10 Aralık 2020 Perşembe

ABDESTİN FAZİLETİ 2

 

1027. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Ben dostum sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim:

“Mü’minin nuru ve beyazlığı, abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.”


Müslim, Tahâret 40. Ayrıca bk. Nesâî, Tahâret 109

Açıklamalar

Bir önceki hadisi açıklarken, abdestte yıkanan uzuvların kıyamet gününde ve mahşerde nurlu ve parlak olacağının ve ibadet ehli sâlih mü’minlerin diğer ümmetler ve insanlar arasında böylece kolaylıkla tanınacağının müjdelendiğini söylemiştik. Abdest uzuvlarının nurunu ve parlaklığını artırmak için, yıkanılması farz kılınan uzuvlarda belirlenen hudutları birazcık aşarak yıkamanın faziletine de işaret etmiştik. Bu rivayet de aynı mahiyette olup, hadisin Müslim’de geçen metninden öğrendiğimize göre, Ebû Hüreyre’nin tâbiînden olan ravisi Ebû Hâzim, onu namaz için abdest alırken görmüş, kollarını koltuğunun altına kadar yıkıyormuş. Bunun üzerine:

– Ey Ebû Hüreyre bu abdest ne? diye sormuş. Ebû Hüreyre de:

– Yâ Benî Ferrûh! Siz burada mıydınız? Sizin burada olduğunuzu bilsem böyle abdest almazdım, dedikten sonra Efendimiz’in bu sözünü nakletmiştir.

Ebû Hüreyre’nin abdesti mübalağalı şekilde aldığını, yani abdestte yıkanan uzuvları belirlenen farz hudutların daha yukarısından itibaren yıkadığını birçok rivayetten öğrenmekteyiz. Fakat onun bunu farz veya sünnet saymadığını biliyoruz. Buradaki açıklaması da bu anlayışını ortaya koymaktadır. Onun böyle hareket etmesi şahsî bir davranış olup bundan fayda ve bereket ummaktadır. “Sizin burada olduğunuzu bilseydim böyle abdest almazdım” demesi, görenlerin bunu sünnet zannetmelerinden endişe etmesi sebebiyledir. Oysa insanlar bir zaruretten ve mazeretten dolayı ruhsatla hareket etmek isterler. Onun abdest aldığını gören bilgisiz insanlar farz olan abdestin böyle olması gerektiği kanaatine sahip olabilirler. Ebû Hüreyre böyle bir şeye vesile olmaktan çekinmiştir. Onun muhatabı olan Ebû Hâzim, Arap asıllı olmayan bir kişiydi. Kendisine Benî Ferrûh diye hitap etmesinin sebebi de budur. Rivayete göre, İbrahim aleyhisselâm’ın İsmâil ve İshak dışındaki üçüncü oğlunun adı Ferrûh imiş. Arap olmayan milletler onun soyundan türemişler. Bu sebeple Araplar, kendileri dışındaki milletlere mensup olanlara Benî Ferrûh derlermiş.

Hadiste bizim nur ve beyazlık diye terceme ettiğimiz “hılye” kelimesini, mü’minin cennetteki ziyneti ve süsü anlamına alanlar da olmuş, bu takdirde mâna “onların ziynet ve süsleri, abdest uzuvlarının nurlu olan ve parıldayan yerine kadar ulaşacaktır” şeklinde olacaktır. Buna: “Cennet ehlinin ziyneti mü’minin abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır” anlamındaki hadisi delil olarak getirirler (Müttekî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, 39379).

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Abdesti bütün edeplerine riayet ederek almak, mü’minin kıyamet gününde nurunun artmasına vesile olur.

2. Abdest uzuvlarının nuru ve parlaklığı, cennette, mü’minin ziynet ve süs mahalli olacaktır. Bu, Muhammed ümmetine has bir özelliktir.

İmam Nevevi-Riyazü's Salihin (Erkam Yayınları)

9 Aralık 2020 Çarşamba

ABDESTİN FAZİLETİ


1026. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i:

“Şüphesiz ki benim ümmetim, kıyamet gününde, abdest izlerinden dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları parlak olarak çağırılacaktır. Yüzünün nûrunu artırmaya gücü yeten kimse bunu yapsın” buyururken işittim.

Buhârî, Vudû‘ 3; Müslim, Tahâret 35

Açıklamalar

Hadisin metninde geçen “gurr” kelimesinin dilimizdeki karşılığı, atın alnındaki sakar yani beyazlıktır. İnsan için kullanıldığında nurlu yüz anlamına gelir. “Muhaccel” de atın ayaklarındaki seki yani beyazlıktır. Bu da insan için kullanıldığında el ve ayak gibi uzuvların parlaklığı anlamındadır. Hadisimiz, abdestten dolayı yüzde oluşan nurluluğu ve ellerle ayaklardaki parlaklığı beliğ bir teşbihle attaki bu hârikulâde güzelliklere benzetmiştir. Çünkü bu özelliklere sahip bir at, diğer hemcinsleri arasında hemen göze çarpar ve bakana sürûr verir.

Ebû Hüreyre’nin Müslim’deki rivayetinde, belirtildiğine göre hadisi ondan nakleden Nuaym İbni Abdullah, Ebû Hüreyre’yi abdest alırken görmüş ve imrenmişti. Bunun üzerine Ebû Hüreyre: “Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in böyle abdest aldığını gördüm” diyerek yukarıdaki hadisi nakletti.

Peygamberimiz’in burada ümmetim diye nitelendirdikleri, özellikle abdest alıp namaz kılan ve ibadet ehli olup, örnek bir hayat süren müslümanlardır. İşte böyle olanlar kıyamet gününde ve mahşer yerinde:

– Ey yüzleri nurlu, elleri ve ayakları parlayanlar! Haydi cennete geliniz! diye çağırılacaklardır. Yüzün nurunu ve ellerle ayakların beyazlığını artırmanın yolu, onları farz olan yerlerin ötesine geçerek güzelce yıkamaktır. Bunun ölçüsü ellerde dirseklerin, ayaklarda da topukların yukarısına kadar yıkamaktır. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in de böyle yaptığı birçok sahih rivayette zikredilmiştir. Şârihlerden birçoğu, hadisteki “Yüzünün nurunu artırmaya gücü yeten kimse bunu yapsın” tavsiyesinin Ebû Hüreyre’nin sözü olduğu kanaatindedirler. İbni Hacer, bu hadisin Ebû Hüreyre ile birlikte on ayrı sahâbîden rivayet edildiğini ve “Yüzünün nurunu artırmaya gücü yeten kimse bunu yapsın” kısmını, Ebû Hüreyre’nin râvilerinden biri olan Nuaym’dan başka nakleden bulunmadığını, diğer sahâbîlerden gelen rivayetlerde bu cümlenin olmadığını söyler. Alî el-Kârî ise, kesin bir delil olmaksızın böyle bir iddiada bulunmanın doğru olmadığı kanaatindedir. Ona göre konuyla ilgili hadislerin ve bunlardaki teşvik unsurlarının çokluğu, bunun merfû yani Peygamber Efendimiz’e ait bir söz olduğunu gösterir. Hadis, âdâb ve erkânına özen gösterek abdest alana Cenâb-ı Hakk’ın kıyamet gününde özel bir muamele yapacağını müjdelemektedir. Bu hadisi, abdestte ayakları yıkamanın farziyetinin delillerinden biri olarak kabul edenler de olmuştur. Çünkü yıkanmayan ayağın parlaması, istenildiği gibi temiz olması mümkün olmaz. Nitekim birçok sahâbî belki de abdesti öğretmek maksadıyla başkalarının yanında abdest almış ve Peygamber Efendimiz’den öyle gördüklerini ifade etmişlerdir. Bunların hepsi de ayaklarını yıkamayı ihmal etmemişlerdir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Abdesti farzlarına, sünnetlerine, müstehaplarına ve edeplerine riayet ederek almak gerekir. Böyle yapmak müstehaptır.

2. Abdest, insanın yüzünü nurlandırır, el ve ayaklarını ağartır. Bu hem maddî hem manevî anlamda böyledir.

3. Allah Teâlâ, kıyamet gününde ve mahşer yerinde yüzü nurlu, el ve ayakları parlak olanlara özel muamelede bulunur. Çünkü bunlar sâlihler ve ibadet ehli mü’minlerdir.

4. Abdestte ayakları yıkamak asla terkedilmemelidir.

5. Muhammed ümmeti, diğer ümmetler arasında seçkin bir yere sahiptir.

İmam Nevevi-Riyazü's Salihin (Erkam Yayınları)

8 Aralık 2020 Salı

Mâide sûresi, 6. ayet


“Ey İman edenler! Namaz kılmak istediğinizde yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayınız. Başlarınızı meshederek, topuklara kadar da ayaklarınızı yıkayınız. Eğer cünüp olursanız gusül abdesti alınız. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunur veya helâdan gelir veya kadınlara dokunur (cinsî münasebette bulunur) da su bulamazsanız, temiz toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size zorluk çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki şükredersiniz.”

Mâide sûresi(5), 6

Bu âyet, teyemmüm âyeti olarak adlandırılır. Fakat âyette abdestin farzları tesbit edilmektedir. Dolayısıyla bir abdest âyeti olduğu şüphesizdir. Şu kadar var ki, abdest bu âyet ile farz kılınmış değildir. Çünkü abdest Mekke’de namazla beraber farz kılınmış ve İslâm’da hiçbir zaman abdestsiz namaz kılınmamıştır. Oysa bu âyet-i kerîme Medîne’de, hicretin 6. yılında, Benî Mustalik Gazvesi’nde cereyan eden meşhur “İfk hâdisesi” üzerine gece susuz bir yerde kalınıp abdest almak mümkün olmadığından dolayı nâzil olmuştur. Hz.Âişe vâlidemize münafıklar tarafından çirkin bir iftira yapıldığı için bu olaya ifk (iftira) olayı denilmiştir. Bu konunun detayları tefsirlerde, hadis kitaplarında ve siyerle ilgili eserlerde yer alır.

Âyetin kıraatiyle ilgili ihtilâftan dolayı, Sünnî mezheplerle Şîa arasında ayakların yıkanması konusunda farklı anlayışlar vardır. Sünnî mezheplerin hemen hepsi, Hz. Peygamber’in ve ashâbın uygulamalarını da dikkate alarak, çıplak ayakların yıkanması, abdestle giyilmiş mest üzerine de meshedilmesi gerektiğini söyler ve böyle yaparlar. Buna karşılık Şîa mezheplerinden İmâmiyye, ayakların meshedilmesi gerektiği görüşündedir ve böyle hareket eder. Bu münakaşanın burada delilleriyle ele alınması konunun sınırlarını aşmak olur. Şu kadar var ki, ayaklar hakkında yıkamak emri muhkem bir emir olup, mesh emri mücmeldir. Peygamberimiz ayaklarını güzelce yıkamayıp ökçelerinde biraz kuruluk kalmış olanlara: “Vay ateşte yanacak ökçelerin haline” tehdidinde bulunmuştur (Buhârî, Vudû‘ 27, 29; Müslim, Tahâret 25-28; Ebû Dâvûd, Tahâret 46). Bu hadis bütün meşhur hadis kitaplarında yer alır. Ayrıca, abdestten maksat temizlenmek olduğuna göre, insanın yeryüzüyle en çok temas eden uzvu olan ayakların meshiyle yetinmek, gayeye uygun düşmez denilmiştir.

