genel fıkıh kitaplarında bilgiler bulunmaktadır, ayrıca özel olarak kitaplar da yazılmıştır. Burada bahsedeceğim iki kitapçık var:

Birincisi meşhur Bağdadlı müfessir Âlûsî’nin oğlu Mahmud’un yazdığı “el-Âyâtu’l-Beyyinât fi Adem-i Semâ’i’l-Emvât ınde’l-Hanefiyyeti’s-Sâdât” adını taşıyor (Arabistan, 1425), ikincisi ise yine Bağdadlı ve Nakşibendî-Hâlidî Dâvud b. Süleyman’a ait, ismi de “Risale fi’r-Reddi alâ Mahmud el-Âlûsî”. Bu reddiye, tabii ikincisinden sonra yazılmış ama önce 1306’da basılmıştır.

Tasavvufta rabıta var; bir sâlik zikrini yapmaya başlarken önce rabıta yapıyor, Allah’tan Peygamberimize (s.a.) O’ndan Hz. Ebu Bekir veya Hz. Ali’ye, onlardan aşağıya doğru diğer meşayihe ve en sonunda kendi şeyhine gelen feyze kalbini açıyor. Bu zevatın fâni âlemden göçmüş (ölmüş) olmaları manevî tesirlerinin devamına mani olmuyor, Allah Teâlâ gerektiğinde onlara hayat veriyor ve mesela selâm verenlere cevap veriyorlar, yahut ruhlar (Berzah) âleminde dünyadakilerle irtibat kurmalarına engel bulunmuyor.

Tasavvufta bir de tevessül konusu var. Tevessül, Allah Teâlâ’dan bir şey isterken, O’nun sevdiğine inanılan bir zatın gıyaben araya sokulması, hatırlanması veya türbelerinin ziyaret edilerek orada, kabaca ifade etmek gerekirse, “Yâ Rabbi! Onun hatırı için duamı kabul et, bana şunu bunu yap, ver…” denmesi şeklinde gerçekleşiyor. Bunun da makul olabilmesi, bazı zevatın öldükten sonra da dünyadakileri duymasına ve/veya onlarla irtibat halinde olmalarına bağlıdır.

Tabii İslâm uleması içinde, yukarıda açıklandığı üzere “Ölülerin dünyadakileri duymalarının mümkün olmadığına” ve “açıklanan şekliyle tevessülün caiz olmadığına” inananlar da var.

Her iki grup inançlarını aklî ve naklî delillerle savunuyorlar.

Bu yazının konusu tevessül olmadığı için merak edenlere “Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken” isimli kitabımı tavsiye ederim. Diyanet Vakfı’nın yayınladığı bu küçük kitapta hem karşı çıkan İbn Teymiyye’nin görüşünü hem de M. Zâhid Kevserî’nin (v. 1371/1951) “Muhikku’t-Takavvul fî Mes’eleti’t-Tevessül” isimli risalesindeki savunmasını özetlemiştim.

Peygamberimiz (s.a.), şehitler ve bazı münferit olaylar müstesna, genel mânâda ölülerin, dünyada yaşayan insanları duymadıklarına inanıyorum. (Bu nineninki de doğru ise münferit olaylardan sayılır ve sözünden anlaşılan odur ki, nine onları duyuyor fakat onlar nineyi duymuyorlar).

Yukarıda adını verdiğim Âlûsî de kitabında bunu (duymadıklarını) savunuyor, âyetler ve hadîsleri sıralayıp açıklıyor, fıkıh mezheplerinin görüşlerine yer veriyor ve özellikle de Hanefî mezhebi âlimlerinin sözlerini naklediyor.

Allah Teâlâ mübarek kitabında “ölülere Peygamberimizin bile sesini duyuramayacağını” açıkça ifade buyuruyor (Fâtır 22, Neml 80, Rûm 52).

Peygamberimiz’in (s.a.) bir iki vak’ada müşrik ölülerine seslenişini, bu kesin ifadeli âyetler sebebiyle şu şekillerde yorumluyorlar:

Bundan maksat ölülere duyurmak değil, yaşayanlara ders vermektir.

Bu vak’aya mahsus olmak üzere Allah Teâlâ Peygamberi’ne mucize olarak bu imkânı vermiştir.

Âlûsî, Hanefi mezhebinin görüşünü şöyle özetliyor:

“Tenvîru’l-Ebsâr” isimli kitabın Tahâvî ve İbn Âbidîn tarafından yapılan şerh ve haşiyeleri, Fethu’l-Kadîr, Hidaye, Merâkı’l-Felâh ve haşiyesi, el-Kenz ve şerhleri gibi Hanefî mezhebinde muteber ve fetva kaynağı olan kitaplardan naklettiğim ifadelerden açıkça anlaşılan odur ki: Bir insan, ruhu cesedini terk ettikten sonra dünyadakileri işitemez. Hanefî uleması bu hükümde ittifak etmişlerdir. Diğer mezheplerden de onları teyit eden âlimler vardır.”

Ölüler dirileri işitemeyeceğine göre kabir başında yapılan telkin de makul ve meşru olmuyor. Bu konuyu, yukarıda adını verdiğim kitabımda şöyle açıklamıştım:

Cenazeyi defnettikten sonra Resulûllâh’ın (s.a.) kabirde bir müddet kaldığını, cemaate: “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzerine sebatını dileyin; çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir”, buyurduğunu daha önce zikretmiştik. Buna göre sünnet olan definden sonra kabrin başında bir müddet kalmak, Allah Teâlâ’ya, din kardeşimizin affı ve mağfireti için dua etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’den bazı kısımların okunmasının da sünnet ve faydalı olduğunu nakletmiştik. İmdi bu sünneti terk edip onun yerine “Ey filân oğlu veya kızı filân, dünyayı terk ettiğin zaman ve durumu hatırla...” şeklindeki sözlerle imamın telkin vermesi sünnet değildir. Bunu Resulûllâh’ın (s.a.) yaptığına veya yapın dediğine dair sahih bir hadis yoktur. Büyük müçtehit ve hadis bilgini Ahmed b. Hanbel’e telkini sorduklarında şu cevabı vermiştir: Ebû’l-Muğîre vefat edince Şamlılar bunu yaptılar, bunlardan başka mezkûr telkini yapan birisini görmedim.

Birkaç sahâbe ve tâbiûnun telkin yaptığına ve bazı zayıf rivâyetlere dayanan Şâfiiler mezkûr telkinin müstehap olduğunu söylemişlerdir. Mâlikî ve Hanbelîler bid’at olduğunu göz önüne alarak “mekrûh” demişlerdir. Hanefîlere göre ne sünnettir ne de mekrûhtur; ne yapılması tavsiye edilir, ne de bırakılması.

Durru’l-Muhtâr’ın, metninde, “Ölü defnedildikten sonra telkin yapılmaz” denmiş, İbn Abidin Reddü’l-Muhtar’da bu rivâyetin kuvvetli olduğunu nakletmiştir. Fakat Hanefîlerin çoğuna göre -yukarıda zikrettiğimiz gibi- ne yapın denir, ne de yapmayın. Sünnet ve fıkıh karşısında telkinin durumu da bundan ibarettir. Bir ülkedeki bütün müftü ve mürşitler ittifak edebilirse bu bid’atın terki daha uygundur. İhtilâf ve tefrikaya sebep olacaksa tasfiyesinin zamana 
bırakılması gerekir.


25 Eylül 2020 Cuma

Peygamberimiz Kur'ân-ı Kerîm okumada hangi yöntemi tavsiye etmiştir?


Soru: Peygamberimiz Kur'ân-ı Kerîm okumada hangi yöntemi tavsiye etmiştir? Kendisi nasıl okurdu? Makamla okumak sonradan oluşmuş bir gelenek midir?

Sorunuzla ilgili rivayetlere geçmeden önce Kur'an-ı Kerim'in makamla okunması konusunda biraz bilgi vermek gerekir düşüncesindeyiz.
Tarih boyunca Kur'an-ı Kerim'e duyulan saygı sebebiyle, okunuşundan anlaşılmasına, yorumlanmasından yaşanmasına kadar üzerinde durulması gereken hususlar, bütün yönleriyle, Müslümanlar tarafından ele alınıp incelenmiştir.
Kur'an'ın okunuşu da "kıraat" ve "tecvit" ilimleriyle, ayrıntılı bir şekilde tespit edilmiştir. Ancak kıraate makamın katılıp katılmaması tartışma konusu olmuştur. İslam'ın fıtrat dini oluşu, insanın yaratılışına en uygun din oluşu ve insanın güzelliğe meyli dikkate alındığında görülecektir ki, mûsikî de güzel sanatların en eskisi, en yaygını ve en etkili olanıdır.
Ayrıca Kur'an'ın kendisinde de üstün bir âhenk ve üslubun olduğu görülmektedir. Bunu sağlayan unsurların başında ise âyet sonlarında güzel bir uyum ve ahenkle yer alan fasılalar gelmektedir.
Öte yandan, konuyla ilgili âyet ve hadislerin işaret ettiği mana; tecvid kaidelerine uymak kaydıyla, okuyuşu güzel ses ve makam ile süslemenin caiz olduğu ve hatta teşvik edildiği şeklindedir. Bununla birlikte, işi çığırından çıkararak ses gösterisine dönüştürmek, makamı ön plana almak, tecvid kurallarından fedakarlık etmek ve okunanın Allah kelamı olduğu şuurundan uzaklaşmak elbette caiz değildir.
Konuyla ilgili rivayetlerden bazıları şöyledir:
-"Kur'an'ı tertîl ile (ağır ağır, tane tane, düşünerek) oku" (Müzzemmil 73/4)
-Ümmü Seleme ve Enes b. Malik'den gelen bilgilere göre Peygamberimiz Kur'an'ı tane tane okur, durulacak yerlerde durur, uzatılacak yerleri uzatırdı. (Buhari, fedailü'l-Kur'an 29)
-Bera b. Azib şöyle demiştir: "Resulullah'ı yatsı namazında Tûr suresini okurken işittim. Ondan daha güzel sesli, yahut okuyuşu ondan daha güzel hiç kimseyi işitmedim." (Buhari, Ezan 102)

Konuyla ilgili daha geniş bilgi için bkz.
Kur'an-ı Kerim'in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam.
Kur'an Okuma Esasları, Abdurrahman Çetin.

Meral Günel (Uzman İlahiyatçı)

24 Eylül 2020 Perşembe

Bir soru


Soru: Annelerin eğitim adına çocuğunu dövdüğünü düşünürsek cennet nasıl onların ayakları altında olur? Peygamberimizin bu konudaki tutumu nasıldı?

