7 Mart 2016 Pazartesi

628.CAN KONAĞI

                                                      
“Hanginiz en güzel ameli yapacak diye sizi imtihan etmek için altı günde gökyüzü ve yeryüzünü yaratan O’dur.” 
HUD SURESİ,7.AYET

“Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”ZARİYAT SURESİ,56.AYET

DÜNYA KÖPRÜDÜR

Bu dünya, bizi asıl yurdumuza götüren bir köprüdür. Bütün köprüler gibi onunda başı ve sonu bellidir.

Rabbimiz’in Beyanıyla Dünya Hayatı:
· “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence,bir süs,aranızda karşılıklı bir övünme,çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider) Tıpkı şöyle; bir yağmur ki bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyada ki amele göre ya)çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.”-Hadid Suresi,20.ayet-

“Şüphesiz bu dünya hayatı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Ahiret ise ebedi olarak kalınacak yerdir.”-Mü’min Suresi,39.Ayet-

“Dünyadan da nasibini unutma!”-Kasas Suresi,77.Ayet-

“Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller ise Rabbi’nin katında sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.”-Kehf Suresi,46.Ayet-

“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”-Ankebut Suresi,64.Ayet-

“Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.”-Al-i İmran Suresi,185.Ayet-

“Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.”-Fatır Suresi,5.Ayet-

Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Şu Gerçeklere Dikkatimizi Çekmiştir: 

· “Sizden birinizin kamçısının cennetteki yeri, dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır.” Buhari,Cihad 6,73,Bed’ül-halk 8,Rikak 2;Müslim,İmare 113-114

· “Dünya, Allah katında bir sivrisineğin kanadına denk olsaydı, kâfire su içirmezdi.” Tirmizi 2422

· “ Dünyada sanki garip hatta yoldan geçen bir yolcuymuşsun gibi ol ve kendini kabir halkından say.” Buhari 14/6357,Tirmizi 2435

İslam; (ruhbanlık gibi) dünyayı tamamen terk etmeye de, ahreti göz ardı etmeye sebep olacak şekilde dünyaya hırsla meyletmeye de izin vermiyor. Ne dünyamız için ahreti ne de ahretimiz için dünyamızı terk edemeyiz.

Dünyanın Mü’minleri Kullanmasıyla Mü’minlerin Dünyayı Kullanması Arasındaki
Dengeyi Nasıl Kurmalıyız?


*Bir elimizde ahiret, bir elimizde dünya olmalıdır. İki elimizle sadece dünyaya sarılmamız; ahireti ihmal etmemize, ahiret için yapılacak hazırlıklarda eksik kalmamıza sebep olur.

*Geçici dünyada akidemiz ve ayaklarımız, Hakk’ın yolunda sabit kalmalıdır.

*Ahirete varma yolunda, dünyadan geçen bir yolcu olduğumuzu kendimize sık sık hatırlatmalıyız.

*Dünya hayatında Rabbimiz’in nasip ettiği bolluğa şükretmeli, murat ettiği darlığa sabretmeli ve hepsinin de geçici olduğunu bilmeliyiz.

BÜYÜKLERİN GÖZÜNDE DÜNYA

*“Beni en çok şaşırtan şey; bir kimsenin, Allah’ı bilip O’na isyan etmesi; şeytanı bilip ona itaat etmesi ve dünyayı bilip ona meyletmesidir.” ÖMER BİN HATTAB radıyAllahu anh

*“Kalıcı olanı geçici olana tercih ediniz. Kuşkusuz dünya sona erecek ve dönüş Allah’a olacaktır.” OSMAN BİN AFFAN radıyAllahu anh

*“Dünyaya aldanmaktan sakının! Burası geçici yolcu konağıdır. Bugün burada,yarın ahiretteyiz.” YAHYA İBNİ MUAZ RAZI rahmetullahi aleyh

*“Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?” BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ rahmetullahi aleyh

DÜNYA HAYATINA DALMAYA KUR’AN’DAN BİR ÖRNEK

Musa aleyhisselamın kavminden olan Karun, önceleri Musa aleyhisselama iman etmiş, fakir ve iyi huylu biriydi.

Firavun’un yönetimi sırasında, görevlisi ve hazinedarı olmuştu. Giderek zenginleşen Karun’un mal ve serveti arttıkça, hırsı ve cimriliği de arttı. Zamanla sahip olduğu zenginliği, kendi ilmi ve dehasının ürünü olarak görüp kibrin bataklığına battı.

Kavmi onu : “Ey Karun! Malının çokluğuna güvenerek kavmine karşı şaşırma! Allah’ın sana, dünyada verdiği mallarla ahiretin için sevap kazanmaya bak. Dünyadaki nasibini de unutma!”-Kasas Suresi,77.Ayet-diyerek uyardı.

İlmine çok güvenen Karun, başta Ad ve Semud kavimleri olmak üzere, dünyaya nice zengin, kuvvetli kişi ve kavimlerin geldiğini ancak sonunda isyan ve kibirleri sebebiyle bu dünyadan helak olup gittiklerini düşünemedi!

Zenginliğiyle şımaran Karun’un sahip olduğu bu ihtişama aldananlar : “Dünya hayatını arzulayanlar: ‘Keşke Karun’a verilen(servet)gibi bizimde (servetimiz)olsaydı. Şüphesiz o,büyük bir servet sahibidir.’-Kasas Suresi,79.Ayet-dediler.

Ancak Allah’a iman edenler, Karun’un bu haline aldanmamış ve şöyle demişlerdir; “Yazıklar olsun size’ İman edip de iyi işler yapanlara Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlıdır.”-Kasas Suresi,80.Ayet-

Uyarılara kulak asmayan Karun’un sarayı da kendi de yerin dibine geçirildi: “Allah’a karşı kendisine yardım edecek hiçbir topluluğu olmadı. O,kendisini de savunamadı.”-Kasas Suresi,81.Ayet-

Bunun üzerine: “Daha dün yerinde olmayı arzu edenler: ‘Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Allah bize lütfetmiş olmasaydı bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler iflah olmayacak.’ demeye başladılar.”-Kasas Suresi,82.Ayet-

NETİCE;

Dünyada imtihan için bulunuyoruz.

Dünyadayız ama ahiret için yaşıyoruz.

Ne dünyayı ihmal edebiliriz ne de ahireti! Parolamız; Dengeli olmak

Ticaretimiz, işimiz sürsün; ancak asıl maksat olan Allah’ı zikre, kulluk mücadelemize mani olmasın.

Dostluklarımız, ilişkilerimiz sürsün; ancak, insanları dinimizden, davamızdan değerli tutmayalım.

Çoluk çocuğumuzla ilgilenelim, onlar için yatırımlar yapalım ancak; çocuklarımız Allah’tan ve O’nun dininden daha cazip olmasın.

Şehvetlerimizi köreltmeyelim; ancak disiplinli, helallerle yetinen sınırlarımız olsun.

Gülelim; ancak, ağlamamıza sebep olacak kahkahalarımız olmasın.

Dünya bizim olsun, tümünü alalım ama kalbimize değil kasalarımıza, ambarlarımıza girsin dünya.

Bizden istenen; Dünyanın çekiciliğine aldanmak yerine, onu disiplinli kullanmayı seçmektir.

Rabbimiz’in emirlerine uyup yasaklarından uzak durduğumuz sürece dünyada yaptığımız her şey sevap kaynağımız olur.

İşte o zaman cennet de bizim olur!

“RABBİMİZ! BİZE DÜNYADA DA İYİLİK VER AHİRETTE DE İYİLİK VER VE BİZİ ATEŞ AZABINDAN KORU!”-Bakara Suresi,201.Ayet-

Nurettin Yıldız Hoca Efendi’nin ‘Hür Yürekli Genç’
Prof.Dr. Mehmet Yaşar Kandemir’in ‘Peygamberimin Sevdiği Müslüman’ eserlerinden faydalanılmıştır.

4 Mart 2016 Cuma

625.MEZHEPLERDEN YARARLANMA İMKANI- Faruk Beşer



....Mezhepler anlama ve yorumlama çabasının ürünüdürler.

Kimse mezhep kuruyorum dememiş, büyük imamların görüşleri sonradan sistemleştirilip mezhep haline gelmiştir.

Fıkıh mezheplerindeki farklılıklar somuttur, derin değildir. En azından dört mezhebi esas aldığımızda bu farklılıklar, öyle de olur böylede olur, denecek cinstendir ve genellikle ikinci bir sünnetin yaşatılmasından ibarettir. Bu açıdan mezhepler nimettir çünkü sünnetteki bütün farklılıklar bu yolla korunmuştur. Onun için fıkıh mezheplerini bire indirmek, sünnetin farklı uygulamalarını atmak demektir ve saçmadır.

Akide konusu biraz daha soyut olduğu için akide mezhepleri arasındaki ihtilaflar daha derindir ve bazen affedilemeyecek boyutlardadır. Bunlarda esas olan Allah Rasulü"nün öğrettiği ve sahabenin yaşadığı akidedir.

Tasavvuf mezhepleri ise daha da soyut konuları içerir ve bu sebeple tasavvuftaki sapmalar akide ve fıkıh alanındaki sapmalardan çok daha fazladır.

Fıkıh mezhepleri açısından Müslümanları birer paket program gibi her hangi bir mezhebi uygulamaya zorlayan şer"i bir delil yoktur. Ancak Allah (cc) buyurur ki: "Bilmiyorsanız zikir ehline (ilmiyle amel eden âlimlere) sorun" (16/43). O halde herkes için asıl olan, hükümleri Kur"an ve Sünnet"teki delilleriyle bilmektir. Ama bu çok zordur ve herkesin yapabileceği bir iş değildir. O halde bilemeyenler böyle âlimlere sormak zorundadırlar. İşte bir mezhebe göre yaşamak bu emri bir şekilde yerine getirmek demektir.