Resûl-i Ekrem, Allah’ın tahâretsiz hiçbir namazı kabul etmeyeceğini beyan buyurmuşlardır (Buhârî, Vudû‘ 2; Müslim, Tahâret 1). Namaz için olan bu temizliğe, tuhûr=temizlik ve vüdû‘=abdest adı verilir. Bunlar âyette sayılan abdestin farzları olup, yüzü yıkamak, dirseklere kadar elleri yıkamak, topuklara kadar ayakları yıkamak ve başı meshetmekten ibarettir. Bu, Hanefîlerin görüşüdür. Şâfiî mezhebine göre, abdestte tertibe riayet etmek ve niyet de farzdır. Böylece onlar farzı altı olarak kabul ederler. Ahmed İbni Hanbel’e göre ise, ağız ve burun da vücudun dışından sayıldığı için mazmaza (ağıza su vermek) ve istinşak da (buruna su vermek) farzdır. Hanefîlere göre ise niyet, organları belli sıraya göre yıkamak olan tertip, ağıza ve buruna su vermek sünnettir. Abdestin bunlar dışında da birtakım sünnetleri ve edepleri vardır ki, onlar fıkıh kitaplarımızda ve ilmihallerde sayılır.

Abdest, hadesten tahârettir. Yani itibarî ve görülmeyen bir kirlilikten temizlenmektir. Bu sebeple yıkanılan uzuvların oğulmasının farziyeti söz konusu değildir. Sadece yıkanan uzuvdan su damlayacak kadar bir yıkamaya ihtiyaç vardır. Necâsetten temizlenmekle hadesten temizlenmeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü necâset, maddî olan ve varlığı görülen bir pisliktir. O pislik iyice kayboluncaya kadar yıkamak, gerekiyorsa oğmak veya silmek icap eder. Abdestte uzuvları bir defa yıkamak farz, bunu üç defa tekrar etmek ise sünnettir.

Cünüplük halinden temizlenmek için alınan abdestin adı gusül veya boy abdestidir. Boy abdesti, tepeden tırnağa kadar bütün vücudu en küçük bir kuru yer bırakmamak üzere ve gücü yettiği nisbette bedeni oğarak alınan abdesttir. Gusül abdestinde ağzı ve burnu yıkamak da farzdır.

İşte gerek namaz için alınan abdest, gerek cünüplükten temizlenmek için alınan boy abdesti mazeret bulunmadığı takdirdedir. Eğer bir insan hasta iken veya yolculuk yaparken küçük veya büyük abdestini bozar, yahut cinsî ilişkide bulunur da, bütün araştırmalarına rağmen su bulamazsa veya hastalık ve yolculuk hali suyu aramasına veya kullanmasına imkân vermezse, o zaman hem abdest, hem de gusül yerine geçmek üzere temiz bir toprakla teyemmüm yapar.

Âyet-i kerîmede geçen “hastalık ve yolculuk” ifadeleri, suyu bulmaya veya kullanmaya mâni olan özürleri, “helâdan gelmek veya cinsî ilişkide bulunmak” da abdesti veya guslü gerektiren sebepleri, “suyu bulamamak” ise bunların yerine temiz bir toprakla teyemmümün câiz oluş şartını göstermektedir. Bu konulardaki bilgiler, bir İslâm cemiyetinde yaşayan her müslümanın öğrenmesi gereken, bilinmemesi ise Allah katında mazeret sayılmayan hususlardır. Çünkü bunlar her fert için farz-ı ayın olan, yani mutlaka bilinmesi gereken farzlar cinsindendir. İşte Allah Teâlâ âyetin sonunda bunları bir külfet, bir zahmet olsun diye farz kılmadığını, fakat inananları temizlemek, maddî ve mânevî, görünen ve görünmeyen pisliklerden ve günahlardan arındırmak için farz kıldığını beyân buyurur.


İmam Nevevi-Riyazü's Salihin (Erkam Yayınları)

7 Aralık 2020 Pazartesi

ŞÜKÜR SECDESİ


BİR NİMETE KAVUŞUNCA VEYA BİR SIKINTIDAN KURTULUNCA ŞÜKÜR SECDESİ YAPMANIN İYİ BİR DAVRANIŞ OLDUĞU

Hadisler

1161. Sa`d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh şöyle dedi:

Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Medine’ye gitmek üzere Mekke’den yola çıkmıştık. Azverâ denen yere yaklaştığımızda Resûl-i Ekrem bineğinden indi. Sonra ellerini kaldırarak bir süre dua etti. Sonra secdeye kapandı, uzunca bir süre secdede kaldı. Tekrar ayağa kalktı, yine ellerini kaldırıp bir müddet dua etti. Sonra secdeye kapandı. Bunu üç defa tekrarladı. Buyurdu ki:

“Rabbimden dilekte bulundum ve ümmetim için şefaat niyaz ettim. O da ümmetimin üçte birini bana bağışladı. Ben de Rabbime şükretmek için secdeye kapandım. Sonra tekrar başımı kaldırıp Rabbimden ümmetimi bağışlamasını diledim; O da bana ümmetimin üçte birini bağışladı. Ben de bunun üzerine Rabbime şükür secdesine kapandım. Sonra tekrar başımı kaldırıp Rabbimden ümmetimi diledim; O da bana ümmetimin geri kalan üçte birini bağışladı. Ben de Rabbime şükretmek üzere secdeye kapandım.”

Ebû Dâvûd, Cihâd 152

Açıklamalar

Kadir kıymet bilmek; gördüğü iyiliğe teşekkür etmek iyi insanların vasfıdır. Peygamber Efendimiz, gördüğü iyilik sebebiyle insanlara teşekkür etmeyen bir kimsenin Allah Teâlâ’ya şükretmiş sayılmayacağını ifade buyurmaktadır (Ebû Dâvûd, Edeb 1). Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, müslümanın iyilik ve ikram karşısında böylesine duyarlı olması gerektiğine işaret etmektedir. Bir kahvenin kırk yıl hatırı sayıldığı inancı, Peygamberî bir ahlâkın sonucudur. İnsanların bize yaptığı iyiliğin asıl sahibi şüphesiz Cenâb-ı Hak olmakla beraber, o iyiliğin görünürdeki sahibine teşekkür etmekle Allah’a da şükretmiş sayılmaktayız.

Mevlâmızın bize olan iyiliklerine gelince, bunları saymak elbette mümkün değildir. Bu nimetlerin şüphesiz en büyüğü dünyaya insan olarak gelmek ve müslüman bir çevrede doğmaktır. İslâm nimeti başta olmak üzere sahip bulunduğumuz bütün ihsanlara, hiçbir bedel ödemeden kavuşmuşuzdur. Bu ilâhî lutufların her birine şükretmek bir kulluk görevidir. En iyi şükür Cenâb-ı Hakk’ın istediği gibi olmak, O’nun emrettiği gibi yaşamaktır. Allah bizi böyle bir hayatı yaşamaya muvaffak buyursun.

Peygamber Efendimiz yanındaki sahâbîlerle birlikte Mekke’den Medine’ye giderken, Mekke yakınlarındaki Azverâ denen bir küçük tepeye gelince devesinden indi, ellerini kaldırarak bir süre dua etti. Sonradan açıkladığına göre, dua ederken Cenâb-ı Hak’tan ümmetinin bağışlanmasını niyaz etmişti. Allah Teâlâ onun gönlüne ümmetinin üçte birini kendisine bağışladığını, yani onları önünde sonunda cennetine koyacağını ilham edince şükür secdesine kapandı ve lutfettiği bu nimetten dolayı Allah’a şükretti. Duada ısrarlı olmayı tavsiye eden Resûlullah Efendimiz, kendisine bağışlanmayan diğer ümmetini düşünerek tekrar duaya başladı. Onun bu ısrarı üzerine Cenâb-ı Mevlâ ümmetinin ikinci üçte birini de bağışladığını müjdeledi. Böyle büyük bir lutuf karşısında sessiz kalınamayacağını düşünen Allah Resûlü tekrar şükür secdesine kapandı. Geriye kalan zavallı ümmetini düşündü. Onlara beslediği derin sevgi ve şefkat sebebiyle mübarek ellerini bir kere daha kaldırdı ve onların da kendisine bağışlanmasını istedi. Bu niyazı da kabul edilince, sevincinden dolayı üçüncü defa şükür secdesine kapandı. Zaten Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e sevineceği bir haber gelince hemen şükür secdesine kapanırdı (Ebû Dâvûd, Cihâd 152; Tirmizî, Siyer 25). Büyük günah işleyen bir kısım ümmetinin günahları sebebiyle ceza görseler bile, cehennemde ebediyen kalmayacağı ve kendisinin şefaatiyle cennete kavuşacağı, küçük günah işleyenlerin ise belki de hiç ceza görmeden bağışlanacağı müjdesi Resûl-i Ekrem’i pek sevindirdi.

İnsanı sevindiren her nimet, atlatılan her sıkıntı bir şükrü gerekli kılar. Esasen Sa`dî-i Şîrâzî’nin dediği gibi biri aldığımız, diğeri verdiğimiz nefes için olmak üzere, her nefes alıp verdikçe iki şükür borcumuz vardır; ama hiç olmazsa Allah’ın bizden istediği farz ibadetleri edâ ederek, Resûlullah Efendimiz’in devamlı surette kıldığı sünnet namazları kılarak, bir de gönlümüzde yeni bir sevinç dalgası estiren bahtiyarlıklara kavuştuğumuzda ve bir musibetten kurtulduğumuzda Allah’a şükür secdesine kapanarak ona kulluğumuzu ve minnetimizi arzetmeliyiz. Böyle zamanlarda yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımlar, Allah rızâsı için kılınan namazlar da birer şükür ifadesi olur.

Hadîs-i şerifin bize verdiği derslerden biri, insan dua ederken dağ başında bile olsa, bağırıp çağırmadan, tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın tavsiye buyurduğu gibi gizli gizli yalvararak, ürpererek, yüksek olmayan bir sesle dua etmelidir [En`am sûresi (6), 63; A`râf sûresi (7), 55, 205]. İnşallah bir gün radyo ve televizyonlarımızda da usûlüne uygun olarak böyle dua edildiğini görürüz.

Şükür secdesi tıpkı tilâvet secdesi gibidir. Abdestli iken şükür secdesine niyet edilir, eller kaldırılmadan “Allahüekber” diyerek tekbir alınır, secdeye varılır, mümkün olduğu kadar uzun secde edilir, sonra da selâm verilir. 1174 numaralı hadiste, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in gece namaz kılarken, bazı rek’atların secdesinde elli âyet okuyacak kadar uzun bir süre kaldığı ve muhtelif duaları okuduğu görülecektir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Resûl-i Ekrem Efendimiz ümmetine karşı son derece şefkatliydi. Gerçek hayatın âhiret hayatı olduğunu bildiği için de, ümmetinin âhirette bahtiyar olmasını isterdi.

2. Bir nimete kavuşunca veya bir sıkıntıdan kurtulunca, verdiği nimete şükretmek, kurtardığı sıkıntıdan dolayı hamdetmek için Allah’a şükür secdesi yapmalıdır.