“Cennet anaların ayakları altındadır.” Hadis-i Şerifi, annelerin çocuklarını dövebileceği anlamına gelmez. Böyle bir yorum hadisin lafızlarını zahiri anlamlarıyla ele almak olur ki, bu yolla maksadın anlaşılması mümkün değildir. Bu sözden anlaşılması gereken, anaya hürmetin lüzumu ve onun rıza ve hoşnutluğu olmadan cennete gidilemeyeceği gerçeğidir. Yoksa ‘ana-baba evladı üzerinde kayıtsız-şartsız bir mülkiyeti haizdir ve evladına dilediğini yapabilir’ anlamına gelmez. İslam’da anne karnındaki ceninin bile, korunması gereken hakları vardır. Hiçbir yetişkin, çocuğu üzerinde dilediğince tasarruf edemez (bkz. Doç. Dr. Orhan Çeker, İslam Hukukunda Çocuk, Kayıhan Yayınları).
Peygamberimiz evliliği, çocuk sahibi olmayı ve çocukları iyi yetiştirmeyi teşvik etmiş ve bu konuda büyüklerin sorumluluğuna dikkat çekmiştir (bkz. Buhari, I, 215). Çocuklarına düşkün olan hanımları övmüş ve anneleri, çocuklarına karşı sevgi ve şefkatle davranmaya teşvik etmiştir (bkz. Buhari, VI, 120-121).
Hz. Peygamber çocuklarla ilgilenir, selam verir (İbn Mace, II, 1220), onların hatırını sorardı. Zaman zaman çocukları ve özellikle torunlarını sırtına bindirirdi. Hoşlanacakları adlar takarak çocuklarla şakalaşır ve onları eğlendirirdi. Bütün bu sıcak yakınlıktan dolayı çocuklar Onu (sav) çok sever, bir yolculuktan döneceği zaman kendisini karşılamaya çıkarlardı (İbn Hanbel, IV, 5; Ebu Davud, III, 219).
Hz. Peygamber çocuğa iyi bir terbiye ve eğitim verilmesini çocuğun babası üzerindeki hakları arasında saymıştır. Terbiyeyi ana-babanın çocuğuna bırakacağı en güzel miras olarak değerlendirmiştir (Tirmizi, IV, 337). Anne-babanın çocuklara (öpücüğe varıncaya kadar her konuda) eşit muamele yapmasının onların görevi ve çocuğun da doğal hakkı olduğunu bildirmiştir (İbn Hanbel, IV, 269). Bu konuda çocukların kız-erkek, büyük-küçük, öz veya üvey olması arasında fark yoktur.
İslam alimleri altı yaşından önce çocuğa herhangi bir nedenle vurulmasının haram olduğunu, ayrıca farzı ilgilendirmeyen konular için çocuğa asla vurulmaması gerektiğini klasik dönemden itibaren belirtmişlerdir. Hz. Peygamber'den rivayet edilen “on yaşına geldiği halde namazı ihmal ediyorsa döverek kıldırma” ifadesi hayatında hiçbir çocuğa vurmamış olan Peygamberimizin namaz konusunu ne kadar ehemmiyetli gördüğünün bir yansımasıdır. Bu hadisi yorumlayan ulema 10 yaşından sonra çocuklara terbiyevi amaçlı vurmayı “yaralayıcı olmamak, üç darbeyi geçmemek ve başa vurulmamak” gibi kurallarla sınırlamışlardır (bkz. Kütüb-i Site Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, c.8, s.231).
Dayağın eğitim-öğretim işinin bir parçası olarak görüldüğü toplum düzenlerinde bu sınırlamalar bir gelişme olarak görülebilirse de eğitimin hiçbir aşamasında dayağın düşünülemeyeceği günümüzde daha etkin disiplin yöntemleri için bkz. Doç. Dr. Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi ve Dr. Thomas Gordon, Çocukta Dış Disiplin mi İç Disiplin mi.

Fatma Bayram (Uzman İlahiyatçı)

23 Eylül 2020 Çarşamba

Belli Bir Vakte Bağlı Olmaksızın Yapılan Zikrin Fazileti Hakkındaki Deliller-EL-EZKÂR-İ.NEVEVİ


Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Kulun Allah'ı zikretmesi, diğer her şeyden daha büyüktür. "[19]
"İbâdetle beni zikredin, ben de size sevabım vereyim."[20]
"O Yûnus (peygamber) eğer tesbîh edenlerden olmasaydı, insanların öldükten sonra dirileceği (Kıyâmet) gününe kadar balığın karnında bekliyecekti."[21]
"(Melekler) gece gündüz (Allah'ı) tesbîh ederler, bıkmazlar. "[22]
10Ebû Hüreyre'den (Abdurrahmân ibn Sahr'den radıyallahü anh) otuz kadar ifade ile nakledildiğine göre demiştir ki, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
İki söz vardır ki onlar dile hafiftirler, terazide ağırdırlar; Rahmân olan Allah'a sevimlidirler: (Bunlar: Sübhânellâhi ve bihamidihî, Sübhânellâhil'azîmi)
"Allah'a hamd ederek O'nu noksanlıklardan tenzih ederim, Yüce Allah'ı tenzih ederim."[23]

[19] Ankebût: 45
[20] Bakara: 152.
[21] Saffat: 143-144
[22] Enbiyâ: 20.
[23] Buhârî. Müslim. Tirmizî.

http://islamilimleri.com/Ktphn/Kitablar/13/005/Turkce/CiftSayfa.htm

22 Eylül 2020 Salı

Bi'datlere düşmeden şifa için nasıl dua edebiliriz?

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şifa için nasıl dua edeceğimizi bizi öğretmiştir. Başka yollar aramak bize bi'dat kapısını açar. 

 Kur’an’ın şifa olduğunda hiçbir şüphemiz yoktur. Onu okuyan kendine dua etmiş olur, Kur’an, cin ve şeytan kaynaklı sıkıntılara karşı koruyucudur, Kur’an ruhi hastalıkların, şifasıdır, manevi desteğidir. 

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şu ayet, şu sure şu hastalık için şifadır dememişse bunun bir hükmü yoktur.

Ancak Kur’an’ın tamamı şifa maksadı ile okunabilir. Hadislere baktığımızda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in Fatiha, İhlâs, Felak-Nas sûreleri ve Ayetel kürsi okunmasını tavsiye ettiğini görüyoruz. Halis bir niyetle bu belirtilen sûre ve ayetleri okuyana biiznillah şifa kaynağı olurlar.

 Hastaya okunan şeyler ya Kur’an ayetleri olmalı ya da hadisi şeriflerde okunması tavsiye edilen dualar olmalıdır. Birtakım rumuzlar, tılsımlarla okuma olmaz.

HADİSLERDE ŞİFÂ DUÂLARI

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hastalara şöyle duâ etmiştir:

Hazret-i Âişe –radıyallahu anha-’dan rivayete göre Nebiyy-i Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem– ailesinden bazı fertleri sağ eliyle sıvazlar ve şöyle duâ ederlerdi;

*«  اَللّٰهُمَّ ربَّ النَّاسِ ، أَذْهِبِ الْبَأسَ ، اَشْفِ  أَنْتَ الشَّافيِ، لاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ ، شِفاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَماً »*

Allahümme Rabennas Ezhibil be’s, eşfi enteşşafi, laşefae illa şifauk şifaen la yuğadiru sekama.

Anlamı:“Bu hastalığı gider ey insanların Rabbi! Şifâ ver, çünkü şifâ verici sensin. Senin vereceğin şifâdan başka şifâ yoktur. Öyle şifâ ver ki hiç bir hastalık bırakmasın.” (Buhârî, Merdâ, 20; Müslim, Selâm, 46; Ebû Dâvud, Tıbb, 18, 19)

Yine Âişe –radıyallahu anha-’dan rivayete göre Nebiyy-i Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem, bir insan bir yerinden şikayet eder veyahut bir çıbanı veyahut bir yarası olursa şehadet parmağının içini yere değdirir, sonra da onu rahatsız olan yerin üzerine kor ve şöyle derdi:

 *« بِسْمِ اللّٰهِ ، تُرْبَةُ أَرْضِنَا ، بِرِيقَةِ بَعْضِنَا ، يُشْفَى بِهِ سَقِيمُنَا ، بِإِذْنِ رَبِّنَا »*


Bismillahi turbetu ardina birikati ba’dina yüşfa bihi sekimuna bi-izni rabbina.

Anlamı: “Allah’ın adıyla duâya başlarım. Bizim yerimizin toprağı ve birimizin tükrüğü vesilesiyle Allah’ın izniyle hastamız şifâ bulur.” (Buhârî, Tıbb, 38; Müslim, Selâm, 54; Ebû Dâvud, Tıbb, 19)

*   Ebu Said el -Hudri radıyallahu anh diyor ki: Cebrail Nebiyy-i Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem–e geldi: Ya Muhammed, bir şikayetin var mı, dedi. O da, evet, dedi. Cebrail şöyle dua etti:

*« بِاسْمِ اللّٰهِ أَرْقِيكَ، مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُؤْذِيكَ، مِنْ شَرِّ كُلِّ نَفْسٍ أَوْ عَيْنِ حَاسِدٍ، اَللّٰهُ يَشْفِيكَ، بِاسْمِ اللّٰهِ أَرْقِيكَ »*


Bismillahi erkıyke min kulli şeyin yu’zike min şerri kulli nefsin ev aynin hasidin, Allahu yeşfike bismillahi erkıyke.

Anlamı:“Allah’ın ismiyle seni rahatsız eden her şeyden sana okurum. Her nefsin veya hasetçi her gözün şerrinden Allah sana şifâ versin. Allah’ın adıyla sana okurum.” derdi.(Müslim, Selâm,2186)

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bir rahatsızlıkları olduğu zaman Muavvizeteyn sûrelerini (Felak ve Nas sureleri) okur, kendi üzerine üfler ve onu eliyle üzerinden silerdi. Ve şöyle buyururlardı:

 *بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰهُمَّ دَاوِني بِدَوَاءِكَ وَاشْفِنِي بِشِفَاءِكَ وَأَغْنِنِي بِفَضْلِكَ عَمَّنْ سِوَاكَ وَاحْذَرْ عَنِّي أَذَاكَ.*


Bismillahi Allahümme dâvini bi devaike veşfini bi şifaike ve ağnini bi fadlike ammen sivâk vahzer anni ezake.

İbn Abbas radıyallahu anhumadan: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurdu: Kim eceli gelmemiş bir hastayı ziyaret eder de onun yanında yedi defa:

* أَسْأَلُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ رَبَّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ أَنْ يَشْفِيَكَ »*


Es-elullahel-azime rabbel arşil azimi en yeşfiyek.

Anlamı: “Ulu arşın Rabbi ulu Allah’tan sana şifâ vermesini istiyorum!” derse muhakkak Cenab-ı Allah ona o hastalıktan şifa verir. (Ebû Dâvud, Cenâiz,316)

Abdullah bin Amr bin As radıyallahu anhumadan: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hastalara şöyle buyurmuştur: Bir adam bir hastayı ziyaret etmeye geldiği zaman:

*اَللّٰهُمَّ اَشْفِ في عَبْدَكَ يَنْكَأْ لَكَ عَدُوًّا، أَوْ  يَمْشِي لَكَ إِلَى صَلَاةٍ*


“Allahümmeşfi abdeke yenke’ leke adüvven ev yemşî leke ilâ salatin.” 

Anlamı: (Allah’ım! düşmanın canını yakan, yahut namaza koşan kuluna şifa ver, desin.) Ebû Dâvud, Cenâiz, 3107;

* Osman İbnu Ebi'l-As radıyallahu anh vücudundaki bir ağrıdan dolayı Resûlullah aleyhissalâtu vesselâma şikayet etti. 
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm da ona:
'Elini, vücudunda ağrıyan yerin üzerine koy; Üç kere,
'Bismillah'tan sonra yedi kere, 

*أَعُوذُ بِعِزَّةِ اللَّهِ وَقُدْرَتِهِ مِن شَرِّ مَا أَجِدُ وَأُحَاذِرُ »*


'Eûzü bi-izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ ecidu ve uhâzir.'/ 'Bedenimde çekmekte olduğum şu hastalığın şerrinden Allah'ın izzet ve kudretine sığınıyorum.' de dedi.(Müslim, Selam,2202)

İbn Abbas radıyallahu anhuma diyor ki: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ağrılardan ve sıtmadan şöyle dememizi buyururdu: 

*بِسْمِ اللّٰهِ الْكَبِيرِ ،نَعُوذُ بِاللّٰهِ الْعَظِيمِ مِنْ شَرِّ عِرْقٍ نَعَّارٍ، وَمِنْ شَرِّ حَرِّالنَّارِ*


Bismillahil kebir neuzu billahil azimi min şerri ırkın na'arin, ve min şerri harinnar.