Ama mezhepler birer din değildir. Yeri geldiğinde işin erbabı olan insanlar farklı mezheplerden görüş alabilirler. Her isteyenin istediği mezhepten görüş almasının ise sakıncası şudur:

Allah (cc) delilsiz hareket etmememizi söyler: "Ölen de bir delille ölsün yaşayan da bir delille yaşasın" (8/42) der. Her aklına geldiğinde herhangi bir mezhepten görüş alan kişi, bir delille hareket etmemekte, canının istediği gibi davranmaktadır. Oysa yine Allah müşriklerin temel özelliklerinden söz ederken; "Onlar sadece nefislerinin/canlarının istediğine ve zanna uyarlar" (53/23). "Zan ise, hakikat adına hiçbir fayda vermez" (53/28), buyurur ve bu tavrı kınar. O halde farklı mezheplerden görüş almanın da bir edebi olmalıdır....

3 Mart 2016 Perşembe

624.FARKLI MEZHEP ALANLARI-Faruk Beşer

Daha önce de mezhepler konusunu defalarca ele almıştım. Bu konuyla ilgili Faruk Beşer Hocaefendi'nin iki yazısı ve Nureddin Yıldız Hocaefendi'nin iki videosu bu konuyu çok açıklayıcı şekilde ele almiş. Tavsiye ederim:

...İslam tarihinde ilk mezhepleşme siyasi olaylar sebebiyledir. Belki buna ayrışma demek daha doğrudur. Ama ilginçtir ki, akidedeki mezhepleşmeyi körükleyen şey siyasi ayrışmalardır. Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasındaki savaşlar önce her ikisine de karşı olan Haricileri ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple tarihimizdeki ilk mezhep Hariciliktir diyebiliriz. Onlar her iki halife adayına da karşı çıkınca bu karşı çıkışın gerekçesini ve bir bakıma teolojisini hazırladılar.

Sonra Hz. Ali taraftarları olarak Şia ortaya çıktı. İlk Şia salt bir hak taraftarlığıdır ve Ebu Hanife"ye kadar sahabenin ve Tabiinin çoğu hakkın Hz. Ali"den yana olduğu kanaatindedir. Ebu Hanife de bu anlamda Şiidir.

Ancak ondan sonra bu siyasi ayrışma da kendi akidesini pekiştirme yoluna gitti ve artık Şia bir akide mezhebi haline dönüştü. Siyasi argümanlarla beslenen bu akideye karşı olanlar da bir bakıma tepkisel olarak kendilerine Ehlisünnet ve"l cemaat adını uygun gördüler.

O halde bu ilk siyasi çıkışlardan sonra mezhepler:

1.Akide mezhepleri: Hariciler, Şia, Mutezile ve Ehlisünnet olmak üzere temelde dört ana gruba ayrılır...


2.Fıkıh Mezhepleri...

3.Tasavvuf Mezhepleri...



1 Mart 2016 Salı

623.SÜNNETE UYGUN İBADET-41-İstiğfar Ve Tevbe

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

Bu bölümdeki yedi ayet ve onbir hadis-i şeriften Allah’tan daima günahlarımızın affını dileyeceğimizi, Allah’ın çok bağışlayan ve çok affeden olduğunu, cennetin bağışlanma isteğinde bulunan mü’minlere hazırlandığını, kötülük işleyen kimse bağışlanma talebinde bulunursa Allah’ı merhametli bulacağını, tevbe ve istiğfar edenlere Allah’ın azap etmeyeceğini, müslümanın günahta ısrar etmeyip bağışlanma talebinde bulunması gerektiğini, Rasulullah 
sallallahu aleyhi ve sellem’ın günde yetmiş küsur veya yüz defa istiğfar ettiğini bir topluluk hiçbir günah işlemeseydi Allah’ın yeniden günah işleyen ve istiğfar eden bir topluluk meydana getireceğini, istiğfarı dilinden düşürmeyene Allah’ın beklemediği yerden rızık vereceğini ve bağışlayacağını, seyyidü’l-istiğfarın ne olduğunu, Rasulün sallallahu aleyhi ve sellem namazdan sonraki istiğfarını,
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ’ın vefatından önce sık sık söylediği duayı Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yeryüzü dolusu günahla Allah’ın huzuruna çıkılsa bile bağışlanabileceğini, sadakayı çok verip istiğfar etmenin gerekliliğini öğreneceğiz. [1]

“...Allah’tan günahının bağışlanmasını iste.” (Muhammed: 47/19)

“Allah’tan bağışlanma iste, çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”
(Nisa: 4/106)

“Hemen Rabbine yönel, O’nu eksiksiz övgülerle överek tesbih et ve kendisini her türlü yakıştırmalardan uzak ve mukaddes bil, onun şanını yücelt. Ondan bağışlanmanı ve affedilmeni iste. Çünkü gerçekten o kendisine tevbe ile yönelenleri her zaman bağışlayıp affedendir.” (Nasr: 110/3)

“...Yolunu Allah’ın kitabıyla bulanlar için Rableri katında mesken olarak içlerinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan bir hoşnutluk vardır. Allah kullarını çok iyi görendir. O yolunu Allah’ın kitabıyla bulanlar, Ey Rabbimiz, sana inanıyoruz, bizi affet, günahlarımızı bağışla ve bizi azabından koru derler. Onlar ki sabrederler ve doğru dürüsttürler. Rablerine yürekten bağlı olup malların Allah yolunda harcarlar ve seher vakitlerinde bağışlanma dilerler.” (Al-i İmran: 3/15-17)

“Ama kim kötülük yapar, yahut başka şekillerde varlık sebebine aykırı davranır, daha sonra affetmesi için Allah’a yalvarırsa, Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli olarak bulacaktır.” (Nisa: 4/110)

“Oysa ey Peygamber! sen onların arasında iken, Allah onlara azap edecek değildir ve onların arasında bulunan mü’minler, Allah’tan bağışlanmalarını isterken yine Allah onlara azap edici değildir.” (Enfal: 8/33)

“Ve onlar utanç verici bir iş yaptıkları veya varlık sebebine aykırı bir davranışta bulundukları zaman, Allah’ı hatırlar ve günahlarının affı için yalvarırlar. Zaten Allah’tan başka kim günahları affedebilir. Onlar işledikleri günah üzerinde de bilerek ısrar etmezler.” (Al-i İmran: 3/135)

1873. Egar el–Müzenî radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakletti:

“Bazan kalbimin perdelendiği olur. Ama ben Allah’a günde yüz defa istiğfâr ediyorum.”[2]

1874. Ebû Hüreyre radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim, dedi:

"Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah'tan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim."[3]

1875. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder, yerinize, günah işledikten sonra Allah’tan af dileyecek bir millet getirir ve onları affederdi.”[4]

* Bakara: 2/222’de belirtildiği üzere Allah tevbe edenleri sever. Allah’ı gazaplandıran şey kişinin Rabbını hatıra getirmemesidir. Çünkü Rabbi ona hatasını düzeltme yeteneği vermiştir. Bu yeteneği kullanmamak gafletin en büyüğüdür. Bütün insanlar böyle büyük gaflete düşerlerse, Allah’ı unuturlarsa Allah onların hepsini helak eder. Allah’tan bağışlanma isteyecek başka bir toplum getirir. Dolayısıyla insan günahtan değil, işlediği günahtan sonra tevbe ve istiğfar etmemekten korkmalıdır. 423’de geçmişti. [5]

1876. İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir yerde yüz defa:

“Rabbiğfir lî ve tüb aleyye inneke ente’t–tevvâbü’r–rahîm: Allahım! Beni bağışla ve tövbemi kabul eyle. Çünkü sen tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edensin” dediğini sayardık.[6]

* Bu hadisimiz de bize 110 Nasr 1-3, 33 Ahzab 21’e göre en güzel örneklik teşkil etmektedir. Biz de devamlı Allah’a yönelip günahlarımızdan dolayı ona yalvarıp yakarmalıyız.

1877. İbni Abbâs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir kimse istiğfârı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.”[7]

1878. İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Her kim ‘estağfirullâh’ellezî lâ ilâhe illâ hû, el–Hayye’l–Kayyûme ve etûbü ileyh: Kendisinden başka ilâh bulunmayan, ebedî hayatla daima diri olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı yöneten Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tövbe ederim’ diye yalvarırsa, savaştan kaçmış bile olsa, günahları bağışlanır.”[8]

1879. Şeddâd İbni Evs radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“İstiğfârın en üstünü kulun şöyle demesidir: Allâhümme ente rabbî, lâ ilâhe illâ ente, halaktenî ve ene ‘abdüke, ve ene ‘alâ ‘ahdike ve va‘dike m’esteta‘tü. Eûzü bike min şerri mâ sana‘tü, ebûü leke bi–ni‘metike ‘aleyye, ve ebûü bi–zenbî, fağfir lî fe–innehû lâ yağfirü’z–zünûbe illâ ente: Allahım! Sen benim Rabbimsin. İbadete lâyık senden başka tanrı yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lutfettiğin nimetleri yüce huzurunda minnetle anar, günahımı itiraf ederim. Beni affet; şüphe yok ki günahları senden başka affedecek yoktur.”