İmam Nevevi-Riyazü's Salihin (Erkam Yayınları)

6 Aralık 2020 Pazar

KUR’AN’I SIK SIK TEKRARLAMAK VE UNUTULMAYA TERK ETMEKTEN SAKINMAK

 

Hadisler

1004. Ebû Mûsa radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Şu Kur’an’ı hâfızanızda korumaya özen gösteriniz. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Kur’an’ın hâfızadan çıkıp kaçması, bağlı devenin ipinden boşanıp kaçmasından daha hızlıdır.”

Buhârî, Fazâilü’l-Kur’ân 23; Müslim, Müsâfirîn 231

Bir sonraki hadis ile birlikte açıklanacaktır.

1005- وعنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِي اللَّه عنهما أَنَّ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إِنَّمَا مَثَلُ صاحِبِ الْقُرْآنِ كَمَثَلِ الإِبِلِ المُعقَّلَةِ ، إِنْ عَاهَد عَليْها أَمْسَكَهَا ، وإِنْ أَطْلَقَهَا ، ذَهَبَتْ » متفقٌ عليه .

1005. İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kur’an hâfızı, bağlı devenin sâhibine benzer. Deve sahibi devesini sürekli gözetirse elinde tutar. Eğer onunla ilgilenmezse kaçıp gider.”

Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 23; Müslim, Müsâfirîn 226. Ayrıca bk. Nesâî, İftitâh 37

Açıklamalar

Ezberlenen Kur’an’ı hâfızada korumanın ve unutmamanın çaresi onu sık sık tekrarlamaktır. Peygamber Efendimiz ashâb-ı kirâma ezberledikleri Kur’an’ı sık sık tekrarlamalarını, onu sürekli tilâvet etmelerini tavsiye ederlerdi. Çünkü ezberlenen Kur’an’ı unutmak, elde edilen hâfızlık nimetini yitirmek, en büyük kayıplardan sayılır. Bu sebeple Efendimiz: “Filân ve filân sûreyi unuttum; ya da filân ve filân âyetleri unuttum demek bir adam için ne kadar çirkin bir şeydir. Belki kendisine bunlar unutturulmuştur” buyurmak suretiyle, bilerek, kasten ve ihmalkâr davranıp önemsemeyerek Kur’an’ı unutmanın çok çirkin bir davranış olduğunu hatırlatmışlardır (Müslim, Müsâfirîn 230). Hatta hâfızasındaki Kur’an’ı kaybeden kimsenin “unuttum” demek yerine “bana unutturuldu” demesinin uygun olacağı ifade edilmiştir. Çünkü unutmakta bir nevi terketmek ve ona gereken önemi vermemek vardır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, unutturulan Kur’an’ın hâfızadan gidişini ayaklarından sıkıca bağlanıp kösteklenmiş devenin kaçışına benzetmesi çok anlamlıdır. Ehlî hayvanlar içinde kaçmaya en çok teşebbüs eden devedir. Kaçan deveyi tutmak ve tekrar elde etmek ise son derece zordur. Peygamberimiz, unutturulan Kur’an’ı tekrar elde etmenin bundan da zor bir iş olduğunu belirterek, unutkanlığa sebep olacak davranışlardan ve ilgisizlikten şiddetle sakınılması gerektiğini öğütlemişlerdir. Bunun için yapılacak en güzel iş, Kur’an okumayı ihmal etmemek ve ezberlediği yerleri tekrar etmektir. Buhârî’nin önde gelen hocalarından biri olan meşhur muhaddis İshâk İbni Râhûye: “Kur’an okumaksızın bir kimsenin üzerinden kırk gün geçmesi mekruhtur” demiştir.

Hadislerden Öğrendiklerimiz

1. Ezberlenen Kur’an’ı muhafaza etmeye elden geldiğince özen göstermek gerekir. Bu da onu sıkça tekrar etmekle mümkün olur.

2. Kur’an’dan ezberlenileni unutmak, irâdî bir hal olduğu için, “unuttum” denilmesi çirkin bir davranış olup, bunun yerine irâdî bir kusurun olmayışını ifade eden “Bana unutturuldu” denilmesi daha uygundur.

3. Ezberlenilen Kur’an’ın ilgisizlik sebebiyle kaybedilişi, ayaklarından bağlanmış bir devenin ipinin çözülüp kaçışından daha hızlıdır. Onu tekrar elde etmek ise, kaçan bir deveyi yakalamaktan daha zordur.

İmam Nevevi-Riyazü's Salihin (Erkam Yayınları)

5 Aralık 2020 Cumartesi

Sünnete uygun beden temizliği nasıl yapılır?


Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“On şey fıtrat gereğidir: Bıyıkları kırpmak, sakal bırakmak, misvak kullanmak, burna su çekmek, tırnakları kesmek, parmak boğumlarını temizlemek, koltuk altı kıllarını gidermek, apış arasını temizlemek, istinca yapmak..”

Râvî “onuncuyu unuttum; ancak onun da mazmaza (ağıza su vermek) olması muhtemeldir” dedi. (Müslim, Tahâret 56. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tahâret 29; Tirmizî, Edeb 14; Nesâî, Zîynet 1; İbni Mâce, Tahâret 8)

İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bıyıklarınızı kırpınız, sakallarınızı bırakınız!” (Buhârî, Libâs 63, 64; Müslim, Tahâret 52-54. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 16; Tirmizî, Edeb 18; Nesâî, Tahâret 14, Zînet 2, 56)

SÜNNETE UYGUN BEDEN TEMİZLİĞİ (10 ŞEY FITRATTANDIR)

Bu üç hadîs-i şerîfte fıtrat yani yaratılış gereği olan on kadar iş tanıtılmaktadır. Fıtrat kelimesi, sünnet, peygamberlerin âdeti veya sünneti, bütün din ve şeriatların ortaklaşa benimsedikleri sünnet gibi anlamlara gelir. İnsan olarak yaratılmanın tabii gerekleri gibi de anlaşılması mümkün olan bu on konuyu sırasıyla sayıp açıklamadan önce bir hususa işaret etmek gerek. O da “fıtrat gereği” sayılan konuların, sadece burada sayılanlarla sınırlı olmadığıdır. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî bunların otuz kadarını zikretmiştir (bk. İbni Hacer, Fethül-bârî, XII, 458-459). Bu hadislerde sadece on tanesi sayılmıştır. Şimdi sırasıyla bunları açıklayalım:

1. Sünnet olmak (hitân): Müslümanlığın alâmetlerinden (şeâirinden) biridir. Bu sebeple bir belde halkı çocuklarını sünnet ettirmemek için anlaşsalar, müslüman yönetimi onlara karşı savaş açar. Sünnet olmanın vakti, doğumu takib eden yedinci günden başlamak üzere bulûğ çağına kadardır. En iyisi çocuğu, sünnet olmanın bilincine vardığı yaşta sünnet ettirmektir.

Sünnet olmak, tabiî ve fıtrî gereğin yanında, sağlık açısından ve dengeli cinsî duygulara sahip olmak bakımından da faydalıdır. Sünnetin faydası bugün çok daha iyi bilinmekte ve hıristiyan ülkelerde de sağlık gerekçesiyle giderek sünnet olanların sayısının arttığı görülmektedir.

2. Etek tıraşı olmak (istihdad): Apış aralarını yani kasıkları, ud yerlerini tıraş etmek demektir. Halkımız buna “etek temizliği” der. Bu temizlik o bölgede bulunan kılları uzadıkça jilet veya benzeri bir şeyle tıraş etmek, yolmak yahut makasla kesmek suretiyle yapılır.

Bu sünnetin, Batı taklitçiliği sebebiyle giderek ihmal edildiği görülmektedir. İslâm’ın, insanın temizliğine ve sağlığına verdiği önemin tabii bir sonucu olan etek ve koltuk altı temizliği ve tırnakların kesilmesi gibi âdetleri kasten ihmal etmek, sünneti terke sebep olacağı için haramdır.

3. Tırnak kesmek: Tırnakları parmaklara zarar vermeyecek şekilde dipten kesmelidir. Tırnak kesmek için belli bir süre tayin edilmediği için tırnak uzadıkça kesilir. Tırnak kesmenin câiz olmadığı herhangi bir gün yoktur. Beyhakî, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in cuma günleri tırnak kesmeyi sevdiğine dair mürsel bir hadis rivayet eder.

Tırnağın belli bir sıraya göre kesilmesine dair bir hadis yoktur. Ancak Nevevî şu sıranın takip edilmesini müstehap olarak niteler: Önce sağ elin şehâdet parmağından başlayarak orta parmak, yüzük parmağı, serçe parmak sonra da baş parmağın tırnağı kesilir. Sıra sol ele gelince, küçük parmaktan başlayarak başa doğru gidilir. Ayaklarda ise, sağ ayağın küçük parmağından başlanır sıra ile ötekilere geçilir. Sol ayakta ise baş parmaktan sonrakinden başlanıp küçük parmağa doğru gidilir. En sonra baş parmağa geçilir.

Tırnak kesiminde dikkatli davranıp, etrafa sıçratmamaya ve kesilen tırnak parçalarını ortalıkta bırakmamaya dikkat etmelidir. Bir şekilde onların ortadan kaldırılması uygun olur.

Günümüzde özellikle büyük şehirlerde yaşayan birçok hanımın modadır diye ve süs zannederek tırnaklarını uzattıkları bilinmektedir. Bunun İslâm âdâbıyla bağdaşmadığı ortadadır. Ayrıca tırnak altlarında oluşacak birtakım birikintilerin insan sağlığı açısından tehlikeli olabileceği düşünülmelidir. Özellikle mutfakta yemek yapan hanımların uzun tırnaklarla bu işleri yapması hiç hoş değildir. Unutulmamalıdır ki İslâm, her şeyin en güzelini ve tabii olanını tavsiye eder.

4. Koltuk altı kıllarını temizlemek: Bu kılların traş edilmesi sünnet olmakla beraber, ilâç kullanmak suretiyle temizlemesi de mümkündür. Temizlik işine sağ koltuk altından başlamak uygun olur.

5. Bıyıkları kısaltmak: Erkeklerin bıyıklarını, üst dudaklarının kırmızısı ortaya çıkacak şekilde kesmeleri demektir. Bunu da sağdan başlayarak yapmak güzel görülmüştür. Bıyıkların ağzı kapatacak ve üst dudak kenarlarından taşacak şekilde uzatılması asla güzel görülmemiştir. Yenilen veya içilen şeylerin bıyıklara bulaşmaması önemlidir.

Bıyıkların kırpılmasını, kökünden kazımak şeklinde anlamak doğru değildir.

6. Sakalları uzatmak: Müslüman erkeklerin sakallarını kesmeleri, Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerince “haram” olarak değerlendirilmiştir. Şâfiî mezhebinde ise, mekruh kabul edilmiştir. Sakalların fazla uzayıp çirkin bir manzara arzetmesi halinde boyundan ve eninden kesilebileceğinde görüş birliği bulunmaktadır. Sünnete uygun olan, sakalın boyunun bir tutam olması, ondan fazlasının kesilmesidir.