Büyük Allah'ın adıyla, zonklayan her damarın şerrinden ve cehennem ateşinin hararetinin şerrinden ulu Allah'a sığınırız. (İbn Sünni,571;Tirmizi,Tıb,2075;İbn Mace,Tıb,3526)

Bu gibi durumlarda  da yine kendine Fatiha,İhlas ile muavvizeteyn okuması da uygundur. Eline üfler, ağrıyan yerine sürer.

Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

21 Eylül 2020 Pazartesi

Müslüman olmadan iyi bir insan olunabilir mi?


İnsan olmak demek iyi de kötü de olabilmek demektir.

Biz insanın hangi özelliklerle iyi olduğunu bilelim ki, onun dindarlığından ya da ‘tanrı’ya inanmasından önce iyi bir insan olup olamayacağını anlayalım. Buradaki iyi de elbette kişisel iyi değil Allah’ın iyi dediği olacaktır. Bunu da Kuranı kerim’den öğrenebiliriz. Allah (cc) iyiliğe ‘birr’ diyor, iyi olan da ‘berr’ olmuş olur. İyiliğin kaynağı Allah olduğu için O’nun ‘el-Berr’ diye de ismi vardır. Peki, O’nun iyi/birr dediği hasletler nelerdir ki, onları kendisinde bulunduran insan da iyi bir insan olmuş olsun? Şu ayet bunu bütünüyle özetliyor:

‘İyilik yüzünüzü doğuya ya da batıya çevirmeniz değildir. Aksine iyilik; Allah’a, hesap gününe, meleklere, Kitaba, peygamberlere inananların; mallarından yakınlarına, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışlara, dilenenlere seve seve verenlerin, köleleri özgürleştirmek için harcayanların, namazı dosdoğru kılanların, zekâtı verenlerin, sözleştiklerinde ahde vefa gösterenlerin, yoklukta hastalıkta ve şiddet anında sabredenlerin yaptığıdır. İşte sadakat gösterenler bunlardır, işte takvalı olanlar da bunlardır’ (Bakara 177). 


Demek ki, Kuranı Kerim’e göre iyi insan budur. Yani iman eden ve bu salih amelleri yapandır, çünkü Allah şöyle buyuruyor: ‘İman ederek salih amelleri yapanlar yaratılanların en iyisidirler’ (Beyyine 7).

 ‘İnkâr edenler de yaratılanların en kötüsüdürler’ (Beyyine 6).

 O halde Kuranıkerim’e göre konuşacak olursak, “insan olmadan Müslüman olunmaz” gibi sorunlu bir aforizma yerine, “Allah’a inanıp salih amelleri yaparak iyi bir Müslüman olmadan iyi bir insan olunmaz” dememiz gerekir.

Prof. Faruk Beşer'in
 "Müslüman olmadan iyi bir insan olunabilir mi?" yazısından alıntıdır.

20 Eylül 2020 Pazar

Nasıl bir tebliğ?


Allah Teâlâ bizden tebliğ etmemizi istemektedir; ikna etmemizi değil. Biz duyururuz, sonucu hasıl etmek Allah'ın işidir. Bize düşen doğru bilgiyi doğru bir yöntemle anlatmaktır.

Biz öncelikle İslam'ı doğru kaynaklardan en güzel şekilde öğrenmeye, öğrendiklerimizi gücümüz nispetinde yaşamaya çalışmalıyız. Bu şekilde ortaya koyacağımız "Müslüman" profili en etkili tebliğ olacaktır. Anlatırken de söylediklerimizin İslami kaynaklara dayalı (ilmi) olması, zarif ve incitmeyen bir üslupla söylenmesi, muhatabımızın içinde bulunduğu zihni, ilmi, sosyal seviyenin gözetilmesi, tebliğ sırasında söylenenleri kişiselleştirmekten kaynaklanan her türlü tartışmadan uzak kalınması uymamız gereken tebliğ kurallarındandır.

Rabbimiz her adımımızda isabet edebilmeyi nasip etsin.


Fatma Bayram (Uzman İlahiyatçı)

17 Eylül 2020 Perşembe

Hz. Peygamber sas kendisinin peygamber olacağını biliyor muydu?


Soru: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendisine peygamberlik gelmeden önce gerek çocukluk devresinde gerekse de gençlik devresinde kendisinin peygamber olacağını biliyor muydu? Peygamber olacağını ilk olarak ne zaman anlamıştır?

Risalet öncesinde Hz. Peygamber'in peygamber olacağını bildiğine dair bir bilgi bulunmamaktadır. İlk vahyi aldıktan sonraki şaşkınlığı, eşi Hatice ile olan diyaloğu, fetret döneminde yaşadıkları peygamber olacağı bilgisine sahip olmadığını göstermektedir. Şu hususta dikkatten kaçmamalıdır ki böyle bir bilgi ancak vahiyle geleceği için, bu bilgiyi aldığı an peygamberlik vasfını da kazanmıştır.


 Nimet Yılmaz (Uzman İlahiyatçı)

16 Eylül 2020 Çarşamba

Hz. Muhammed (sav)'in Son Günleri, Hastalığı ve Vefatı


Rasûl-i Ekrem, Veda Haccı’ndan Medine’ye döndükten sonra sağlığı bozuldu. Rahatsızlandığı günler içinde Uhud şehitlerini ziyaret edip cenaze namazı kıldı. Yine bir gece evinden çıkarak Cennetü’l-bakî‘ mezarlığına gitti ve orada yatanlara Allah’tan mağfiret dileyip evine döndü. Aynı günlerde Yemen’de Mezhic kabilesine mensup Esved el-Ansî, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktı.

Kabilesinden topladığı 600 kadar süvari kuvvetiyle San‘a üzerine yürüyen Esved; kendisine karşı çıkan, buranın ilk Müslüman valisi Bâzân’ın yerine tayin edilen oğlu Şehr’i öldürdü ve karısı Âzâd’la zorla evlenip bölgeye hakim oldu. Hz. Peygamber bölgenin valileri ile ileri gelenlerine onun ortadan kaldırılması için mektup gönderdi. Sonunda Esved, Âzâd’ın yardımıyla öldürüldü (8 Rebîülevvel 11/3 Haziran 632). Öte yandan Medine’ye bir heyet gönderen Benî Hanîfe’ye mensup Müseylimetülkezzâb, heyetin Yemâme’ye dönüşünde irtidad ederek peygamberlik iddia etmeye başladı. Rasûlullah bir mektup göndererek onu yeniden İslam’a davet etti. Müseylime, yazdığı cevabi mektupta Rasûlullah’a ortaklık teklif etti ve yeryüzünün yarısının kendisine yarısının da Kureyş’e ait olduğu iddiasında bulundu. Rasûl-i Ekrem; cevabında yeryüzünün Allah’a ait olduğunu, ona kullarından dilediğini vâris kılacağını bildirdi. Müseylime, Hz. Ebû Bekir’in halifeliği döneminde ortadan kaldırıldı.

Hicretin 11. yılı Safer ayının sonlarında (Mayıs 632) Hz. Peygamber, Mûte Savaşı’nın yapıldığı Bizans topraklarına Üsâme b. Zeyd kumandasında bir ordu göndermeye karar verdi. Hazırlanan ordu Medine’nin dışında Cürüf mevkiinde karargâh kurdu. Bu sırada Rasûlullah’ın hastalığı ağırlaşınca Üsâme harekete geçmeyip beklemeyi tercih etti.

Rasûl-i Ekrem bu arada zaman zaman şiddetlenen baş ağrısı ve yüksek ateşten mustaripti. Hastalığı sırasında yakınlarının yardımıyla Mescid-i Nebevî’ye gelip namaz kıldırıyordu. Bir gün minbere çıkıp “Allah kulunu dünya ile kendisine kavuşmak arasında muhayyer kıldı ve kulu da ona kavuşmayı tercih etti” buyurdu. Söz konusu kulun Hz. Peygamber olduğunu anlamakta gecikmeyen Hz. Ebû Bekir “Anamız babamız sana feda olsun yâ Rasûlallah!” diyerek ağlamaya başladı. Hz. Peygamber onu teskin etti ve kendisinden memnun olduğunu söyledi. Ardından Ensâr ve Muhacirlerin karşılıklı fedakârlıklarını ve faziletlerini hatırlatarak birlikte hareket etmeleri konusunda nasihatte bulundu. Daha sonra kimin kendisine hakkı geçmişse gelip almasını istedi. Kul hakkı konusunda hassas davranılması, borçların zamanında ödenmesi ve tarihte bazı örnekleri görüldüğü gibi kabrinin tapınak haline getirilmemesine dair uyarılarda bulundu.

Hz. Peygamber’in kızı Fâtıma ve halası Safiyye’ye yaptığı şu vasiyet de dikkat çekicidir. “Allah katında değer taşıyan güzel işler yapınız. Yoksa helal haram konularında Allah’ın sorgusundan ben sizi kurtaramam”.

Rasûlullah’ın Müslümanlara son vasiyetlerinden biri de sorumlulukları altındaki insanlara iyi davranmaları, ahirette Allah huzurunda hesaba çekilecekleri bilinciyle gerekli hazırlığa özen göstermeleri ve yabancı elçilerin güzel bir şekilde ağırlanıp hediyeler verilmesi gibi husuları içermektedir.

Son günlerini Hz. Âişe’nin yanında geçiren Hz. Peygamber, vefatına üç gün kala hastalığı ağırlaşınca namazları Hz. Ebû Bekir’in kıldırmasını emretti. Kendisini iyi hissettiği bir sırada Hz. Ali ve Fazl b. Abbas’ın yardımıyla mescide gitti; halka namaz kıldırmakta olan Ebû Bekir geri çekilip mihrabı kendisine bırakmak isteyince devam etmesi için işarette bulundu ve yanında namaza durdu. Vefat ettiği günün sabah namazından sonra Ebû Bekir kendisini ziyaret etti ve hastalığının hafiflediğini görünce izin isteyip evine gitti. Fakat Hz. Peygamber’in durumu birden ağırlaştı. Hz. Âişe’nin söylediğine göre Rasûlullah vefat etmeden önce hafif bir sesle “Lâ ilâhe illallah, ruh teslimi ne zor şeymiş!” dedi ve onun kolları arasında “Maa’r-refîki’l-a‘lâ” (en yüce dosta) sözüyle ruhunu teslim etti (13 Rebîülevvel 11/8 Haziran 632 Pazartesi).