Resûl–i Ekrem sözüne şöyle devam etti: “Her kim, bu seyyidü’l–istiğfârı sevabına ve faziletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse cennetlik olur. Yine her kim, sevabına ve faziletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse cennetlik olur.”[9]

1880. Sevbân radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, selâm verip namazdan çıkınca üç defa istiğfâr eder ve “Allâhümme ente’s–selâm ve minke’s–selâm tebârekte yâ ze’l–celâli ve’l–ikrâm: Allahım selâm sensin. Selâmet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allahım, sen hayır ve bereketi çok olansın” derdi.

Hadisin râvilerinden biri olan Evzâî’ye:

– İstiğfâr nasıl yapılır? diye sorulunca:

– Estağfirullah, estağfirullah demektir, dedi.[10]

1881. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefatından önce sık sık “Sübhânallahi ve bi–hamdihî, estağfirullâhe ve etûbü ileyh: Ben Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim. Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tövbe ederim” derdi.[11]

1882. Enes radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi:

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım.

Ey Âdemoğlu! Günahların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa, sonra da benden affını dilesen, seni affederim.

Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla karşıma gelsen; fakat bana hiçbir şeyi ortak koşmamış olsan, şüphesiz ben de seni yeryüzü dolusu bağışla karşılarım.”
[12]

1883. İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Ey kadınlar! Sadaka veriniz ve çok istiğfâr ediniz. Çünkü ben cehennemin çoğunu sizin doldurduğunuzu gördüm”buyurmuştu. Orada bulunan kadınlardan biri:

– Niçin cehennemin çoğunu biz dolduruyoruz? diye sordu. Resûl–i Ekrem de:

– “Çünkü siz çok lânet eder ve kocanızın yaptığı iyilikleri unutursunuz. Aklı ve dini eksik olup da, aklı başında adamların aklını çelen sizin gibisini görmedim” buyurdu. O kadın:

– Aklımızın ve dinimizin eksikliği nedir? diye sordu. Resûl–i Ekrem de:

– “İki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine bedeldir. Kadının günlerce namaz kılmadığı olur.”
[13]


sadakat.net/riyazus-salihin- 371) İstiğfar Ve Tevbe

[1] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 550.
[2] Müslim, Zikir 41. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 26.
Baş tarafta 13-14 hadisler olarak geçmişti.
[3] Buhârî, Daavât 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîr 47; İbni Mâce, Edeb 57.
Baş tarafta 13-14 hadisler olarak geçmişti.
[4] Müslim, Tevbe 11. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 238.
[5] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 551.
[6] Ebû Dâvûd, Vitir 26; Tirmizî, Daavât 39. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 57.
[7] Ebû Dâvûd, Vitir 26. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 57.
[8] Ebû Dâvûd, Vitir 26; Tirmizî, Daavât 118; Hâkim, el–Müstedrek, I, 511. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 57.
[9] Buhârî, Daavât 2, 16. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 100–101; Tirmizî, Daavât 15; Nesâî, İstiâze 57.
[10] Müslim, Mesâcid 135. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 25; Tirmizî, Salât 108; Nesâî, Sehv 81, 82; İbni Mâce, İkâme 32.
[11] Buhârî, Ezân 123, 139; Müslim, Salât 218–220.
[12] Tirmizî, Daavât 98. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 172.
443’de geçmişti.
[13] Buhârî, Hayz 6, Küsûf 9, Zekât 44, Savm 41, Şehâdât 12; Müslim, Îmân 132. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 15; Tirmizî, Îmân 6; İbni Mâce, Fiten 19.


"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR      

28 Şubat 2016 Pazar

622.SÜNNETE UYGUN İBADET-40-Yanında Olmayan Bir Kimseye Dua Etmek

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

Bu bölümdeki üç ayet ve iki hadis-i şeriften müslümanın geçmişine ve yanında olmayan kimselere dua etmesinin uygun olacağını böyle dua edene meleklerin de duan kabul olsun, sana da aynı şeyler verilsin diye dua etmekte olduklarını öğreneceğiz. [1]

"Bunlardan sonra gelenler şöyle yalvarırlar: Ey Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla..." (Haşr: 59/10)

"Hem kendi kusurlarından ve hem de mü'min erkek ve kadınların kusur ve günahlarından dolayı bağışlanma dile." (Muhammed: 47/19)

Allah, İbrahim (a.s.)'dan bahsederek şöyle dediğini bize duyurur: “Hesabın görüleceği gün beni, anamı, babamı ve bütün mü'minleri bağışla.” (İbrahim: 14/41)

1497. Ebü’d–Derdâ radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:

“Bir müslüman, yanında bulunmayan bir din kardeşi için dua ederse, mutlaka melek ona, aynı şeyler sana da verilsin, diye dua eder.”[2]

1498. Yine Ebü’d–Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu:

“Bir müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı dua kabul olunur. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek ona, ‘duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin’ diye dua eder.”[3]


kitap.mollacami.com/riyazus-salihin- 251) Yanında Olmayan Bir Kimseye Dua Etmek

[1] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 426.
[2] Müslim, Zikir 86. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 29.
[3] Müslim, Zikir 87, 88. Ayrıca bk. İbni Mâce, Menâsik 5.


"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR      

26 Şubat 2016 Cuma

621.Riyâzü's Sâlihîn'in Namaz Bölümü-6-EZAN DUASI

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

13. Câbir radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Kim ezanı işittiği zaman: Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allahım! Muhammed'e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır, diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefâatim vâcip olur."

Buhârî, Ezân 8, Tefsîru sûre(17), 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 37; Tirmizî, Mevâkît 43; Nesâî, Ezân 38; İbni Mâce, Ezân 4

Bir sonraki hadis ile birlikte açıklanacaktır.

14. Sa'd İbni Ebî Vakkas radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Kim müezzini işittiği zaman: Tek olan ve ortağı bulunmayan Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve resûlü olduğuna şahitlik ederim. Rab olarak Allah'tan, resûl olarak Muhammed'den, din olarak İslam'dan razı oldum, derse, o kimsenin günahları bağışlanır."
Müslim, Salât 13. Ayrıca bk. Tirmizî, Salât 42; Nesâî, Ezân 38; İbni Mâce, Ezân 4

Açıklamalar

Her iki hadiste geçen "ezanı işittiği zaman" sözüyle anlatılmak istenen, ezanın tamamını işittikten sonra demektir. Çünkü ezanı işiten kimsenin müezzinin söylediklerini aynen tekrar etmesi gerektiğini ve bunun Resûl-i Ekrem 
sallallahu aleyhi ve sellem tarafından emredildiğini önceki hadiste açıklamıştık. Ezan bittikten sonra ise, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e salâtü selâm getirilir; sonra da ezan duası okunur. Yaygın olarak bilinen ve okunan ilk hadiste geçen dua ise de, bundan başkasının da okunabileceğine bu ikinci hadis delil teşkil eder. Hatta bunlar dışında me'sûr olan yani Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den rivayet edilen ve hadis kitaplarında yer alan dualardan herhangi biri de yapılabilir.

Beyhakî'nin rivayetinde ilk duanın sonunda bir de: "İnneke lâ tühlifü'l-mîâd = Şüphesiz ki sen vaadinden caymazsın" ilâvesi vardır ki, biz de dualarımıza bunu ilâve ederiz. Yaygın olan bu duanın çok kısa tahlilini yapacak olursak: Buradaki "davet" ezanın lâfızlarıdır. Daha önce izah edildiği gibi, bu tevhîde davettir. "Tam" olmasının anlamı ezanda kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdetin bulunmasıdır. Tam ve kâmil olmanın bir yönü de değişikliğe ve bozulmaya uğramadan kıyamete kadar hem lâfzının hem muhtevasının korunacak olması ve itikad esaslarının hiçbir zaman değişmeyeceğidir. "Vesîle"nin buradaki anlamı önceki hadiste de işaret edildiği gibi cennetteki çok yüce bir makamdır. "Fazilet" de üstün bir makamın adı olup, diğer mahlûkattan yüce bir mertebedir. "Makâm-ı mahmûd", her lisanın övgü ve yüceltmesine lâyık makam demektir. O makamda olanı ilk yaratılan insandan son yaratılacak olana kadar herkes över ve yüceltir. Makâm-ı mahmûd, şefaat makamıdır ki, Resûlullah Efendimiz 
sallallahu aleyhi ve sellem'e ihsân olunmuştur. Kur'an'ın: "Rabbin seni makâm-ı mahmûda ulaştırır" dediği makamdır [İsrâ sûresi (17), 79]. 

İbni Abbâs'ın açıklamasına göre: "Öyle bir makam ki, orada öncekiler ve sonrakiler sana hamd ve senâ eder ve mertebece bütün yaratılmışların önünde olursun. Şefaat edersin de şefaatin makbul olur. Senin sancağın altında olmadık kimse bulunmayacaktır" diye tarif edilir (Alî el-Kârî, el-Mirkât, II, 353). Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem çeşitli hadislerinde bu makamdan bahsetmiş ve onun vasıflarını anlatmıştır.

Önce de ifade ettiğimiz gibi, ezan İslam'ın temel prensiplerini kendinde toplayan bir dînî tebliğ, bir davettir. Bunu duyup dinleyen ve kalben inanarak tekrar eden bir mü'min, istikamet üzere olduğu, sahih bir iman ve sâlih bir amele sahip bulunduğu için Allah'a her ezandan sonra dua eder. Bu duanın mahiyet ve muhtevasını da böylece özet olarak bile olsa görüp anlayan bir müslüman artık bu fazileti işlemekten kendini müstağni göremez. Bütün bunları pekiştirmek üzere, ezandan ayrı olarak her farz namazdan önce bir de kamet getirilir.

