22 Haziran 2019 Cumartesi

İman aynı, imtihanlar farklı -2-


Ne çok davamız, sorunumuz var bizim!

Toprağımızla ilgili davalarımız var. Başta Kudüs olmak üzere yaşadığımız topraklarımız bir dava konusudur. Akidemiz üzerinden yürüyen davalarımız var, sağlık davamız var, siyaset davamız var, Dava içinde dava olacak sorunlarla yoğruluyoruz…

Bizi doğuranlar bize bu davaları miras bıraktılar. Onlar da öncekilerden miras almışlardı davalarını. Bir de aile davamız var ki, sıkıntıların kaynağında da çözümünde de o dava duruyor. Aile ile ilgili davamız çözülmedikçe Kudüs davamız da hallolmayacaktır. Eğitim davamız da siyaset davamız da aileye bağlı. Çekirdek dava aile davasıdır. Ne yazık ki aile davamızla yeteri kadar ilgilendiğimiz söylenemez. Ailemizdeki konuları ve sorunları taşeronlara havale ederek sıyrılmaya çalışıyoruz. Eşler arasındaki ilişki bozukluğunu psikologlara, çocuklarımızı öğretmenlere ve okullara havale ederek sorun çözdüğümüzü vehmediyoruz. Bizim çocuğumuzu, kendi çocuklarını ne yaptığı belli olmayan birilerinin sorun olmaktan uzaklaştırmasını beklemekteyiz.

Evlerimiz ve ailemiz bizim cennetimizdir. Ailemiz sığınağımız, evlerimiz son kalemizdir. Kurtuluşumuz evlerimizdedir. Dünya batsa ve helâk olsa biz küçücük evimizde cenneti bulabilirdik. Evlerimizi birer DARULERKAM yapabilmemiz mümkündür. Oradan yola çıkarak cennete erebilirdik. Evlerimizi medreseleştirmek mümkündür. Evlerimizi mescidlere dönüştürebiliriz. Evlerimizden kaçarak muhacirleşmek yerine, evlerimizi sığınak haline getirip ensar olabilirdik/olabiliriz de. Evlerdeki sorunlardan kaçmak yerine, evlerimizi sorun çözme merkezleri haline getirmenin yollarını bulmalıyız. Biz yapamasak bile bizden sonraki nesil yapsın bunu. Evlerimizi akşam yatmak için, acıkınca da doymak için girilen yerler değil de; fitnelere karşı korunağımız, riddete karşı iman kalemiz, cehalete karşı eğitim alanımız olarak görmeye mecburuz. Evlerimizden göklere doğru yükselen nûr, bizim amellerimizin nûru olmalıdır. Aile davamız, sadece eşler arasındaki ilişki sıkıntısından oluşmuyor. En büyük dert, evliliklerin yani nikâhın, dinin yarısı olma karakterini kaybettiği, cihad gibi düğünlerin yapılmadığı bir döneme rastlamış olmamızdır. Erkeğiyle kadınıyla beton yığınlarını, suntadan üretilmiş mobilyaları, mefruşatı evlendiriyor olmamızdır.Sanki evlilik, harcanacak paraya yer bulmak için olmuştur. Evlenip Allah’ın rızasına erme hedefi artık düğün veya nikâh esnasında yapılan göstermelik dualarda kaldı. Doğurmuyoruz. Doğursak da doğurduğumuzu dert olarak görüyoruz. Kendi elimizle kendimizi boğuyoruz. Çoğalmaktan korkuyoruz. Bir yandan rızkı Allah verir diyoruz, bir yandan da çocuk ne yiyecek diye endişe ediyoruz. Çelişkimiz pek büyüktür. Aslında bunaldık. Kendi içimizdeki bu çelişki bizi bunalttı. İmanımız bir tarafa, modern hayat başka bir tarafa çekiyor bizi. Kimimiz diğer bir tarafa kaydı, kızını oğlunu onlara teslim etti. Kimimiz ise ortada kaldı. Ne oraya buraya yar olabildi. Bu çelişkiler bizi bunalttı. Bir kurtuluş aradığımızı inkâr edemeyiz.

Siyasete ve siyasi çalışma yapanlara umut bağladık. Evimizin içinde bizi kurtaracaklarını zannettik. Gördük ki evin kaptanı gemisini kurtarmadan ona kimse yardım edemiyor.

Şeyh efendilere, hocalara, yazarlara kilitlendik. Ama onlara kilitlenenler de önce çocuklarını sonra da kendi huzurlarını kurtaramadılar. Anladılar ki aileyi, ailenin sahibi kurtarır. Allah Teâlâ yardım ederse kocaya da, hanıma da yardım ediyor. Terleyen erkek, terleyen kadın yardım gören kuldur. Başkasına sığınmak diye bir ibadet çeşidi olmadığını inşallah anlamaya başlamış bulunuyoruz.

Âdem aleyhisselamın ilk çocuklarının son çocukları ile yaratılma maksadı açısından buluştukları nokta imtihan noktasıdır. Aradaki uzun asırlara rağmen imtihan için yaratılmış olma maksadı hiç değişmemiştir. İnsan bu gerçeğin şuurunda olsun veya ondan gafil olsun, hakikat aynıdır: Dünyada bulunmak, imtihan sürecini geçirmek içindir. İnsanı kuşatan, dünya varlığı olarak tespit edilebilecek her ne varsa onu bu imtihan maksadının gereği olarak yaratılmış görebiliriz. İnsana, akıl da bunun için verilmiştir el de... Dünya hayatının ve dünyanın aslının faniliğindeki hikmetlerden biri bu gerçektir. Dünya imtihan yeridir, imtihan yerinin imtihan devam ettiği kadar devam etmesi pek tabiidir.

Âdem aleyhisselamın ilk iki çocuğu, onlar için çok hassas olan ama asırlar sonra bizim gözümüzde kolaylaşan bir imtihana tabi tutuldular. Biri kazandı diğeri kaybetti. Aslında onların imtihan edildiği şeyin çekirdeği, kıyamete kadar devam edecek her insanın önünde dikili bir fidana dönüşmüş olarak vardır. Onlardan birkaç asır sonra Nuh aleyhisselamın çocuklarının önüne de aynı çekirdekten bir fidan dikildi. Nuh aleyhisselamın çocukları, onu başka bir açıdan izleyerek yanılıp tuzağa düştüler. Maksat aynı, çekirdek aynı idi. İsrailoğullarının geçirdiği badire için de aynı şeyleri söylememiz mümkündür. İmtihan imtihandır; zamanın ve renklerin değişmiş olması maksadı etkilemiyor.

Bu ümmetin ilk nesli sahabiler, söz konusu imtihanın farklı şekillerine muhatap oldular. Mekke şartlarında Ebu Cehil’le simgeleşen baskıya karşı denendiler; o dönemin kazananları oldular. Medine’de Ebu Cehil kurumsallaştı, orduyla karşılarına çıktı. O dönemi de şehit olarak veya gaziliği tadarak kazandılar.

Bedir’de müşriklerin ordusu önünde aslan kesildiler. Meleklerle omuz omuza savaşan mücahitler olarak kayıtlara geçtiler. Allah’ın rızasına kavuştular. Bedir meydanı onlar için cennete dönüştü. O anı büyük bir başarı ile kazandılar. Ancak meydanı henüz terk etmeden karşılarına ikinci bir imtihan daha çıktı. Ezip geçtikleri müşriklerin enkazı üzerine tartışmaya başladılar. Birbirlerine ileri geri konuştular. Kur’an onları hemen ikaz etti. Takvayı hatırlattı onlara. Tekrar imtihan edildiklerini anladılar ve toparlandılar. Müşrikler sayesinde kazanıyorlardı, müşriklerin enkazı yüzünden de helâk olacaklardı.

İmtihanın özü budur. Meseleyi sadece Bedir meydanından ibaret gören için imtihan tehlikededir. Sabah vaktinde müşrik, öğlen vaktinde mal, akşam vaktinde de cinsel şehvet olarak beklenmeyen bir imtihanı kazanmak çok zordur.

Medine’de Ebu Cehil’i tasfiye ettikten sonra, imtihan onların karşısına Kisra sarayının mücevherleri şeklinde çıktı. Cariyeli, debdebeli bir hayat olarak çıktı. Siyasetin ton ton renkleriyle çıktı. Kölelikle sınandıkları günlerden şehirlere vali olarak atandıkları günlere kavuştular. Ebu Cehil’le simgeleşen imtihan türünden kurtuldukları gibi bu imtihandan da kurtulmaları beklendi onlardan. Otuz yıl içinde Ebu Cehil’i, malı ve yeşil bahçeleri, önlerinde imtihan nesnesi olarak buldular. Uzayıp giden asırlar hiçbir hakikati değiştirmedi. Her asırda iman edenler ya Ebu Cehil vâri bir imtihana muhatap oldular ya da mal ve bahçe imtihanı ile karşılaştılar.

İnsan imtihan için yaratıldı.İmtihanı, önce ona iman etme mükellefiyeti yükledi.İman edince imanın içini doldurmak üzere ibadete yönlendirildi. Namazdan cihada kadar en geniş anlamı ile ibadet eden biri olması istendi. İbadet ortamına geçtiğinde de adeta sinir sistemi test edilir gibi damarına basılarak imtihandaki istikrarı ölçüldü. Camiye gitmesi emredildi, o arada da önüne mal kondu. Helalle beslenmesi emredildi, harama cazibe kondu. İffeti öne çıkarıldı, iffet dışı fırsatlar önüne yoğun bir şekilde kondu. Namazın aynı rekât sayısıyla ve aynı tarzda kıyamete kadar devam edecek olması yani namazın değişmezliği, imtihanın ibadet olan türündedir. İbadet olarak talep edilen imtihanlarda bir değişiklik olmayacaktır. Temel iman esasları da böyledir. Aynı şeylere iman edilecek, aynı esaslar korunacaktır. İmtihanın ibadet ve iman ilkeleri dışındaki bölümü ise nesilden nesile, fertten ferde farklı olabilmektedir. Ama her fert imtihan halindedir. Namaz aynı namaz, oruç aynı oruç olarak kalacaktır. Namazın önündeki engeller ve orucun fitneleri ise zamana göre değişebilecektir. Bir zamanda namazın engeli tarladaki işler olurken, diğer zamanlardan birinde internet olabilecektir. Başka bir zamanda da sosyal bağlantılar, orucun hakkını vermeye karşı bir imtihan malzemesi olacaktır.

(Devam edeceğim İnşaallah…)


Nureddin Yıldız

21 Haziran 2019 Cuma

İman kardeşliği bir nimettir -1-


Allah’a imanımız sayesinde kardeş olmamız büyük bir nimettir. Bu kardeşliğimizin temel dayanağı da imanımız, akidemizdir. Kardeşliğimizin yörüngesi ‘Allah için sevmek’tir. Allah için sevmek ise, iman bağlarının en güçlüsüdür. İnsanın edinebileceği en mühim kardeşlik değeri, en güçlü bağ ‘Allah için ve Allah yolunda’ olan bağdır.

Maddi ve manevi bütün nimetler gibi ‘kardeşlik’ nimetinin değerinin bilinmesi, onun dış müdahalelere, nefsin arzularına karşı korunması devamlılığını ve bir ecir kaynağına dönüşmesini sağlar. Şükrü eda edilmeyen nimetler nasıl kulun elinden alınıyorsa, bir nimet olarak bilinmesi gereken ‘mümin kardeşliği’nin de kıymetsiz veya menfaatlere feda edilebilen, değeri ucuz bir kavrama dönüştürülmesi elden alınması sonucunu getirebilir. Çünkü nimetlerin sürekliliği, hatta bir sıkıntı kaynağına dönüşmemesi kıymetlerinin takdir edilmesine ve o nimete mütenasip şükrün eda edilmesine bağlıdır.

“Allah’ın size olan nimetini hatırlayın:

Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz.” (Âl-i İmran, 103)

“Eğer sen dünyadaki her şeyi harcasan yine onların kalplerini uzlaştıramazdın. Fakat Allah onları uzlaştırdı.” (Enfal, 63)

Allah’a izafe edilen bütün değerler gibi kardeşlik de ‘ihlâs’ ve uğrunda samimi fedakârlıklar ister. Kardeşlik bir nimet ise, onun devam ettirilebilmesi kimi zaman elde kor tutmak gibi sıkıntılara zemin doğurabilir. Zira kulun, Rabbi huzurunda imtihana tabi tutulmayacağı herhangi bir ameli olamaz. Ecri Allah’ın rızasını kazanmak, cennete girmek olan bir amel aynı zamanda kulun imtihan edildiği ameldir. İmtihanın en doğal gereği, sıkıntıları ve belli bir disiplini beraberinde taşımasıdır. Kulun istediği gibi ve istediği zaman değil, Allah’ın dilediği gibi ve O’nun dilediği her yer ve zamanda kardeşlik imtihanı ile mükellef bulunmamız iman ekseninde olmamızın gereğidir. Eğer Allah ‘mü’minleri kardeş’ ilan etmiş ise, (Hucurat suresi, onuncu ayeti) bu takdirde mü’minlerin kardeşlerini renklerine ve coğrafyalarına, ırklarına göre tasnif etme, kardeş seçme, kardeşleri -iman dışında- herhangi bir anlayışa göre tasnif etme hakları olamaz. Çatı, tek çatıdır ve ‘Lailaheillallah’ çatısıdır. Bunun için ‘üç günden fazla küsme’ suç sayılmış, iteleme tepeleme anlamı taşıyacak tavırlar yasaklanmıştır. Gıybet ve benzeri ahlakî ayıplar bu nedenle ağır cezalara uygun görülmüştür.

“İmanın en güçlü halkası Allah yolunda bağlılık ve Allah yolunda düşmanlık, Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir.” Aynı şekilde kardeşliğin korunmasına yönelik gayretler de olağanüstü denebilecek oranda büyük ödüllerle ödüllendirilmiştir. Mü’min kardeşinin yardımında olana Allah’ın yardımının vaat edilmesi, bir mü’minin sıkıntısının giderilmesine vesile olana kıyamet sıkıntılarından birinin giderilmesi vaat edilmesi elbette boşuna değildir. İman kardeşliğinin korunması bir anlamda imanın korunmasıdır.