7. Misvak kullanmak: Bu konu, yukarıdaki yedi hadisin açıklamasında etraflıca işlenmiştir.

8. Burna su çekmek: Burun deliklerinin su çekmek suretiyle temizlenmesi sünnettir. Burun içini temizlemek gusül abdestinin farzlarından olduğu için kesinlikle ihmal edilmemelidir.

9. Parmak boğumlarını yıkamak: Parmakların eklem yerlerini, kulakların kıvrıntıları gibi kir birikmesi ihtimali bulunan yerleri temizlemek sünnettir.

10. Su ile tahâretlenmek (istinca): İntikâsu’l-mâ’, suyun noksanlaşması anlamına gelen bu ifade, tahâret anlamında yorumlanmıştır. Kimileri de abdest aldıktan sonra, “abdestim bozuldu mu?” diye bir şüphe ve vesveseyi önlemek maksadıyla avret yerine biraz su serpmek olarak değerlendirmişlerdir.

İkinci hadiste on hasletten söz edilirken râvi onuncusunu unuttuğunu bildirmiş, muhtemelen onuncunun mazmaza (ağıza su almak) olacağına işaret etmişti. Onuncu hasletin birinci hadiste yer alan hitan olması da muhtemeldir. Nitekim Kâdî İyaz da hitan’ın onuncu haslet olabileceği ihtimalinden bahseder.

HADİSLERDEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

1. Her iki hadiste sayılan on işin yerine getirilmesi fıtrat gereği yani dînî birer görevdir.

2. Fıtrî ve tabiî olan her şey güzeldir.

3. İslâmiyet insanların tabiî bir görünüm, güzellik ve temizlik içinde yaşamalarını temin edecek tavsiyelerde bulunmuştur.

4.İnsan sağlığı ve erkek-kadın cins ayırımı açısından önemli olan fıtrî özellikleri korumaya dikkat edilmelidir.

Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

4 Aralık 2020 Cuma

Rabbimize Şükür


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Siz beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin; nankörlük etmeyin.” (Bakara, 152)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Allah’a hamdederek başlanmayan her önemli iş bereketsiz olur.” (Ebû Dâvûd, Edeb 18. İbni Mâce, Nikâh 19)

Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Bir kulun çocuğu vefat ettiği zaman Allah Teâlâ meleklerine:

“-Kulumun çocuğunu elinden aldınız öyle mi?” diye sorar. Onlar da:

“-Evet, diye cevap verirler. Allah Teâlâ:

“-Kulumun gönül meyvesini mi kopardınız?” diye sorar. Melekler:

“-Evet, diye cevap verirler. Allah Teâlâ tekrar:

“-O zaman kulum ne dedi?” diye sorar. Melekler:

“-Sana hamdetti ve “Biz Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz” dedi, diye cevap verirler.

O zaman Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“-Kulum için cennette bir köşk yapın ve ona hamd köşkü adını verin.” (Tirmizî, Cenâiz 36)

https://www.2g1d.com/ 

3 Aralık 2020 Perşembe

Bana Kur’an Oku!


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“(Şimdi) siz, bu Kur’an’a mı şaşıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz!” (Necm, 59-60)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Eğer siz, benim bildiklerimi bilseydiniz, mutlaka az güler, çok ağlardınız.” (Buhârî, Küsûf 2, Tefsîru sûre (5), 12, Nikâh 107, Rikak 27, Eymân 3)

Abdullah İbni Mes’ûd (ra) şöyle dedi:

Rasûlullah (sav):

“-Bana Kur’an oku!” buyurdu. Ben:

“-Ey Allah’ın Rasûlü, Kur’an sana indirilmişken ben mi sana Kur’an okuyayım? dedim. Rasûlullah (sav):

“-Kur’an’ı başkasından dinlemekten pek hoşlanırım” buyurdu.

Bunun üzerine ben kendilerine Nisâ sûresini okumaya başladım.” “Her ümmetten bir şâhit getirip seni de bütün bunlara şâhit tuttuğumuz zaman onların durumu nice olur?” anlamındaki âyete (Nisâ, 41) geldiğimde:

“-Şimdilik yeter!” buyurdu. Bir de baktım Rasûlullah, iki gözü iki çeşme ağlıyordu. (Buhârî, Tefsîru sûre (4), 9, Fezâilü’l- Kur’ân 33, 34; Müslim, Müsâfirîn 247.)

https://www.2g1d.com/

2 Aralık 2020 Çarşamba

Beni Nasıl Görebildin?


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Muhakkak ki (şu) mü’minler felâh bulmuştur: Onlar, namazlarında huşû içindedirler.” (Mü’minûn, 1-2)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Namazını, (hayâta) vedâ eden bir kimsenin namazı gibi kıl! Özür dilemen gereken bir sözü söyleme! İnsanların elindekilere tamah etme!” buyurdular. (İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed, V, 412)

Leylâ’nın aşkıyla çöllere düşmüş olan Mecnun, farkında olmadan namaz kılmakta olan bir kimsenin önünden geçer. Namaz kılmakta olan kimse selâm verip namazdan çıktıktan sonra hiddetle seslenir:

“–Namaz kılanın önünden geçilmez, bilmez misin?!”

Mecnun, o kimseye şu mukâbelede bulunur:

“–Ben, Leylâ’nın aşkından seni göremedim ki! Asıl sen, huzurunda namaz kıldığın Allâh’ın aşkından beni nasıl görebildin?!” (Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından-2, Erkam Yay.)

https://www.2g1d.com/

1 Aralık 2020 Salı

İyilikle Terbiye


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.” (Fussılet, 34,35)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Yiğit dediğin, güreşte rakîbini yenen kimse değildir; asıl yiğit, kızdığı zaman öfkesini yenen kişidir.” (Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107, 108)

İbrahim b. Edhem sahrada giderken bir askerle karşılaştı. Asker ona:

"–Mâmur ve meskûn yerler nerede?" diye sordu.

İbrahim mezarlığı işaret etti. Kendisi ile alay edildiğini zanneden asker, İbrahim’in başına şiddetle vurdu, sonra savuşup gitti. Askere:

"–Dövdüğün zât, Horasan zâhidi İbrahim b. Edhem’dir!.." denilince geri döndü. Özür diledi. İbrahim b. Edhem:

"–Sen bana vurunca, ben Allah Teala’dan senin için cennet niyaz ettim!" dedi. Asker:

"–Niçin?" diye sordu. İbrahim:

"–Dövülmeye sabrettiğim için sevab ve ecir aldığım bana bildirilmişti. Onun için bu karşılaşmadan benim kârlı çıkmamı, senin ise zarar görmeni istemedim!.." dedi. (Kuşeyrî, s: 352-353) (Ömer Faruk Demireşik, Ahiret Azığı-2, Erkam Yay.)
https://www.2g1d.com/

30 Kasım 2020 Pazartesi

Muhabbet Edebi


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler!..” (İsrâ, 53)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Bedende hiçbir uzuv yoktur ki, Allâh’a, dilin lüzumsuz ve çirkin konuşmalarından şikâyet etmesin!” (Heysemî, X, 302)

Hz. Ali’nin rivâyetine göre Rasûlullah (sav):

“–Cennet’te birtakım köşkler vardır. Dışları içlerinden, içleri de dışlarından görülür.” buyurmuştu.

Bunu işiten bir bedevî ayağa kalkıp:

“–Bu köşkler kimler içindir ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordu.

Fahr-i Kâinât (sav) Efendimiz:

“–Sözünü güzel ve hoş söyleyen, tatlı dilli, yemek yediren, oruca devâm eden ve gece herkes uyurken kalkıp Allah için namaz kılan kimseler içindir!” buyurdu. (Tirmizî, Birr, 53/1984; Ahmed, I, 155)

https://www.2g1d.com/

29 Kasım 2020 Pazar

Allah’tan Ümit Kesilmez!

 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“De ki: Ey nefislerine karşı haksızlık yapmakta aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, yargılayıcı ve bağışlayıcıdır.” (Zümer, 53)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Kim bir hayır işlerse, ona onun on misli vardır veya daha da artırırım. Kim bir kötülük işlerse, ona da onun misli vardır. Ya da tamamen affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım; kim bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım. Kim bana hiçbir şeyi ortak koşmamak şartıyla dünya dolusu günahla gelirse, ben kendisini o kadar mağfiretle karşılarım.” (Müslim, Zikir 22)

Ömer İbnü’l-Hattâb (ra) şöyle dedi:

“(Bir keresinde) Rasûlullah (sav)’e (ayrı düştüğü) çocuğuna duyduğu özlemden dolayı rastladığı her çocuğu kucaklayan, göğsüne bastırıp emziren bir kadının da aralarında bulunduğu bir esir grubunu getirdiler. Rasûlullah (sav) çevresindekilere (o kadını işaretle):

“-Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?”diye sordu.

“-Aslâ, atmaz! dedik.

Bunun üzerine Hz. Peygamber:

“-İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir” buyurdu. (Buhârî, Edeb 18; Müslim,Tevbe 22. Ebû Dâvûd, Cenâiz 1; İbni Mâce, Zühd 35)

https://www.2g1d.com/

28 Kasım 2020 Cumartesi

İhtiyârî Sevgi


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 24)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Sizden hiçbiriniz, ben kendisine malından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça iman etmiş olmaz.” (Buhârî, İman, 8; Müslim, İman, 70)

Bişr b. el-Hâris (ra)’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:

“-Rüyâda Peygamber (sav)’i gördüm. Bana:

“- Yâ Bişr, bilir misin Allah Teâlâ seni niçin akranlarından üstün kıldı?” diye sordu. Ben:

“-Hayır yâ Rasûlallah.” dedim. O:

“-Sünnetime tâbi olman, sâlihlere hizmet etmen, din kardeşlerine nasihatta bulunman, ashabımı ve ehl-i beytimi sevmen sayesinde. Seni iyilerin (ebrâr) makamına ulaştıran işte bunlardır.” buyurdu.

Ben derim ki: Halis muhabbet, büyük bir kapıdır. Ancak kalb-i selîm sahibi kimselere açılır. Hâlis muhabbetin tesiri çok büyüktür. (İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l Beyân 7. Cilt, Erkam Yay.)
https://www.2g1d.com/

27 Kasım 2020 Cuma

Meçhul Gün!


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“…Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.” (Tevbe, 38)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Allah’a yemin olsun, âhiretin yanında dünya, ancak birinizin parmağını denize sokup çıkardığında parmağında kalan kadardır. Baksın bakalım parmağında ne kalıyor?” (Müslim, Cennet, 55; Tirmizî, Zühd, 15; İbn Mâce, Zühd, 3; Müsned, IV, 229 230)

Hakîkaten fânî dünyâ hayâtı, ebedî âhiret hayâtı yanında kısacık bir an gibidir. Anlık zevkler uğruna ebedî saâdeti zâyi etmek, ânı sonsuza tercih etmek, hangi aklın kârıdır?

Bastığımız toprak, bugüne kadar gelen milyarlarca insanın cesetleriyle doludur. Sanki üst üste çakışmış sayısız gölge gibi… Onlar da iki kapılı bir hân olan bu cihâna bir kapıdan girdiler, sonra nefsânî veya rûhânî davranış ve hislerle dolu dar bir koridor olan dünyâ hayâtını yaşadılar, en nihâyet mezar kapısından geçip ebedî âleme intikâl ettiler. Yarın bizler de aynı durumda olacağız. Bir gün gelecek ki, o günün yarını olmayacak! O gün, hepimiz için meçhul bir gün! (Osman Nûri Topbaş, Öyle Bir Rahmet ki, Erkam Yay.)

https://www.2g1d.com/

26 Kasım 2020 Perşembe

Saygı Beklenmez, Kazanılır!