Hz. Peygamber’in vefatı, bütün Müslümanları derinden üzdü, hatta münafıkların sevindiğini hisseden Hz. Ömer gibi bazı sahabeler şaşkınlık içinde onun ölmediğini söylüyordu. Durumdan haberdar olan Hz. Ebû Bekir doğruca Peygamberimiz’in naaşının başına geldi, yüzündeki örtüyü kaldırıp öptü ve “Anam babam sana fedâ olsun ey Allah’ın elçisi! Sağlığında güzeldin, ölümünde de güzelsin” dedi. Ardından mescide giderek şunları söyledi: “Ey insanlar! Muhammed’e tapan biri varsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki O ölümsüzdür. (İbn Hişâm, II, 655-656). Sonra da şu ayeti okudu: “Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. O ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Şunu da bilin ki geriye dönecek kimse Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah takdirine rıza gösterenlerin mükâfatını verir” (Âl-i İmrân 3/144). Rasûlullah’ın cenazesi, amcası Abbas’ın oğulları Fazl ve Kusem ile Üsâme b. Zeyd’in yardımıyla Hz. Ali tarafından salı günü yıkandı ve bulunduğu odada muhafaza edildi. Cenaze namazı cemaatle kılınmadı; önce erkekler, ardından kadınlar, daha sonra çocuklar cenazenin bulunduğu yere sığabilecek gruplar halinde girip tek başlarına cenaze namazı kıldılar. Naaşı, Hz. Ebû Bekir’in Rasûlullah’tan naklettiği bir hadise dayanılarak vefat ettiği yerde kazılan mezara Hz. Ali, Fazl, Kusem ve Üsâme tarafından indirildi.

Sade bir hayat yaşayan, elde ettiği maddi imkânları Allah yolunda harcayan Rasûl i Ekrem’den geriye son derece mütevazi bir miras kalmıştır. Zira kendisi “Biz peygamberler zümresi miras bırakmayız. Bizim geride bıraktığımız her türlü servet sadakadır” buyurmuştur (İbn Sa‘d, II, s. 314; Buhârî, “Humus”, 1). Vefatında mülkiyetinde beyaz bir katır, silahları ve bir miktar arazisi vardı. Arazilerinin gelirinin ailesi için harcanmasını ve kalanının devlet hazinesine devredilmesini emretmişti. Ölümünden kısa bir süre önce bununla Allah’ın huzuruna çıkmaktan hayâ edeceğini söyleyerek elinde kalan 7 dirhemin fakirlere dağıtılmasını istedi. Kendisine ait bir zırh da borcu karşılığında bir Yahudinin elinde rehin olarak bulunuyordu.

Hz. Peygamber’in manevi mirası ise gerek ümmeti ve gerekse bütün insanlık için son derece büyük ve değerlidir. O, Veda Hutbesi’nde de belirttiği üzere Kur’ân ve Sünnet’i en değerli miras olarak bırakmış, bu iki temel kaynak etrafında şekillenen İslam dini ve medeniyeti asırlar boyunca geniş bir coğrafyada etkisini hissettirerek insanlık tarihindeki yerini almıştır.



15 Eylül 2020 Salı

Veda Haccı ve Veda Hutbesi


Rasûl-i Ekrem’in Ramazan aylarında her gece Cebrâil ile buluştuğu ve o zamana kadar nazil olan ayetleri okuduğu bilinmektedir. Hicret’in 10. yılı Ramazan ayında ise (Aralık 631) Cebrâil kendisine Kur’ân-ı Kerîm’i iki defa tilavet ettirdi. Resûlullah bunu ecelinin yaklaştığına işaret olarak gördü ve bu hususu kızı Fâtıma ile de paylaştı. Diğer taraftan her yıl Ramazan ayında on gün itikâfa giren Rasûlullah hayatının bu son Ramazan ayında yirmi gün itikâfta kaldı.

Aynı yıl (10/632) Rasûlullah hacca gitmek için hazırlığa başladı ve bütün Müslümanların katılmasını istedi. 26 Zilkâde 10 (23 Şubat 632) tarihinde yanında hanımları ve kızı Fâtıma da olduğu halde, Muhâcirler, Ensâr ve Medine’ye gelen kabilelerden oluşan Müslümanlarla birlikte yola çıktı. Zülhuleyfe’de ihrama girdi. Yolda kendisine katılanlarla birlikte 4 Zilhicce’de Kasvâ (Kusvâ) adlı devesinin üzerinde olduğu halde Mekke’ye ulaştı; umre yaptıktan sonra Ebtah mevkiinde kendisi için kurulan çadırda kaldı. 8 Zilhicce Perşembe günü Mekke’den ayrılıp Mîna’ya gitti ve orada geceledi; 9 Zilhicce Cuma günü güneş doğduktan sonra, Müzdelife yoluyla Arafat’a hareket etti ve kendisi için Nemire’de kurulmasını emrettiği çadıra yerleşti. Öğle üzeri Arafat vadisinde sayıları 120.000’i aşan ashabına Veda Hutbesi diye anılan konuşmasını yaptı.

Hz. Peygamber, konuşmasında Allah’a hamd ü senâdan sonra bütün insanların Allah’ın kulu olup aynı anne-babadan türediklerini hatırlattı; ırk, renk, dil ve sınıf farkı gözetilmeksizin bütün insanların eşit olduğunu, Allah katında üstünlük ölçüsünün “takva” olduğunu belirtti. Genellikle insan hakları üzerinde duran Rasûlullah can, mal ve ırz güvenliğine vurgu yaparak kul hakkı konusunda dikkatli davranılmasını, zulümden ve haram lokmadan kaçınılmasını, emanete riayet edilmesini, eşler arasında karşılıklı hak, görev ve sorumlulukların gözetilmesini istedi. Bütün Müslümanların kardeş olduğunu ifade ederek birlik ve beraberliğin önemine dikkat çekti. Kur’ân ve Sünnet’in vazgeçilmez hidayet kaynağı olduğunu belirten Rasûl-i Ekrem namaz, oruç, zekât ve hac gibi dinî ibadetlerin yerine getirilmesi ve ahlak kurallarına uyulması konusunda hassasiyet gösterilmesini istedi. Hz. Peygamber Cahiliye dönemine ait bazı anlayış ve geleneklere de işaret ederek ribânın ve kan davasının yasaklandığını, hacılara su temini vazifesi (sikâye) ile Kâbe’nin perdedarlığı ve anahtarlarının muhafazası (sidâne) dışında kalan, başta nesî (ayların yerlerini değiştirmek) olmak üzere Mekke ve hac idaresine dair Câhiliye çağı kurumlarını ve uygulamalarını kaldırdığını ilan etti. Kendisini dinleyen ashabına sık sık “Tebliğ ettim mi?” diye sorup söylediklerini tasdik ettiren Hz. Peygamber, “Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab!” diyerek konuşmasını tamamladı. Hz. Peygamber, Arafat’tan ayrılmadan önce nazil olan ayette de dinin kemale erip tamamlandığı ve Hakk’ın rızasına uygun dinin İslam olduğu açıkça zikredilmektedir: “Bugün size dininizi kemale erdirip nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim” (el-Mâide 5/3).

Rasûlullah, devesinin terkisinde Üsâme b. Zeyd olduğu halde Arafat’tan indi. Muzdelife’ye ulaştığında akşam ve yatsı namazlarını burada kıldı. Sabah namazını da burada eda ettikten sonra Cemretü’l-Akabe’ye vardı ve her defasında tekbir getirerek yedi taş attı (şeytan taşlama). Oradan Mina’ya geçti ve burada da ashabına bir konuşma yaptıktan sonra kurbanını kesti. Sonra tıraş olup ihramdan çıktı ve Kâbe’ye gelerek tavaf yaptı. Tekrar Mina’ya dönüp cemreleri (şeytan taşlamayı) tamamladı. Ertesi gün Mekke’ye döndü ve güneş doğmadan önce veda tavafını yaptı. Bayramın beşinci günü Hz. Peygamber’in müsadesiyle Mekke ve Medine dışından gelen hacılar memleketlerine gitmek üzere ayrıldı. Ardından Rasûlullah, Muhâcirler ve Ensârla birlikte hac vazifesini ifa etmiş, aynı zamanda bu ibadetin nasıl yapılacağını Müslümanlara öğretmiş olarak Medine’ye döndü.

Hz. Peygamber’in Arafat’ta yaptığı konuşmada, “Bu yıldan sonra sizinle burada belki de bir daha buluşamayacağım” buyurması ve bir süre sonra da vefat etmesi dolayısıyla onun bu haccına “Veda Haccı”, hutbeye de “Veda Hutbesi” denilmiştir. Esasen Hz. Peygamber’in bu hac sırasında çeşitli yer ve zamanlarda birden fazla konuşma yaptığını da belirtmek gerekir.




14 Eylül 2020 Pazartesi

Müşriklere Son Çağrı


Mekke’nin fethiyle şehrin ve Kâbe’nin idaresi Müslümanların eline geçmiş ve birçok müşrik Arap kabilesi İslam’a girmiş olmakla birlikte putperest inançlarını devam ettirenler hâlâ mevcuttu. Bu müşrik kabilelerin bir kısmı Müslümanların müttefikiydi. Mekke’nin fethinden sonra, Hz. Peygamber, Hicret’in 1. yılından itibaren iyi münasebetler kurduğu Medine’ye komşu Damre, Gıfâr, Cüheyne ve Eşca‘dan başka Huzâa ve Müdlic gibi müşrik kabilelerle, hac ve umre amacıyla Kâbe’yi ziyarete gelenlere engel olunmayacağına ve haram aylarında kimsenin korku içinde bulunmayacağına dair antlaşmalar yapmıştı. Tebük Seferi’nden döndükten sonra Mekke’de hâlâ müşriklerin bulunacağını ve bazılarının âdetleri olduğu üzere çıplak bir şekilde Kâbe’yi tavaf edeceğini bildiğinden, bu yıl içinde farz olan hacca bizzat gitmeye gönlü razı olmadı. Hz. Ebû Bekir’i emîr-i hac tayin ederek 300 kadar sahabe ile birlikte Mekke’ye gönderdi (Zilkade-Zilhicce 9/ Mart 631). Ardından müşriklerin genel konumu ve onlarla Hz. Peygamber arasındaki antlaşmalar hakkında Tevbe suresinin ilk yirmi sekiz ayeti nazil oldu. Rasûl-i Ekrem, bu ayetlerin hükümlerini tebliğ için -antlaşmalar üzerinde başkan veya ailesinden birinin söz sahibi olabileceği şeklindeki yaygın Arap geleneğine uyarak- Hz. Ali’yi görevlendirdi. Ali, Mekke’ye gitmekte olan Ebû Bekir’e yolda ulaşıp durumu anlattı ve kendisine emîr-i hac olarak vazifeye devam edeceğini bildirdi. Hz. Ali, 10 Zilhicce yani bayramın birinci günü Mina’da toplananlara, Tevbe suresinin müşriklere “ihtar” mahiyetindeki ilk ayetlerini okudu ve şu hususları açıkladı: “Kâfirler ebedî kurtuluşa eremeyecek ve cennete giremeyecektir. Bu yıldan sonra müşrikler haccedemeyecek ve Mescid-i Harâm’a yaklaşamayacaktır; kimse Kâbe’yi çıplak tavaf edemeyecektir, Hz. Peygamber’le antlaşmaları bulunanlar, antlaşmanın süresi nihayete erinceye kadar haklarını kullanabilecekler, daha sonra Müslüman olmadıkları takdirde can güvenlikleri kalkacaktır.” Bu bildiri etkisini göstermiş, orada bulunan müşriklerin bir kısmı itiraz etmişse de ardından “Kureyş bile Müslüman oldu” diyerek dört ay beklemeye gerek duymaksızın hemen hepsi Müslüman olmuştur. Böylece Arap yarımadasındaki putperestlik ortadan kaldırılmış, Kâbe Hz. İbrâhim ile Hz. İsmail’in kurduğu esasa uygun olarak yalnızca tevhid inancına sahip müminlere tahsis edilmiş oldu. Aynı surenin 29. ayetiyle de başta Ehl-i kitap olmak üzere diğer din mensuplarına cizye ödemeleri şartıyla can ve mal güvencesi sağlanması ve kendi dinlerinde kalma hürriyeti verilmesi şeklindeki temel İslami anlayış uygulamaya konulmuştur.