Zaten, insan üzerinde yaşaması takdir edilmiş olan İslam’ın ilelebet var olması onu bir kitle halinde yaşayabilenler üzerinden olacağından, neredeyse her yolun kardeşliğin teyidine doğru yönlendirilmiş olduğunu görüyoruz. Allah’ın emirlerinden biri olan namaz için gösterilen titizlik, bir başka emri için de -Allah’ın emirlerinden bir emir olması sebebiyle- gösterilmelidir. Ezanla beraber namaza çağıran Allah, imanla beraber kardeşliğe çağırmıştır.

Namazın farzlarına, sünnetlerine, namazı bozan şeylere dikkat eden mü’minlerin, namaz gibi ilahi yönü bulunan iman kardeşliğinin gereklerine ve kardeşliği ifsat eden şeylere dikkat etmeleri en azından imanda bir samimiyet işareti olarak algılanmalıdır. Ancak bu algılama, kardeşlik için yapılacakların/yapılması gerekenlerin asgarisidir. Kardeşlik, mücerret bir koruma ile yetinilebilecek çapta değildir. Korumanın ötesinde uğrunda fedakârlık yapılması, maddi ve manevi emek verilmesi gerekmektedir. Kış gününde soğuk suyla abdest almanın zorluğuna tahammül edildiği gibi kardeşliğin sıkıntılarına da tahammül edilmesi, bu tahammülün de kula emredilmiş bulunan ‘sabır’ dairesi içinde görülmesi gerekmektedir.

Mü’minler için kardeşlik âfaki bir değer değildir. Kardeşliğin dinde oturduğu yer hadislerde ‘en güçlü bağ’ olarak ifade edilmiştir.

Yaşadığımız çağda İslam’ı ve Müslümanları abluka altına alan cahili düşünceler ve Allah’a yakın olmayı sağlayacak amellere izin vermemeye çalışan güçlere karşı bizim, ilk neslin kardeşlik anlayışını canlandırmamız gerekmektedir.

Birinci gariplik dönemi, Ensar ve Muhacir kardeşliğinin verdiği meyvelerle aşıldı. Daha sonraki gariplikleri de benzer gayretlerle aşabileceğimiz muhakkaktır.

Biz kardeşliği korursak kardeşlik bizi korur.

Mü’minlerin birbirleriyle olan kardeşlik bağları sadece ahirette sevaba dönüşmesi istenen bir ibadet seviyesinde değildir. Dünya hayatını bir güç olarak yaşamaları, onurlu bir şahsiyet olarak kalabilmeleri, ibadetlerinin hakkını verebilmeleri birbirlerinin kardeşliğine, cemaate sadakatleriyle yakından ilgilidir. Şeytana ve şeytanlaşmış güçlere alet olma, onların kursağına yem olarak düşme süreci kardeşliğin zedelenmesiyle başlar. Hadisi şerif, sürüden ayrılan kuzuyu kurdun yiyeceğini vurgulamıştır. Tirmizi’nin rivayet ettiği bir hadiste (2165) bu gerçek şu şekilde bildirilmiştir: “Şeytan tek olanla beraberdir. İki kişiden ise daha uzaktır.” Buradan şu hakikatleri netleştirebiliriz:

a-Şeytanın saptırma süreci birlikten koparma ile başlamaktadır. Birlik güçlendikçe saptırma zorlaşmakta, birlik eridikçe saptırma kolaylaşmaktadır. Müslümanların, daha iyi bir İslam yaşamalarıyla ilgili emelleri, oluşturdukları dairenin çapıyla bağlantılıdır. Dairenin çapı küçüldükçe İslam ve İslam olmaktan beklenenler küçülmektedir. Çap büyüdükçe sorunlar da büyümüş olsa bile, İslam’ın tahakkukunu emrettiği hedeflere yaklaşma ve onları gerçekleştirme oranı büyümektedir. Bu zaviyeden bakıldığında, kabuğuna çekilip, sorunsuz ve randımanlı bir ibadet havasında din yaşama anlayışı makbul bir anlayış değildir. Dertleriyle ve endişeleriyle beraber, ümmet mantığının ağırlıkta olduğu anlayış makbuldür.

b-Şeytanın namaz ve benzeri ibadetler üzerindeki yatırımı kadar, mü’minlerin kardeşliğini zedelemeye de yatırımı vardır. Namaz örneği üzerinden yürüyecek olursak, şeytanın namaza müdahalesi, musallinin namazını ifsat etmeye yönelik hamlelerinden ibaret değildir. Namazın ifsadı kadar, beraber namaz kıldığı diğer mü’minlerle ilişkilerin ifsat edilmesi ve böylece caminin, cemaatin fonksiyonunu yitirmesi, en azından gereken seviyede olmaması onun emelleri arasındadır. Böylece namazın ısrarla camide ve cemaatle kılınması yönündeki uyarılar görmezden gelinmiş olmaktadır. Meselenin anlaşılabilmesi, namazla cemaatin nerede ve nasıl kesiştiğinin anlaşılabilmesine bağlanmaktadır. Cemaati toplanmaktan ibaret görmekle namazı camiye gidip gelmekten ibaret görmek arasında bu açıdan önemli bir benzeşme vardır. Benzer şeylerin hac ibadeti için de söylenmesi mümkündür.

c-Şeytan, bir karar ve talimatla kardeşliğin sona ermesini sağlayamayacağını bilmektedir elbette. Bunun için kardeşliği tamamen kaldırmakla değil, kardeşliğin halkalarını çözmekle uğraşmaktadır. Bunun en tabii sonucu da mü’minlerin -eğer kardeşliğin imani bir değer olduğuna imanları varsa- onu koruma ve kollama konusundaki hassasiyetleri de o çapta olmalıdır. Kardeşliğin tamamını kolladığını zannederken, çözülen bir iki halkanın bitme sürecini hazırladığını fark edememiş olabilirler. Parçalardan oluşan bir bütünün kendisini değerli tutup parçalarını ihmal etmek, yorumlanabilir bir mantık değildir.

İman kardeşliğinin parçalardan müteşekkil olduğunu inkâr etmek mümkün olmadığına göre, parçaların muhafaza edilmesine özen gösterilmesini dini bir vecibe olarak görmek gerekmektedir. Mü’minlerin birbirlerinin mahrem alanlarına saygısı, veda hutbesine konu olacak çaptadır. Veda hutbesinin ilk cümleleri arasında, mü’minlerin ırzlarını, mallarını konu edinen ve korunmalarındaki hassasiyet açısından Harem diyarına benzeten cümleler, oldukça düşündürücü ve sonuçları bakımından ürkütücüdür. (Devam edeceğim İnşaallah…)


Nureddin Yıldız

20 Haziran 2019 Perşembe

Avrupa standartlarının gereği! Gerçek çehre


Şu âyet, üzerine üşüştüğümüz dünyanın gerçek çehresini bize göstermektedir. Ne yazık ki bile bile bu kapana takılıp kalıyoruz. Önce âyetin mealini okuyalım. Sonra da âyetin anlattıklarını anlamaya çalışalım: ‘Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki bitirdiği bitki, çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise, çetin bir azap ve Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metasından başka bir şey değildir.’ (Hadid sûresi, 20. âyet).

Dünyaya Çullanma


Dünyayı yaratan ve şekillendiren sonra da bizi onun üzerinde sınamak isteyen Allah Teâlâ’dır. Sınama çeşidini, zaman ve şartlarını da belirleyen sadece O’dur.

Dünyayı ahiret kazancına sebep olarak kullanamayanlar, dünya yüzünden kesinlikle azap göreceklerdir. Nitekim onu ahiret kazancına sebep yapanlar da ebedî bir cennet nimetinin vesilesine dönüştürürler dünyayı. Dünya nimetlerinin üzerine çullanan Müslüman, başka bir göstergeye gerek bırakmayacak bir işaret üzerinde bulunmaktadır. Siyasi, ekonomik ve sosyal menfaatler üzerindeki hırs bu çullanmanın göstergesidir. Aslı helal olan ama elde ediliş tarzı helal olmayan imkânlar ya da abartılan mübahlar bu yola kayışı gösterir. Üç günlük dünyayı ebedîleştirme sonucuna götüren bir anlayış, ebedî saadet arayan bir insan için çelişki olacaktır elbette. Bilhassa haram sınırlarının zorlanması, mü’minlerin mü’min olmayanlar gibi iş yapması, kazanç elde etmesi, birbirlerinin hukukunu çiğnemesi dünyaya çullanmadır.

Tekâsür sûresinin defalarca okunup üzerinde tefekkür edilmesine bu dönemde ne kadar da muhtacız! Ölüm bile ürkütmüyor artık. Nasıl ürkütsün ki mezarlıklar bile yapılaşmadan, içine düştüğümüz bina yarışından nasibini almış durumdadır. Allah Teâlâ’nın bize, oyun ve eğlence olarak tanıttığı dünya, gaye ve hedef hâlini almıştır. Tek hakikati dillendirmek için gönderilmiş bulunan sevgili Peygamber aleyhisselam efendimiz ise, yegâne hakikati kulaklarımıza haykırıyor. İnsan, esefle geçmişine yanacağı gün gelmeden onu dinlemeli, şeytanı itmelidir: ‘Vallahi sizin için fakirlikten korkmuyorum ama dünyanın size açılmasından endişeliyim. Sizden öncekilere açıldığı gibi; onların dünya üzerinden yarıştığı gibi sizin de yarışmanızdan ve onları dünyanın helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden çekiniyorum. (Buharî, Müslim)’. İmam Müslim Sahih’inde, Peygamber aleyhisselamın bizim adımıza çekindiği hususu da beyan eden bir hadis rivayet etmektedir:

‘Dünya tatlıdır, yeşildir. Allah size onu verecek ve ne yapacağınıza bakacaktır. Dünyaya ve kadınlara dikkat edin.’ (Rikak) Şüphesiz Peygamber aleyhisselam efendimiz, kadınlara dikkat etmeyi tembihlerken onları göz hapsinde tutmamızı emretmemektedir. Kadınlarla ilgili ortama dikkat etmemizi ve bu dikkatin bir hayat anlayışı, yaşam tarzı olarak dikkatimizden kaçmamasını öğütlemektedir.

Uygulama

Tarihi menkıbelerin bize aktarılan sahnelerinde olduğu gibi, dağ başına çekilme ya da insanlardan kopup içine kapanma tarzında bir hayatın bizden beklenmediğini iyi bilmeliyiz. Dünyanın fırtınasına kapılmamak, dünyadan kaçmakla değil ona esarete karşı uyanık bulunmak ve Allah’ın dinini yaşamakla mümkündür. Bize fakirliği teşvik eden bir dinimiz yoktur. Meydanları Allah’ın düşmanlarına terk etmekle emredilmiş değiliz. Acziyetimizi itiraf edip bir kenara çekilerek imtihan kazanamayız. Eğer gaye Allah’ın rızasını kazanmak ise, -ki, mü’min için başka bir seçenek yoktur- yapacağımız bellidir: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet edilen nazik bir dengelemeyi ölçü alabiliriz. Buyuruyor ki:

‘Dünyaya tenezzülsüzlük, helali haram saymak veya malı zayi etmek değildir. Asıl dünyaya tenezzülsüzlük, sendekini Allah’ın yanındakinden daha iyi görmemen ve başına gelen bir sıkıntıdan dolayı elde edeceğin sevabın, sana göre o sıkıntıdan dolayı kaybedeceğin maldan üstün olmasıdır.’ (Tirmizî, Zühd, İbni Mace) Rabbimiz, yarın hesabını soracağı imtihana karşı kullarını ikaz etmiştir. Günlük hayatın, uzun uzun emellerin, fasit çevrenin hengâmesine kapılıp bu ikaza kulak asmayanların yarın itiraz hakları olmayacaktır. İnsan, bu tür ikazları dinlerken şeytan, hedefe başkalarını koyarak ikazdan pay almayı engellemek ister. Herkes ikaza kendinden daha çok muhtaç olan birini bulup onun adına vahlanır. Hâlbuki herkes kendinden daha iyilerine bakarak gayretlenmeli veya dönüş yapmaya çalışmalıdır.

İşte ilahi ikazlar:

"Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın çok aldatıcı, (Şeytan) Allah hakkında sizi aldatmasın" (Fatır sûresi, 5)’.

"Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller ise, Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır." (Kehf, 46)’ Rabbimiz, yarın hesabını soracağı imtihana karşı kullarını ikaz etmiştir. Günlük hayatın, uzun uzun emellerin, fasit çevrenin hengâmesine kapılıp bu ikaza kulak asmayanların yarın itiraz hakları olmayacaktır. İnsan, bu tür ikazları dinlerken şeytan, hedefe başkalarını koyarak ikazdan pay almayı engellemek ister. Herkes ikaza kendinden daha çok muhtaç olan birini bulup onun adına ‘vah’lanır. Hâlbuki herkes kendinden daha iyilerine bakarak gayretlenmeli veya dönüş yapmaya çalışmalıdır.

Nureddin Yıldız

19 Haziran 2019 Çarşamba

Ağaçlar da şahit


Peygamber aleyhisselam, çocuğuna söz dinletemediğini söyleyip yakınan babaların örneğidir. Allah Teâlâ, onu kadına ve erkeğe örnek olarak gönderdiğini buyuruyor. Bir müminin namazı Resûlullah’ın namazına benzerse Allah onu namaz diye kabul ediyor. Hac onun haccına benzerse kabul ediliyor. Şablon odur. Aile çilesi karşısında, siyaset dertlerinde ve toplumun insanlaşması için verilen mücadele esnasında da insan ona benzediği kadar Müslüman olur. O namazın da haccın da orucun da kocalığın ve kadınlığın da evlatlığın da babalığın da örneğidir.

63 yıllık ömrüne 63’ün yüzlerce katı çile sığan ve bütün bunları Allah’ın en sevgili kulu olmasına rağmen yaşayan o Peygamber aleyhisselamı, insanlığın bugünkü kadar anlamaya muhtaç olduğu bir zaman belki hiç yaşanmamıştır. Kendimizi hâlâ psikologların kapısına mahkûm hissettiğimiz dünyamızda henüz psikolojin p’sinin olmadığı bir devirde, ölmüş yürekleri hayatla buluşturmuştu.

Kâinatın efendisi Resûlullah aleyhissalatu vesselam, mübarek vücudundan kanları akar hâlde şöyle dua etmiş, Rabbine dilekçesini arz etmiştir:

“Allah’ım!