Hadislerden Öğrendiklerimiz

1. Ezanı, müezzinin söylediklerini tekrar ederek sonuna kadar dinlemek, bitince de dua etmek faziletli sünnetlerdendir.

2. Ezan vakitleri duaların reddedilmediği vakitler olup, her ezandan sonra dua etmek bu sebeple faziletli kabul edilmiştir.

3. Ezandan sonra duaya devam etmek hayırlara ulaşmanın sebebi olduğu gibi, kıyamet gününde Peygamberimiz 
sallallahu aleyhi ve sellem'in şefaatine nâil olabilmenin de vesilesidir.

4. Ezan bittikten sonra Peygamber Efendimiz 
sallallahu aleyhi ve sellem'in öğrettiği dualardan biri ezan duası olarak okunmalıdır.

5. Vesîle, fazîlet ve makâm-ı mahmûd kıyamet gününde sadece Peygamber Efendimiz 
sallallahu aleyhi ve sellem'e has üstün mertebe ve makamlardır.

http://www.namazzamani.net/

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR      

22 Şubat 2016 Pazartesi

620.Riyâzü's Sâlihîn'in Namaz Bölümü-5-EZAN

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

12. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan ezanı duymamak için arkasını dönüp yellenerek kaçar. Ezan bitince tekrar geri gelir. Namaz için kamet edilince yine arkasını dönüp kaçar. Kamet bittiğinde yine gelir ve kişi ile nefsi arasına sokulur ve ona: Filân şeyi hatırla, filân şeyi hatırla diyerek, namazdan önce aklında olmayan şeyleri hatırlatır da, neticede insan kaç rek'at namaz kıldığını bilemez olur."Buhârî, Ezân 4, Amel fis'-salât 18, Sehv 6, Bed'ü'l-halk 11; Müslim, Salât 19, Mesâcid 83. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 31; Nesâî, Ezân 20, 30

Açıklamalar
Efendimiz'in bu hadisleri, ezandan kaçan şeytanın halini güzel bir benzetme ile ortaya koymaktadır. Onun ezandan kaçtığı sıradaki hali, ansızın büyük bir korku ve dehşete düşen insanın haline benzetilmiştir. Böyle bir kimsenin dizlerinin bağı çözülür, mafsalları gevşer ve sinir sistemi alt üst olur. Neticede büyük ve küçük abdestini tutamaz hale gelir. Ezanı işiten şeytan da böyle bir korkuya kapıldığı için ne yapacağını şaşırır; onun bu hali, bir felâkete uğradığında ne yapacağını şaşıran insanın haline benzer. Şeytana yellenme isnad edilmiş olması, bu korku halinin şiddetini anlatmak içindir. Yoksa onun gerçekte yellenmesi söz konusu değildir. Fakat Kâdî İyâz gibi bazı âlimlere göre bunun gerçek anlamda olması da mümkündür; çünkü şeytan da bir cisimdir. Meşhur hadis âlimi Tîbî, şeytanın ezanı işitmemek için kendi sesiyle kendisini meşgul ettiğini, onun bu tavrının çirkinliği sebebiyle, çıkardığı sesin çirkinliğinin yellenmeye benzetildiğini söyler.

Şeytanın ezandan kaçmasının çeşitli sebepleri vardır:

Birincisi, daha önce açıkladığımız hadiste geçtiği gibi, ezan sesini işiten her şey müezzine kıyamet gününde şahitlik edecektir. Kendisinin hiç hoşlanmadığı böyle zor bir durumda kalmaktan çekindiği içindir.

İkincisi, ezanın büyüklüğünden korktuğu içindir. Çünkü ezan, dinin bütün kaidelerini içine alan bir bildirimdir. Şeytan, tabiatı gereği bunlardan nefret eder; çünkü o tepeden tırnağa şer ve günahtan ibarettir.

Üçüncüsü, ezan namaza ve cemaate davettir. Namaz insanı Cenâb-ı Hakk'a en çok yaklaştıran ibadet olup, en önemli rüknü secde halidir. Şeytan ise Allah'ın emriyle Âdem aleyhi's-selâm'a secde etmekten yüz çevirdiği için O'nun rahmetinden kovulmuştur. Müslümanlar büyük bir cemaat haline gelip Allah'a ibadete ve secdeye yöneldikleri için, şeytan onları kandırmaktan ümidini kesip ye'se düştüğünden dolayı ezan ve kametten kaçar. Fakat vazifesi onları saptırmak ve yoldan çıkarmak olduğu için, tekrar tekrar geri döner. Neticede namaz kılanın kalbine birtakım dünyevî düşünceler getirerek onun gönlünü namazdan uzaklaştırır ve kaç rek'at namaz kıldığını unutturup yanıltır.

Burada açıkça görüldüğü gibi namaz kılan mü'minlere şeytan musallat olur. Birçok müslümanın en olmayacak şeylerin namazda hatırına geldiğini söylemesinin sebebi bu olsa gerektir. Bundan kurtulmanın çaresi, hatıra gelen şeyi düşünmemeye çalışmak ve namazda Allah'ın huzurunda bulunduğunu hatırlamaktır.

Hadisten Öğrendiklerimiz


1. Şeytanın ezanı işitince deliye dönmesi, ezanın faziletini ve büyüklüğünü gösterir.

2. Ezanı gür ve yüksek sesle okuyan müezzinin Allah katındaki ecri ve mükâfatı çok büyüktür.

3. Şeytanın ezandan süratle kaçmasının sebebi, onun namaza ve cemaate davet, İslam'ın parolası, dinin itikadî ve amelî bütün ahkâmını kapsayıcı oluşundandır. Çünkü şeytan bunlardan nefret eder.

4. Şeytan, namaz da dahil her zaman mü'minlere musallat olur. Onun şerrinden ve zararlarından korunmanın tedbirlerini almak gerekir.

5. Şeytanın tasallutundan kurtulmanın çaresi namazı huşû ve huzû içinde kılmaktır.

http://www.namazzamani.net/

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR      

21 Şubat 2016 Pazar

619.İSLAMİYETTE SIRA

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

İslamiyette sıra şöyledir:

1.doğru iman(ehl-i sünnet itikadı)

2.ilim öğrenmek(neyi nasıl yapacağını bilmek)

3.haramlardan sakınmak

4.farzı yapmak

5.mekruhtan sakınmak

6.vacibi yapmak

7.tenzihen mekruhtan sakınmak

8.sünneti yapmak

9.müstehabı ve nafileyi yapmak

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR      

18 Şubat 2016 Perşembe

618.İNSANLAR İMANİ KONULARDA NASIL ALDANIYORLAR?

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

    
İlk insan Âdem(Aleyhisselam)'dan beri insanlık, birbirine zıt iki yolda yürüye gelmiştir. Bu, kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Bu yollardan biri, iman ve hidayet yolu; diğeri de küfür ve dalalet yoludur.

İnsaf ve vicdan ışığında bakıldığında, bütün güzelliklerin, hayır ve kemalatın, huzur ve saadetin iman yolunda; çirkinlik, şer, tahrip ve hakka tecavüzlerin de küfür yolunda olduğu açık bir şekilde görülecektir.

Dış dünyadaki bu kutuplaşma ve zıtlaşma, insanın iç dünyasında da cereyan etmekte, duygular ve hisler arasında çatışma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kalp, akıl, vicdan insanı iman yoluna sevk ederken; nefis, his, heva ve vehim de inkâr yoluna iterler. İnsanın iç dünyası bu zıtların çarpışmalarına her zaman sahne olur. Bunlardan hangisi ağırlık kazanırsa, insan o cephede yerini alır, o yolda yürümeye başlar.

Bu alanda, insanı küfre sevk eden, fikri sapıklığa (dalalete) düşüren sebeplerin bazıları şunlardır:


1. Cehalet
Geçmişte ve günümüzde insanların küfre girmesine sebep olan saiklerin başında cehil gelir. Feza araştırmaları yapan insan da eğer Allah'a inanmıyorsa, inanmamasındaki birinci sebep cehalettir.

Burada kastedilen cehalet, eşyanın var oluşundaki niçin ve nedeni muhakeme eksikliği, yani basit ve sathi düşünmedir.

Cehaletin bir sebebi de taassup ve taklittir. Geçmiş peygamberler, kavimlerini imana ve tevhide davet ederken, karşılarına çıkan en büyük engel, bu olmuştur. Onlar, kavimlerinin taassubu ve atalarının sapık inançlarına körü körüne bağlılıkları ile ciddi mücadele vermişlerdir. Kur'an'da da bu husus üzerinde önemle durulur ve yanlışlığı vurgulanır.

Amr Bin As'a, bir gün: "Sen akıllı bir adamsın, İslamiyet’i kabulde gecikmene ne sebep oldu?" diye sorulmuştu. Amr Bin As'ın cevabı düşündürücü ve konumuza ışık tutucudur:

"Biz, bizden önceki kuşaktan yaşlı-tecrübeli, bize hakim bir toplulukla bir arada bulunuyorduk. Onlar karşılıklı dağlar arasındaki bir dağ yolunu tutup gittiler. Biz de oraya çıkıncaya kadar onlara uyduk. Onlar Peygamberi
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)inkâr ettiler, onlarla birlikte biz de inkâr ettik. O zaman yaptığımız iş üzerinde hiç düşünmedik. Sadece onları taklit ettik. Onlar ölüp gidince, işler bize kaldı. Kendimiz düşünüp karar vermek zorunda kaldık. Peygamberin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)işine bizzat bakıp doğruluğunu anlayınca, İslamiyet sevgisi kalbimize düştü..."