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: "Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!" diyerek dua et.” (İsrâ, 23-24)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Allâh Teâlâ, yaşından ötürü bir ihtiyara saygı gösteren gence, yaşlılığında hizmet edecek kimseler lutfeder.” (Tirmizî, Birr, 75)

Bilinen bir gerçektir ki, bugün yaşlı olan dün genç idi. Yine bugün genç olan da Allâh ömür verdiği takdirde yarın yaşlanacaktır. Cemiyette saygı geleneğinin nesiller boyu yaşatılması, herkesin bir önceki nesle mensup insanlara, sırf büyük olmaları sebebiyle hürmetkâr davranmalarına bağlıdır. Peygamberimiz yaşlı insanlara hürmet edenlere, Hak Teâlâ’nın yaşlılıklarında kendilerine hizmet edecek kimseler lutfetmek sûretiyle ikrâmda bulunacağını bildirmektedir. Bunun anlamı, yaşlılara saygı gösteren gençlerin bu hareketinin karşılıksız kalmayacağıdır. Zîra saygı beklenmez, kazanılır. (Dr. Murat Kaya, Üsve-i Hasene, Erkam Yay.)

https://www.2g1d.com/

25 Kasım 2020 Çarşamba

Ne Söylediğini İyi Düşün!


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın!” (Kaf, 18)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Bedende hiçbir uzuv yoktur ki, Allâh’a, dilin lüzumsuz ve çirkin konuşmalarından şikâyet etmesin!” (Heysemî, X, 302)

Rasûlullah (sav), “En fazîletli kimdir?” sorusuna; “Dilinden ve elinden müslümanların emniyette olduğu kimsedir.” cevâbını vermiştir. (Buhârî, Îmân, 4-5)

Müslüman, özür dilemek zorunda kalacağı bir sözü söylememelidir. Dâimâ güzel söz söylemelidir. Nitekim Cenâb-ı Hak:

“Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler!..” (İsrâ, 53) buyurur. Zîrâ güzel bir söz, sadaka yerine geçer ve insan onunla da cehennemden korunabilir.

Sözü, yerinde ve zamanında söylemek gerekir. Söz, mahallini bulmadan konuşmamalıdır. Hz. Ebû Bekir (ra)’ın bu husustaki îkâzı ne ibretlidir:

“Ne söylediğini, kime söylediğini ve ne zaman söylediğini iyi düşün!” (Osman Nûri Topbaş, Faziletler Medeniyeti-2, Erkam Yay.)

https://www.2g1d.com/

24 Kasım 2020 Salı

Ateşten Bir Zincir


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin.” (Tevbe, 103)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Altın, gümüş, kumaş ve abaya kul olanlar helâk oldular. Eğer onlara istedikleri verilirse hoşnut olur, verilmezse hoşnut olmazlar.” (Buhârî, Rikak 10. İbni Mâce, Zühd 8)

Sevbân (ra) anlatıyor:

“Peygamber Efendimiz’in yanına Hind bint-i Hübeyre, elinde iri altın yüzükler olduğu hâlde gelmişti. Rasûlullah (sav) bunu hoş görmedi. O da hemen oradan ayrılıp Rasûlullah’ın kerimeleri Fâtımatü’z-Zehrâ (rânha)’nın yanına girdi. Ona başından geçen hâdiseyi anlattı. Bunun üzerine Hz. Fâtıma (rânha) boynundaki altın zinciri çıkarıp:

“-Bunu bana Hasan’ın babası Hz. Ali (ra) hediye etti” dedi. Zincir daha elinde iken Rasûlullah (sav) yanlarına girdi ve şunu söyledi:

“-Ey Fâtıma! İnsanların, “Rasûlullah’ın kızının elinde ateşten bir zincir var” demesi seni memnun eder mi?” dedi. Sonra oturmadan geri dönüp gitti.

Bunun üzerine Fâtıma (rânha) zinciri çarşıya gönderip sattırdı, parasıyla bir köle satın aldı ve onu âzad etti. Bu durum Peygamber Efendimiz’e haber verilince:

“-Fâtıma’yı ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun!» buyurdular.” (Nesâî, Zinet 39)

https://www.2g1d.com/

23 Kasım 2020 Pazartesi

Rabb’ini Zikret!


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.” (A’raf, 205)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Allâh’ı sevmenin alâmeti, Allâh’ı zikretmeyi sevmektir.” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 52)

et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye’de şöyle denilmiştir:

“Rabb’ini içinden an.” Yani Allah’ın emrettiği amellerle nefsinin fiillerini, Allah’ın ahlakıyla da nefsinin ahlakını değiştirmek ve nefsinin varlığını Allah’ın zâtında yok etmek suretiyle fiillerle, ahlakla ve zât ile O’nu içinden zikret. Nitekim bir kudsî hadiste: “Kulum beni kendi içinde zikrederse ben de onu kendi içimde (nefsimde) zikrederim.” (Buhârî, Tevhid, 15, 43; Müslim, Zikr, 2, 18, 19) buyurulmuştur. Bu da “Beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim” (Bakara, 152) ayetinin sırrını ifade etmektedir. (İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 6.Cilt, 510. Sayfa, Erkam Yay.)

22 Kasım 2020 Pazar

Bize kötülük eden affetmeli miyiz? Nasıl affedebiliriz?


Kötülük yapan birine iyilik edip, kişi de kötülüğe devam ederse bunun dini hükmü ne olur?

İnsan başkasına haksızlık yapmaktan sakınacağı gibi, başkalarını haksızlık yapmaktan da alıkoymağa çalışmalıdır. Bu bir görevdir. Şu var ki, kendimize yahut bir başkasına yapılan haksızlığı giderme konusunda bazı İslamî ölçüler vardır. Bunlara uyulması gerekir.

Mesela, bir kötülük, bir haksızlık görüldüğünde onun el ile, olmazsa dil ile önlenmesi, o da olmazsa kalben o işe karşı olmakla mukabele edilmesi Peygamberimizin (asm) bir emridir. Bu hadis-i şerifi yetkili alimlerimiz şöyle açıklamışlardır:

Münkeri yani kötülüğü el ile men etmek devletin ve diğer yetkililerin vazifesidir. Dil ile men etmek ise alimlerin, bu konuda bilgi sahibi olan kişilerin vazifesidir. Elinde bir yetki olmayan, o kötülüğü dil ile önleyecek ilim gücünden de mahrum bulunan kimseler ise, kalpleriyle buğz edecekler, yani o kötülüğe iç alemlerinde karşı çıkacaklardır.

Buna göre, bir haksızlığa maruz kalındığında onun izalesi için yetkili makamlara müracaat etmek, o kötülüğü önleme gücüne sahip kişiler varsa onların devreye girmesini sağlamak gerekir. Bütün bunların bir sonuç vermediği hallerde ise kişinin o hakkını alması mahşer meydanındaki büyük hesap gününe kalmış demektir.

Hakkını helal etme meselesine gelince, bu bir fazilettir; kişi kendi hukukuna karşı yapılan tecavüzleri dilerse affedebilir. Mümin kardeşinden gördüğü bir kötülüğe karşı, misliyle yahut daha fazlasıyla mukabele etmeyip af yolunu tutanlar, bunun büyük ücretini ahirette mutlaka görürler. Ancak haklarını isteme hakları da saklıdır. Tercih, kişinin kendisine kalmıştır.

"Kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen O'dur." (Şura, 42/25)

ayetinde de bildirildiği gibi, Allah (cc) affedicidir. Müminler de Allah'ın (cc) beğendiği ahlaka uyan kişiler olarak, birinden kötülük gördüklerinde affetmeyi, kötülüğü iyilikle uzaklaştırmayı seçerler. Şüphesiz, bir kötülük karşısında sabrederek alttan almak, kötülük yapan kimseyi affederek intikam hırsına kapılmamak ve öfkeyi yenmek, takva sahibi insanlara has bir özelliktir. Ve bu tavrın karşılığı Allah'ın (cc) hoşnutluğu ve sevgisidir. Allah (cc) bir Kur'an ayetinde şu şekilde bildirir:

"Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah (cc), iyilik yapanları sever." (Al-i İmran, 3/134)

Kötülüklere karşı iyilikle karşılık vererek affeden kişi, hem kendisi ve hem de çevresi için barış ve huzur dolu bir hayata vesile olur. Bu elbette ki, sürekli kin, nefret, düşmanlık ve intikam duygularının hakim olduğu zor bir hayatla karşılaştırılmayacak kadar kolay, huzurlu ve rahat bir yaşamdır. İnsan, ilk an kapıldığı öfke ve kin duygularından kurtulmak için belki kısa bir süre sabır ve çaba göstermek durumunda kalacaktır; ancak gösterdiği bu ahlak sonucunda, dostluk, sevgi, saygı ve barış dolu bir yaşam sürecektir. Yüce Allah (cc) Kur'an ayetlerinde müminlere şöyle bildirir:

"İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz." (Fussilet, 41/34-35)

Allah (cc), güzel ahlakın karşılığında insanlara güzel ve kolay bir hayat sunar. Affedici olmayan bir insanın çevresinde, ona kin ve nefret güden insanlar bulunurken; affeden insanın dünyada bulduğu karşılık, huzurlu ve barış dolu bir hayat ve sıcak dostlardır. Ahirette ise gösterdiği bu güzel ahlakın karşılığını - Allah'ın (cc) izni ile - en güzel şekilde alacaktır. Bir ayette şu şekilde bildirilir:

"Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler." (Tevbe, 9/21)

Sorularla İslamiyet

Bize kötülük eden affetmeli miyiz? Nasıl affedebiliriz?