Güçsüz kaldığımı, çaremin tükendiğini, insanların beni hor görmesini Sana şikâyet ediyorum.

Ey merhamet edenlerin en merhametlisi,

Sen gerçekten Erhamu’r-râhimînsin. Beni kime bıraktın?

Beni bir yabancının eline mi ittin? Yoksa bana zulmedecek bir düşmanın eline mi saldın beni Allah’ım! Ama ey Rabbim, Senden bana bir gazap gelmesin de ben bu başıma gelenlere razıyım. Yine de Sen bana afiyet verir, beni bu dertlerden kurtarırsan bunu da çok hoş karşılarım.

Ey Rabbim, görevimi yapamadım diye Senden bana bir gazap inecek, başıma bir felaket gelecek olursa ben yine Senin dünyayı ve ahireti aydınlatan yüzünün nuruna sığınırım.

Beni himaye edeceksen Sen edeceksin Allah’ım.

Ey Rabbim! Sen bu görüntüden hoşnut isen benim hiçbir şikâyetim yok. Zaten Senden başka da hiçbir güç ve kuvvetim yok Allah’ım.”

Dikkat ediniz, şikâyet etmiyor. Rabbiyle konuşuyor, serseri çocuklar tarafından taşlanmasını gündemine almıyor da şayet Rabbi razıysa kendisinin de razı olduğunu söylüyor.

Şimdiye kadar psikologlara verecek paramız kadar ona teslim edecek yüreklerimiz çoktan olmalıydı. O zaman acılarımızdan bile zevk alır, daha huzurlu yaşardık.

Bu Peygamber’in, en çok sevilen olduğu hâlde en çok derde muhatap edilmiş Peygamber’in, ne demek istediğini anlayabilmek için bir süreliğine zihinlerimizi dünyadan uzaklaştırmalı, modern dünyamıza onu etki ettirebildiğimiz kadar Müslüman olabileceğimiz gerçeğini iyi düşünmeliyiz. Nihayetinde onun hayatımıza etkisi, adı anılınca gözyaşı döküyor olmamızla tam olarak ispat edilebilecek bir şey değildir. Ağlamalar gazımızı çıkarmaktan ibaret seviyede kaldıklarında neticede birer şeytan tuzağıdırlar zaten. Ağlamak yerine dik durup onun hayatından kendi hayatımıza dersler çıkarabilen müminler olmalıyız. Bu ümmetin vazifesi, Resûlullah aleyhisselamın mevlidini anlatan şiirleri dinlemekten ibaret değildir. O şiirdir, edebiyattır, tesellidir. Ümmetin vazifesi, Resûlullah’ı önünde lokomotif gibi takip ederek çetin kayaları onunla aşmaktır. Ona ümmet olmamızın sebebi budur. Aişe anamız, Resûlullah Efendimiz’e şöyle demiş: “Ya Resûlallah, Uhud’da çok eziyet çektin, mübarek dişin yaralandı, vücudundan kan akıyordu. Uhud gününden daha şiddetli bir günün var mı?” Resûlullah aleyhisselam bu soruya şöyle cevap veriyor: “Nasıl olmaz Aişe… Taif’ten dönüşüm hayatımın en zor günüydü. Serseri çocuklara beni taşlattılar, umut için gittiğim dayı çocuklarım Mekkelilerden daha kötü çıktı. Sonra geri dönerken bir ağaç kütüğüne yaslandım da Cebrail gelip bana şöyle dedi: ‘Muhammed, şimdi senin çektiğini Allah gördü ve dağları yöneten meleğe emretti; eğer sen bu seni taşlatanlardan intikam almak istiyorsan o melek iki dağ arasında onları ezecek. Bunu istiyor musun?’

O zaman ben ona dedim ki: Yok, öyle olmasın. Bunlar cahil insanlar, bilmiyorlar. Bunlar gider, çocuklarından biri gelir de belki bir gün ‘lâ ilâhe illallâh’ der.”

Nuh aleyhisselam sonunda dayanamamış, açmıştır ağzını.

Musa aleyhisselam da “beni bu milletten kurtar ya Rabbi” demiştir.

Onların beddualarını göklere taşıyan melek, Efendimiz aleyhisselama da gelmiştir ama O bunu istememiş, onu taşlayanların çocuklarından birinin iman edeceğini ümit etmiştir.

Bir mümin Resûlullah aleyhisselamı örnek alıyorsa işte o Peygamber, bir babanın karşısına alıp evlatlıktan kovduğunu söylediği çocuğu için de örnek olmalıdır ki çocuğu henüz o babayı taşlamış da değildir. Oruç tutmayı, namaz kılmayı öğrendiği Peygamber ile sabretmeyi öğrenmesi gereken aynı Peygamber’di. Aile babalarının Peygamber aleyhisselamın bu bölümünden nasipleri yoksa sakal onları ümmet-i Muhammed’den gösteren orijinal bir gösterge değildir; sakal nitekim papazlarda da vardır. Ama papazlarda bu merhamet yoktur. Rahibe kültürlüler de çarşaf gibi, çarşaftan kalın kıyafet giyerler belki; ama ‘rahmete’n li’l-âlemîn’ (âlemlere rahmet) olan Peygamber’den nasip almamışlardır, polise güvenirler. Çocuğu on sekiz yaşını doldurur doldurmaz da sokağa atarlar.

Kendi içimizde sorgulamalarımızı yaparak derslerimizi çıkarıp hayatımıza şekil vermek üzere uygulamalıyız:

1- Rabbimize derdimizi şikâyet etmeyi becerebiliyor muyuz?

Otuz beş yaşındaki biri son on senesinde çektiği sıkıntılardan muzdarip; evinde hastası var veya kendi hasta. Masrafların fazlalığından kenara para koyamıyor, elektrik faturasını ödeyecek kadar bile birikim yapamıyor. Ana-babasına derdini anlatamıyor. Etrafındaki akrabaları onu insan yerine koymuyor, çocukları sözünü dinlemiyor. Yaşadığı şehri faiz ve diğer haramlar istila etmiş, ahlaksızlık prim yapıyor. Taşlar bağlanmış, köpekler salınmış.

Bütün bunlardan sonra evinde, kimsenin olmadığı bir odada ışıkları da söndürerek, tıpkı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin ağaca yaslandığı gibi, “Allah’ım…” deyip hâlini Rabbine şikâyet etmeyi becerebilmiş midir? Yoksa Kadir gecesi gelecek de camide toplu dua merasimi yapılacak da illa o dualara âmin demeyi mi beklemektedir?

2- Efendimiz aleyhisselam duasında, “Senden başka da hiçbir güç ve kuvvetim yok Allah’ım” buyurmuştu.

Ne siyasete ne paraya, ne ittifaka ne coğrafyaya değil; sadece Allah’a güvenmek. İnsan olarak plan-proje yapmak ama güç ve kuvvetin eylem ve söz olarak yalnızca Allah’tan olduğunu bilmek.

3- Asıl derdimiz nedir?

Müreffeh bir hayat, çocukları evlendirip mürüvvetlerini görmek, çoluk çocuk toplanıp birlikte umreye gitmek… mi yoksa esasen Allah’ın rızasının kazanılması hedefini unutmamak mı? Dünyayı cennet zannetmek mi cennete gidilen yer olarak bilmek mi?

4- Hemen yarın sabah namazına gitmeden önce bile olsa Rabbimiz rahmetini indirir, afiyetine kavuşabiliriz. Buna iman edebiliyor muyuz?

Duasında başına gelen fena durumlardan razı olduğunu ama rahmeti gelirse de pek hoş olacağını buyuruyor Rabbine, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.

Biz bu Peygamber’in ümmetiyiz. Çektiği onca sıkıntıya rağmen ümmetini Allah’a havale etmeyen Peygamber’in ümmeti, kâfirlerden başkasını Allah’a havale etmemelidir. Umutla beklemelidir. Nitekim O, cennetin anahtarlarını elinde tutan biri olduğu hâlde, kâfirleri bile Allah’a havale etmemiştir.

Nureddin Yıldız

18 Haziran 2019 Salı

Mezhep imamlarının nazarında hadislerin değeri


İmâm-ı Azam Ebû Hanife (r.a.) şöyle demiştir: “İçlerinde hadîsle meşgul olanlar bulunduğu müddetçe insanlar salâh içersindedirler. Ne zaman ilmi, hadisin dışında ararlarsa o zaman bozulurlar! Allah’ın dîniyle ilgili bir konuda şahsî görüşünüze göre hüküm vermekten sakınınız, sünnete tâbî olunuz. Kim sünnetten ayrılırsa sapıtır.”

İmâm Şâfiî (r.a.) de şöyle demiştir: “Resûlullah (s.a.v.)’den bir hadîs rivâyet ettiğim halde, o hadisten başka bir hükme varırsam, beni hangi gökyüzü gölgelendirir, hangi yeryüzü beni taşır!”

Bir gün İmâm Şâfiî (r.a.) bir hadis rivâyet eder. Buhârî’nin şeyhlerinden el-Humeydî: “Bu hadîsi kabul ediyor musun?” der. İmâm Şâfiî (r.a.): “Sen beni belimde zünnarla kiliseden çıkarken mi gördün (ben müslüman değil miyim) ki Resûlullah (s.a.v.)’in bir hadisini duyup da onu kabul etmeyeyim?” cevabını verir.

İmâm Mâlik (r.a.)’in sünnetle ilgili şu benzetmesi ne kadar güzeldir: “Sünnetler Nûh’un gemisidir; kim o gemiye binerse kurtulur, kim binmezse boğulur.”

İmâm Ahmed b. Hanbel (r.a.) de şöyle demiştir: “Kim Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsini reddederse, o kimsenin helak olmasına ramak kalmıştır.”

Bu sözlerin tek bir nokta üzerinde durduğunu görüyoruz, o da: Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetine sarılmanın zarûri oluşur. Kim sünneti öğrenir de onunla amel ederse, onun kazançlı ve kurtuluşa eren kimselerden olduğu, her kim de sünnetten yüz çevirirse, bunun hüsrân ve doğru yoldan ayrılma alâmeti olduğudur. Müslümanın kalbinde ve aklında -onların ilimde imâm olduklarına inanması yanında- bütün hak mezhep imâmlarına karşı böyle bir düşünce yerleşirse, o takdirde o kimsenin; her biri sünnete yaklaşmak için gayret sarf etmiş olmakla birlikte o imâmların şer’î hükümlerde niçin ihtilâf ettiklerini araştırmasında bir mahzûr yoktur.

17 Haziran 2019 Pazartesi

Yarından Haberler


Yarının haberlerini Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden dinlemeliyiz. Bize dün namaz, abdest, ahiret, cennet-cehennem öğreten anne-babamız ve öğretmenlerimiz bu dünyada mümini bekleyen gelecek haberlerinden de parçalar öğretselerdi -keramete ihtiyaç duymaksızın- şimdi yaşamakta olduğumuz fitnelere çok daha hazırlıklı olacaktık. Hiçbir kazancımız olmasa en azından zihnen çökmemiş bir neslimiz olacaktı.

Bugünün anne-babaları, vakıf sorumluları ve Müslümanlık adına heyecan taşıyanları yarınki nesle Resûlullah aleyhisselamın yarına dair haberlerini iletmezler, Müslümanlığı sadece oruç tutmak ve Allah dostlarına ait menkıbeleri dinlemek olarak lanse ederlerse, çok geçmeden insanlar kendini bile kurtaramayan ve Müslümanına hayrı görülmeyen İslam’a güvenlerini kaybedeceklerdir. Yarınki neslin İslam’a, Allah’ın azametine ve kudretine, kâinatta Rabbimizin planlarına dair gerçekleri hafif görmeye kalkmasının sorumlusu, Resûlullah aleyhisselam yaşanacak din, gidilecek ahiret ve müstakbel haberleri verdiği hâlde bunları doğru şekilde aktaramayanlar olacaktır. Bundan Allah’a sığınırız.

Müslim’in 186. hadis-i şerifinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, günümüzün sürekli karamsarlığa sürükleyen ve her yanı darmadağın edilmiş İslam dünyasından bunalan Müslümanına yeni bir şeyle karşılaşmadığını bildirmektedir: “Aman ha, acele edin. Yapacağınızı yapın. Gece karanlığı gibi fitneli günler gelecektir, hazır olun. O fitneli günlerde insanlar sabah evlerinden mümin olarak çıkıp akşam kâfir olarak dönebilecekler, akşam evine mümin olarak girdiği hâlde sabah kâfir olarak çıkabilecektir.”

Bunu söyledikten sonra da ona can veren ashabının gözüne bakarak şöyle devam etmiş: “O günlerde insanlar beş kuruş etmeyecek şeyler için dinlerini satabileceklerdir.”

Efendimiz aleyhisselam bu cümleleri, Mekke’yi fethedip muzaffer bir komutan olarak girdiği, gönderdiği gençlerin şehir şehir fetihler gerçekleştirdiği bir zamanda dile getirmiştir. Hâlbuki öyle bir zamanda söylemesi beklenen çok daha parlak bir gelecek, rahat bir zaman vaadiydi belki. Gelin görün ki öyle bir zamanda bile rahatlıklar ve kolaylıklarla dolu bir gelecek tasarımı çizilmemiştir. Böyle bir tasarım şimdi bol keseden vaatlerde bulunarak sadece etrafından insanlar dağılmasınlar diye cennet gibi bir vaadi sunanların işidir.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden öğrendiğimiz bazı prensipleri maddeler hâlinde zikrederek bu dönemde alınacak tedbirlere dair hazırlık yapabiliriz:

1- Müslümanlığı, cenneti, aile huzuru ve ibadeti açısından umutsuzluğa düşen mümin değildir. Rabbimiz Yusuf suresinin 87. ayetinde, “Allah’tan umudunu kesen kâfirdir” buyuruyor. Hatta kırk kişinin katili olmuş oğlunun bir daha düzelmeyeceğini düşünen baba bile bu kanunun altında kalır. Kalpler Allah’ın elindedir ve umutsuzluğu düşünmek, ‘Allah yapamaz’ manasına gelir. “Allah’ın yaratmasından umut kesenler kâfirlerden başkası değildir.”

2- Resûlullah aleyhisselam bize açıkça şunu söylemiştir: Sabreden kazanacak.