Günümüzde de durum değişmiş değildir. Çağdaş inkârcılar da, kendilerine büyük tanıdıkları, üstat kabul ettikleri şahısların ilkelerine, doktrinlerine, ideolojik fikirlerine, taassupla bağlı, körü körüne sadıktırlar.

2. Kibir ve Gurur
İnsanların iman yoluna girmelerine mani olan ikinci husus, kibirdir. Şeytanın Hakk'tan sapmasına ve rahmetten kovulmasına, bu duygu sebep olmuştur.

Kibir, büyüklenme ve kendini yüksek görme hissidir. Kibir duygusunun asıl yeri, Allah hesabına, bütün kâfir ve inkârcılara karşı üstün olmak, imanın izzetini korumak uğrunda hiç kimseye baş eğmemektir. Fakat düşüncesizlik ve gaflet yüzünden bu duygu insanı yoldan çıkarır, Allah'a ve Resulü 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e isyan bayrağını açtırır. Nitekim Nemrut’un ve Firavun'un kibri, onları, Allah'a karşı üstünlük taslamaya sevk ederken; Ebu Cehil'in kibri de kendisini Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e karşı üstün görmeye sevk etmiştir.

3. Duygu Yanılmaları ve Yanlış

Değerlendirmeler (İnhiraf)
İnsanı küfre atan mühim bir sebep de inhiraf denen duyguların yanılmasıdır. Tıpkı suyun içindeki bir cismi kırılmış gibi yanlış görme, hükmü ona göre verme ve o hüküm üzerinde fikir yürütmedir. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder:

"İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen batıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız dalalet başına düşer, hakikat zannederek kafasına giydiriyor."

Kişiyi inkârcılığa sürükleyen inhirafın pek çok sebepleri vardır.Mühimlerinden bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:

a) Maddi meselelerle devamlı meşguliyet, insanı maneviyattan uzaklaştırır.İman hakikatlerine karşı insanı anlayışsız hâle getirir.

b) Allah Teala'yı yarattığı varlıklara (mahlukata) kıyas etmek de mühim bir yanılma ve inkâr sebebidir. Allah kainatın yaratıcısıdır. Her şey O'nun mahlukudur. Usta, eserine benzemeyeceği gibi kainatın yaratıcısı da kainata benzemeyecektir.

c) İmani meselelerin yüceliği sebebiyle, aklın, onların mahiyetini tamamen kavrayamayacağını düşünmemek... Bir şeyin varlığını bilmek başka, mahiyetini bilmek başkadır. Kainatta varlığını bildiğimiz halde, mahiyetlerini bilemediğimiz o kadar çok şey var ki... Mahiyetini kavrayamayışımız, o şeylerin varlığını inkâr etmeyi nasıl gerektirmiyorsa, Allah Teala'nın, meleklerin, cennet ve cehennem'in mahiyetlerini bilmememiz de onları inkâr etmeyi gerektirmez.

d) Kafirlerin sayıca çokluğu, onların bazı imani meselelerin inkârında birleşmeleri de insanı dalalete atan sebeplerden biridir. Halbuki, kıymet ve ehemmiyet, sayı çokluğunda değildir. Nitekim, hayvanlar, sayıca büyük bir çoğunluğa sahipken, insan bütün hayvan türleri üstünde hakim olmuştur.

e) Maneviyatta ihtisas sahibi kimselere müracaat etmemek... Bir ilmin münakaşa konusu olmuş bir meselesinde, o ilmi bilmeyen kimselerin, başka bir ilimde ne kadar büyük ve kudretli de olsalar, sözleri geçerli değildir. Mesela, büyük bir mühendisin, bir hastalığını teşhis ve tedavisinde bir tıp öğrencisi kadar sözü geçmez. Aynı şey manevi meselelerde de geçerlidir. Madde ile çok meşgul olduğundan maneviyattan uzaklaşmış, aklı gözüne inmiş, manevi meseleleri idraki daralmış kimselerin manevi meselelerdeki inkârları geçerli olamaz. Başta Peygamberimiz 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) olarak umum 124.000 peygamber ve asırlarca yetişmiş büyük alimler imani meselelerde ihtisas sahibidirler. O meselelerde onların sözleri dinlenir.

4. Günahlara müptela olmak
İşlenen her bir günah, insanın kalp ve ruhunda yaralar açar, iman nurunu karartmaya başlar, insan günahta ısrar ettikçe kalbi, siyahlaşıp katılaşarak iman nurunu bütünüyle kaybedecek dereceye gelir. Bu bakımdan her günah içinde küfre gidecek bir yol vardır.

İşlenen günahların lekeleri tövbe ile hemen silinmezse, kalbi tamamen kaplayıp insanı küfre kadar götürebilir.


Sorularla İslamiyet

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR     

17 Şubat 2016 Çarşamba

617.SÜNNETE UYGUN İBADET-39-Allah Anılan Toplantıların Fazileti

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

Bu bölümdeki bir ayet ve dört hadis-i şeriften, dünya hayatının süsüne ve aldatmacasına kapılıp Allah'ı hatırlamaktan ve hatırlayan kimselerden uzaklaşılmaması gerektiğini, Allah'ın kendisini ve cennetteki nimetlerini görmedikleri halde kendisine inanıp cehennemden uzaklaşmaya, cennete yaklaştıracak ameller yapmaya gayret edenlerin Allah tarafından bağışlanacağını, Allah'ı hatırlamak ve onun prensiplerini öğrenmek üzere bir araya gelen kimseleri Allah'ın rahmetinin kaplayacağını, Allah'a sığınan kimseyi Allah'ın barındıracağını, Allah'ın ismi anılan meclislerden yüz çevirenden Allah'ın da yüz çevireceğini, bu tür toplantılara katılan kimseleri Allah'ın meleklerine iftihar ederek övündüğünü öğreneceğiz. [1]

"Ve Rabbinin hoşnutluğunu umarak, sabah akşam O'na yalvarıp yakaranlarla birlikte, sen de sabret. Dünya hayatının cazibesine kapılarak gözlerini onlardan ayırma, iyi ve güzel olan ne varsa, hepsini terkedip bencil arzuları peşine düştüğü için, kalbini bizi hatırlamaya karşı duyarsız kıldığımız kimseye de uyma. Zaten o işinde sınırı aşmıştır." (Kehf: 18/28)

1450. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ’nın yollarda dolaşıp zikredenleri tesbit eden melekleri vardır. Bunlar Cenâb–ı Hakk’ı zikreden bir topluluğa rastladıkları zaman birbirlerine “Gelin! Aradıklarınız burada!” diye seslenirler ve o zikredenleri dünya semâsına varıncaya kadar kanatlarıyla çevirip kuşatırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, meleklerden daha iyi bildiği halde yine de onlara:

– “Kullarım ne diyor?” diye sorar. Melekler:

– Sübhânallah diyerek seni ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan tenzih ediyorlar, Allâhü ekber diye tekbir getiriyorlar, sana hamdediyorlar ve senin yüceliğini dile getiriyorlar, derler. Konuşma şöyle devam eder:

– “Peki onlar beni gördüler mi ki?”

– Hayır, vallahi seni görmediler.

– “Beni görselerdi ne yaparlardı?”

– Şayet seni görselerdi sana daha çok ibadet ederler, şânını daha fazla yüceltirler, ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan seni daha çok tenzih ederlerdi.

– “Kullarım benden ne istiyorlar?”

– Cennet istiyorlar.

– “Cenneti görmüşler mi?”

– Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.

– “Ya cenneti görseler ne yaparlardı?”

– Şayet cenneti görselerdi onu büyük bir iştiyakla isterlerdi, onu elde etmek için büyük gayret sarfederlerdi.

– Bunlar Allah’a neden sığınıyorlar?”

– Cehennemden sığınıyorlar.

– “Peki cehennemi gördüler mi?”

– Hayır, vallahi onlar cehennemi görmediler.

– “Ya görseler ne yaparlardı?”

– Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çok kaçarlar, ondan pek fazla korkarlardı.

Bunun üzerine Allah Teâlâ meleklerine:

– “Sizi şahit tutarak söylüyorum ki, ben bu zikreden kullarımı bağışladım” buyurur. Meleklerden biri:

– Onların arasında bulunan falan kimse esasen onlardan değildir. O buraya bir iş için gelip oturmuştu, deyince Allah Teâlâ şöyle buyurur:

– “Orada oturanlar öyle iyi kimselerdir ki, onların arasında bulunan kötü olmaz.”
[2]

Müslim’in bir rivayeti şöyledir:

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ’nın diğer meleklerden ayrı, sadece zikir meclislerini tesbit etmek üzere dolaşan melekleri vardır. Allah’ın zikredildiği bir meclis buldular mı, o kimselerin aralarına otururlar ve diğer melekleri oraya çağırarak cemaatin arasındaki boş yerleri ve oradan dünya semasına kadar olan mesafeyi kanatlarıyla doldururlar. Zikredenler dağılınca onlar da semâya çıkarlar. Allah Teâlâ daha iyi bildiği halde onlara:

– “Nereden geldiniz?” diye sorar. Melekler de:

– Yeryüzündeki bazı kullarının yanından geldik. Onlar Sübhânallah diyerek ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan seni tenzih ediyorlar, Allâhü ekber diye tekbir getiriyorlar, lâ ilâhe illallah diyerek seni tehlil ediyorlar, elhamdülillâh diyerek sana hamdediyorlar ve senden istiyorlar, derler. (Konuşma şöyle devam eder):

– “Benden ne istiyorlar?”