21 Kasım 2020 Cumartesi

Bitmeyen Hazine


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Nice canlı var ki rızıklarını kendileri taşıyamaz (temin edemez.) Ama onları da sizi de rızıklandıran Allâh’tır. O her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.” (Ankebût, 60)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Müslüman olan, kendisine yeteri kadar rızık verilen, Allâh’ın kendisine verdiği nîmete kanaat eden kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (Müslim, Zekât, 125)

Rasûlullâh (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kanaat, bitmez-tükenmez bir hazinedir.” (Deylemî, III, 236/4699)

Kanaatsız kimse zengin bile olsa, fakir ve muhtaçlardan daha fazla huzursuz ve sıkıntı içindedir. Zîrâ o, ne kadar mal kazansa da doymayacak, sürekli daha fazlasını isteyecektir. Kanaat yoksulu insanların bu hâlini, Allâh Rasûlü (sav) şöyle tasvîr eder:

“İnsanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz. Fakat Allâh, tevbe edenin tevbesini kabûl eder.” (Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116-119)

Demek ki kanaatsizlik günâhından tevbe etmek lâzımdır. Efendimiz (sav), bu durumdaki kimselere şu tavsiyede bulunmuştur:

“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana baktığı zaman, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin.” (Buhârî, Rikâk, 30)

20 Kasım 2020 Cuma

Herkes Ektiğini Biçmeye Gidiyor


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” (Bakara, 48)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)

İkrime (ra)’den şöyle rivâyet edilmiştir:

Kıyâmet gününde baba oğluna gidecek ve: “Oğulcağızım, ben senin dünyâda babandım. Eğer hasenâtından bir tane vermezsen, cehenneme gideceğim” diyecek. Oğlu da: “Senin korktuğundan ben de korkuyorum. Sana sevâbımı veremem” diyecek. Adam üzülecek ve hanımına gidecek ve diyecek ki: “Sen, benim dünyâda hanımımdın.” Hanımı onu hatırlayacak, kocası: “Senden beni kurtaracak bir sevâb istiyorum” deyince hanımı: “Senin korktuğun durumdan ben de korkmaktayım. Sana sevâbımdan veremem” diyecek. Allah Teâlâ: “Eğer yükü ağır gelen kimse, onu taşımak için akrabasını bile çağırsa, onun yükünden hiçbir şey yüklenemez…” (Fâtır, 18) buyurmaktadır. Yâni kendi günahı kendine ağır gelenler, başkasının günahını yüklenemezler. (İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l Beyân, I.Cilt, 366-367. Sayfa, Erkam Yay.)

https://www.2g1d.com/

19 Kasım 2020 Perşembe

Eşlerin Hakları


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“…Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir.” (Bakara, 228)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Kadının cihâdı, kocasına karşı görevini en güzel şekilde yerine getirmektir.” (İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, I, 141.)

Şu husûslara riâyet etmeden evlilikten beklenen maksad gerçekleşmez. Eşler birbirlerinin haklarına riâyet etmeli ve birbirlerinin faydalarına çalışmalıdır. Nesillerin devam etmesini isteme, çocuklarını terbiye etme, karşılıklı ilişkilerde muâşeret kurallarına uyma, evi muhâfaza, ev işlerini düzenleme ve elleri altında bulunanları iyi bir şekilde idâre etme gibi şer’an güzel sayılan ve âdeten uygun olan hususları yerine getirmede samîmî ve duyarlı olmalıdır. 

18 Kasım 2020 Çarşamba

Allah Rızâsı


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).” (Furkan, 23)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Şu dört şeyden sorgulanmadıkça kulun ayakları kaymaz: Ömrünü nerede geçirdiğinden; bedenini nerede eskittiğinden, ilmiyle ne kadar amel ettiğinden; malını nereden kazanıp nereye harcadığından.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 1.)

Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurur:

“Kıyâmet günü bir takım mühürlü sahîfeler getirilir; Allah’ın huzûruna dikilir. Cenâb-ı Hak, meleklere; “Şu, şu amelleri atın; şu şu amelleri de kabul edin” buyurunca melekler: “Ya Rab izzetine yemin ederiz ki biz hayırdan başka bir şey görmüyoruz, nasıl atalım?” derler. Allah Teâlâ cevaben: “Bu amellerin sahibi de çok iyi bilir ki, bunlar benden başkaları için yapılmıştı. Bugün, benim rızâmı arayarak yapılan amellerin dışındaki hiçbir ameli kabul etmiyorum.” buyurur. (Münzirî, Tergîb, I, 37)

https://www.2g1d.com/

17 Kasım 2020 Salı

Sen af yolunu tut


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm

“(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’raf, 199)

Rasûlullah (sav) Efendimiz buyurdular:

“Allah’a karşı takva sahibi olun ve aranızı ıslaha çalışın. Allah Teâlâ müslümanların arasını ıslah ediyor.” (Hâkim, IV, 620)

Rivayete göre Rasûlullah (sav), Cebrâil (as)’a “Af yolunu tutmak nedir?” diye sordu. Cebrâil (as): “Bilmiyorum, Rabb’ime sorayım.” dedi. Sonra öğrenip dönünce: “Ey Muhammed! Rabb’in sana vermeyene vermeni, sana gelmeyene gitmeni, sana zulmedeni affetmeni ve sana kötülük yapana iyilik yapmanı emrediyor.” dedi. (Süyûti, ed-Dürrü’l-mensûr, III, 628)

16 Kasım 2020 Pazartesi

Kadınların Başı Açık Namaz Kılmaları

Din İşleri Yüksek Kurulu Kararları

Karar Yılı: 2002 - Karar No: 204
Konusu: Kadınların Başı Açık Namaz Kılmaları
   
Din İşleri Yüksek Kurulu, 07.11.2002 tarihinde Kurul Başkanı Doç.Dr.Şamil DAĞCI’nın başkanlığında toplandı.
Dini Soruları Cevaplandırma Komisyonunca hazırlanan “Kadınların Başı Açık Namaz Kılmaları” konusundaki rapor görüşüldü. Yapılan müzakereler sonunda:
Son zamanlarda, başın abdest organlarından olduğu, bu organların ise örtülmesinin farz olmadığı ileri sürülerek, kadınların baş açık olarak namaz kılabilecekleri iddia edilmektedir.
Namazda örtülmesi gereken yerler dinî kaynaklarda setr-i avret başlığı altında incelenmiştir. Setr-i avret, namazın şartlarından biri olup, namazda avret yerlerinin örtülmesi anlamına gelmektedir. Avret kavramı ise, bir zaruret bulunmaksızın insan vücudunda açılması helal olmayan, namazda ve namaz dışında örtülmesi farz ve başkalarınca bakılması haram olan yerleri ifade etmektedir.
Avret mahallinin kapsamı, erkeğe ve kadına göre farklılık arz eder. Erkeğin avret yeri, Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelîlerin oluşturduğu cumhuru fukahaya göre göbekle diz kapağı arasıdır. Hanefîler diz kapağını da avret mahalline dahil etmişlerdir. Hz. Peygamber bir hadisinde, “Müslüman erkeğin uyluğu avrettir.” buyurmuştur (Ahmed, III/478). Diğer bir hadiste de, erkeğin örtülmesi farz, bakılması haram olan yerlerinin “göbeği ile diz kapağı arası” olduğu belirtilmiştir (Ebû Davûd, “Libas”, 37; Dârekutni, I, 230,231).
Hanefî, Malikî ve Şafiîlerle, Hanbelîlerdeki hakim görüşe göre, kadının el ve yüz dışında kalan bütün bedeni örtmesi gerekir. Hanefî mezhebindeki bir görüşe göre ayaklar da avret kapsamı dışında tutulmuştur. Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde kadının namazda örtmesi gereken yerlere ayak da dahil edilirken Hanefî mezhebinde kadının çıplak ayaklı olarak namaz kılması caiz görülmüştür. Bu görüş ayrılıklarının sebebi “Onlar (kadınlar), kendiliğinden görünenler hariç, zinetlerini göstermesinler” (Nûr, 24/31) ayetindeki “kendiliğinden görünenler hariç” ifadesiyle ilgili farklı yorumlardır.
Bütün mezheplere göre, kadınların namazda başlarını örtmeleri gerekir. Hz. Aişe’nin rivayetine göre Ebû Bekir'in kızı Esma, üzerinde ince bir elbise olduğu halde Rasûlullah’ın huzuruna girmiş, Hz. Peygamber de ondan yüzünü çevirerek, “Ey Esma! Kadın ergenlik çağına ulaşınca, -el ve yüzünü işaret ederek- şurası ve şurası müstesna artık onun –yabancılar tarafındangörülmesi doğru olmaz.” buyurmuştur (Ebû Davûd, “Libas”, 34). Başka bir hadiste de, “Allah ergenlik çağına ulaşan kadının başörtüsüz olarak kıldığı namazını kabul etmez.” buyurmuştur (Hakim en-Neysabûrî, Müstedrek, I, 251; Ebu Dâvûd, Salat, 85, No: 641, I, 422; Tirmizî, Salat, 277, No: 377, II, 215; İbn Mâce, Tahâre, 132, No: 655, I, 214; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI,150, 218, 259. İbn Huzeyme, hadisin sahih; Tirmizî, Hasen; Hakem ise Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir). Bu hadisler buluğ çağına ermiş Müslüman bir hanımın namaz kılarken saçlarını ve diğer avret mahallini örtmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Ayrıca hadis kaynaklarında Peygamber eşlerinin evlerinde baş örtüsü ile namaz kıldıklarını (Malik, Salat, 10. No: 35-36), Hz. Peygamber'in başı açık namaz kılan genç kızlara müdahale ettiğini ve buluğa eren kadınların başlarını örterek namazlarını kılmaları gerektiğini bildiren hadisler yer almaktadır (Ahmed, VI, 96, 236, 238; Tirmizî, Salat, 84, No: 640, I, 420; Ebu Davud, Salat, 85, No: 642, I, 422). Hz. Peygamber zamanından günümüze kadar uygulama böyle olduğu gibi, İslam toplumunun ortak görüşü de bu yöndedir.
Yukarıda zikredilen açıklamalar ışığında;
Namazda ve namaz dışında örtülmesi gereken avret mahallinin erkeklerde diz kapağı ile göbek arası, kadınlarda ise, el, yüz ve ayaklar dışındaki bütün beden olduğu ve namaz kılarken, bu uzuvların vücut hatlarını belli etmeyecek ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtülmesi gerektiği anlaşıldığından, kadınların baş açık olarak namaz kılmalarının caiz olmadığına,
 
Karar verildi.

15 Kasım 2020 Pazar

Cemaatle namaz kılmanın hükmü nedir?


İslam dini birlik ve beraberliğe büyük önem vermiştir. Günde beş vakit namazın bir arada eda edilmesi (Bakara, 2/43), haftada bir cuma namazının ve senede iki kez olan bayram namazlarının topluca kılınması, müminlerin birbirlerinden haberdar olmalarına, görüşüp kaynaşmalarına, birbirleriyle yardımlaşmalarına vesile olmak gibi bir işlev üstlenmektedir. Bu bakımdan cemaatle namaz, istenen birlik ruhunu sağlamlaştırıcı ve devam ettirici bir rol üstlenmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), farz kılınışından itibaren hayatının son zamanlarına kadar beş vakit namazı sürekli kendisi cemaate imam olarak kıldırmış, müslümanları da namazları cemaatle kılmaya teşvik etmiştir (Ebû Dâvûd, Salât, 49).
Cemaatin önemini gösteren çok sayıda hadis bulunmaktadır. Bunlardan birinde Hz. Peygamber (s.a.s.), “Üç kişi bir köyde veya kırda bulunur ve namazlarını cemaatle kılmazlarsa, şeytan onlara hâkim olur. Öyleyse cemaatten ayrılma. Çünkü kurt ancak sürüden ayrılan koyunu yer.” (Ebû Dâvûd, Salât, 47) buyurmaktadır. Bir diğer hadiste ise “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, sonra da namaz için ezan okunmasını, daha sonra da bir kimseye emredip imam olmasını, sonra da cemaatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm.” (Buhârî, Ezân, 29, 34; Müslim, Mesâcid, 251-254) diyerek cemaati terk edenlere ciddi bir uyarıda bulunmuştur. Ayrıca özendirmek için cemaatle kılınan namazın sevabının, tek başına kılınandan 27 derece daha fazla olduğunu belirtmiştir (Buhârî, Ezân, 30; Müslim, Mesâcid, 249).
Cemaatle namaz kılmanın önemini belirten bu ve benzeri hadislerden ve ilgili âyetlerden hareketle Hanbelîler namazın cemaatle kılınmasının, erkekler için farz-ı ayın, Şâfiîler ise farz-ı kifâye olduğunu söylemişlerdir. Hanefî ve Mâlikîlere göre ise, cuma namazı dışındaki farz namazları cemaatle kılmak, gücü yeten erkekler için müekked sünnettir (Mergınanî, el-Hidâye, I, 362; Kâsânî, Bedâî’, I, 155; Cezîrî, el-Mezâhibü’l-erbe‘a, I, 368-369).
Bu itibarla cemaate gitmeye engel bir durum olmadıkça namazlar cemaatle kılınmaya çalışılmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) camiye giderken atılan her adımdan dolayı kişinin bir derece yükseltilip, bir günahının silineceğini haber vermiştir (Buhârî, Ezân, 30; Ebû Dâvûd, Salât, 49).