İmtihanımızın adı namaz, oruç, çocuk eğitimi, İslam devleti kurmak, hilafet ilan etmek vs. olmaktan ziyade sabırdır: “Dikkat edin, önünüzde çileli günler var. O gün sabretmek avucunun içinde ateş tutmak kadar zor olacak. Ama sabredenler kazanacak.”

(Ebu Davud, 4341) Çocuğuna, siyasî manevralara, tavır koyan-kimlik değiştiren dostlarına, dün dini anlattığı hâlde bugün sulandırılmış dinin propagandasını yapanlara, ekonomik krizlere, hastalıklara ve dertlere karşı hazır olduğun gün sen kazandın demektir. Sabır yalnızca hastanede çile çekerken bekleyebilmek de değildir. Dokuz yüz elli sene sonra geminin karaya oturduğu günü beklemeye sabır denir. Kur’an hikâye kitabı değildir.

3- Peygamber aleyhisselam kanun koyuyor: “Herkes arkadaşının dini kadardır. Kiminle arkadaşlık ettiğinize dikkat edin.” (Ebu Davud, 4833; Tirmizî, 2378)

Bir insan, telefonunda en son görüştüğü yüz kişinin ortalamasıdır. Herkes bugün değilse yarın arkadaşının rengine boyanacaktır. Bulaşıcı hastalığı bulunan biriyle oturup kalkmadığı gibi, dinini sulandırmış biriyle oturup kalkmamak da kuraldır. Böylesiyle ticaret yapmamak da lazımdır. İnsan Allah’la bir aradayken, Allah ile sorunu olan biri orada olmamalıdır.

4- Ömer radıyallahu anh, Resûlullah aleyhisselamın dinin her konusu hakkında açıklama yaparak dünyadan ayrılmasıyla ilgili olarak, “gece ile gündüz arasında bir fark kalmadı” demiştir. Bunu da dikkate alarak şu hadis-i şerife dikkat kesilelim:

“Benden sonra büyük tartışmalar göreceksiniz. Dinin içinde ihtilaflar göreceksiniz. Birbirini kıran Müslümanlar göreceksiniz. Size tavsiyem, benim ve raşit halifelerimin yolundan devam etmenizdir.” Demek ki ‘ne bu yahu, hocalar birbiriyle savaşıyor!’ deyip dertlenmek ve etrafına dert yanmak boş bir lakırdıdır. Efendimiz aleyhisselam, görüldüğü üzere hocaların birbirini kıracağını haber vermektedir, şu an yaşanmakta olanlar gizli şeyler değildir. Böyle manzaralarla karşılaşan Müslüman, ‘fabrika ayarlarına’ dönerek, kendisini tartışmaların içinde bırakan vakıflardan, cemaatlerden, kişilerden uzaklaşmalıdır. Bu ümmetin fabrika ayarı olan ashab-ı kirama yapışmalı, bir bütün olarak onları örnek almalıdır.

5- Bütün gücünle fitneden, kavgadan, huzursuzluktan uzak duracaksın. Buharî’nin 3601. hadisinde şöyle buyrulmaktadır: “Benim ümmetim fitneler-kargaşalar görecektir. O günlerde oturan, yürüyenden daha hayırlıdır. Yürüyen, koşandan daha hayırlıdır. Koşan, sıçrayıp gidenden daha hayırlıdır.” Ve ardından, başını belaya sokmaması için mümine bir de ikaz geliyor: “Fitneyi arar bulursanız size yapışır.” Bu ikaz nerede lazımdır? Mesela bir hocaya gidip kışkırtıcı sorular sormak, “filanca Müslüman mıdır?” demek bu ikazın hedefindedir. Bu bela aramaktır. Bela arayan tip olmamalıdır. Mümkünse daha çok oturmalı, kulak tıkamalıdır. Ümmetimizin sorunsuz alanları herkese yeter de atar.

6- Sahabe-i kiram, Resûlullah’a kurtuluşun nasıl mümkün olacağını sorduklarında şu cevabı almışlardır: “Diline hâkim ol.” (Tirmizî, 2406) Çok konuşma! Bunu “tweet atma!” diye de anlamak gayet mümkündür. Zaten herkesin dili tweet oldu artık, tweet kesilirse dil de kesilmiş olacaktır. Efendimiz aleyhisselam, belasını aramayan müminlere evine kapanıp günahlarına tövbe ve istiğfar ile meşgul olmayı tavsiye etmektedir.

7- Veda Hutbesi’ndeki son cümlelerden biri: Müslümanın Müslümana kanı, malı ve şerefi haramdır. Müslümanın kanını dökmekten uzak durulduğu, hırsızı olmaktan sakınıldığı gibi şerefine leke sürmekten de kaçınılmalıdır.

8- Gün ibadet günüdür: “Her şeyin birbirine karıştığı gün ibadet etmek, sağlığımda bana hicret etmek gibidir.”

Müslüman olup Yemen’den ta Medine’ye gelen birini nasıl ki Allah Teâlâ, Kur’an’ında anarak karşıladıysa bugün de kimsenin camiye devam etmediği zamanlarda namaz için camiye gitmek, tesbih çekmeyi herkesin tarikatların işi sandığı zamanlarda tesbih ile meşgul olmak, Kur’an okumayı iş hâline getirmek tıpkı Resûlullah’ın yanına hicret etmek gibidir.

Bu kuralların ışığından şunu anlamaktayız ki bugün herhangi bir genç kardeşimiz, ibadeti-zikri-haramlardan kaçışı-cihat anlayışıyla hepimizin ayağına kapanacağı kadar mübarek bir genç olabilir. Bunun olamayacağını, ‘o dönemin geçtiğini’ söyleyen de Allah’ın rahmetinden umut kesmiş, küfrün bataklığına yaklaşmış bir dil taşımaktadır. Allah’ın kapısını kapatmak hainliktir, kimse o kapıyı kapatamaz. Kıyamet fitnesine rağmen meyvesini veren İslam dinidir. Bizim ümmetimizin karakteri böyledir.

Peygamber’imiz aleyhissalatu vesselama bu sahne bin dört yüz sene öncesinden bildirildiği için de böylelerini “kardeşlerim benim” diye bağrına basmıştır. Böyle dediğini duyan ashabı merak ve hayret içinde, “biz senin kardeşlerin değil miyiz?” diye sorduğu zaman da “siz benim arkadaşlarımsınız” buyurmuştur, “benim kardeşlerim, beni görmediği hâlde görmek için can atan müminlerimdir.”

Bu dönem, fırsatların yoğun olduğu bir dönemdir. Her dakika ve pozisyon cennet demektir. Yeter ki insan, kâfirlerle bir arada olmayı ölüm gibi kabul etsin ve fitnelerden uzak durmaya gayretli olsun. Müslümanlar arasında şeytanın kışkırttığı tartışmalarda mesafeyi korumak, lüzumsuz soru ve sorgulamalarıyla vakit tüketmemek de bu hassasiyet damarının parçalarından biridir. Matem tutmaya ihtiyacımız yoktur. Buharî’nin 3641. hadisinde buyrulduğu üzere, ümmetin içinde cihadı ayakta tutmaya çalışıp protestolardan etkilenmeyen mücahit bir neslin kıyamete kadar var olacağı kesindir. Onlar sancağı Allah’a teslim edecekler, kıyamet de bundan sonra kopacaktır.


Nurettin Yıldız

16 Haziran 2019 Pazar

Öğretmekle eğitmek öyle farklı ki (2)


Bir önceki yazının devamı...

İki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabının onuruna çok önem verdi.

İş yükleyeceği, cephenin ilerisine süreceği, toplumun önüne çıkaracağı isimlere ayrıca önem verdi. Adam öğretmenler yetiştirdi. Onları oldukları noktada değil, görmek istediği noktada gördü. Onlar da onu mahcup etmeyip öyle oldular. Yine Enes bin Malik radıyallahu anh anlatıyor: Yemenliler Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme geldiler ve bize sünneti, İslam’ı öğretecek birini ver, diye ricada bulundular. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de Ebu Ubeyde’nin elini tuttu ve buyurdu ki: ‘Bu, bu ümmetin eminidir.’ Burada iki hedef güdülmüştür. Birinci hedef, Ebu Ubeyde’ye gösterilen ulvi seviyedir. ‘Ümmeti Muhammed’in emini olmak’ erişilmesi güç bir hedeftir. Yemen gibi bir yere Allah’ın nebîsini temsilen gidecek bir öğretmene gösterilen bu ufuk, derinlemesine devam etmiş, Ebu Ubeyde’ye ölünceye kadar şaşmayacağı çizgiyi çizmiştir.

İkinci hedef ise, Yemenlilere gösterilmiştir. Derslerine muhatap olacakları öğretmen, onlara en üst seviyeden tanıtılarak, algılamalarının da ona göre olması istenmiştir. Her hâlükârda netice Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin istediği gibi gerçekleşmiştir.

Üç: Yine o büyük eğitimi görenlerden Ebu Ümame radıyallahu anh, farklı bir eğitim örneğini bize aktarmaktadır. Diyor ki: Genç bir delikanlı Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme gelerek zina yapmak için kendisine izin vermesini istedi. Orada bulunanlar genci azarladılar, üzerine yürümek istediler. Peygamber aleyhisselam genci bırakmalarını emretti. Bana yanaş dedi. Genç yaklaşınca aralarında şöyle bir konuşma geçti:

‘Sen böyle bir şeyin annene yapılmasını hoş görür müsün?’

‘Vallahi razı olmam. Allah beni sana kurban etsin ey Allah’ın Nebî’si!’

‘İşte insanlar da annelerine böyle bir şey yapılmasından hoşlanmazlar. Sen böyle bir şeyi kızın için uygun görür müsün?’

‘Hayır, vallahi uygun görmem ey Allah’ın Nebî’si. Allah beni sana kurban etsin.’

‘İşte insanlar da böyle, kızları için böyle bir şeyi uygun görmezler. Kız kardeşin için uygun görür müsün?’

‘Hayır, vallahi uygun görmem ey Allah’ın Nebî’si. Allah beni sana kurban etsin.’

‘İnsanlar da böyle, kardeşleri için böyle bir şeyi uygun görmezler. Halan için uygun görür müsün?’

‘Hayır, vallahi uygun görmem ey Allah’ın Nebî’si. Allah beni sana kurban etsin.’

‘İşte insanlar da halaları için uygun görmezler. Teyzen için uygun görür müsün?’

‘Vallahi hayır. Allah beni sana kurban etsin.’

‘İnsanlar da teyzeleri için uygun görmezler.’

Hadisin ravisi diyor ki:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem elini gencin göğsüne koydu ve şöyle dua etti:

‘Allahım. Günahını mağfiret et. Kalbini temizle. Namusunu koru.’

O günden sonra o genç hiçbir şeyle ilgilenmedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna çıkıp, en ağır günahlardan birini işlemek için ruhsat istemek… Bunu da peygamberlerine can veren, onun huzurunda başlarını kaldırmaya cüret edemeyen ashabın huzurunda yapmak… Bir genç için ölümlerden ölüm beğenmek değil de nedir bu? Ama öyle olmadı. Bu açık yürekli genç içindekini söylemek istedi. İman sahibi. Her soruya verdiği cevapta: ‘Allah beni sana kurban etsin.’ ifadesi, kalbindeki imana işaret ediyor. Bu gencin girdiği bunalımdan kurtarılması gerekmektedir. İmanlı bir genç, ya battığı bataklıkta terk edilecek ya da kurtarılacaktır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ikincisini yaptı. Onu kurtardı ikna ederek. Ürküterek de onu konuştuğu sözden dolayı özür diletebilirdi. Ama o kötü istek gencin içinde gömülü kalacaktı. Kalabalık bir ortamda birkaç hedefi birden gerçekleştirdi Peygamber aleyhisselam. Birincisi, gencin fikrini düzeltti. İkincisi, herkese bir ders verdi; insanlara dinin nasıl öğretileceğini gösterdi. Bize de yol yordam öğretti. İkna etmenin tehdit etmekten daha müessir olduğunu anlatmış oldu. Uygulamalı, ikna edici eğitimin temellerini attı. Sabrın eğitimde bir numaralı malzeme olduğunu gösterdi. Bir kişinin eğitimi için belki orada bin kişiyi bekletti; onlara canlı örnek göstermiş oldu.

Dört: O medresenin icazetli talebelerinden biri olan Enes bin Malik bize başka bir olayı naklediyor. Eğitimi, öğretimi, sabrı, insan kazanmayı, konuşmayı öğreten bir dersi aktarıyor bize: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber mescitte oturuyorduk. Bir bedevi geldi. Mescide işemeye başladı. Peygamber aleyhisselamın ashabı adamın üstüne yürümek istediler, onu azarladılar. Peygamber aleyhisselam: ‘Adamı kesmeyin, bırakın onu’ dedi. Adamı bıraktılar. O da işini bitirdi. Sonra onu çağırdı ve şöyle buyurdu:

‘Bu mescitler, böyle pis işler için uygun değildir. Buralar Allah’ı zikir, namaz ve Kur’an okumak içindir.’ Sonra da oradakilere, adamın işediği yere bir kova su dökmelerini emretti. Cevabını netleştirmenin zor olduğu bir soru var önümüzde: Burada kim eğitilmiş oldu? Bedevi mi, olayı izleyen ve bedeviyi cezalandırmaya yeltenen sahabiler mi? Elbette iki taraf da eğitilmiş oldu. Bir kişiye cami terbiyesi verildi. Diğerlerine de en kaba suçları işleyenlere bile nasıl bir eğitim uygulanması gerektiği, sabır, tatlı söz gösterilmiş oldu.

Evlerinde halıyı kirleten çocuklarına en ağır hakaretleri yapabilen annelerin bir kenarda muhafaza etmeleri gereken bir bilgi olarak saklanmalıdır bu.

Beş: O muhteşem medresenin, öğretimin eğitim olduğu mekânın seçkin talebelerinden, Kur’an’ın mütercimi İbni Abbas radıyallahu anhüma bir örnek veriyor:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Muaz’ı Yemen’e gönderiyordu. Ona dedi ki:

‘Onlara Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığını, benim de Allah’ın Resûlü olduğumu anlat.