13 Eylül 2020 Pazar

Kıyamet alametlerinden olan Dabbetül Arz ile ilgili ayet ve hadisler


“Dâbbe”, yeme ve içmeye muhtaç olan varlıklara denir. Dâbbetü’l-arz, “yerden çıkacak canlı” demektir. Kıyâmetin büyük alâmetlerinden olan “Dâbbetü’l-Arz” hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“O söz başlarına geldiği (kıyâmet veya azap yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (canlı) çıkarırız da, bu onlara, insanların âyetlerimize kesin bir îman getirmemiş olduklarını söyler.” (en-Neml, 82)

DABBETÜL ARZ NE ZAMAN GELECEK, NE YAPACAK?

Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Üç şey vardır ki onlar çıktığı vakit «önceden inanmayan veya îmânıyla bir hayır kazanmayan kimseye, artık îmânı fayda vermez». Bunlar; Güneş’in battığı yerden doğması, Deccâl ve Dâbbetü’l-Arz’dır.” (Müslim, Îman, 249; Ahmed, II, 445)

“Dâbbetü’l-Arz, beraberinde Süleyman’ın -aleyhisselâm- mührü ve Mûsâ’nın -aleyhisselâm- asâsı olduğu hâlde çıkar. Mü’minin yüzünü asâ ile parlatır ve kâfirin burnunu mühürle damgalar. Öyle ki, sofra ehli toplanınca biri diğerine (yüzündeki parlaklıktan dolayı) «Ey mü’min!» der, diğeri de (öbürüne, burnundaki mühür damgası sebebiyle) «Ey kâfir!» der. (Yani mü’min de kâfir de yüzünden tanınır.)” (Tirmizî, Tefsîr, 27/3187; İbn-i Mâce, Fiten, 31)

“Ortaya çıkış itibâriyle kıyâmet(in büyük) alâmetlerinin ilki, Güneş’in battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanlara Dâbbetü’l-Arz’ın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de hemen onun peşinde ve yakındır.” (Müslim, Fiten, 118; Ebû Dâvûd, Melâhim, 12)

Dâbbetü’l-Arz, yerden çıkacak bir canlıdır. Ama bunun nasıl bir canlı olduğu, sahih hadislerde açıklanmamıştır. Konuşarak insanları îkaz edeceği anlaşılmaktadır. Emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker’in terk edildiği bir zamanda ortaya çıkacağı ve İslâm’dan başka bütün dinlerin bâtıl olduğunu îlân edeceği nakledilmektedir.

Ayrıca bu hâdise, inkâr edenlere, Allah Teâlâ’nın ölüleri nasıl dirilttiğini de açıkça göstermiş olacaktır.

Dâbbe, inkârcılara kıyâmetin yaklaştığını haber verecektir. Allah Teâlâ bu canlıyı konuşturarak, kâfirleri rezil rüsvâ edecektir. Çünkü onlar, en fasih lisân ile konuşan ve insanlığın en şereflisi olan Peygamber Efendimiz’in getirdiği en beliğ kelâmı, yani Kur’ân-ı Kerîm’i kabul etmekten yüz çevirmiş bedbahtlardır. Cenâb-ı Hak da onlara farklı bir canlının lisânından, onların anlayacağı üslûpla hakîkatleri bildirecektir. Kâfirlerin bundan sonra îman etmeleri, artık onlara fayda vermeyecektir.

Arap Kabile Temsilcilerinin Medine'ye Gelişi


Hicretin 9. (630-631) yılı “elçiler yılı” (senetü’l-vüfûd) olarak bilinir. Mekke’nin fethedilmesi, ardından büyük ve güçlü bir kabile olan Hevâzinlilerin İslamiyet’i benimsemesi, bir yıl sonra, Tâif’te yaşayan Sakîflilerin Medine’ye gelerek biat etmesi ve Kuzey Arabistan’ın Tebük Seferi ile İslam hakimiyeti altına girmesi, yarımadanın çeşitli yerlerinde yaşayan Arap kabilelerinin Medine’ye heyetler gönderip itaatlerini arzetmeleri sonucunu doğurmuştur. Bu gelişmeler arasında Mekke’nin fethiyle birlikte Kureyş kabilesinin Müslüman olmasının ayrı bir yeri vardır. Arap kabileleri, çok değer verdikleri ve Müslümanların en ciddi muhalifi olan Kureyş’in İslam’ı kabul etmesiyle kendi güç ve tutumlarını gözden geçirerek Allah’ın dinine girmeye başladılar. Nasr suresinde bu hususa şöyle işaret edilmektedir: “Allah’ın yardımı ve zaferi (Mekke’nin fethi) gelip de insanların Allah’ın dinine dalga dalga girmekte olduklarını görünce Rabbine hamd ederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır” (en-Nasr 110/1-3). Kabileleri adına Medine’ye gelip Hz. Peygamber’le görüşen heyetler, Müslüman olduklarını bildiriyor, kendileri ve kabileleri adına biat ediyor, dini bizzat tebliğcisinden öğrenmek istiyor, bazan da kabile mensuplarına öğretmen gönderilmesini talep ediyordu. Bu heyetler arasında Sakîf ve Hanîfe kabilelerinin temsilcileri gibi İslam’ın bazı temel ibadetlerinden muaf olup yasaklarından kaçınmamaya yönelik kabul edilemeyecek şartlar ileri sürenler veya menfaat elde etmek isteyenler de bulunabiliyordu. Bu arada Necranlı ve Tağlib kabilesine mensup Hıristiyanlarda görüldüğü üzere Müslüman olmaksızın cizye vermek suretiyle İslam devletinin hâkimiyeti altına girenler de vardı. Kabile heyetlerinin Medine’ye gelişleri, İslamiyet’i anlatmak için Rasûl-i Ekrem’e iyi bir imkân sağlıyordu. Sözü edilen heyetler Abdurrahman b. Avf, Remle bint Hâris, Ebû Eyyûb el-Ensârî ve Hâlid b. Velîd gibi sahabelerin evlerinde, bazan da ashâb-ı Suffe’nin yerinde veya mescidin avlusunda kurulan çadırlarda ağırlanıyordu. Rasûlullah, heyet üyelerine değer veriyor, kendilerine Kur’ân okuyup öğretiyor, dinin esaslarını ve ahlâk kurallarını anlatıyordu. Medine’den ayrılırken çeşitli hediyelerle uğurlanan heyetlere, dikkat edilmesi gereken hususlara dair bilgiler veriliyor, ayrıca vali, zekât veya cizye tahsildarı olarak ya da İslamiyet’i öğretmek üzere görevliler tayin ediliyor, bu hususlara dair yazılı belgeler düzenleniyordu. Elçi ve heyetlerin bu ziyaretleri Arabistan’ın çeşitli yerlerinde yaşayan kabilelerin Müslüman olduğunu ve Medine’nin, yarımadanın başşehri olarak benimsendiğini göstermektedir. İbn Sa‘d, eserinde, 9 (630) ve 10. (631) yıllarda Arabistan’ın muhtelif yerlerinden gelen yetmiş bir heyeti bir arada zikretmiş, bunların her biriyle ilgili çeşitli bilgiler vermiştir.

Çok sayıda Arap kabilesinin Müslüman olmasına rağmen başta Gatafân ve çeşitli kolları ile Hanîfe ve Esed gibi bedevi kabileleri arasında İslamiyet’in tamamen yerleşmiş olduğunu söylemek mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara düşman olan bedeviler eleştirilmiş, onların büyük çoğunluğunun takındığı olumsuz tavırlara daha çok “a‘râb” kelimesi etrafında temas edilmiştir (bk. et-Tevbe 9/90, 93-99, 101-102, 107-110, 120; el-Ahzâb 33/20; el-Feth 48/11-17; el-Hucurât 49/14-18). Bedeviler, Hendek Gazvesi’nden itibaren İslamiyet’e karşı tavır almaya başlamıştı (el-Ahzâb 33/20). Rasûlullah umreye giderken (6/628) Cüheyne, Müzeyne, Eşca‘ ve Eslem gibi Medine çevresinde yaşayan bedevî kabilelere haber göndererek kendisine katılmalarını istemiş fakat onlar İslam’a ve Rasûlullah’a bağlılıklarını tam olarak özümseyemediklerinden emrini yerine getirmemiş, umreden sonra da özür dilemişlerdir (bk. el-Feth 48/11-12, 16). Benzer bir durum Tebük Gazvesi sırasında da yaşanmıştır (bk. et-Tevbe 9/90, 97, 101, 120). Bedevi Gatafânoğulları’na mensup çeşitli kollar, hicretin 3. (624) yılından itibaren Medine çevresinde çeşitli yağmalama ve öldürme olaylarına karışmış, bu kabilenin İslamlaşması ancak elçiler yılında (9/630-631) sathi bir şekilde gerçekleşmiştir. Nitekim Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra Fezâre kolunun reisi Uyeyne b. Hısn irtidad ederek peygamberlik iddiasında bulunan Tuleyha b. Huveylid el-Esedî ile birleşti. Bunlardan başka büyük çoğunluğu bedevi hayatı yaşayan Benî Hanîfe de İslamiyet’ten uzak durmaya çalıştı. Bu kabilenin Seleme b. Hanzale başkanlığındaki heyeti, Hicret’in 10. yılında (631) Medine’ye gelerek Müslüman oldu. Ancak siyasi ve ekonomik emellere sahip bu kabile mensupları, Rasûl-i Ekrem’in rahatsızlığı esnasında, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğe kendisini de ortak ettiği yalanını ileri sürerek peygamberlik iddiasında bulunan Müseylimetülkezzâb’ın etrafında toplanarak irtidad ettiler.

Öte yandan Benî Esed, Uhud Gazvesi’nden sonra Hz. Peygamber ve Müslümanların güç kaybettiklerini düşünerek Medine’ye ani bir saldırı yapmayı tasarladığı gibi Hendek Gazvesi esnasında da Tuleyha b. Huveylid kumandası altında bir birlikle düşman grupların ittifakı içinde yer aldı. 9 (630) yılında ise aralarında Tuleyha’nın da bulunduğu bir heyetle Medine’ye gelerek Müslüman görünmek zorunda kaldılar; kıtlık sebebiyle malî yardım talebinde bulundular ve zekâtlarını kendi aralarında toplayıp dağıtmak için izin istediler. Onların bu görüşmeler esnasında kaba tutum ve davranışlar sergilemeleri, menfaatlerini ön plana almaları, iman etmedikleri halde öyle görünüp Rasûl-i Ekrem’i minnet altında bırakmak istemeleri üzerine Hucurât suresindeki ayetler nâzil oldu (49/14-18). Hz. Peygamber’in rahatsızlığı sırasında Tuleyha peygamberliğini ilân etti, ardından da kendi kabilesinin dışında Fezâre, Zübyân, Tay ve Abs gibi bedevi kabilelerinden bazı kimselerin desteğini alarak Hz. Ebû Bekir’in halifeliği döneminde ayaklandı.