– Cennetini istiyorlar.

– “Cennetimi gördüler mi?”

– Hayır, yâ Rabbi, görmediler.

– “Ya cenneti görseler ne yaparlardı?”

– Senden güvence isterlerdi.

– Benden neden dolayı güvence isterlerdi?”

– Cehenneminden yâ Rabbi.

– “Peki benim cehennemimi gördüler mi?”

– Hayır, görmediler.

– “Ya görseler ne yaparlardı?”

– Senden kendilerini bağışlamanı dilerlerdi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur:

– “Ben onları affettim. İstediklerini onlara bağışladım. Güvence istedikleri konuda onlara güvence verdim.

Bunun üzerine melekler:

– Yâ Rabbi, çok günahkâr olan falan kul onların arasında bulunuyor. Oradan geçerken aralarına girip oturdu, derler. O zaman Allah Teâlâ şöyle buyurur:

– “Onu da bağışladım. Onlar öyle bir topluluktur ki, onların arasında bulunan kötü olmaz.”
[3]

1451. Yine Ebû Hüreyre ile Ebû Saîd el–Hudrî radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar; Allah’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över.”[4]

1452. Ebû Vâkıd Hâris İbni Avf radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mescid–i Nebevî’de oturmuş, sahâbîler de onun etrafını almışken karşıdan üç kişi çıkageldi. İkisi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e doğru yöneldi, diğeri gitti. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gelenlerden biri cemaatin arasında bir boşluk görüp oraya oturdu. Öteki ise cemaatin arkasına gidip oturdu. Üçüncü adam da çekip gitti. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözünü bitirince (bunlar hakkında) şöyle buyurdu:

“Size şu üç kişinin durumunu haber vereyim mi? Onlardan biri Allah’a sığındı, Allah da onu barındırdı. Diğeri (insanları rahatsız etmekten) utandı, Allah da ondan hayâ etti. Ötekine gelince, o (bu meclisten) yüz çevirdi, Allah da ondan yüz çevirdi.”
[5]


1453. Ebû Saîd el–Hudrî radıyallahu anh şöyle dedi:

Muâviye radıyallahu anh mescidde halka halinde oturan bir cemaatin yanına geldi ve:

– Burada niçin böyle toplandınız? diye sordu.

– Allah’ı zikretmek için toplandık, diye cevap verdiler. O tekrar:

– Allah aşkına doğru söyleyin. Siz buraya sadece Allah’ı zikretmek için mi oturdunuz? diye sordu.

– Evet, sadece bu maksatla oturduk, dediler. Bunun üzerine Muâviye:

– Ben sizin sözünüze inanmadığım için yemin vermiş değilim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e benim kadar yakın olup da benden daha az hadis rivayet eden yoktur. Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir ilim halkasında oturan sahâbîlerinin yanına geldi de onlara:

– “Burada niçin oturuyorsunuz?” diye sordu.

– Bize İslâmiyet’i nasip ederek büyük bir lutufta bulunması sebebiyle Allah’ı zikretmek ve ona hamdetmek için oturuyoruz, diye cevap verdiler. Resûl–i Ekrem:

– “Gerçekten siz buraya sadece Allah’ı zikretmek için mi oturdunuz?” diye sordu.

– Evet, vallahi sadece bu maksatla oturduk, dediler. Bunun üzerine Allah'ın Resûlü:
– “Ben size inanmadığım için yemin vermiş değilim. Fakat bana Cebrâil gelerek Allah Teâlâ’nın meleklere sizinle iftihar ettiğini haber verdi de onun için böyle söyledim” buyurdu
.[6]


sadakat.net/riyazus-salihin- 247) Allah Anılan Toplantıların Fazileti

[1] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 414.
[2] Buhârî, Daavât 66. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 251–252, 358–359.
[3] Müslim, Zikir 25. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 129.
[4] Müslim, Zikr 39, 38. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 14; Tirmizî, Daavât 7; İbni Mâce, Mukaddime 17.
[5] Buhârî, İlim 8, Salât 84; Müslim, Selâm 10. Ayrıca bk. Tirmizî, İsti’zân 29.
[6] Müslim, Zikir 40. Ayrıca bk. Nesâî, Kudât 37.


"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR      

16 Şubat 2016 Salı

616.HUD SURESİ 15. ve 16. AYETLERİN TEFSİRİ

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


“Her kim Dünya hayatı ve zinetini murad ederse (onun süsünü-güzelliklerini isterse), Biz, onlara amellerini Dünya’da (yaptıklarının karşılığını) tamamen öderiz / veririz ve bu bâbda kendilerine densizlik yapılmaz (bu hususta kendilerine bir eksiklik yapılmaz, zarara uğratılmazlar).” 

-Hud suresi, 15-

“Fakat onlar Âhıret’te öyle olurlar ki, kendilerine nâr’dan / ateşten (Cehennem azabından) başka bir şey yoktur. Orada / Dünya’da işledikleri bütün iyilikler heder olmuştur ve bütün yaptıkları bâtıldır / boştur.” 
-Hud suresi, 16-


Son asrın büyük müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Efendi merhum, meşhur tefsiri Hak Dini Kur’an Dili’nde bu ayetleri şöyle tefsir etmiştir:

15’inci ayet: Her kim dünya hayatını ve ziynetini isterse, yani muradı ve niyeti dünya nimetleri olur ve hep buna çalışırsa, dünyada amellerinin karşılığını kendilerine öderiz. Ne kadar çalışmış, neyi hak etmişlerse eksiksiz veririz. Ve onlar bu dünyada hiç mağdur edilmezler. Yani hakları yenmez, emek ve çalışmalarının bedelinden hiç bir şey eksik verilmez, bekletilmez ve ertelenmez. Hepsi emeklerinin karşılığını bu dünyada muhakkak alır.

Hâsılı ulûhiyetin şânı, kullarının istediklerini çalıştıklarından daha aşağı olmamak üzere vermeyi gerektirir.

Ameller de niyetlere göredir. Onun için muradı sırf dünya olanların çalışma ve gayretlerinin karşılığı bütün değeriyle, hatta fazlasıyla bu dünyada kendilerine verilir; alacak-verecek kalmaz, hesap kesilir ve iş bitirilir. Bundan "Onların hepsinin eşit olarak bütün dünya muratları hâsıl olur." gibi mânâ çıkarılmamalı ve böyle bir vehme kapılmamalıdır. Zira onlara ödenen muratları ve emelleri değil, amelleridir [yaptıklarının karşılığıdır]. Bundan anlaşılacak olan şudur ki;

Dünyada insanlar güzel amellerde yarış yapmak ve imtihan vermek için yaratılmış olduklarından, her amelin üzerine gerekecek iyi ve kötü bir ürün vardır. Her çalışan, çaba ve çalışması ölçüsünde mutlaka bir yere gelir, bir sonuca, bir ürüne kavuşur. "Ve emeği ilerde görülür."
[Necm suresi, 40] ki, söz konusu ürün kendi muradı ve arzusu kadar olmasa bile, muhakkak ki, ameli ve çalışması kadardır. Verdiği emekten daha az, daha aşağı olmaz. Mesela bir inci bulmak niyetiyle denize dalan bir kimse, arzu ettiği inciyi bulamazsa da denize dalıp çıkarak dalgıçlığı öğrenir. Denize dalmayı öğrenme niyetine erer. Buna da acı veya tatlı bir sonuç bir semere terettüp eder. Ya inci avcılığına devam eder, belki beklediğinden de fazla inci daneleri elde eder ya da bir kazaya uğrar, ölür veya sakatlanır.

İşte her amelin asıl semeresi ve âkıbeti Allah'ın ona takdir ve tayin etmiş olduğu neticesidir. Bunun a’zamî hakkı da bundan amel sahibinin gözetmiş olduğu maksat ve hedefi geçmemektir. Bundan dolayı en büyük muradları, fâni olan bu dünya hayatının lüksünden ibaret olan kimselerin emek ve çalışmalarının ecri de, dünya hayatından ileri geçmez. Bâki olan ahiret hayatına birşey kalmaz. Bunlar maksat ve niyetlerine göre emek ve gayretlerinin bütün mükâfatını dünyada iken almış tüketmişlerdir. 

16’ncı ayet: Bunlar, yani dünya hayatının nimetini ve lüksünü gaye edinmiş bulunanlar, o kimselerdir ki; ahirette kendilerine ateşten başka hiç bir şey yoktur. Ve bütün yaptıkları orada yok olmuş olur. Yani dünya hayatında bir iyilik de işlemiş olsalar, ahiret sevabı elde etmek gibi bir niyetleri bulunmadığı, bütün çabalarını ve niyetlerini dünya hayatına yöneltmiş bulundukları için ahirette hepsinin eli boş kalır; amelleri, fani olan dünya hayatı ile birlikte yok olup gitmiştir. Ahirette durum böyle tezahür eder. Ve yaptıkları herşey bâtıldır. Hadd-i zâtında boştur, temelsizdir, sonu yoktur. Çünkü zaten dünya hayatı fânidir, onu tutmak veya donatmak için her ne yapılsa boştur. Ecel gelince hepsini siler, süpürür götürür. Açıkçası Allah'tan başkası fâni olduğundan, sırf Allah için yapılmış olmayan her amel bâtıldır. Çünkü "Yeryüzünde ne varsa hepsi fânidir, bâki kalacak olan yalnızca celâl ve ikrâm sahibi olan Rabbinin zâtıdır".
[Rahmân suresi, 26-27]

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR      

14 Şubat 2016 Pazar

615.Mezhepte, sevgide ve Kur’an-ı Kerim’i anlamada orta yol-Faruk Beşer



...Hz. Ali der ki: “Sağ ve sol sapık yollardır, doğru yol orta yoldur”...