14 Kasım 2020 Cumartesi

Hasta olan ve tedavisi yapılamayan kedi, köpek gibi hayvanların veteriner tarafından itlafı caiz midir?


Yüce Allah, diğer yeryüzü nimetleri gibi hayvanları da insanların hizmetine vermiş ve onlardan çeşitli şekillerde faydalanmayı helal kılmıştır (Nahl, 16/ 5,6 80). Bununla birlikte dinimiz bütün canlılar gibi hayvanlara karşı da şefkatli ve merhametli olmayı emretmiştir (Buhârî, Musakât, 10, Müslim, Selam, 40) ). İnsanın, hizmetine verilen canlılara karşı merhamet ölçüleri ile muamele etmesi yanında onların sağlık ve temizliklerine de azami özen göstermesi gerekir. Bu sebeple hastalanan hayvanların imkanlar ölçüsünde tedavi edilmeleri gerekmektedir. Zira bu hem merhametin hem de sağlıkla ilgili tedbirlerin zorunlu bir sonucudur. Ancak, ölümcül bir hastalığa yakalanmış, tedavi ederek iyileşme imkanı da olmayan ve şiddetli acılarla baş başa kalmış bir hayvanın veteriner gözetiminde itlafında bir sakınca yoktur.

13 Kasım 2020 Cuma

Akupunktur tedavisi orucu bozar mı?


Oruç, imsak vaktinden iftar vaktine kadar ibadet niyetiyle yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle yapılan bir ibadettir (Bakara, 2/187). Akupunktur, vücutta belirli noktalara iğne batırarak çeşitli hastalıkları tedavi etme metodudur. Orucu bozan şeyler kapsamında olmadığı yani vücudu beslemesi ve gıdalandırması söz konusu olmadığından akupunktur yaptırmak orucu bozmaz.

11 Kasım 2020 Çarşamba

Âdet geciktirici ilaç kullanıp kesik kesik leke gören bir kadın adetli sayılır mı?


Âdet kanamasına etki eden ilaçların kullanımı her zaman kesin çözüm olmayabilir. Bazen bu ilaçlar kanamayı tamamen kesmeyebilir. Bu nedenle, kullanılan ilaçlara bağlı olarak gelen akıntı adet kanaması hükmünde kabul edilmektedir.


10 Kasım 2020 Salı

Kullanılması veya yenilmesi haram bir maddenin ya da bunlardan imal edilen ilaçların tedavide kullanılması caiz midir?


Bir hastalığın tedavisi için, helâl maddelerden elde edilmiş bir ilaç henüz üretilmemiş ya da üretilen bu ilaca ulaşma imkanı yok ise, haram olan bir maddenin veya bundan üretilen bir ilacın, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen uzman bir doktor tarafından tavsiye edilmesi halinde, kullanılmasında dinen bir sakınca yoktur. Çünkü “Zaruretler yasakları mubah kılar” (Mecelle, md. 21). Zaruret ortadan kalkar ve helal başka maddelerden yapılan ilaçlar bulunursa, o zaman helal olanları kullanmak gerekir. Çünkü “Zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.” (Mecelle, md. 22).

9 Kasım 2020 Pazartesi

Tedavi olan bir hastanın avret mahallini açmasında bir sakınca var mıdır?


Tedavi ihtiyacı gibi zaruri durumlarda, -gerektiğinde- hastanın bedeninin mahrem yerlerine, tedavi işlemini yapan kimselerin bakması ve dokunması caizdir. Mahrem yerlerini açmak durumunda olan hastaların, imkânlar ölçüsünde öncelikle hemcinsi olan sağlık personelini tercih etmeleri gerekir (Kâsânî, Bedâi’, V, 124). Buna imkân bulunmaması halinde ise bu konuda cinsiyet farkı dikkate alınmaz. Çünkü “Zaruretler, sakıncalı olan şeyleri mubah kılar.” (Zeylaî, Tebyîn, VI, 17; Mecelle, md. 21). Bununla birlikte, tedavi eden doktorun da harama bakma izninin zarurete mebni olduğunu unutmaması gerekir.

8 Kasım 2020 Pazar

Yoğun bakımda olan hastaların (bitkisel hayat vb.) ilaçla uyutulması veya gıda verilmemesinin dini hükmü nedir?


İslam dini insan hayatına büyük önem vermiş, hayatın korunmasının dini bir sorumluluk olduğunu beyan etmiş ve hastalık hallerinde tedavi olmayı teşvik etmiştir (Ebû Dâvûd, Tıb, 1; Tirmizî, Tıb, 2).
Buna göre tedavinin gerektirdiği şekilde yoğun bakımdaki hastaların ilaçla uyutulması veya onlara gıda verilmesi ya da verilmemesi, alanın uzman hekimlerinin kararına bağlıdır. Dolayısıyla bu noktada hekimlerin vereceği karara riayet edilmesi dinen daha uygundur.

7 Kasım 2020 Cumartesi

Büyü ve sihirden korunmak için ne yapılmalıdır?


Sihir veya büyü literatürde el çabukluğu, göz boyama ve yaldızlı sözler söyleme yoluyla gerçekleştirilen hile ve aldatma işi ya da şeytanla yakınlık kurup ondan yardım alma ve nesnelerin şeklini değiştirme iddiası şeklinde tanımlanmıştır. (Bkz. “Sihir”, DİA, XXXVII, 170-172). Sihir faaliyetlerinin, dini değerlerle bir bağlantısı olmadığı gibi bu işlerle uğraşanlar ahlaki bir amaç da gözetmezler. Bu tür uğraşılardaki temel hedef, çıkar sağlamaktır.
İslam dini, büyük günahlar arasında saydığı sihri şiddetle yasaklamış, Kur’an-ı Kerim’de sihir yapanların ahiretten nasibi olmadığı ve bunu yapanların şerrinden Allah’a sığınılması gerektiği vurgulanmıştır (Bakara, 2/102; Felâk, 113/4). Hz. Peygamber (s.a.s.) de sihir yapmayı yedi büyük günah arasında saymıştır (Buhârî, Vesâyâ, 23; Müslim, İman, 145).
Cahiliye devrinde sihir/büyü çok yaygındı. Cincilik, kâhinlik, yıldızlardan hüküm çıkarmak, fal oklarına başvurmak, iplere düğüm atıp üflemek gibi işlemler yapılırdı. Müşrikler bu durumun da etkisiyle işi, Kur’an’ın bir sihir eseri olduğunu ileri sürmeye kadar vardırmışlardı (Sâd, 38/4; Zârîyât, 51/52).
Büyücülerin her şeyi bildiği, başaramayacakları şeylerin bulunmadığı şeklindeki inançlar İslam’a aykırıdır. Bu yüzden bazı müslüman bilginler, gerçekliği bulunmayan bir aldatmaca ve safsata olduğu gerekçesi ile büyünün gerçekliğini reddetmişlerdir (Bkz. Cassâs, Ahkâmü’l-Kur‘ân, I, 51; Nevevî, Ravda, IX, 129, 346).
Sihire ve büyüye karşı en etkili çözüm, Allah’a sığınmak ve ona güvenmektir. Hz. Peygamber (s.a.s.), her şeyin şerrinden Allah’a sığınarak sürekli Felâk ve Nâs sûreleri ile Âyete’l-kürsî’yi okumuştur (Buhârî, Vekâle, 10; Fezâilü’l-Kur’an, 10; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an, 3). Ayrıca o, torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’i (r.a.) nazar, büyü ve benzeri olumsuzluklardan korumak için şu duayı okumuştur:
أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللَّهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ ، وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمَّة
“Her türlü şeytan ve zehirli hayvanlardan ve bütün kem gözlerden Allah’ın eksiksiz kelimelerine sığınırım.” (Buhârî, Ehâdîsu’l-enbiyâ, 10; bkz: İbn Mâce, Tıb, 36).
Bunun yanında büyüye maruz kalan kimsenin, şifayı Allah’tan umarak güvendiği insanlara müracaatla kendisine Kur’an okutması ve dua ettirmesinde bir sakınca yoktur. Din İşleri Yüksek Kurulu 28 Eylül 1979 tarih ve 1883 sayılı kararında, Cenab-ı Hak’tan şifa umarak hastalara Kur’an-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumanın câiz, halkı kandırmak ve gaipten haber vermek amacıyla üfürükçülük yapmanın ise dinen yasak olduğunu belirtmiştir.

6 Kasım 2020 Cuma

Neden peygamberlerin gönderilmesi bitti?


Allah Şaridir. Neyi ne Zaman ne için yapacağını bilendir. Sorgulayamayız. ne zaman peygamber göndereceğine ne zaman göndermeyeceğini bilendir, karar verendir.O hükümlerini tamamlamıştır bizden beklediği de o hükümlere boyun eğip harfiyen yerine getirmektir.insana söylenebilecek her şeyi söylenmiş.aklı selim vermiş. Hak ve batılı ayırt edebilecek yeti vermiş ve fıtratımıza gerekli herşeyi kodlamış ve mümin olmanın gereklerini söylemiş bitmiş. 

Son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin getirdiği İslam dini, evrenseldir.Kur'ân her asrın ihtiyacına cevap verecek hükümlere sahiptir. Dolayısıyla ne teknolojinin ilerlemesi ne de çağın değişmesi kıyamete kadar bir başka peygamberi gerekli kılmaz.
İslamiyet’ten önceki dinler, sadece belli bir zamana ve belli bir kesime hitap ettiği için o dinlerden sonra başka bir peygambere ve şeraite ihtiyaç duyulmuştur.
İslam dinini son din yapan ise evrenselliğidir. 



5 Kasım 2020 Perşembe

Peygamberliğin delilleri karşısında deistler neden suskundur?


Şimdi deist olan kişiye diyoruz ki:

- Senin inkâr ettiğin nübüvvet, yani peygamberlik vazifesi öyle bir meseledir ki, tek bir peygamberin varlığı ispat edilse, nübüvvet hakikati ispat edilmiş olur.

- Yine senin inkâr ettiğin, semavi kitapların indirilmesi öyle bir meseledir ki, tek bir kitabın, Allah'ın kitabı olduğu ispat edilse, Allah'ın kitaplar indirdiği hakikati ispat edilmiş olur.

Bizler, Hz. Muhammed (asm)'ın Allah'ın peygamberi olduğunu ve Kur'an'ın Allah'ın kitabı olduğunu, hazırlamış olduğumuz eserlerle güneş gibi parlak bir surette ispat ettik. Bu eserleri Feyyaz.tv sitemize girip seyredebilirsin ve mutlaka seyretmelisin.