Bunu kabul ederlerse onlara, Allah’ın kendilerine her gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını anlat. Bunu kabul ederlerse onlara, Allah’ın mallarında, zenginlerden alınıp fakirlere verilecek bir sadakayı farz kıldığını anlat.’ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisini temsilen bir yetkiliyi Yemen’e gönderiyor. Orduları çıktıkları savaştan sürekli galip dönen bir devletin başıdır o. Onu temsil eden de o gücü temsil etmektedir. Temsilcisine, kararnameleri vatandaşlara sıralamasını emretmiyor. İmanın kademe kademe kalplere yerleşmesini, insanların talimatla iman etmelerinden daha üstün tutuyor. En ağırdan en kolaya doğru bir sıralamayla insanların ikna olacakları bir metodun tercih edilmesini teşvik ediyor. Altı: O medresenin eğitilmişleri de başkalarını eğitirken aynı ilkeleri kullandılar. Kurza bin Kâ’b’den dinleyelim: Ömer bin Hattab, ensardan bir grubu Kufe’ye gönderdi. Ben de onlarla beraberdim. Medine yolundaki Sırar denen yere kadar bizimle yürüdü. Ayağındaki tozları silkeleyip duruyordu. Sonra dedi ki: ‘Siz Kûfe’ye gideceksiniz. Kur’an’la kaynaşmış bir toplumla karşılaşacaksınız. Size gelip: ‘Muhammed’in ashabı geldi. Muhammed’in ashabı geldi’ diyecekler. Size gelip hadis soracaklar. Onlara abdestin üç defa yıkamak olduğunu ama iki kerenin caiz olacağını öğretin.’ Kur’an bilgisi olan ama hadisleri merak eden bir toplumun içinde, farklı bilgi imiş gibi hadise sarılmanın, o şartlarda yararlı olmayacağını düşünen Ömer’den muhteşem bir eğitim ilkesi görüyoruz. Kur’an olduğu gibi kalsın, onun değerinin düşmesine sebep olacak olan hadis bile olsa ona tevessül edilmesin diye tedbir alıyor. Hedef, insanların eğitilmeleri ise o en iyisi ile yapılmalıdır. O anda gerekeni yapmak, öncelikliyi tercih etmek, önemli bile olsa öncelikliyi diğerinden daha önde tutmak bu olsa gerek.

Yedi: O muhteşem medrese mezunu bir başka sahabiyi, eğitim uzmanı olarak izleyelim. Ebudderda radıyallahu anh, Dımaşk mescidinde Kur’an öğretiyor. Talebelerini gruplara ayırmış. Her birine de hoca tayin etmiş. Her grup on kişi, her on kişinin bir hocası var. Ebudderda ise en başta bekliyor; zorlandıklarını ona danışıyorlar. Kur’an okumayı becerip hocasından icazet alan Ebudderda’ya intikal ediyor, ondan ders almaya başlıyor. O, sabah vakti geliyor, namaza kadar devam ediyor. Bir cüz Kur’an okuyor. Onun okuması bitince herkes yerine dağılıyor. Bu sistemi Dımaşk’ta oturttuğunda Ebudderda radıyallahu anh, üzeri çatıyla örtülmüş bir okul yoktu dünyada. Mescitler medrese hâline getirilmişti. Binler, on binler bir sahabinin elinden Kur’an aldılar. Her biri, Cebrail’in getirdiği berraklıkta Kur’an öğrendiler. Allah onlardan razı olsun. İnsanlığa öğretmeyi, eğitmeyi öğreten peygamberimiz Muhammed’e salat ve selam etsin Allah.

Nureddin Yıldız


15 Haziran 2019 Cumartesi

Öğretmekle eğitmek öyle farklı ki (1)


Kolay olanı tercih etmek, kolayla yetinmek insan olarak ortaya koyduğumuz en bariz tavırlarımızdandır. İyiyi, üstünü isteriz ama ödediğimiz bedelin, gösterdiğimiz gayretin iyi ve üstün olmamasından rahatsız olmayız. Azla çok elde etmek, yorulmadan ermek genel karakterimizdir. Allah’ın koruduğu kulları -ki onlar pek azdırlar- böyle bir dairenin dışında tutulabilirler.

Genelde insanı özelde de çocuğu yetiştirmek, öğretmekle eğitmek arasında gelip giden bir çizgi üzerinde sürer. Dine ve dünyaya ait ihtiyaçların çocuğa aktarılması öğretmenin de içinde bulunduğu bir dizi görev ihtiva etmektedir. Günlük hayattan dini vecibelere kadar öğretilmesi gerektiğine inandığımız ne varsa o aslında bir tür eğitim konusudur. Eğitimin ilk aşaması öğretmektir şüphesiz. Bilmek ve bilmeyi özümsemekten oluşan bir süreç, arzulanan sonucu elde etmeye yardımcı olacaktır.

Sadece bir kaşık tutma edebini, mesela kaşığın sağ elle tutulması kuralını, önümüzdekine öğretmek dakikayla sınırlandırılabilecek kadar küçük bir zaman dilimi içinde halledilebilir. ‘Kaşık sağ elle tutulur’ kuralı üç kere bile tekrar edilmeden muhataba öğretilebilir. Ama muhatabın ‘sağ elle kaşık tutar’ hale gelmesi uzun zamanı gerektirebilir. Bilhassa farklı bir uygulama üzerinde yetişmiş birinin sağ elle kaşık tutabilir hale getirilmesi bir eğitim sürecidir; zor olan da bu süreçtir.

Anne babalar ve öğretmenlerin, eğitmekle mükellef oldukları halde öğretmekle yetinip kendilerini teselli etmeleri doğru değildir. Anne babaların, çocuklarını insanî ve imanî değerler üzerine yetiştirmekle mükellef oldukları halde onların üzerinde ‘eğitim’ düzeyinde bir himmet göstermeden öğretmekle yetinmeleri sorumluluktan kaçmak, yeterli gayreti gösterememek şeklinde izah edilebilir.

Namaz gibi hayat boyu uygulanacak ağır bir ibadeti çocuk üzerinde öğretmek ve eğitmek şeklinde iki çizgide tatbik edeceğimizi düşünürsek, eğitim çizgisinin öğretme çizgisi ile aynı olmayacağını takdir etmek zor olmayacaktır.

Ebu Davud’un rivayet ettiği meşhur hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çocukların yedi yaşından itibaren namaz çizgisi üzerine alınmalarını, on yaşından itibaren de namazı ihmal etmeleri hâlinde cezalandırılmalarını emretmektedir. Sadece bu hadisi bile ölçü almamız halinde namaz eğitiminin en az dört yıl sürebileceği anlaşılmaktadır.

Çünkü yedi yaşından itibaren namaz hassasiyeti çocuğa verilmeye başlanmakta ama ceza seviyesine on yaşında gelinmektedir. Ve bu süreç, Medine şartlarındadır. Medine gibi namazın hayat anlamına geldiği bir yerde çocuğun namaza eğitilmiş olması bu süreyi almaktadır. Bir çocuğun namaza eğitilmiş hale gelmesi ne kadar uzun bir süreyi kapsayacaktır; bunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

Ebeveynlerin ve öğretmenlerin/hocaların takdir etmekte zorlandıkları nokta burasıdır. İki rekâtlık bir namazın öğretilmesinin bir gün bile sürmediğine aldanarak, namaz kılmakta ihmalkâr davranan çocuklar hakkında olumsuz kanaat kullanmaktadırlar. Hem kendileri hatalı bir noktada bocalamakta hem de çocukların şahsiyetleri üzerinde yanlış izlerin oluşmasına neden olmaktadırlar. Bu kuralı çocuklar için konuşuyor olsak da büyükler için de geçerli saymamız mümkündür. Büyüğün de eğitilmesi, öğretilmesi kadar kolay değildir. Büyüklere hitap edenlerin de bu hassas noktaya dikkat etmeleri zaruridir.

Bilime bakış

Yaşadığımız asırda eğitim, tıp düzeyinde olmasa da yaygın bir bilim dalı hâline gelmiştir. Müslümanlar olarak, insan üzerinde yoğunlaşmış gündemimiz bizi bilimleşen eğitimin kurallarından yararlanmaya sevk etmektedir. Kanun önünde bir vatandaş gibi olmasa da eğitim biliminin farklı başlıklar altında ortaya koyduğu kurallardan kesinlikle istifade etmeliyiz. İstifademiz elbette seçici olacaktır. Çünkü biz, çağdaş başlıklar altındaki bilgilere yeni ulaşmış olabiliriz. Ama eğitime yabancı bir millet değiliz. Kitabımız okuma emri ile başlıyor. Okumayı, okutmayı ibadet sayan bir dinimiz var. Şehirler gibi kütüphaneler kurmuş bir geçmişimiz var. Gazaliler, İbni Rüşdler bize aittir. Bir süre duraklamış olmamız bizi, öndekilerin gerisinde göstermeye neden olmuş olabilir. Aradaki mesafe kapatılamaz bir mesafe değildir. Eğer eğitimin bilimselleşmesi bizim için yararlanılması gereken bir nimetse, o nimetten önce ümmi olduğu halde insan eğitmenin en mükemmel örneklerini bize bırakan sevgili Peygamber aleyhisselam efendimizin mirasına da sahip bulunuyoruz. Bu miras hem bize hem ondan mahrum olan bizim dışımızdakilere, eğitim adına çok şey kazandıracaktır.

İlk nesilden örnekler

Öğretmenin eğitime dönüşebilmesinin modern bilimin oluşturduğu kurallarla nasıl yürütüleceğini o bilimin kurallarından öğreneceğiz şüphesiz. Ama bizim işimiz, manevi destekle ya da feyizle yürüyecek bir iştir. Çocuklarımızın iyi bir mü’min olarak yetişmeleri, salih insan eğitimi görmeleri ancak bereketli bir çalışma ile mümkündür. O bereketli çalışmanın en muazzam örneklerini de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabı üzerinde uyguladı. Ölü bir toprakta çınarlar büyüttü. Cahiliye hayatı yaşayan bir toplumdan vasıflı mü’minler çıkardı. Onu öldürmeye gelenler onda hayat iksirini yakaladılar. Yaşayıp yaşatanlar olarak tarihe geçtiler. Bizim için en bereketli örnek hiç tartışmasız o nesildeki örnektir. En zor ve kıt şartlar altında en mükemmel insan eğitiminin nasıl yapılabileceğini o nesilde görebiliriz. Öğretim ve eğitimin bilim ötesi, kurallar üstü ilkelerini Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin çocuklar, gençler ve kadınlar/erkekler üzerinde görebiliriz. Ona ait bilgiler bir teori değildir. En pratik uygulamaların en ciddi sonuçlarına ait bilgiler olarak o bilgilere bakabiliriz.

Sahih hadis kitapları bu bilgilerle doludur. Sadece birkaçı üzerinden, cahiliye toplumundan medeniyet toplumunun nasıl yetiştirildiğini izlemeye çalışalım. Şartlarımızın zorluğunu, vakit darlığını, çevre kötülüğünü engel olarak gösteremeyeceğimizi bu örneklerde görelim.

Evlerimizi Medineleştirmemizin mümkün olduğunu, Ebu Leheblerin varlığının mücahit ve zahit bir nesil yetiştirme hedefimizi engelleyemeyeceğini görelim. Açlık, çıplaklık, sıcaklık, soğukluk değil; asıl sorunumuzun himmet düşüklüğü ve önder sıkıntısı olduğunu bilelim.

Bir: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem en pratik eğitim sistemini oluşturdu.

Bugün iman edene, iman aşısı yapıldıktan sonra acilen gerekli bilgiler öğretildi. Bilgi sahibi olan, bildiğini öğretmekle yükümlü tutuldu. Diploma sahibi olma süreci beklenmedi. Yeterlilik sınavına alınmadı. Bir kelime bilen onu başkasına öğretti. Öğretenler ücretsiz gönüllüler ordusunu oluşturuyordu. İbadet ediyor, öğrenip öğretiyorlar, rızık için de çalışıyorlardı. O büyük eğitimi görenlerden biri olan Enes bin Malik radıyallahu anh anlatıyor:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme bir grup insan geldi. Kendilerine, onlara Kur’an ve sünnet öğretecek birinin tayin edilmesini talep ettiler. Onlara ensardan yetmiş kişi gönderildi. O gönderilenlere ‘kurra’ adı verilirdi. Benim dayım Haram da onlardan biriydi. Onlar, gece Kur’an okur, aralarında öğrenirlerdi. Gündüz de su taşıyıp mescide getirirlerdi. Odun toplayıp satarlar, o parayla da fakirler ve Suffa ehli için yiyecek alırlardı.

(Hadis, Müslim’de, Buharî’de Müsned’de)

Bu yetmiş kişi, belli ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin medresesinden ilk mezun olanlar arasındadırlar. Enes radıyallahu anhın verdiği bilgiye bakılırsa, bildiklerinin hocaları olarak meşhur olmuşlardır. Öğreniyorlar, öğrendiklerini de başkalarına öğretiyorlardı. Kimseye de yük değillerdi. Hem mescidin suyunu getirerek hayır yapıyorlar hem odun toplayarak kazandıklarıyla kendileri yiyecek temin ettikleri gibi fakirleri de doyuruyorlardı. Burs ve yardım toplayarak bükülmüş boyunları yoktu. Allah onlardan razı olsun. Bir fakülte kazanınca ilk iş olarak vakıflardan burs formu talep edenle bu yetmiş öğretmenin karakteri arasında önemli farklar vardır.


Devam edecek...

14 Haziran 2019 Cuma

Mü’min Kimdir?


Kış ortasında buzlar neden eridi?

*Mü’min, kavgacı, geçimsiz bir insan değildir. Bilakis hayırlı mü’min, geçinen ve geçinilebilen insandır.

*Mü’min, gelenin şamar oğlanı da değildir. Hakkını arayan, hakkı ayakta tutan insandır.

Mü’min, Allah’ın dostlarını dost, düşmanlarını da düşman bilir. Onlar Allah’a düşmanlık yaptıkları sürece onlarla muhabbet gösterisi içinde olmaz. Çünkü hem Allah’tan yana olmak hem de O’nun düşmanlarına el uzatmak aklın kabul edeceği bir tavır olmaz. Bu olsa olsa münafıklık hastalığı olur.

*Bu nedenle mü’minler Peygamber aleyhisselam zamanından beri iki bloklu bir dünyada yaşadılar: mü’minler ve mü’min olmayanlar. Bu bloklaşmanın fıkhı da oluştu. Kur’an ve hadisler böyle bir tarz belirledi mü’minlere.