12 Eylül 2020 Cumartesi

Tebûk Gazvesi


Hicret’in 9. yılında (m. 630) Bizans İmparatoru Herakleios’un, Lahm, Cüzâm, Âmile ve Gassânîler gibi müttefik Hıristiyan Arap kabilelerinin de desteğini alarak Müslümanlara karşı savaş hazırlığına başladığına dair haberler Medine’ye ulaştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, kuraklık ve kıtlık hüküm sürmesine rağmen savaş hazırlıklarına başladı. Amacı, düşman saldırılarını yerinde bastırıp muhtemel tehlikeyi savmaktı. Kur’ân-ı Kerîm’de (bkz. et-Tevbe 9/38-106) ve İslam tarihi kaynaklarında, İslam toplumundaki savaş hazırlıklarıyla ilgili haberlerden; Sâsânîlere karşı kesin bir üstünlük sağlamış olan Bizans’ın Müslümanlar tarafından oldukça ciddi bir güç olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber genellikle sefer için gideceği yeri gizli tuttuğu halde bu defa hedefin Bizans ordusu olduğunu açıkça belirtti çünkü gidilecek yol uzun, düşman güçlü ve büyüktü. Ayrıca mevsim çok sıcaktı ve ürün toplama zamanıydı.

Sefer hazırlıkları sırasında Hz. Osman başta olmak üzere birçok sahabe İslam ordusunun donatımı için ciddi katkılarda bulundu. Hz. Osman 1.000 adet binek hayvanı verdiği gibi her birine birer altın harcayarak 10.000 askeri donattı. Abdurrahman b. Avf ve Talha b. Zübeyr yüklü miktarda bağışta bulundu. Hz. Ömer mal varlığının yarısını, Hz. Ebû Bekir de tamamını bağışladı. Hemen herkes elinden gelen gayreti gösterip İslam ordusuna yardım yarışına katıldı.

Samimi, fedakar ve gayretli Müslümanlar yanında her zaman olduğu gibi bu seferde de münafıklar bozgunculuk yapmaktan geri durmadılar. Bizans’ın gücünü hatırlatıp bu sıcak, kıtlık ve kuraklık mevsiminde sefere çıkmanın yersiz olduğunu söyleyerek Müslümanların morallerini bozmaya çalıştılar. Buna karşılık yoksul oldukları için binek bulamayan ve bu yüzden sefere katılamadığı için gözyaşı döken samimi Müslümanlar da vardı.

Rasûl-i Ekrem kendi döneminde hazırlanan orduların en büyüğünü teşkil eden, 10.000’i süvari olmak üzere 30.000 kişilik orduyla Medine’ye kuzeyden 700 km kadar uzaklıkta Suriye yolu üzerindeki Tebük’e kadar ilerleyip orada karargâh kurdu (Receb 9/Ekim 630). On beş-yirmi gün burada kalındı ancak Bizans ordusuna rastlanmadı. Tebük’te bulunduğu sırada Hz. Peygamber, İslamiyet’e davet amacıyla batı istikametinde çok geniş bir sahaya yayılan, çoğunluğu Hıristiyan ve bir kısmı Yahudi olan Cerbâ, Eyle, Ezruh, Maknâ ve Maan’a birlikler gönderdi. Onların temsilcileri gelip İslamiyet’i kabul etmeyeceklerini ancak vergi (cizye) ödeyeceklerini bildirdiler; böylece can, mal ve inanç hürriyetlerinin güvence altına alınması şartıyla İslam devletinin tebaası olmayı kabul ettiler. Rasûlullah bu yerleşim merkezlerinin her biri için birer antlaşma metni yazdırıp kendilerine verdi. Bu arada Hâlid b. Velîd’in kumandası altındaki 400 kişilik askerî birlik Irak yolu üzerinde önemli bir merkez olan Dûmetülcendel’e gönderilmişti. Hâlid, Dûmetülcendel kalesini ele geçirdi ve Müslümanlara düşmanlık eden Hıristiyan emiri Ukeydir b. Abdülmelik’i esir alarak Hz. Peygamber’e getirdi. Hz. Peygamber, Ukeydir ile cizye ödemesi şartıyla bir anlaşma yapmış ve onun memleketine dönmesine izin vermiştir. Böylece Dûmetülcendel halkının da cizye ödemek suretiyle İslam devletinin hakimiyetini kabul etmesi sağlanmıştır.

Tebûk’te bulunan Hz. Peygamber’in, o sırada Hıms veya Dımaşk’ta olduğu belirtilen Bizans İmparatoru Herakleios’a, Dihye b. Halife el-Kelbî vasıtasıyla ikinci kez İslam’a davet mektubu gönderdiği nakledilir. Mektupta imparatora İslam’a girme, cizye ödeme veya savaş alternatifleri teklif edilmekte, bunun yanında hiç olmazsa halkından İslam’ı seçecek olanlara engel olmaması istenmekteydi. Mektubu alan imparator dinî ve askerî çevresiyle istişare ettikten sonra Hıristiyan Arap kabilelerinden Benî Tenûh’a mensup bir elçiyi Hz. Peygamber’e gönderdi. Elçi sefer şartlarının müsaade ettiği ölçüde ağırlanmış ve kendisine Hz. Osman tarafından kıymetli bir elbise hediye edilmiştir.

Hz. Peygamber’in bizzat katıldığı son gazve olan Tebûk seferi, Müslümanlar için ciddi bir sınav olmuş, zor bir zamanda (sâ‘atü’l-usra) yapıldığına işaret eden Ayetten (et-Tevbe 9/117) hareketle, sefere katılan orduya “zor zamanların ordusu” anlamında “ceyşü’l-usra” denilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu sefere katılan veya mazeretine binaen ya da mazeretsiz katılamayan Müslümanlar ile savaşa destek vermedikleri gibi katılmak isteyenleri de vazgeçirmeye çalışan münafıkların tavrı hakkında birçok ayet yer almaktadır (bk. et-Tevbe 9/38-106, 117-118).

Hz. Peygamber, Tebûk seferinden Medine’ye dönünce Mescid-i Nebevi’ye gidip şükür namazını kıldıktan sonra mazeretleri sebebiyle savaşa katılamayanların tebriklerini kabul etti. Çeşitli mazeretler ileri sürerek sefere katılamadıklarını beyan eden münafıkların tebriklerini de kabul eder göründü. Aslında onlar sahte mazeret uyduruyor ve yalan söylüyorlardı (et-Tevbe 9/94-97). Bu arada Resûlullah’ın meşhur şairlerinden biri olan Ka‘b. Mâlik ile Bedir gazilerinden Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’, malî durumu ve sağlığı elverişli olup hiçbir meşru mazereti bulunmadığı halde ihmalkâr davranarak sefere katılmamışlardı. Bunlar Hz. Peygamber’e gelip durumu itiraf ettiler. Hz. Peygamber onlara son derece soğuk davranıp haklarında Allah’ın hükmü gelinceye kadar beklemelerini söyledi; diğer Müslümanların onlarla konuşmasını yasakladı ve bir süre sonra da hanımlarından ayrı durmalarını istedi. Bu duruma düşmek onlara oldukça ağır geldi. Toplum içine çıkamaz, insan yüzüne bakamaz oldular. Öyle ki “yer yarılsa da içine girip kaybolsak” diyorlardı. Bu şekilde yemekten içmekten kesilip günlerce gözyaşı dökerek Allah’a yalvardılar. Nihayet elli gün süren boykottan sonra nazil olan ayetlerde onların bu süreçteki ruh halleri tasvir edilerek Allah’ın kendilerini bağışlayıp tevbelerini kabul ettiği bildirildi (et-Tevbe 9/118). Bu ilahî af başta bu üç sahabe olmak üzere Hz. Peygamber’i ve diğer Müslümanları çok sevindirdi. Ka‘b b. Mâlik, tevbesinin kabul edilmesi üzerine bütün mal varlığını fakirlere bağışlamak istedi ancak Rasûlullah, malının bir kısmını elinde tutmasının daha hayırlı olacağını söyledi. O da Hayber’deki arazisini kendine ayırıp diğerlerini dağıttı.

Hz. Peygamber’in Tebûk dönüşü yaptığı faaliyetlerden biri, münafıkların Müslümanlara karşı bir komplo merkezi olarak inşa ettikleri ve Mescid-i Dırar adıyla meşhur olan binayı yıktırmasıdır. Tebûk seferinin son hazırlıklarıyla meşgul olduğu sırada münafıklardan bir grup Hz. Peygamber’e gelip yağmurlu ve soğuk gecelerde yaşlı, hasta ve özürlü olanların namaz kılması için bir mescid inşa ettiklerini söylediler ve kendilerine namaz kıldırarak burayı ibadete açmasını istediler. Hz. Peygamber sefere çıkmakta olduğunu belirtip dönüşte namaz kıldırabileceğini ifade etti. Tebûk seferi dönüşü Rasûlullah, ordusuyla Zûevan’da konakladığında bazı münafıklar gelerek onu mescidlerine götürüp namaz kıldırmak istediler. Bu sırada bu sözde mescid ve onu yapanların niyetleri hakkında ayetler nazil oldu (et-Tevbe 9/107-110). Bu ayetlerde, mescidi inşa edenlerin yalancı oldukları beyan edilip niyetlerinin müminlere zarar vermek, hakkı inkâr etmek ve müminlerin arasını ayırmak olduğu vurgulanıyordu. Ayrıca burası Mescid-i Dırâr (zarar, tefrika ve nifak mescidi) diye tavsıf edilerek Hz. Peygamber’e burada asla namaza durmaması, buna karşılık takva üzerine kurulmuş mescidde (Mescid-i Kubâ veya Mescid-i Nebevî) namaz kılmasının daha uygun olacağı bildiriliyordu. Böylece burasının mescid adı altında Müslümanlara karşı inşa edilmiş bir komplo ve fesat yuvası olduğu ortaya çıkınca Hz. Peygamber iki sahabeyi görevlendirerek bu binayı yıktırdı.


Prof. Dr. Casim Avcı

11 Eylül 2020 Cuma

Peygamber Efendimiz namazdan sonra veya boş zamanlarda tesbih kullanılmış mıdır?


Ebû Davud, Tirmizî, Nesaî ve Hakim'in kaydına göre Rasûl-i Ekrem Efendimiz, her namazdan sonra ümmetine de tavsiye ettiği zikirlerini (otuz üçer defa tesbih-sübhanallah- tahmid-elhamdülillah- ve tekbir-allahuekber-) parmak
eklemleriyle yapardı. Yani sağ elinin parmaklarını, tesbih sayısını tesbit için kullanırdı. Nitekim muhacir bir kadına tesbihlerini sayma hususunda fikir veren Efendimiz:
- Parmaklarının eklemleriyle tesbihlerini say. Çünkü parmaklar ahirette ne iş yaptıklarından sual olunacaklar, onlar da tesbih ettiklerini söyleyeceklerdir, buyurmuştur.
Demek ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz parmakları tesbih esnasında kullanmış, bunu ümmetine de tavsiye etmiştir. Ancak yine sahih eserlerin kaydından anlamaktayız ki, ashabdan birçoğu zeytin veya hurma çekirdeği, ufak taşlar gibi maksada yardım eden şeyleri ceplerine, keselerine doldurup tesbih sayısını tespitte kullanmışlar, Rasûl-i Ekrem Hazretleri de bunları menetmemiştir. Nitekim Ebû Hüreyre (ra)'ın bir ipe birçok düğüm düğümleyip tesbih yerine kullandığı, Hz. Safiyye validemizin bir zenbil içine çakıl taşları koyup zikir ve
tesbih için kullandığı Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in bilgisi dahilinde olmuş, bunlara mani olmamıştır. Demek ki ashab-ı kiram bugün tesbih denince akla ilk gelen bir ipe dizili, çeşitli maddelerden yapılmış sayılı tanelerden oluşan aleti kullanmamışlarsa da okumayı âdet edindikleri dua ve zikirlerin sayısını karıştırmamak için bir takım yöntemler geliştirmişlerdir.
Tesbihde aslolan Allah-u Teâlâ'yı her yerde, her fırsatta yalnız başına veya insanlarla birlikte iken anmaktır. Allah'ı anıp zikretmeyen kalbi ölü bir organa benzeten Hz. Peygamber evlerin de Kur'ân ve namazla şenlendirilerek mezarlığa benzetilmemesini tavsiye etmektedir. Aslında "hatırlama" anlamına gelen zikir, insanın zihninin ve dilinin Allah ile meşgul olması anlamına gelir ki böylelikle mümin, elde ettiği nimetlere hamd eder, sıkıntılarına dua ile destek ister, bir işe başladığında Allah'ın adını anar, bir yanlış yapacağı zaman Allah'ı hatırlayarak vazgeçer. Bu anlamda zikir ve tesbih için ise elimizde her hangi bir materyali taşımaya/kullanmaya ihtiyacımızın olmadığı açıktır.