Çünkü sen öyle meseleleri inkâr ediyorsun ki, bu inkârın hem bu dünyada hem ahirette başına çok belalar açar. Bu sebeple araştırmalı ve hakkı bulmak için uğraşmalısın.

Bizler hazırlama zahmetini bir nimet bilip bu kıymetli eserleri hazırladık. Sen de "Ya yanılıyorsam ya peygamberler gelmiş ve kitaplar indirilmişse; ya ahiret varsa, benim halim nice olur?" demeli ve mutlaka Feyyaz.tv sitemize girerek bu konuda hazırlanmış eserleri seyretmelisin.

Seyrettiğinde göreceksin ki, Allah peygamberler göndermiştir ve Hz. Muhammed (asm) Allah'ın peygamberidir. Yine Allah kitaplar göndermiştir ve Kur'an Allah'ın kitabıdır.

https://sorularlaislamiyet.com/ozel-dosya/deizm-yanilgisi

4 Kasım 2020 Çarşamba

Deistlerin ahireti inkar etmesi mümkün mü?


Şimdi deist olan kişiye diyoruz ki:

- Senin iman ettiğin Allah adil midir, yoksa -haşa- zalim midir?

 Herhalde zalim olan bir yaratıcıya iman etmiyorsundur ve yaratıcının adil olduğunu kabul ediyorsundur.

Evet, yaratıcımız nihayetsiz adildir. Ancak görüyoruz ki, insan şu fâni dünyada o adaletin hakikatine mazhar olamıyor.

Bu dünyada zalim izzetle, mazlum ise zilletle yaşayıp gidiyor.

Hâlbuki hakiki adalet ister ki, mazlumun hakkı zalimden alınsın ve zalim cezalandırılsın. Bu ise ancak ahiretin gelmesi ile mümkündür.

Eğer ahiret olmazsa adalet olmaz. Adil olan Rabbimiz ise, böyle bir adaletsizliğe müsaade etmez.

Demek Allah'ın adaletine iman, ahiretin varlığına imanı gerektiriyor. Eğer ahiret varsa, peygamberler de olmalı ve semavi kitaplar da gönderilmelidir.

Zira ahiretteki hesabın neye göre olacağını; neyin helal neyin haram olduğunu, neyin sevap neyin günah olduğunu ancak peygamberler bildirebilir ve peygamberlerin olmadığı zamanlarda semavi kitaplar öğretebilir.

Zaten deistlerin ahireti inkâr etmesinin sebebi; ahireti kabul ettiklerinde, peygamberleri ve semavi kitapları da kabul etmek zorunda kalacaklarındandır.

Bizler ahiretin varlığını, hazırlamış olduğumuz "Ahirete İman" eseriyle iki kere iki dört eder katiyetinde ispat ettik. Bu sebeple bu meseleye burada girmiyor ve ilgili esere havale ediyoruz. Feyyaz.tv sitemize girip, "Ahirete İman" isimli eserimizi seyredebilirsin ve mutlaka seyretmelisin.

Sözün özü:

Allah adildir; adaleti, ahiretin varlığını gerektirir. Ahiretin varlığı da bize o âlemi anlatacak ve o âlemdeki saadetin sebebi olan amelleri öğretecek peygamberleri ve kitapları gerekli kılar.

O hâlde diyebiliriz ki:

Allah'ı inkâr edemeyen; Onun adaletini inkâr edemez. Zira madem Allah'tır, elbette adil olacak, zulüm ona yakışmaz.

Ahireti inkâr edemeyen de peygamberleri ve semavi kitapları inkâr edemez. Zira madem ahiret âlemi var, o hâlde peygamberler ve kitaplar olmalı. Olmalı ki, o âlemi bize tanıtsın, bizi uyarsın ve neyin yasak neyin serbest olduğunu bize bildirsin.

Demek peygamberlerin varlığı; Allah'ın ve adaletinin varlığı kadar kesindir.

Allah'ın adaletini inkâr edemeyen de ahireti inkâr edemez. Zira madem adildir, elbette mazlumun hakkını zalimden alacak. Madem bu dünyada tam manasıyla almıyor, öyleyse bu hakkı başka bir âlemde alacak. O âlemin adı da ahiret âlemidir.

https://sorularlaislamiyet.com/ozel-dosya/deizm-yanilgisi

3 Kasım 2020 Salı

Deizme göre insan kimdir; nereden gelmiş; nereye gidiyor?


Şimdi deist olan kişiye bazı sorular soracağız:

- İnsan nereden geliyor, nereye gidiyor ve kimdir?
- Bu âlem niçin yaratıldı?
- Bu âlemin sahibi olan zat bizden ne istiyor?
- Bizlere verilen bu kadar duygu ve cihazlar nedendir?
- Bize verdiği nimetler karşılığında Ona nasıl şükretmeliyiz ve kendimizi Ona nasıl sevdirmeliyiz?
- Varlıklar niçin böyle nakış nakış süslenmiş; her biri farklı renklere boyanmış ve her birine farklı suretler verilmiş?
- Bunca masraf yapılan varlıklar, niçin birkaç gün ya da birkaç hafta sonra ölüyor. Bunca masrafa yazık değil mi?
- Şu âlemde sürekli bir tazelenmek var. Gelen durmuyor hemen gidiyor ve yerine bir başkası geliyor. Bunun sebebi nedir?
- Şu âlemin merhamet sahibi olan yaratıcısı; musibetlere, hastalıklara ve diğer belalara niçin müsaade ediyor?
- Ölümden sonra ne var?...

Daha bunlar gibi onlarca soru sorabiliriz.

Bu soruların cevabını akıl bulamaz. Bulsa da doğruluğunu ispat edemez. Doğru cevapları bize ancak, vahye mazhar peygamberler verebilir.

Şimdi şunu bir düşün:

Bize merhametiyle muamele eden yaratıcımız, bu soruların içimizi kemirmesine ve her an bizi meşgul etmesine müsaade eder mi? Eğer ederse niçin eder?

Peygamber göndermek O'na zor mudur ki, bizi böyle cevapsız sorularla baş başa bırakıp, aklımızı sürekli bu sorularla meşgul etsin?

Yok, hiç senin inandığın gibi değil. Bizi hiç de bu sorularla baş başa bırakmaz, aklımızı ve fikrimizi onlarla meşgul etmez. Peygamberlerini gönderir, kitaplarını indirir ve merak ettiğimiz her sorunun cevabını bizlere öğretir.

Öğretmesi, O'nun rahmetinin, adaletinin ve hikmetinin gereğidir.

https://sorularlaislamiyet.com/ozel-dosya/deizm-yanilgisi

2 Kasım 2020 Pazartesi

Deizme göre Yaratıcı kendini tanıtmak istemiyor

 

Şimdi deist olan kişiye diyoruz ki:

- Bu âlemdeki her bir varlık, ilahi bir kitap hükmünde olup, sahibinin çok isim ve sıfatlarını kendinde okutmaktadır. Şimdi dilersen bir çiçeği beraber okuyalım. Bu okumakla anla ki, yaratıcımız her bir varlığı bir kitap gibi yaratmış ve çoğu isimlerini bu kitaplarda yazmış.

Bu çiçek yoktan yaratılması cihetiyle, Allah'ın HâlikMübdi ve Mucid isimlerini gösterir.

Güzelliğiyle Mücemmil ismini; ziynetiyle Müzeyyin ismini gösterir.

Mükemmelen rızıklanması ve ihtiyacının karşılanmasıyla RezzakMukit ve Vehhab isimlerini gösterir.

Rengiyle Mülevvin ismini; suretiyle Musavvir ismini gösterir.

Kendisine takılan hikmetlerle Hakîm ismini; bütün programının tohumunda yazılmasıyla Hafiz ismini gösterir.

Hayatıyla Muhyi ismini, ölümüyle Mümit ismini gösterir.

Sanatıyla Sâni ismini, yavaş yavaş kemal bulmasıyla Mükemmil ismini gösterir.

Çiçek olup açmasıyla Fettah ismini, şekilden şekile girmesiyle Muhavvil ismini gösterir.

Bu çiçeği yapan elbette bilecek, bununla Âlim ismini ve gücü her şeye yetecek, bununla Kadir ismini gösterir.

Daha bunlar gibi onlarca ismi gösterir. Âdeta bu çiçek, esma-i hüsnanın bir kitabıdır, tezgâhıdır ve aynasıdır. Biz uzun kaçmasın diye bu kitabı daha fazla okumuyoruz. Yoksa hakkıyla okumaya kalksak üzerinde saatlerce konuşulur.

Malumdur ki, bir kitap anlaşılmaz olsa, onu izah edecek, anlayacak birisi gerekir. Eğer hem kitap anlaşılmaz hem de açıklayacak biri olmazsa, kitabın yazılması boşuna olur.

Biraz önceki tefekkürümüzden anladın ki, her varlık bir kitaptır. Ancak bizler bu kitabın yazılarını okuyamıyoruz. Belki de sen biraz önce anlattıklarımızı ilk defa duymuşsundur. Şimdi sana sorumuz şu:

- Bu varlık kitaplarının üzerindeki yazıları bize kim okuyacak, kim ders verecek?

 Akıl bu yazıları tek başına keşfedemez. Madem keşfedemez, o hâlde bu yazıları bize okuyacak ve ders verecek peygamberler lazımdır.

Yol iki: Ya peygamberler gönderilecek ve peygamberler varlık kitapları üzerinde yazılan ilahi isim ve sıfatları ve diğer yazıları bize okuyacak. Ya da bu kitaplardaki yazılar okunmadan öylece kalacak.

- Sence Allah hangisini tercih eder?

 Yazmış olduğu kitapların okunmadan kalmasına razı olur mu ve hikmeti müsaade eder mi?

- Eğer okutmayacak olsaydı, varlıkları böyle kitap hükmünde yaratır mıydı?

- Hem Allah'a bir peygamber göndermek ve kitap indirmek zor mudur ki, bu kitapları muallimsiz bıraksın ve manasızlığa mahkûm etsin?

Bak, biraz önce bir çiçeği bir parça okuduk. Ama muhtemelen sen böyle bir okumayı daha önce hiç yapmamışsındır.

Bunun sebebi, senin, bir peygamberin dersini dinlememen; bizimse bir peygamberin dersini dinlememiz ve Ona iman etmemizdir. Bize böyle okumayı Hz. Muhammed (asm) ve ona indirilen Kur'an öğretti.

Eğer onun dersine kulak vermeseydik, biz de senin gibi çiçeği basit bir varlık zannederdik. Sadece dış güzelliğine bakar ve koklar geçerdik. Ama gördün ki, çiçek sadece çiçek değilmiş, ilahi bir kitap ve şiir gibiymiş.

Madem her bir çiçek ve her bir varlık böyle bir kitaptır; üzerinde çok ilahi isimler ve sıfatlar yazılmış; elbette bu kitaplardaki yazıları bizlere ders verecek muallimler gerekir. Bu muallimler de peygamberledir.

Peygamberlerin gönderilmesi, varlık kitaplarının varlığı kadar katidir.

https://sorularlaislamiyet.com/ozel-dosya/deizm-yanilgisi