*Yaşadığımız zamanda mü’minlerle mü’min olmayanlar arasında bir farkın olmaması için ısrarla uğraşanlar neyin peşinde olabilirler? Hâlbuki kış şartları yani küfür tarafının İslam düşmanlığı aynıdır; ne kalktı ne de azaldı!

*Kılık kıyafetten yemeye içmeye, konuşmadan örfe kadar her şeyde iman farkı olması gerekirken bu fark gitgide erimektedir. Bu erime, mü’min olmayanların mü’minlere yaklaşması şeklinde olsaydı sorun olmayacaktı. Onlar hiçbir yaklaşma göstermedikleri hâlde mesafe erimektedir. Endişe verici olan da budur.

*Zevklerde ve günlük yaşantıda bir benzeşme caiz olmasa da bunun aklen izah edilebilir yönü vardır ama akidede benzeşmenin ya da akidedeki farkların eritilmesinin ne aklen ne de dinen izah edilebilir bir yönü yoktur.

Mü’min Seviyesi

İmanla şereflenen bir insan dünyada doğar, dünyada yaşar ama ahirette ebedî bir hayat için mücadele eder. İman nimeti ile şereflenmeyen biri ise dünyada doğar, orada yaşar ve orada kalacak olan umutlar ve hayallerle yaşayıp ölür. Ebedîlik düzeyinde bir hayali yoktur onun.

Mü’min ile mü’min olmayan arasında bu açıdan bakıldığında ebedîlik ile fânilik kadar fark olması pek tabiidir. İki farklı gözün gördüğü, iki farklı kalbin kavradığı kesinlikle aynı değildir. Dünyayı istasyon gibi görmekle ebedî karargâh gibi görmek arasında muhakkak fark olacaktır.

İncelendiğinde mü’min insanın tefekküründe, mü’min olmayanın tefekküründe görülmeyecek ayrıntılar izlenebilir. Birinde sırf kendisi ve kendisi etrafında dönüp duran kısır görüşler vardır. Onun planları uzun vadeli olmayan, madde etrafında yoğunlaşan, bağlantılı olduğu akrabası ve benzeri yakınları ile daralmış, sınırlı planlardır. İnsanlık kadar geniş değildir. Melekleri ve cinleri de kuşatamaz onun beyni.

Mü’min ise çok farklıdır. Mü’minin kapasitesi, değil insan nevinin tümünü kuşatmak, meleklerin ve cinlerin hatta bütün hayvanatın yer bulabildiği bir kapasitedir. Ahirete yönelik çalıştığı için dünyevi süreçte olup bitenleri nihai kazançlar veya zararlar olarak görmez. Fâni dünyanın fâni kârları veya zararları diye baktığı olaylara takılıp kalmaz. Ufku geniş, göğsü geniş biridir o. Sofrasında doyanlarla o, bir kere daha doyar. Onun yemeği yenmekle azalmaz gözünde. Dertlilerin derdi onun derdini abartmaz.

Mü’min Âdem’in çocuğudur; beşer standartlarında yaratılmıştır ama yüksekleri hedeflediği için, ebedîliğin peşinde koştuğu için kısır döngüye dönüşen sorunlara takılıp kalmaz. O kadar ki rızık bile onun takılıp kaldığı bir sıkıntı değildir. Elinde avucunda varken de böyledir o, eli sıfırken de böyledir.

Nureddin Yıldız

13 Haziran 2019 Perşembe

Kalplerimizdeki Hançer: Liberalizm


İnsanın tabii haklarından ve ihtiyaçlarından biri olan hürriyeti putlaştıran anlayış olarak liberalizm içimize bir hançer gibi saplanmıştır. Allah’ın nazarında bir hiç olan bizim nazarımızda da ahirete gidiş için gerekli bir güzergâhtan başka anlam ifade etmeyen dünyayı ve dünyalığı putlaştıran bu anlayış, her gün biraz daha kök salmakta ve bizi, akidemizi kemirmektedir.

‘Ne istiyorsam onu yaparım’ şeklinde özetlenebilecek liberal anlayış, devleti bile bir kenara itmekte ve hizmetçi ya da muhafız durumuna getirmektedir. Nefislerin de hoşlanacağı bu düşüncenin bir anda yayılmasında elbette şaşılacak bir şey yoktur. Herkes kendi başına bir devlettir âdeta. Ferdiyetçilik abartılmış, İslam’ın ruhu olan cemaat idraki aşağılara çekilmiştir.

Akılcılık öne çıkmış, iman sahibi insanlar bile âyet ve hadislere karşı cüretkârane bir dille ‘bana göre’ diyerek karşılık verebilmişlerdir. Önceleri Ümmet’in büyüklerine Ebu Hanifelere karşı ayaklanan liberal kafa, işi sonunda hadislere ve âyetlere uzatmaya götürebilmiştir. Buna rağmen Ramazan’da herkes takva, hacca gidip geçmişi paklamak herkesin hakkı!

Liberalizmin içimize sızmasını siyonizme yıkmanın bir kurtarıcılığı yoktur. Evet, başı çeken güruh onlardır. Onlar pek çok fitne gibi bunun da başıdırlar. Fakat bizim de bid’atlerde sakınca görmeyen anlayışımızın bedelini kabullenmemiz gerekiyor. İbadeti ve kulluğu kalplere gömüp, siyaseti ve ticareti dinin dışında gören anlayışa karşı sessizliğimizin akıbetini başkalarına yüklememiz doğru mudur?

Emri bilmaruf ve nehyi anilmünkeri hocaların vazifesi olarak gören tutumumuzun hiç mi kötü sonucu yoktur. Ümmet’i bugünlere taşıyan mücahit ve muttaki kadroların dillere dolanmasına sessiz kalınışın da mı sonuçlarını üstlenmeyeceğiz? Zahidlerin ve âbidlerin yerine yöresel şahsiyetlerin örnekler olarak yerleşmesi de mi suçumuz değil?

Eğer bugün, şu sistem de İslam’a uygun olabilir diyebiliyorsak, Allah’tan başkasının kullarına hükmetmesini, bizim grubumuzun, cemaatimizin yüksek menfaatleri gereği önemsiz bir iş olarak görebiliyorsak sonuç normaldir.

İşte içimize sızan liberalizm ve onun yavruları olan bencillik, ben eksenli hayat anlayışı, putlaşan dünya nimetleri, doyumsuz zevklerimizi ilahlaştırışımız. İşte liberalizm; demokrasinin yavrusu, Avrupa standartlarının gereği!


Nureddin Yıldız

12 Haziran 2019 Çarşamba

İnsanın tamiri mümkündür


* İnsan olmak hata etmeye müsait olmaktır. Babamız Âdem aleyhisselam bile, hata şartlarının oluşmaması gereken bir konumda iken hata etmiştir. Hata eder olmak ne insanlıktan ne de İslam’dan uzaklaştırmaz. Hata bizim bünyemizde tohum gibi bulunmaktadır. Hata etmemek için uğraşmak, meydana gelirse telafi etmek için gayret etmek gayet doğaldır, hatta gereklidir. Hatasızlık bir insan için mümkün olsaydı ashap hatasız bir hayat yaşarlardı. Üstünlüklerine rağmen hatalara düştüler. Bunu bir gerçek olarak kabullenmemiz işimizi kolaylaştıracak, insanların hatalarına karşı paniklemeyeceğiz. Evliya için bile hatasızlık şartı yoktur.

* Birbirimizi hata edişimize göre değil, hatalarda ısrar etme veya hatadan dönmeye göre değerlendirirsek daha gerçekçi olmuş oluruz. Anne-baba ve eğitimci sorumluluğu altındakine böyle bakmalıdır. Hem kazanır hem rahat yol alır.

* Hatalının hatasını düzeltmek önemli bir meziyettir. Bazı düzeltmeler hataların kökleşmesine, hatadan daha büyük bir hatanın oluşmasına sebep olmaktadır. Düzeltmek için kolları sıvamak yeterli değildir. Sözün ve tavrın uygunluğu kesinlikle düşünülmelidir. Hatanın kökleşmesine sebep olmak mesuliyet almaktır. Bir öğrencinin hatasını düzeltmeye çalışan öğretmen, o hatayı düzeltirken talebesi üzerinde bir öğretmen nefretine neden oluyorsa, bu tutumu hatayı hata ile düzeltmek olur ki yanlıştır.

* Hatayı teşhir etme sonucu doğuran düzeltmeler yanlıştır. Şeriatımızın ana ilkelerinden biri kötülüğü teşhir etmeme, kötüyü konuşmamadır. Kötülük teşhir edildiği kadar güçlenmekte, taraftar bulmaktadır. Bulduğu taraftarında sabitleşmektedir. Hata düzeltmede esas olan yaymadan, dağıtmadan düzeltmektir. Düzeltmek için seçilecek zamandan, kullanılacak kelimelere, düzeltme mekânına kadar her husus dikkatle seçilmelidir. Niyetsiz olmaz

* En temel ilkelerden biri şudur:

‘Ameller niyetlere göredir; herkese niyetinin karşılığı vardır.’ Bu ilke, hata düzeltmek, insan ıslah etmek isteyen için iki açıdan önem arz etmektedir. Birincisi: Niyetin Allah rızası olması durumunda ancak Allah kuluna yardım eder. Kul işini kolay becerir. İlahi yardımla yürümekle, insan kapasitesi ile yürümek aynı değildir. İkincisi: Yapılan işin sonunda sevap elde edilmesi de ancak niyetin Allah rızası olmasıyla mümkündür. Aksi takdirde kısır bir daire içinde dönülür durulur. Çocuğuna nasihat eden ebeveynin, öğrencisini terbiye etmeye çalışan öğretmenin, mü’min kardeşinin halini düzeltmeye çalışan kişi niyetini halis tutmalıdır. Allah için yapılanla başka bir maksatla yapılanın aynı olmayacağı açık bir gerçektir.

Bilhassa bilinçli/bilinçsiz nefsanî bir intikam, pansuman tedavisi bile yapmaya yeterli olmaz.

* İnsan hatası düzelten, yapacağı düzeltmede ikinci bir hataya sebep olmaması için şeriatımızın o konudaki kurallarını bilmelidir. Kaş yaparken göz çıkarmamak için, ehil şartlarda düzeltmeye çalışılmalıdır.

* Mevcut hatanın hacminden daha büyük bir sonuç üretecek düzeltme, düzeltme değildir.

Mezhepler arasındaki farklılıkları hata kabul edip, düzeltmeye çalışmak ikinci bir hatadır.

Camide yanlış bir iş yapanı sesli bir şekilde ikaz etmek, cami içinde tartışma ortamı ihdas etmek ikinci bir hatadır. Döverek hata düzeltmek yoktur. İnsan ve dayak bir araya geldiğinde ıslah geri itilmiş olur. Mü’minlerin izzeti nefsini rencide edecek bir üslup kullanmak ikinci bir hatadır. Bir nafileyi düzeltmek için farzı ertelemek ikinci bir hatadır.

İnsanın, tıbbi veya teknik alanda uzmanlık gerektiren bir konuda müdahaleci olması da bir hatadır.

* Sabırsız ve kaba insanın düzeltebileceği bir hata yoktur. Sabırsız yarayı derinleştirir, kaba yaraya yara katar. Sabır ve yumuşaklık, nezaket kendi kendine bir düzeltme hamlesidir. Sonuçları baştan görmek isteyenler, olgunlaşmamış meyveleri devşirenlerin akıbetine mahkûmdurlar.

Eşler, birbirlerinin hatalarına karşı kesinlikle, iki günlük düzelme sürece belirlemeleri yanlıştır. Sabretmek iyi sonuç görmenin birinci şartıdır. Sabır da birkaç günlük bir eylem değildir. Bir kadının, acil durum arz etmeyen bir hata için hamilelik döneminde ıslahata alınması hatadır. Böyle bir hatanın bedeli de başarısızlıktır.

Eğitimci sabırlı olacak. Cemaat ıslah etmek isteyen imam sabırlı olacak. Acele hatanın ta kendisidir. Hata, nasıl hata düzeltir! Merhametlilerin başarısı daima daha yüksektir.

* Günahların büyük, küçük ayrımına tabi tutulmasındaki hikmet unutulmamalıdır. Büyük günaha küçük günah muamelesi yapılmamalıdır. Tersi de doğru değildir. İnsanın hatasına karşı o hatanın hacmi kadar muamele yapılması gerekir. Yaralama ile öldürmeyi, kırma ile ezmeyi aynı kefeye nasıl koyarız? Hataya bakışımız, bizim gerginliğimiz veya özel durumumuzla belirlenmemelidir. Hataya ait hükmümüzü o hatanın hacmi belirlemelidir.

Bir bardak suda fırtına koparmak olarak anlatılabilecek tavırlar kendi başına hatadır zaten, nasıl başka bir hatayı düzeltebilir!

* Hatayı düzeltirken, hatanın sahibine de dikkat edilmelidir. Çocuğun hatasını çocuksu yollarla, yaşlının hatasını da onun yaşına mütenasip yollarla düzeltmek gerekir. Mevki sahibi birine karşı muamele kesinlikle farklı olur. Bir annenin çocuklarının önünde azarlanması, hatasının yüzüne vurulması çirkinliktir.

Bir insanın bir hatasını görünce onun önceki güzelliklerini yok saymamız adalet değildir. Hatasızlık mümkün olmayacağına göre, idealimiz hataları iyiliklerinden az olan insan olmaktır. Bu realiteye daha uygundur. Ayıpsız insan yerine az ayıplı, ayıpları giderilmiş insan aramalıyız. Mesela çocuğun yalan konuşması düzeltilmesi gereken bir hatadır. Çocuğu ikinci yalanlara zorlayacak, aceleci bir işlem yerine sabırla ve dua ile yol almak daha bereketli sonuçlar getirir.

*İdealist tutumlar hatalıdır. Her insan farklıdır. Ağaca şekil verildiği gibi insana da şekil verilmesini beklemek doğru değildir. Asgari şartlarda bir seviyeyi tutturduktan sonra herkesi olduğu gibi kabul etmek gerekmektedir. Kadını kadın olarak görmek, erkeği erkek, çocuğu çocuk, yaşlıyı yaşlı görüp, öyle bakmak başarmak için önemlidir.

* İnsanı düzeltmenin en kestirme yolu, hatasına sebep olan çevresinin düzeltilmesidir. Çevre, arkadaş hata üreten unsurlardır.

* Her insan kendi hatasından mesul tutulmalı; hatalar için çete gözlüğü kullanmak düzeltme ihtimalini düşürür.