Meral Günel (Uzman İlahiyatçı)

10 Eylül 2020 Perşembe

Peygamber Efendimiz'e sağlığında imamlık yapan sahabiler kimlerdir?


Peygamber Efendimiz, mecbur kalmadıkça imamlık görevini bir başkasına bırakmamıştır. Kendisinin imamlık yapamadığı durumlarda imamete ehil olanları bizzat seçmiş ve görevlendirmiştir. İmamlık yapacak sahabeleri belirlerken Kur'ân'ı iyi okuyup anlamalarına önem vermiştir.

Hicretten önce Medine'ye gönderilen Musab b. Umeyr ile Esat b. Zürare orada vakit ve cuma namazlarını kıldırıyorlardı. Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Salim, Kuba'da imamlık yapıyordu ve Muhacirlerin imamı olarak tanınıyordu. Hz. Peygamber Medine'den ayrılacağı zaman yerine bir imam tayin ederdi. Abdullah ibni Ümmü Mektum bunlardandır. Son dönemdeki hastalık zamanlarında Hz. Ebû Bekir'i imamete vekil tayin etmiştir. Mekke fethinde Mekke imamlığını Hübeyre b. Sebel'e vermiştir.

Bu konu ile ilgili geniş bilgiyi Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nin 22. cildindeki "İmam" maddesinde kaynaklarıyla beraber bulmanız mümkündür. Aynı zamanda editörlüğünü Vecdi Akyüz'ün yaptığı Asrı Saadette İslam isimli eserin 3. cildindeki "Asrı Saadette Mescidler Camiler ve Fonksiyonları" bölümüne de bakılarak detaylı bilgi elde edilebilir.


Nimet Yılmaz (Uzman İlahiyatçı)

9 Eylül 2020 Çarşamba

Vefk yaptırmak caiz mi? 2


vefk, ebced harfleri olarak bilinen, harflerin sayı değerlerinden yola çıkarak, değişik ve çoğu anlaşılmaz şekiller yapılarak duaların rakamlara, geometrik çizim ve biçimlere dökülmesi şeklinde de olabiliyor. Bunu yapan kişiler daha sonra buradan şifa, bir derman ve kurtuluş çaresi ürettiklerini ileri sürüyorlar. İşin ilginç ve endişe veren yönü, vardıkları sonuçları Kur’ân âyetlerine, esmâ-i hünsâya, ledün ilmine, gayb bilgisine, Levh-i Mahfuz gibi ilahi kaynaklara dayandırarak, bir çeşit inandırıcı yaklaşım sergilemeleridir.

Bir çeşit Hurufilik olan bu yolun, vefkten başka muammâ, remil, fâl, cifr, azâyim ve nucûm gibi daha birçok değişik metotları ve uygulama alanları da vardır. Zaten fal, azayim ve nücum gibi uygulamalar açıkça hadislerde Peygamberimiz Efendimiz (asm) tarafından haram sayılarak yasaklanırken, geriye kalan, buna benzer gizemli, örtülü ve sırlı şeyler de caiz görülmüyor.

Sorularla İslamiyet

Fal, kehanet, astroloji, matematik ve astronominin verilerinden yararlanılarak yapılan bir tılsım türü olan vefkin temelinde harf ve rakamların özel güçlere ve niteliklere sahip olduğu inancı yatmaktadır. Bu sanal bilgi dalı, mitoloji ve düzenli bilgi öncesine ilişkin bir uygulamadır. Hint, Sumer ve Bâbil toplumları gibi Araplar da halk kültüründe bunu yaşatmıştır. İslâmî dönemde ulemâ cevaz vermese de bu uygulamalar halk arasında devam edegelmiştir. İslâm inancına göre bütün yaratıklar Allah’ın emir ve kanunlarına boyun eğmekte, âlemin işleyişi Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu kanunlara göre yürümektedir. Gayb âlemiyle irtibat peygamberler ve onların getirdiği vahiyler yoluyla olmaktadır. Dolayısıyla sünnetullahı göz önünde bulundurmayan bu tür uygulamaların ciddiye alınması ve bu yolla ortaya konan iddiaların onaylanması dinen doğru değildir.

tdv islam ansiklopedisi

7 Eylül 2020 Pazartesi

Bir soru


Soru: Peygamberimiz'in yatak elbisesi ayrı mıydı? Bir geceliği var mıydı? Yoksa gündüz giydiği elbise ile mi uyurdu? Bu konuda kaynaklı bilgi verebilir misiniz?


Şemail kitaplarının Hz. Peygamber'in giyim tarzıyla ilgili kısımlarında verilen bilgiler daha çok giyinmede esas aldığı prensipler, giyim tarzı, tercihleri gibi konularda yoğunlaşmaktadır. Uyurken giyilen, bizim pijama olarak tanımladığımız kıyafetinin varlığına işaret olacak bir rivayet, akrabası ve aynı zamanda dönemin kadın doktorlarından olan Şifa b. Abdullah'ın evine Hz. Peygamber'in sık sık ziyaret amaçlı gittiği, genellikle öğle istirahatlarını bu hanımın evinde yaptığı, onun da bu sebeple Rasul-i Ekrem için özel bir döşek ve pijama (izar) temin ettiği yönündedir. Şifa Hatun tarafından saklanan bu kıyafetler oğluna bırakılmış, daha sonra da dönemin Medine valisi Mervan b. Hakem tarafından satın alınarak devlet zimmetine intikal edilmiş ancak daha sonraki durumu takip edilememiştir. (bkz. Şemail, Prof. Dr.Ali Yardım)
Ayrıca Muhammed Hamidullah'ın İslam Peygamberi adlı eserinde Rasulullah (sav)'ın geceleri giyilen bir elbisesi olduğu ve gün boyu üzerinde taşıdığı elbiseleri yatmadan evvel çıkarıp duvara astığı nakledilmektedir. (c.II,1077)


Meral Günel (Uzman İlahiyatçı)

6 Eylül 2020 Pazar

Bir soru


Soru: Hz. Musa ve Hz. İsa’nın getirdikleri dinler Hıristiyanlık ve Yahudilik diye bildiğimiz dinler midir? Yoksa isimlendirilme sonradan mı yapılmıştır?

Yüce Allah'ın Hz. Adem'den Hz. Muhammed (sav)'e kadar insanlara bildirdiği din İslam'dır. Peygamberler ve inananları da Müslüman'dır. Yahudilik ve Hıristiyanlık isimleri insanların kullandığı isimlerdir. Kur'an "ehli kitap", (Yahudilik için) "İsrailoğulları", (Hıristiyanlık için) "Nasara" isimlerini kullanır. Hz. Musa ve Hz. İsa'ya gelen vahiylerin orijinal halleri İslam'dır. Bozulmuş şekilleri de bugün kullandığımız değişik din isimleriyle adlandırılır.


Nimet Yılmaz (Uzman İlahiyatçı)


5 Eylül 2020 Cumartesi

Peygamberimiz sas'in beslenme şekli


Peygamberimiz'in şemaili ile ilgili kaynaklarda yeme içme âdeti başlığında işlenen pek çok konu bulunmaktadır. Bu rivayetleri incelerken o dönemin coğrafî ve kültürel şartlarını göz önünde bulundurmak sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.

Hz. Peygamberin yemekte aradığı başlıca özellik onun helal ve temiz oluşu ile vücuda yararlı olup olmadığıdır. Yemek seçme ve yemeğe kusur bulma âdeti kesinlikle yoktur. Hiç bir yemeğe karşı aşırı düşkünlüğü olmadığı gibi canı çekme denilen halleri de olmamıştır

Hz. Peygamber daima arpa unundan yapılmış ekmek yemişler, kepeği iyice ayıklamış has undan mamul ekmek yememişlerdir. Kepeği iyice ayıklamak için elek kullanılmamış, kepekler üflenerek veya savrularak giderilmiştir.

Hz. Peygamber'in buğday ununa rağbet etmeyişini, buğdayın zararlı oluşundan veya buğday unu yemenin dinî sakıncasının bulunuşundan çok o dönemde Hicaz bölgesinde buğdayın ithal edilen pahalı bir yiyecek olmasına, Hz. Peygamber'in de lükse karşı kesin tavır koymasına bağlamak daha doğru olacaktır. Buna ilave olarak arpa unundan yapılan ekmeği tercih edişlerinde iktisadi sebepler yanında arpa ekmeğinin doyurucu ve besleyici oluşunun da bu tercihte payı vardır. Kepeğin iyice ayıklanmayışını sindirim sistemine faydası ile açıklamak mümkündür.

Hz. Peygamber, sofrasında iştah açıcı olarak kullanılan salata, turşu baharat vb için bir kap bulundurmazdı. Hiçbir zaman alıştığı miktardan daha fazla yemek yemezdi.
Kaynakların verdiği bilgiye göre Peygamber Efendimiz en fazla iki öğün yemek yemişlerdir. Bu iki öğünden birisi daima hafif yiyecekler şeklinde olmuştur. Onun hafif yiyeceği ise hurmadan oluşurdu. Akşam öğününün ihmal edilmemesini tavsiye eden Hz. Peygamber'in "akşam öğünü" olarak nitelediği yemek gün batımından veya akşam namazından hemen sonra yenen günün ikinci yemeğidir.

Alınan her gıdanın, insanın iyi ya da kötü davranmasına yol açan enerjiye dönüştüğünün farkında olan Hz. Peygamber ve ashabı, yedikleri yemeğin nasıl bir davranışa vesile olacağının endişesini taşımışlar, hayırlı işler yapmalarına vesile kılması için Allah'a şükür ve niyazda bulunmuşlardır

Yenilecek yemeğin miktarı olarak "midenin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefes payına" ayırmanın tavsiye edildiği hadisten, iyice doymadan ve iştahı tam kesilmeden sofradan kalkmanın tavsiye edildiği anlaşılmalıdır.

Hz. Peygamber'in yemekte aradığı başlıca özellik onun helal ve temiz oluşu ile vücuda yararlı olup olmadığıdır. Yemek seçme ve yemeğe kusur bulma âdeti kesinlikle yoktur. Hiç bir yemeğe karşı aşırı düşkünlüğü olmadığı gibi canı çekme denilen halleri de olmamıştır.

Misafirlikte kendisine yapılan ikramları severek yiyen Hz. Peygamber "Sirke ne güzel katıktır, Ya Rabbi, sirkeyi mübarek kıl. Zira o benden önceki peygamberlerin de katığı idi. Sirke bulunan ev, muhtaç duruma düşmez" buyurmuş, kendisine et çorbası ve kabak yemeği ikram eden bir terzinin evinde kabağı iştahla yemiş bir başka davette et ikram edilince "et, dünya ve cennet yemeklerinin şahıdır" buyurmuştur. Bir başka münasebetle de hurma varsa başka katığa ihtiyaç yoktur anlamında "hurma bulunmayan ev, yemeksiz (katıksız) ev gibidir." buyurmuştur.