...Resulüllah'tan sonra ortaya çıkan bütün fikirlerin ve mezheplerin daha doğru olanı hep ortada olanıdır. Mezhep denecek ilk ayrışmalar Hz. Ali ile ilgili olaylarla başlamıştı. Onun hakkında şöyle bir hadis nakledilir: “Senin sebebinle iki sınıf insan helak olacaktır; seni sevmeyip sana düşman olanlar, seni sevmede aşırı gidenler”. Vakıa da böyle olmuştur.

Bu kural Hz. Peygamber'i sevmede bile geçerlidir. Hıristiyanlar peygamberlerini aşırı yüceltip sonunda tanrı yapmışlar, bazı Müslümanlar da Resulüllah'ı, hatta şeyhlerini üstatlarını aynen böyle yüceltmişler. Diğer bazıları da Hz. Peygamber'i sıradan bir postacı yerine koymuş. Oysa adalet her şeyi yerli yerine koymaktır, nasılsa öyle bilmektir. Bu da elbette ancak sağlam bilgi ile mümkün olabilir. Bu olmadı mı, duygular devreye girer ve terazi bir yöne doğru kayar....

...Akide konusunda sağa sola ilk sapmalar muhtemelen kader konusunda yaşandı. Daha sahabe döneminde bazı Müslümanlarda cebri bir kader anlayışı doğdu ve Allah yazmışsa çare yok, kulun elinden hiçbir şey gelmez gibi bir inanç ortaya çıktı. Sonra Emeviler bu fikri sevdiler ve bunu kendilerine itaat edilmesi konusunda kullandılar. Ne yapalım, sizin beğenmediğiniz yönlerimiz olabilir ama kader buymuş, boyun eğmek zorundasınız dediler. Bu tefrit anlayışa bir tepki olarak bunun ifratı ortaya çıkmada gecikmedi ve kader diye bir şey yoktur, her şeyi insan kendisi yapar diyen Kaderiyye doğdu. Sonra işin ortası yeniden öğrenildi ve kaderin var olduğu, ama insanın da yapıp ettiklerinde özgür olduğu tekrar anlaşıldı. Yani işin ortasının Cebriye ile Kaderiyye/Mutezile arasında olduğu görüldü, buna da bilahare Ehlisünnet dendi.

Mezhep anlayışında orta yol

... Fıkıh mezheplerine gelince, önceleri bunlar sadece birer anlama ve ehlinden sadır olmuş bağlayıcı olmayan içtihatlar olarak görülürken, sonraları birbirinden yalıtlanmış birer farklı anlayışa dönüştüler. Mezhep bağlılarında cahillik arttıkça tek doğru bizim mezhebimizdir anlayışı da artar. Ve işin sonunda bu ayrışma o kadar ifrata gitti ki, kaçınılmaz olarak Selefiyye denen tefritini doğurdu. Mezheplerin oluşturduğu içtihat zenginliği hesaba katılmaz oldu. Ama onlar da sadece naslarla hayatı yorumlamada zorlanınca kendi imamlarının görüşlerine/mezhebine tutunmak zorunda kalıyorlar. O halde mezhep anlayışındaki orta yol, mezheplerdeki binlerce içtihadı hesaba katma, rahmet bilme, ama mezhepleri sınırları aşılamaz birer din, birer paket program gibi görmemedir.

Kur'an-ı Kerim'e bakışta orta yol

...Hindistan'da belki bir tefrit olarak, onu anlamak için hiçbir şeye, yaşanan birikime, hatta sünnete bile ihtiyaç yoktur gibi bir fikir doğdu...

Ardından belki de buna tepki olarak, biz Kuranı kerim'i anlayamayız, büyüklerimize sorup onlar ne derlerse onu yapmalıyız gibi diğeri kadar sakat bir düşünce oluştu. Bu o kadar ifrata gitti ki, tefritini bir kez daha doğurdu, biraz da oryantalistlerin etkisiyle Kur'an-ı Kerim sıradan bir metin haline getirildi, anlaşılması imana ve amele değil de Hermönetiğe teslim edildi. Bu durum da bizde meal müçtehitlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu.

Oysa Kur'an-ı Kerim'den herkes kendi seviyesine göre anlayabilir. Onun çok kolay olduğunu bizzat kendisi söylüyor. Hatta ondan bir şeyler anlamak için meallerden de yararlanılabilir. Ama Kur'an-ı Kerim'in dilini ve makasıdını bilmeden meallerden kendince hükümler çıkarmak, tıp okumamış birinin tıp kitaplarına bakıp hastaya ilaç yazmasından daha tehlikeli bir şeydir.


Yazının tamamı için:

9 Şubat 2016 Salı

612.Modern ve gelenek arasında orta yol-Faruk Beşer

Faruk Beşer Hoca'nın  Sıratımüstakim, Sevad-ı Azam ve içtihadla ilgili  bu açıklayıcı yazısını okumanızı tavsiye ederim.


... fıkıh sözlükte anlama demektir. Dini bir terim olarak da; işin ehli olan insanların sünnet örneğini göz önünde bulundurarak, hayatı Kur'an-ı Kerim'e göre anlamalarıdır.Anlayanlar anladıklarını bir tarafa yazmışlar, arkadan gelenler artık anlamasın da dememişler. Anlama devam edecek. Çünkü Allah'ın; düşünün, anlayın, tefekkuh edin, tefekkür edin… emirleri herkes için geçerli....


...geleneği şöyle tarif edebilirdiniz: Resulüllah'tan günümüze İslam adına oluşan usulüne uygun anlamaların/içtihatların üzerinde ittifak edilenleri, ya da ittifaka yakın çoğunluk oluşanları gelenektir. Böyle derseniz geleneğe karşı çıkamazsınız. Çünkü Sıratımüstakim budur. Kesin bir bilgiye ulaşmadıkça bundan ayrılmanın duruma göre, dalalete ya da hataya götürebilme riski vardır. Gerçi naslara aykırı olmadıkça teorik olarak böyle bir farklı içtihat isabetli de olabilir, ama bu onun da eleştiri tezgâhına alınıp ehli olanlar tarafından yine ittifakla, ya da ittifaka yakın bir kabul görmesine bağlıdır.

Biz buna yine de gelenek demiyoruz, İslam'ın kendi kavramlarını kullanmayı tercih ediyoruz. Mesela cumhurun görüşü diyoruz, Sevad-ı Azam diyoruz. Resulüllah şöyle buyuruyor: “Benim ümmetim asla bir hata üzerinde sözbirliği etmeyecektir. O halde ihtilaf edilen bir konu gördüğünüzde size düşen Sevad-ı Azamla birlik olmaktır”. Vallahi, aklın yolu da budur.

Sevad-ı Azam, en büyük karartı, yani çoğunluk demektir. Bu hadisi şerifin işaret ettiği önemli bir nokta da şudur: Demek ki, Sevad-ı Azam'a muhalif görüşler de olabilir, ona muhalif düşünmeyin denmiyor. Ama karar ve hüküm verecekseniz bu, o karar ya da hüküm aykırı fikirlere göre olamaz....

... içtihat din demek değildir, anlamadır, ama dine uygun hareket edebilmek için bir içtihada tutunmak ise dindir. Çünkü Allah (cc), “bilmiyorsanız işin ehline sorun”buyuruyor. Yani işin ehlinin verdiği bilgiye uymak da Allah'ın emridir. Bir içtihatla fetva verdiğinizde din budur demiş oluyorsunuz....


8 Şubat 2016 Pazartesi

611.SÜNNETE UYGUN İBADET-38-Alış Verişle İlgili Faziletli Davranışlar

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


(Satışta, Alışta, Alıp Vermekte Cömert Davranmak, Borcunu Güzelce Ödeyip Alacağını Bağışlamak, Ölçü Ve Tartıda Teraziyi Alacaklı Tarafa Eğdirmek, Eksik Ölçmekten Kaçınmak, Zengin Ve Fakir Borçluya Mühlet Vermek Ve Alacağından Bir Kısmını Bağışlamak)

Bu bölümdeki üç ayrı surenin ayetleri ve 9 hadis-i şeriften, Allah'ın rızasını kazanmak için yapılacak her hayrın Allah tarafından bilinmekte olduğunu, ölçü ve tartıyı adaletle yapmanın gerekliliğini, ölçü ve tartıda taşkınlık yapanların da kıyamet günü Allah'ın huzurunda diriltilip hesaba çekileceklerini, alacaklı olan kimsenin söz söylemeye hakkı olduğunu, alış ve satışta kolaylık gösterene Allah'ın rahmet edeceğini, kıyamette Allah'ın kendisini kurtarmasını isteyen kimsenin bu dünyada darda kalan borçluya zaman tanımasını veya borcun bir bölümünü indirmesinin uygun olacağını, darda kalanlara yapılan iyiliğin karşılığının Allah tarafından mutlaka verileceğini, borçluların borcunu affedenin Allah tarafından affedileceğini ve arşın gölgesinde gölgeleneceğini, borçlunun gerektiği hallerde alacaklının durumuna göre borcunu biraz ilave ederek ödeyebileceğini, alıcı isterse satıcıya istediği fiattan daha fazla ücret ödeyebileceğini öğreneceğiz. [1]