* Hatadan dolayı terk edilmesi gerekene uygulanan terk, tamamen bağı koparma tarzında olmamalıdır. Her an dönülebilecek mesafede durmak en uygun olandır. Bunu tepkide aşırılık olarak da yorumlayabiliriz.

* Hataların önemli sebeplerinden biri de iyi örneklerin göz doldurmuyor olmasıdır. Hatayı düzeltmeye çalışırken, iyi olduğuna inandığımız örneklerin takdiminde yarar vardır.

* İyi bir düzeltme ve tekrarlamayı önleme, hatanın sebeplerinin de araştırılması ile mümkün olur. Hırsızlık türü suçlar işleyen çocuğun, neden çalmaya meylettiği araştırılmadan kalıcı düzeltme yapılması bir anlam ifade etmez.

* Bilhassa çocuklar için, onların hatasını anlamalarını sağlamak ıslah için önemli bir yardımcıdır.

* İstişare etmeyi bilmek şarttır. Her şeyden anladığını, sözünün muhakkak tesir edeceğini zannedenin tuttuğu hata, konuştuğu bir başka hata olabilir. Hatayı bilenler çoğaldıkça sıkıntı büyüyecektir.

* Bir insanın hatasını kabullenip, düzeltme gayreti içinde olmasını onun adına bir iyilik olarak görmemiz gerekir.


Nureddin Yıldız

11 Haziran 2019 Salı

Bu Ümmet Görevli Bir Ümmettir


Bu Ümmet’in görevini icra etmesi yani insanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olması ancak Allah’ın yardımı ile yerine getirilebilecek bir görevdir. Şeytanın ve yandaşlarının direnişi karşısında mü’minlerin tek başına iş görmeleri mümkün değildir. Şeytana direnme ve engelleme gücü veren Allah Teâlâ olduğuna göre şeytanın karşısında cihat edecek, Allah’ın sözünü en üstün ve tek söz hâline getirecek mü’min nesillere de yardım etmesi yine O’nun kanunları gereğidir. O yardım ederse mü’minler iş becerebilirler. Mü’minlerin taşıdıkları yükün ağırlığı çok büyüktür. Bütün insanlığın yükünü taşımak ancak Allah’ın yardımı ile kaldırılabilir nitelikte bir görevdir.

Bizim burada anlamamız ya da çözmemiz gereken mesele şudur: Allah Teâlâ, yardımını sıradan her kuluna mı yapıyor yoksa yardımın bir şartı ve ön hazırlığı var mıdır? Elbette hemen takdir edilir ki sıradan bir yardım yoktur, olamaz da. Öyle bir yardım olacak olsaydı dünya hayatının imtihan için seçilmesine gerek olmazdı. Ashabı kiram; yardım gören, yardımı gözleri ile izleyen bir nesil oldukları hâlde yola çıktıklarında hemen yardım görmediler. Allah’ın yardım vaadi, ayet ayet indikten seneler sonra Bedir yardımı geldi. O yardımdan önce onlar, bin bir çileye maruz kaldılar ve sabrettiler. Hicrete zorlandılar, her şeylerini terk ettiler. Allah için ne verilmesi gerekiyorsa tereddüt göstermeden verdiler. Geçirdikleri imtihan yıllarının ardından yardım geldi.

Şartlar

Evet, dava Allah’ın davasıdır. Din Allah’ın dinidir. Mü’minler ise Allah’ın dinine hizmet etmek için seçilmiş kullardır. Bu seçilmişliklerinin hakkını vermeleri ya da verememeleri, imtihan sonucu olarak karşılarına çıkacaktır.

İmanın gerçek bir iman olması, muhtevasının doldurulmuş olması, Allah’a O’nu görüyor gibi kulluk edebilme şuuru, gerçek bir tevekkül, dünyaya karşı zahit davranabilmek yardımı hak etmenin ön şartlarıdır. Bir başka şart da imanın salih amellerle beslenmesidir. Salih amel kavramının gerektirdiği bütün ameller, fertler ve toplum olarak sahiplenilmelidir.

Bir başka şart da dinin bir bütün olarak alınmasıdır. Tekkeye veya camiye daraltılmış bir din ya da camisi ihmal edilmiş bir din, Allah’ın yardımını celb edemez. Dini indiği gibi bir bütün olarak almak gerekiyor. Elbette her insanın, her toplumun dinin tamamını kaldırma kapasitesi olmayabilir ama idrak, dinin tamamını kuşatan bir idrak olmalıdır.

Zaman ve mekân uygulamayı etkileyebilir ama imanı ve emeli etkilememelidir. Bu bütünlüğe, farzların ve Sünnetlerin ihmal edilmemesi açısından da sayısal olarak bir bütünlük olması açısından da bakabiliriz. Bir başka bakış zaviyesi de şudur: Allah’ın yardımını hak edecek bir nesilde, evle cami arasında bir çelişki izlenmemesi gerekiyor. Camide kulluk kıvamının yakalandığını düşünülürken evlerde “kulluk standartları” dışına taşıldığında mü’min kıvamı açısından bir eksiklik söz konusu olacaktır. Bu da yardımın gelmesine manidir. Bunlar gerçekleştiğinde Allah’ın yardımı haktır, bir vaattir. Yardım sözü de Allah’ın sözüdür. “Ama bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, iyi davrananlarla beraberdir.” (Ankebût, 69)

Ayet, Allah’ın yardımını Allah’ın yolunda cihat edenlere yönlendirmektedir. Cihat ise meydanlarda savaşmanın ötesinde, içinde savaşın da bulunduğu Allah yolundaki bütün gayretleri ihtiva eden bir kavramdır. Şeytan bize tamamını yapamadığımız işlerden el çektirmeden biz, işlerin tamamına talip olup yapabildiğimiz kadarına sarılma yolunu tercih etmeliyiz. Kurtarıcı metot budur. Bu anlamın içini doldurması için sarih başlıklar hâlinde Allah’ın yardımının kime olacağını vurgulayabiliriz:

* Allah’ın hükümleri uygulanmalıdır. Namaz bir hükümdür, hırsızın Kur’an’da takdir edilen cezası da bir hükümdür. Zekât da bir hükümdür zekât dışında infak etmek de bir hükümdür. Kur’an ve Sünnet’in emrettiği her şeyin yapılması ve yasakladıklarının da terk edilmesi, hüküm olarak genel bir kuralın adıdır.

* Allah’ın zalimlere yardımı yoktur. Yardım bekleyen zulmetmeyecektir. Bu zulüm, kırbaçlamak olarak anlaşılabileceği gibi eşlerin birbirlerine zulmetmesi olarak da anlaşılabilir. Kadın erkeğe, erkek kadına eş olarak zulmetmeyecektir. Çocuklar ebeveynlerinden zulüm görmeyeceklerdir. Ebeveynler de çocuklarından zulüm görmeyecektir. İşçi de zulüm görmeyecektir mal sahibi de.

* Mü’minler, emri bilmaruf ve nehyi anilmünker yapacaklardır. İyiliği emreden, kötülüğü alıkoyan bir ümmet Allah’ın yardımına hak kazanır.

*Ümmetin birliği olacaktır. Ashabı kiramın, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek naaşını bırakıp önce siyasi lideri seçmeye gitmelerinin, onu gerçekleştirince de naaşla ilgilenmelerinin iyi düşünülmesi gerekiyor. Bir halifenin arkasında toplanmanın dışında hiçbir alternatif, bu Ümmet’in aynı safları kullandığını ispat edebileceği bir çare değildir. Hilafeti dava edinmek şarttır.

* Bu Ümmet, içine kapanık bir ümmet olamaz. Bütün insanlık bu Ümmet’in projesinde bulunmalıdır.

* Sabreden ve sebat edenlere Allah’ın yardımı vardır. Zamanı kendi menfaatlerine göre sınırlayanlar, Allah’ın kaderini anlayamamışlardır. Zaman bize göre değil Allah’a göre işlemektedir. O da ne zamanı takdir buyurdu ise yardım da o zaman gereklidir. Nuh aleyhisselam için bu zaman bin seneye yakın bir zamandı. İbrahim aleyhisselam için o kadar uzun olmadı. Peygamber aleyhisselam efendimiz için ise yirmi yıl oldu. Zamanı takdir eden ancak onu yaratandır. Kullar, kendilerine göre bir zamanlama yapamazlar, yapsalar da bu boş bir beklentinin ötesine gidemez.

* Allah’ın imtihanını Ebu Cehil’le sınırlı görmek yanlıştır. Ebu Cehil bir imtihandır elbette ama nimetler de imtihandır. Çocuk da imtihandır. Sıhhat de imtihandır. Belalarla nimetleri aynı gözle görmek gerekiyor. Hiçbiri hesapsız değildir, boşuna değildir.

Allah’ın, mü’min kullarına yardım vaadi haktır. Mü’minlerin, yardımın geleceği zamanı kollamaları ve yardım görecek mü’minler olmayı irdelemeleri gerekmektedir.

Kur’an, Allah’ın kanununu koymuştur: “Allah vaadinden asla dönmez.” Bu ayet, Hacc suresinin 47. ayetidir. Hacc suresinin o ayetleri ise Allah’ın dinini yalanlayanları tehdit eden ayetlerden oluşmaktadır. Biz, Allah’ın vaadinin hak oluşunu içimize sindirirken bu ayet, gözümüzü aydınlatan bir ışık olmaktadır. Ayeti topluca görebiliriz:

“Onlar senden, azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vaadinden asla dönmez. Muhakkak ki Rabb’inin nezdinde bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.”

Dikkat edilirse ayet, Allah’ın vaadinden dönmeyeceğini beyan ettikten sonra O’nun katında bir günün insanların hesabıyla bin yıl gibi bir rakama karşılık olduğunu vurgulamaktadır. Buradan hareket edildiğinde mü’minlerin kendi beşerî rakamları ile hesap yapmaları durumunda, Allah’ın hesabını anlamakta zorluk çekecekleri ortaya çıkmaktadır. Ashabı kiramda olduğu gibi, işi Allah’a havale edip çalışmak esastır. Bunu yapabilenler kazananlar olacaktır.

Allah’ın vaadi olan şeyi mü’minlerin takdir edememesinin sebebi Rûm suresinin altıncı ve yedinci ayetinde gösterilmektedir. “Allah vaadinden caymaz fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise onlar tamamen gafildirler.”

Allah’ın kullarına zafer vaad etmesini anlayamamak ya da o vaadin tahakkuk sürecini takdir edememek, hayatı dünya yaşantısından ibaret zannetmekten kaynaklanmaktadır. Dünya hayatı derinleştikçe ahiretten uzaklaşıldığı gibi Allah’ı ve kitabını idrak de zorlaşmaktadır. Bir kere daha akidenin ve akideyi özümsemenin önemi anlaşılmış olmaktadır.

Dünya hayatında razı olunacak bir sonuca ulaşmanın adı akıbettir. O da Allah’tan korkmayı esas alanların hakkıdır. Onlar, Allah’ın vaadini iliklerine kadar hissederler. Kim Allah’ın sözünü anlıyorsa kazanan o olacaktır:

“Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Akıbet, (Allah’tan korkup günahtan) sakınanlarındır.” (A’raf, 128)


Nureddin Yıldız

10 Haziran 2019 Pazartesi

UHUD SAVAŞI


(H. 3/M. 625)

Hicret'in üçüncü yılında Uhud dağı civarında müşriklerle yapılan savaş.

Uhud savaşından önce Kureyş'in öfkesi kabarmış, kin ve intikam duyguları artmıştı. Bedir'de yakınlarını kaybeden Utbe kızı Hind ".. Muhammed'le arkadaşlarından öç almadıkça içim rahatlamayacak, Muhammed'le savaş yapmadıkça koku sürünmek bana haram olsun. Sevdiklerimin intikamının alındığını gözümle görmedikçe bana sevinmek yok!" diyordu. Ebu Süfyan ve başkaları da buna benzer şekilde and vermişlerdi. Ebu Süfyan'ın yürüttüğü kervanın malları Daru'n-nedve'de topluca durmaktaydı. Müşriklerin ileri gelenleri, herkese katılma payını verdikten sonra geri kalan kâr ile güçlü bir ordu hazırlanmasına karar verdiler. Onlara göre Müslümanlar Kureyş büyüklerini öldürmüşlerdi, onların intikamını almak gerekliydi. Bedir'de yakınları öldürtücüler karalar giyinmiş vaziyette kabileler arasında dolaşıyor, şairler mersiyeler söyleyerek Araplar savaşâ teşvik ediyorlardı.

Putperest Kureyşliler Mekke dışındaki Arap kabilelerinin de katılmasıyla 3000 kişilik bir askerî kuvvet hazırladılar. Bu kuvvette 700 zırhlı, 200 atlı süvari, 3000 deve vardı. Aralarında, başta Ebu Süfyan'ın karısı Hind olduğu halde 14 tane de kadın vardı. Bedir'de babasını ve öteki yakınlarından bazılarını kaybetmiş olan Hind'in kalbini iğrenç bir intikam duygusu bürümüştü. Amcası Abbas (r.a) Hz. Muhammed (s.a.s)'i çok severdi. Bu sebeple bir mektup yazarak Kureyş'in savaş hazırlıklarını yeğenine bildirdi. Peygamberimiz (s.a.s) amcasından gelen mektubu okuttu ve mektupta bildirilen haberi gizli tutarak keşifçiler gönderdi. Keşifçilerin getirdiği haberler mektupta amcasının bildirdiklerine aynen uyuyordu. Düşman büyük bir ordu hazırlamıştı ve Medine'ye doğru ilerliyordu.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) bir savaş meclisi kurarak meseleyi ayrıntılı olarak ashabıyla görüştü. Resulullah (s.a.s) düşmanı şehrin dışında karşılamayıp şehri içerden savunmak görüşündeydi. Fakat özellikle Bedir savaşına katılan gaziler hakkında nazil olan övücü ayetlerin etkisinde kalan gençler, düşmanın dışarıda karşılanmasından yana idiler. Düşmanla bir meydan savaşı yapmak istiyorlardı:

Resulullah (s.a.s) ashabın isteklerini kırmayarak düşmanı karşılamak üzere kılıcını kuşandı, zırhını giydi. Münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selül şehrin içinde kalınarak savunma yapılmadığını bahane ederek 300 kişilik kuvvetini geri çekti. Gayesi savaşmak değildi. Müslümanları düşman karşısında güçsüz bırakmak istiyordu. Böylece Müslüman ordusunun mevcudu 1000'den 700'e düşmüş bulunuyordu.

İslâm Ordusunun Harp Alanına Hareketi

Düşman, Medine'nin yegane açık sahası olan kısımdan içeriye sızarak karargâhını Uhud dağının Medine'ye bakan eteklerinde kurmuştu. Resulullah (s.a.s) 700 Müslümanla Cumartesi sabahı Uhud dağına ulaştı. Sırtını dağa vererek karşıdaki çorak arazide yer tutan düşmana karşı saf tuttu. Düşmanın düşüncesi Müslüman ordusunu mağlub ettikten sonra şehri yağmalamaktı. Bunun için Medine'nin yakınında Uhud önleri savaş sahası seçilmişti.

Resulullah (s.a.s) Bedir'de olduğu gibi bu savaşta da İslâm ordusunu savaş düzenine göre yerli yerine yerleştirdi, düşmanın sızabileceği, kuşatma yapabileceği geçit ve gedikleri de okçularla korudu ve özellikle ordunun sol tarafındaki dağın vadisini beklemek üzere Abdullah b. Cübeyr kumandası altında elli kişilik, okçu birliğini bıraktı ve "Düşman yense de, yenilse de kesinlikle yerlerinizden ayrılmayınız. " diye tembihte bulundu.

11 Şevval 3 (27 Mart 625) Cumartesi günü savaş teke tek vuruşmalarla başladı; Hz. Ali, Hz. Hamza ve öteki İslâm savaşçıları hasımlarını öldürdüler. Sonra savaş kızıştı. Resulullah (s.a.s) almış olduğu askerî tedbirler ve uygulamış olduğu planlar sayesinde ilk safhada Müslümanlar galip geldiler.

Hz. Hamza'nın şehid edilmesi

Resulullah (s.a.s)'in amcası Hz. Hamza kükremiş bir arslan gibi düşmana kılıç sallayarak ilerliyor, hasımlarını kırıp geçiriyordu. Diğer Müslümanlar da ellerinden gelen çâbayı gösteriyorlardı. Düşmanlar da olanca gayretleriyle kılıca sarılmalarına rağmen bozguna uğramaktan kendilerini kurtaramadılar. Tef çalarak askerlere moral veren düşman kadınları bile korku içinde dağ yamacına tırmanmaya, kaçmaya başladı. Bununla beraber henüz kesin netice alınmış değildi; düşmanın hızlı bir şekilde takibi ve dönmeyeceği bir noktaya kadar kovalanması gerekiyordu. Halbuki bu inceliği ve harp usulünün bu yönünü bir an unutarak gaflete düşen ve dünyalığa meyleden Müslümanlar kılıçlarını bırakıp ganimet toplamaya koyulmuşlardı. Ordunun gerisindeki vadiyi bekleyen elli okçu da kumandanlarının ısrarlarına rağmen Resulullah (s.a.s)'in kesin emrini unutarak "Kardeşlerimiz üstün geldi, biz niye bekleyelim" diyerek yerlerinden ayrıldılar, ganimet toplamaya giriştiler.

İşte bu sırada böyle bir anı gözetlemekte olan 200 kişilik düşman süvari birliği komutanı Halid b. Velid az sayıdaki İslâm okçusunun kaldığı geçidi rahatça ele geçirerek İslâm ordusunu arkasından vurmaya başladı. Bunu gören müşrikler geri döndüler ve yeniden hızlı bir saldırıya giriştiler. Böylece Müslümanlar iki ateş arasında kaldılar, üstünlüğü sağlamışken dünyalığa dalmaları ve Peygamber'in emrini çiğnemeleri yüzünden zor durumlara düştüler. İşte bu safhada Hazma (r.a) Ebu Süfyan'ın karısı Hind'in kölesi Vahşi tarafından mızrakla vurularak şehid edildi. Resulullah (s.a.s)'in Hicretten evvel Medine'ye tayüz ettiği ilk öğretmen Mus'ab b. Umeyr (r.a) de bu esnada şehid düşenler arasındaydı. Mus'ab (r.a) sima itibariyle Resulullah'a benzediğinden şehit düştüğünde, onu şehit eden kimse Resulullah (s.a.s)'i öldürdüğünü haykırıyordu. Bu durum Müslümanların daha da dağılmasına sebep oldu. Ancak kısa zaman sonra Resulullah (s.a.s)'in sağ olduğu anlaşıldı. Uhud dağının hemen eteklerinde bulunan Resulullah(s.a.s)'in çevresi büyük çarpışmalara sahne oldu. Müslümanlar onun etrafında dönüyorlar gerektiğinde kollarını, bacaklarını kalkan yerine kullanıyorlardı, Hz. Talha bu yolda kolunu kaybetmişti. Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a)'a ise Resulullah ok veriyor ve: "Anam babam fedâ ol sun, at yâ Sa'd" diyor; oklarının isabet etmesi için Allah'a dua ediyordu. Müşrikler Resulullah (s.a.s)'ı öldürmek için hücum ettikçe Müslümanlar onun çevresinde giderek çoğalmışlar ve çetin bir savunma hattı kurmuşlardı. Düşman bu hattı yaramayacağını anlayınca geriye çekilmek durumunda kaldı ve böylece savaş üçüncü safhada denk bir duruma geldi. Ebu Süfyan karşı dağa, Resulullah (s.a.s)'da Uhud'a doğru tırmandı ve bugün hâlâ ziyaret edilen mağarada dinlendi. Resulullah (s.a.s)'ın dişi kırılmış, yanağı yarılmıştı. Kızı Fatma onu tedavi etti. Ebu Süfyan ile Hz. Ömer'in karşılıklı konuşması da bu esnada cereyan etmişti.

Kureyşli müşrikler bu savaşta o kadar vahşiyane şeyler yapmışlardı ki, belki tarihte benzerine az rastlanırdı. Müslümanlar bu savaşta 70 şehid vermişlerdi. Düşmanlar özellikle de müşrik kadınlar şehid Müslümanların burunlarını ve kulaklarını kesiyorlardı. Ebu Süfyan'ın karısı Hind ve öteki bazı müşrik kadınları Müslüman şehidlerin organlarından yaptıkları gerdanlıkları boyunlarına takmışlardı. Ayrıca Hind, Hz. Hamza'nın ciğerini çıkartarak ağzında çiğnemek iğrençliğini gösterebilmişti.

Uhud'tan ayrılan Ebu Süfyan bir süre sonra geri dönerek Medine'ye saldırmak ve başladıkları işi tamamlamak isteğine kapılmıştı. Esasen böyle bir durumu, Resulullah (s.a.s) tahmin etmiş, 70 şehid ve yaralıya rağmen savaşın hemen ertesi Pazar günü düşmanı takibe karar vermişti. Resulullah (s.a.s) 70 kişilik süvari birliği ile 8 km. Kadar müşrikleri takibetti. Sonra konaklayarak üç gün bekledi. Geceleri ateş yaktırarak düşmana savaştan yılmadıkları mesajını veriyordu. Müslüman olmadığı halde Müslümanların dostlarından olan Huzaa kabilesinden Mabed-i Huzâî, Resulullah (s.a.s)'i gördükten sonra Ebu Süfyan'a giderek onun arkadaşlarıyla birlikte savaş için geldiklerini söylemiş, Ebû Süfyan da yeni bir vuruşmayı göze alamayarak Mekke'ye gitmiş ve Medine'ye saldırmaktan vazgeçmişti. Böylece Müslümanlar, bu savaşta birinci safhada üstünlük sağlamışlar, gaflet ve dikkatsizlik neticesinde ikinci safhada ilahî bir imtihana uğratılarak mağlubiyet acısı kendilerine tattırılmış, fakat üçüncü safhada durum denkleşmişken Resulullah (s.a.s)'in cesaretle takibi neticesinde düşman korkutulmuş ve üstünlük tekrar Müslümanlara geçmişti.

Savaştan Bazı İlginç Tablolar

Enes b. Mâlik diyor ki: Amcam Enes b. Nadr'ı Uhud meydanında öldürülmüş olarak bulduk; üzerinde 80 kadar kılıç, süngü ve ok yarası vardı. Müşrikler işkence yapmış olduklarından, kimse onu tanıyamadı, yalnız kız kardeşi parmaklarından tanıdı. Biz şu ayetin amcam ve benzeri hakkında inmiş olduğunu sanıyoruz: Müminlerden bir çok kimseler Allah'a vermiş oldukları sözlerini yerine getirdiler" (el-Ahzâb, 33/23).

Hz. Hamza'nın kız kardeşi, Müslümanların bozguna uğradığı haberini alınca Medine'den savaş alanına gelmişti. Bunu farkeden Resulullah (s.a.s) Hz. Zübeyr'e, Hamza'nın cesedinin parçalanmış vaziyette ona gösterilmemesini tenbih etmişti. Bunu hisseden Safiyye, "Kardeşimin şehid olduğunu biliyorum. Allah yolunda böyle fedakarlıklar her zaman gerekir" demiş ve parça parça edilmiş kardeşinin cesedini görünce de, Hepimiz Allah'ın mülküyüz ve O'na döneceğiz"demek suretiyle büyük bir teslimiyet örneği gösterebilmiştir.

Ensar'dan bir kadın da savaşta babasını, kardeşini ve kocasını kaybetmişti., Bunları haber aldıkça hep Hz. Muhammed (s.a.s)'in sağ olup olmadığını soruyordu. Onun sağ olduğunu öğrenince; "Sen sağ olduktan sonra her felâket hiç gelir!" demişti.

İslâm şehidleri ikişer ikişer toprağa verildiler. Tablo göz yaşartıcı idi.

Hz. Hamza (r.a) kaftanı ile toprağa veriliyordu. Hz. Peygamber'in hicretten önce Medinelilere İslâmî öğretmesi için tayin ettiği ilk öğretmen Mus'ab b. Umeyr (r.a) toprağa verilirken üzerindeki elbise kısa gelmişti. Göğüs tarafına örtülünce alt kısmı, alt kısmına örtülünce de göğüs kısmı açıkta kalıyordu. Resulullah (s.a.s) örtünün alt kısmına örtülmesini üst kısmına da izhir denilen kokulu otlardan konulmasını emir buyurmuştu.

Resulullah (s.a.s) Uhud şehidleri hakkında şöyle buyurmuştur:

"Uhud harbinde kardeşleriniz şehit olunca Allah Teâlâ onların ruhlarını bir takım yeşil kuşların içlerine koymuştur. Bunlar Cennet ırmaklarına gelirler, içerler ve Cennet meyvelerinden yerler. Sonra bu kuşlar, arşın gölgesinde asılı bulunan altın kandillere konup tünerler. Şehid ruhları artık böyle mesut bir hayata erişince; bizim cennetteki bu halimizi dünyadaki kardeşlerimize kim bildirir ki, onlar da bilsinler de cihatdan çekinmesinler demişlerdi" (Tecrîd,186 vd; İbn Sa'd, II; 148).

Hüseyin ALGÜL


9 Haziran 2019 Pazar

AZİMET VE RUHSAT NEDİR?



Sözlükte azîmet “bir şeye kesin olarak yönelmek, niyetlenmek” anlamındadır. Azîmetin karşıtı ruhsattır. Sözlükte “kolaylık, devamlı olan” ruhsat, fıkıh ilminde “meşakkat, zaruret, ihtiyaç gibi ârızî bir sebebe bağlı olarak azîmet hükmünü terketme imkânı veren ve yalnız söz konusu ârızî durumla sınırlı bulunan hafifletilmiş ve geçici hükmü” ifade eden bir terimdir.

AZİMET NEDİR?

Sözlükte azîmet “bir şeye kesin olarak yönelmek, niyetlenmek” anlamındadır. Fıkıh ilminde ise, “meşakkat, zaruret ve ihtiyaç gibi ârızî bir sebebe bağlı olmaksızın ilkten konmuş olan ve normal durumlarda her bir mükellefe ayrı ayrı hitap eden aslî hüküm” demektir.

Azîmet farz, vâcip, sünnet, müstehap niteliğindeki bir davranışın yapılmasını; haram, mekruh gibi davranışların da yapılmamasını ifade eden bütün teklifî hükümleri içine alır. Meselâ namaz, oruç, hac başta olmak üzere Allah’ın kullarını yükümlü tuttuğu bütün dinî vecîbeler genel tarzda her mükellef kişi için konulmuş birer azîmet hükmüdür. Aynı şekilde şarap içme, domuz eti yeme, zina etme gibi haram olan fiiller de her mükellefi bağlayıcı genel hükümlerdir.

RUHSAT NEDİR?

Azîmetin karşıtı ruhsattır. Sözlükte “kolaylık, devamlı olan” ruhsat, fıkıh ilminde “meşakkat, zaruret, ihtiyaç gibi ârızî bir sebebe bağlı olarak azîmet hükmünü terketme imkânı veren ve yalnız söz konusu ârızî durumla sınırlı bulunan hafifletilmiş ve geçici hükmü” ifade eden bir terimdir. Meselâ mükelleflerin oruç tutması bir azîmet hükmüdür. Fakat hasta ve yolculara karşılaştıkları güçlük sebebiyle, oruç tutmama kolaylığı tanınmış ve bunlardan tutamadıkları oruçlarını normal hale dönünce kazâ etmeleri istenmiştir. Domuz etinin yenmesi, şarabın içilmesi haram olduğu halde, susuzluktan veya açlıktan ölme tehlikesiyle karşılaşan kimseye bu azîmet hükmünü terkedip domuz etinden veya şaraptan hayatî tehlikeyi atlatacak miktarda yemesi içmesi mubah kılınmıştır.

İbadetlerin şekil şartlarıyla ilgili birçok ruhsatın tanınmış olması da burada hatırlanmalıdır. Bu ruhsatlar, zaten mükellefiyetlerin çok az ve sınırlı tutulduğu İslâm dininin rahmet ve kolaylık dinî olmasının, Allah’ın kulları için zorluğu değil kolaylığı dilemiş bulunmasının tabii sonuçlarıdır. Dinin teklifî hükümleri incelendiğinde birkaç çeşit ruhsatın bulunduğu görülür.

KAYNAK: Diyanet İşleri Başkanlığı, İlmihal-1, İman ve İbadetler, 2013, Ankara