Eldeki vesikalar özetlenirse, Hz. Peygamber'in katık olarak yediği yemeklerin bir kısmı şöylece sıralanabilir: Koyunun ön kolu ve sırt eti, pirzola, kebap, tavuk, toy kuşu,et çorbası, tirit, kabak, zeytin yağı, çökelek, kavun, helva, bal, hurma, pazı, anber balığı.

Yine kaynaklardan Peygamber Efendimiz'in meyvelerden kavun, karpuz, salatalık, üzüm ayva, acur ve misvak ağacının meyvesini yediğini öğreniyoruz. Aslında ashab-ı kiramdan bu konuda gelen rivayetlerin içeriği, Efendimizin yediği ve yemediği, hoşlandığı veya hoşlanmadığı meyveleri anlatmaktan çok O'nunla geçen beraberlikleri içinde "meyve"lerle ilgili bir hatıra varsa bu arada onu da dile getirmek şeklinde olmuştur.
Asr-ı Saadet döneminin içeceklerinin başında bal şerbeti, hurma ve kuru üzüm şırası ve süt gelmekteydi.
Alınan her gıdanın, insanın iyi ya da kötü davranmasına yol açan enerjiye dönüştüğünün farkında olan Hz. Peygamber ve ashabı, yedikleri yemeğin nasıl bir davranışa vesile olacağının endişesini taşımışlar, hayırlı işler yapmalarına vesile kılması için Allah'a şükür ve niyazda bulunmuşlardır.


Meral Günel (Uzman İlahiyatçı)

4 Eylül 2020 Cuma

Bir soru


Soru: Bizlerin İslamiyet'in yayılışı zamanında olmadığımızdan ve Hz. Muhammed (sav)'i göremeyişimizden dolayı dezavantajlarımız var mı? Bu fark nasıl kapanır?


O'nu dünyada görememek, meclisinde ve sohbetinde bulunamamak elbette büyük kayıptır. Ama çevre bozulduğu, insanlar dünyevileştiği, dindarlar garip karşılandığı zamanlarda O'nun yolunda sebat edenlere yüz şehit sevabı veriliyor ve O'nu sevenlere, cennette O'na yakın olma ödülü vaad ediliyor.


 Prof. Dr. Hayrettin Karaman

3 Eylül 2020 Perşembe

Şükür duası nasıl yapılır?


Kaynaklarda "şükür duası" adıyla zikredilen özel bir dua olmamakla birlikte Hz. Peygamber'in şükretme maksadıyla gece namaz kıldığı (Buhari, 48,2; Müslim, Münafikîn 81), sevineceği bir haber aldığında hemen şükür secdesine kapandığı (Ebu Davud, Cihad, 152) kaynaklarda belirtilmektedir.
Duaya -ve her önemli işe- "elhamdulillah" diyerek, Allah'a hamd ederek başlamanın müstehap olduğunu belirten âlimler dil ile yapılanın, şükrün sadece bir kısmı olduğuna dikkat çekmişler, beden ve kalp ile yapılan şükründe en az dil ile yapılan dua ve tesbihler kadar önemli olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre her nimet için bir şükür gerekir; şükür de nimeti vereni bilip takdir etmek (kalp ile şükür), Allah'ın emir ve yasaklarına uygun bir yaşam sürmek (beden ile şükür), O'nu sıkça anarak verdiği nimetler karşılığında dua etmek (dil ile şükür) gerekir. Dua ile ilgili kaynaklarda Hz. Peygamber'den gelen çokça rivayet vardır. Size yardımcı olmasını umduğumuz bir rivayeti burada zikredelim: Ebu Ümame (r.a.) şöyle dedi:
Rasulullah (sav) birçok dua okudu; fakat biz ondan hiçbir şey ezberleyemedik. Bunun üzerine:
-Ya Rasulallah! Pek çok dua okudun; biz onları ezberleyemedik, dedik. O zaman Rasulullah şöyle buyurdu:
-O duaların hepsini içine alan bir duayı size öğreteyim mi? Şöyle deyiniz:
Allahümme innî es'elüke min hayri mâ seeleke minhü nebiyyüke Muhammedün. Ve ne'ûzü bike min şerri meste'âzeke minhü nebiyyüke Muhammedün. Ve ente'l Müsteân, ve aleyke'l belâğ, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.

(Allah'ım, Peygamberin Muhammed s.a.in senden istediği hayırları ben de dilerim. Peygamberin Muhammed s.a.in sana sığındığı şerlerden biz de sana sığınırız. Yardım ancak senden beklenir. İnsanı dünya ve ahret muradına ulaştıracak sensin. Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Allah'ın yardımıyla kazanılabilir. --Tirmizi, Daavat 89--)

Önemli bir iki hatırlatma yapmakta yarar var:
1.Dualar Türkçe ifadelerle de yapılabilir, dil dönmüyorsa zorlamak gereksizdir.
2.İllâ şu dua olacak şeklinde düşünmemek gerekir, içten geldiği gibi dua etmektir önemli olan.
3.Hz. peygamberin hayatının her anına bir dua yerleştirmiş olmasından anlıyoruz ki kul, her anı için Rabbi ile irtibat halinde olmalıdır.


Meral Günel (Uzman İlahiyatçı)

2 Eylül 2020 Çarşamba

Cahiliye devri tam olarak hangi dönemdir?


Soru: Cahiliye devri tam olarak hangi dönemdir? Eğer Peygamber Efendimiz'den önceki dönem ise bu dönem ne kadar geriye gitmektedir? Hz. İsa’dan sonraki bütün dönem (tüm o zaman, fetret dönemi olarak kabul edilebilir mi?) Cahiliye dönemi midir? Fetret ile Cahiliye dönemi arasında bir bağ var mıdır? Bedevi Araplarla, yani onların yaşayış ve inanışları ile bu dönem özdeş kabul edilebilir mi?

Câhiliye dönemi, özel ve yaygın anlamıyla İslâm'dan önce Araplar'ın dinî ve sosyal hayat telakkilerini ifade eder. Bu dönem "ilah olarak sadece Allah'ı kabul etmek, ondan başkasına asla tapmamak" anlamındaki tevhidin yerini "Allah'a ortak koşmak, onun yanısıra putlara vb. şeylere tapmak" anlamındaki şirkin aldığı; adaletin yerini zulme bıraktığı; güçlünün güçsüzü ezdiği; kölelerin insandan sayılmadığı; kız çocuklarına sahip olmanın utanç vesilesi olarak görüldüğü ve hatta bazan diri diri toprağa gömüldüğü; mal, can ve namus güvenliğinin kalmadığı; üstünlüğün soy sop, zenginlik, kabile, ırk ve renklerde arandığı; kısacası hem dinî hem de ferdî ve toplumsal açıdan kötülüklerin hâkim olduğu bir dönemdir. Bu dönem Hz. Peygamber'den (önceki dönem olup Hz. Peygamber'e vahyin indirilişiyle sona ermiştir. (Bu dönemin Câhiliye zihniyetinin merkezi haline gelen Mekke'nin fethiyle (h. 8/m. 630 yılı) son bulduğunu ileri sürenler de olmuştur.) Bununla birlikte İslâm'dan sonra da yukarıda sayılan olumsuz tavır, anlayış ve davranışların fert veya toplum bazında kendisini hakim bir şekilde göstermesi Câhiliye terimi ile ifade edilir. Bu açıdan bakıldığında Câhiliye özelde bir zaman dilimini yani Hz. Peygamber'den önceki dönemi ifade etmekle birlikte esasen genel olarak olumsuz nitelikleri ve kötülüklerin hâkim olmasını ifade eder ve İslâm'dan sanra da söz konusu olabilir. Kısacası buradaki vurgu döneme ve zamana değil, nitelikleredir.
Câhiliye döneminin ne kadar geriye gittiği konusunda ise farklı görüşler bulunmaktadır: Genel ve yaygın kullanıma göre Câhiliye dönemi Hz. İsa'dan sonra başlayıp Peygamber Efendimiz arasında geçen dönem veya İslâmiyet'in zuhurundan az önceki, yani V. yüzyıldan Hz. Peygamber'in İslâm'ı tebliğe başladığı zaman dilimidir. Bununla birlikte Ahzâb sûresinin 33. âyetinde geçen "ilk câhiliye" (el-câhiliyyetü'l-ûlâ) tabirinin açıklanmasında bazı müfessirler tarafından "İlk Câhiliye"nin Hz. Âdem-Nuh, Hz. Âdem-İbrahim, Hz. Huh-İdris, Hz. Nuh-İbrahim, Hz. Dâvûd-Süleyman veya Hz. Mûsa-İsa arasında geçen dönemleri ihtiva ettiği şeklinde değişik zaman dilimleri ileri sürülmüştür.
Fetret ise "iki peygamber arasında hak dine davetin kesintiye uğradığı dönem" demektir. Daha ziyade Hz. İsa'dan sonra Hz. Peygamber dönemine kadar geçen tebliğsiz dönemi ifade eder. Bu haliyle Hz. İsa'dan sonra başlayıp Peygamber Efendimiz arasında geçen dönemi ifade eden Câhiliye dönemi ile aynıdır. Nitekim Câhiliye döneminde yaşadığı halde tevhid ehli olup putlara tapmayan ve Hanîfler diye anılan kimselere bunları müşrik Câhiliye halkından ayırmak için "fetret ehli" denilmiştir.
Câhiliye sadece bedevî Araplarla ilgili olmayıp göçebe (bedevî) veya yerleşik (hadarî) olsun ferdî veya toplumsal anlamda kötülüklerin galip geldiği müşrik Araplar'la ilgilidir.


Daha geniş bilgi için Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'ndeki (DİA) şu maddelere bakılabilir. Mustafa Fayda, "Câhiliye", DİA, c. VII, s. 17-19; Metin Yurdagür, "Fetret", DİA, c. XII, s. 475-480.

Doç. Dr. Casim Avcı


1 Eylül 2020 Salı

Bir soru


Soru: Bir hadiste; Hz. Peygamber'in isim ve sıfatlarını yazan, okuyan ve asan kimsenin evine bela, hastalık, dert, illet, göz değmesi, haset, büyü, yangın ve yıkıntı gibi şeylerin yaklaşamayacağı gibi; ismi şeriflerinin orada bulunduğu sürece ev halkının fakirlik, zehirlenmek, gam gibi sıkıntıların da gelemeyeceği belirtilir. Bunun doğruluk değeri nedir?

Anlatılan manada bir hadis bilinmemektedir. Herhangi bir dinî dayanağı tesbit edilmemekle birlikte içinde hilye bulunan evin felakete uğramayacağı ve üzerinde hilye bulunduran kişinin her türlü musibetten korunacağına inanılmış ve halk arasında evde hilye bulundurma ve üzerinde taşıma bir âdet halini almıştır. İfade ettiğimiz gibi bunun dinî bir alt yapısı yoktur. Tamamen sosyal yaşantı ve edebî kültürün bir ürünüdür. Peygamber sevgisinin bir tezahürü olarak var olmuştur. Bizzat o yazının koruyucu olacağına inanmak ve medet ummak İslam akidesiyle uyuşmaz. Sevgi belirtisi ve İslam sanatlarına ilgi gereği eve asılmasında ise hiç bir mahsur yoktur.