"Siz ne iyilik yaparsanız, mutlaka Allah onu çok iyi bilir." (Bakara: 2/215)

"Bunun içindir ki, ey kavmim! ölçü ve tartı işlerinizde dürüst ve duyarlı olun, insanların mal, eşya ve paralarını eksik vermeyin." (Hud: 11/85)

"Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar ki insanlardan birşey ölçüp aldıklarında, ölçüyü tam tutarlar. Fakat diğer insanlara ölçüp tarttıklarında ölçü ve tartıyı eksik yaparlar. Onlar tekrar diriltilip kaldırılacaklarını sanmıyorlar mı? Korkunç bir gün ki, mutlaka hesaba çekilecekler. O gün tüm insanlar alemlerin Rabbi huzurunda hazır olup dikilecekler." (Mutaffifin: 83/1-6)

1370. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Bir adam alacağını istemek üzere Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi ve Peygamberimiz'e karşı ağır bir ifade kullandı. Bunun üzerine ashâb ona haddini bildirmek istediler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– "Onu bırakınız. Çünkü alacaklı olanın söz söylemeye hakkı vardır" buyurdu. Sonra da:

– "Onun devesiyle aynı yaşta olan bir deve veriniz" diye emretti. Sahâbîler:

– Yâ Resûlallah! Ancak onun devesinden daha iyi olan yaşlısını bulabiliyoruz, dediler. Peygamber Efendimiz:

– "O halde onu veriniz; şüphesiz ki sizin hayırlınız borcunu en güzel şekilde ödeyendir" buyurdu.[2]


1371. Câbir radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Satışta, alışta ve borcunu istemekte kolaylık gösteren kimseye Allah rahmet etsin."[3]


* İslam kolaylık dinidir. İslam dinine mensup olanların aralarında muamelelerde de kolaylık esastır, bu yüzden peygamberimiz bu tip kimselere dua etmiştir. [4]

1372. Ebû Katâde radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Kıyamet gününün sıkıntılarından Allah'ın kendisini kurtarmasından hoşlanan kimse, borcunu ödeyemeyene mühlet tanısın veya ondan bir bölümünü indirsin."[5]


1373. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"İnsanlara borç para veren bir adam vardı. O hizmetçisine şöyle derdi:

– Darda kalmış bir fakire vardığında onu affediver; umulur ki Allah da bizim günahlarımızı affeder.

Nihayet o kişi Allah'a kavuştu ve Allah onu affetti."[6]


* Bakara: 2/280. ayeti de bize bunu tavsiye eder. Bu ayet ve hadislere bakıp borçlu kimse bu durumu istismar etmemeli, alacaklı ise borçlulara daima müsamahalı davranmalıdır. İyilik ister büyük ister küçük olsun, ahiretteki karşılığı bağışlanmak ve ebedi saadet olabilir.

Bu ve benzeri hadislerdeki borç meselesini iyi anlamamız gerekiyor. Borçlanma, bugünkü yapıldığı şekliyle lüks şeylere harcamakla değil, kişinin zaruret durumlarında yani can kaybı, mal kaybı gibi veya açlık, sıhhi yardım, afet gibi durumlarda borçlanıp ödeyememesi durumlarını kapsar. Değilse otomobilinin yaşını beğenmeyip daha kalitelisiyle değiştirmek için borçlanan, dükkan ve deposundaki mal varlığı ile yetinmeyip birkaç misli daha borca giren bir evi ve dükkanı varken birkaç kooperatife daha girip borçlanan veya aldığı maaşın 5-6 kat fazlası ev eşyası alarak lüks ve israfa batarak borçlanan kimsenin borçlanması değildir. Bu konuyla alakalı Rasûlullah'ın birkaç hadisini mealleriyle hatırlatmada faydalar umuyoruz.

1. Rasûlullah 
sallallahu aleyhi ve sellem namazlarında tahiyyattan sonra "Günahtan ve borçtan sana sığınırım" diye dua ederlerdi. Aişe validemiz "Hiçbir şeyden Allah'a sığınmanız borç kadar çok olmadı" deyince, şöyle buyurdular: "Kişi borçlanınca ileri geri konuşur durur. Ödeyeceğine dair söz verir de sözünde durmaz."

2. Rasûlullah
 sallallahu aleyhi ve sellem borcu olan bir şahsın cenaze namazını kılmadı da, "Onun borcu vardır, arkadaşınızın namazını siz kılın" buyurdular.

3. Yine Rasûlullah 
 sallallahu aleyhi ve sellem bir duasında: "Ey Allahım, borcun ve düşmanın bana galip gelmesinden sana sığınırım"buyurdular.

4. Yine duasının bir bölümünde, "Küfürden ve borçtan sana sığınırım" buyurdu.

5. Yine borçlanan biri için, “Borçlu arkadaşınız borcuna karşılık esir edilmiştir. (Borcu ödenince esaretten kurtulacaktır)” buyurdular.

6. Yine bir başka hadiste, "Mü'minin nefsi (kafası, kalbi, zihni) borcu ödeninceye kadar borcuna takılıdır."

7. Allah yolunda şehid düşmek, borç hariç her türlü günaha keffarettir. [7]


1374. Ebû Mes'ûd el–Bedrî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Sizden önceki ümmetlerden bir adam hesaba çekildi; hayır namına hiçbir şeyi bulunamadı. Fakat bu adam insanlarla düşer kalkardı ve zengin bir kimse idi. Hizmetçisine, darda kalan fakirlerin borcunu affetmesini emrederdi. Azîz ve Celîl olan Allah:

"Biz affetmeye ondan daha lâyıkız; onu affediniz" buyurdu."[8]


1375. Huzeyfe radıyallahu anh şöyle dedi:

Allah'ın kendisine mal ihsân ettiği kullarından biri Cenâb–ı Hakk'ın huzuruna getirildi. Allah Teâlâ ona:

– Dünyada ne yaptın? diye sordu. Hadisin râvisi Huzeyfe, kullar Allah'tan hiçbir sözü gizleyemezler, demiştir. Bu adam da:

– Ey Rabbim! Bana malını verdin; ben de insanlarla alış veriş yapardım. Alış verişte kolaylık göstermek benim huyumdu. Zengine kolaylık gösterir, fakire mühlet verirdim, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

– "Ben buna senden daha lâyıkım" dedi. (Meleklere de) "Kulumu affediniz" buyurdu.

Ukbe İbni Âmir ve Ebû Mes'ûd el–Ensârî radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

– Biz bunu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ağzından böylece işittik.[9]


* İnsanlara borç para verip onları sıkboğaz etmeyen, ödeyemeyecek durumda olanların borcunu affeden kimselerin cennetle müjdelendiklerini görüyoruz. Dünyada bir kimsenin sıkıntısını giderenin Allah da kıyamet gününde sıkıntılarını giderir. [10]

1376. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Bir kimse darda bulunan borçluya mühlet verir veya borcunun bir kısmını ya da tamamını bağışlarsa, Cenâb–ı Hak o kişiyi Allah'ın gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde arşının altında gölgelendirir."[11]


1377. Câbir radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ondan bir deve satın almıştı. Devenin parasının tartılmasını ve üzerine bir miktar ilâve edilmesini emretti.[12]

1378. Ebû Safvân Süveyd İbni Kays radıyallahu anh şöyle dedi:

Ben ve Mahreme el–Abdî, satmak üzere Hecer kasabasından bezden yapılmış elbise getirttik. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem yanımıza geldi ve bizden iç çamaşırı almak istedi. Yanımda paraları tahsil eden bir muhasebecim vardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona:

"Alacağın ücreti tart; bir miktar da ilâve et" buyurdu.[13]


* Alıcı ve satıcı ticari münasebetlerinde anlayış içinde hareket etmeliler ve her iki taraf da birbirlerinin memnuniyetini temin için gayret göstermelidir. Her işte olduğu gibi müslümanlar alışverişte de "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız" emrine uymalı ve birbirlerini memnun etmeliler. Çünkü Peygamber Efendimiz çoğu kere aldığı mal karşılığında kararlaştırılan fiatın üstünde ödediği de bir gerçektir. [14]

sadakat.net/riyazus-salihin-
240) Alış Verişle İlgili Faziletli Davranışlar


[1] Kütüb-ü Sitte Terc. 18/71.
Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 393.
[2] Buhârî, İstikrâz 4, Vekâlet 6, Hibe 23; Müslim, Müsâkât 120. Ayrıca bk. Tirmizî, Büyû‘ 75; Nesâî, Büyû‘ 64.
[3] Buhârî, Büyû‘ 16. Ayrıca bk. İbni Mâce, Ticârât 28.
[4] Kütüb-ü Sitte Terc. 18/71.
Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 394.
[5] Müslim, Müsâkât 32. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 23.
[6] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Müsâkât 31. Ayrıca bk. Buhârî, Büyû‘ 18.
[7] Kütüb-ü Sitte Terc. 18/71.
Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 394-395.
[8] Müslim, Müsâkât 30. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 120.
[9] Müslim, Müsâkât 29.
[10] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 395.
[11] Tirmizî, Büyû‘ 67. Ayrıca bk. Müslim, Zühd 74; İbni Mâce, Sadakât 14.
[12] Buhârî, Büyû‘ 34, Hibe 23; Müslim, Müsâkât 109–115.
[13] Ebû Dâvûd, Büyû‘ 7; Tirmizî, Büyû‘ 66. Ayrıca bk. Nesâî, Büyû‘ 54; İbni Mâce, Libâs 12, Ticârât 34.
[14] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 395.

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"



Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR