30 Ocak 2025 Perşembe

Gizli nikâhın hükmü nedir?

Tarafların şahitler huzurunda irade beyanında bulunmalarına rağmen ailelerinden ve yakın çevrelerinden gizleyerek yaptıkları akit, gizli nikâh olarak adlandırılır. Böyle bir akit, nikâhta bulunması gereken aleniyet niteliğini taşımadığından dinin nikâh ve aile hayatı ile ilgili genel ilkelerine aykırıdır. Sadece iki şahidin bildiği bir nikâh akdinin aleni olduğu söylenemeyeceğinden ailelerin, akrabaların ve komşuların muttali olmadığı bir akit gizli nikâh olmaktan çıkmaz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Bu nikâhı ilan edip duyurun...” (Tirmizî, Nikâh, 6; İbn Mâce, Nikâh, 20); “Haram olan (ilişki) ile helal olan (evlilik) ayıran şey, def çalmak ve duyurmaktır.” (Tirmizî, Nikâh, 6) buyurarak alenîliğin ve hatta tescilin gerekliliğine işaret etmektedir. Hz. Ebubekir de gizlenmesi şartıyla yapılan nikâh akdini geçersiz saymıştır (Sahnun, el-Müdevvene, II, 128,129).

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/evlilik-nikah-/gizli-nikahin-hukmu-nedir

26 Ocak 2025 Pazar

Miraç Hadisleri


Sünnet-i seniyyeye bakışı ve yaklaşımı yansıtan söz konusu tartışmalar sonucu, Mi’râc hadislerinin sıhhat durumunu merak eden Müslümanların, olayın içeriğinin bazı detayları konusunu akılla açıklamaya kalkan ve sonuçta o detayları inkâra yönelenlerin varlığı -acı ama- güncel toplum gerçeğimizdir.

Giriş

Son senelerde Mi’râc gecesi yaklaştığı günlerde özellikle Mi’râc olayı ile ilgili rivayetler yani mi’râc hadisleri üzerinde değişik kesimlerde tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmalarda amacın gerçekten meseleyi kavramak mı yoksa farkında olmadan ya da bilinçli olarak, yaşanmış olan bu tarihi olay vesilesiyle peygamberlik kurumuna yönelik bazı tenkitler ve şüpheler geliştirmek mi olduğu kestirilememektedir. Pratikte hemen hiçbir faydası olmayan bu tartışmaların, Müslümanların ufkunu daralttığı, kişisel tecrübe imkânlarının dışında kalan gerçekleri algılayıp tefekkür etme şansını ortadan kaldırıcı etkiler yaptığı ortadadır.

Sünnet-i seniyyeye bakışı ve yaklaşımı yansıtan söz konusu tartışmalar sonucu, Mi’râc hadislerinin sıhhat durumunu merak eden Müslümanların, olayın içeriğinin bazı detayları konusunu akılla açıklamaya kalkan ve sonuçta o detayları inkâra yönelenlerin varlığı -acı ama- güncel toplum gerçeğimizdir. Giderek “tartışan toplum olma eğilimi”, kabul ve amel erdemlerinden uzaklaşmayı kamçılamaktadır. Kitle iletişim ve haberleşme araçlarının ve medyanın bu konudaki olumsuz etkisi de işin tuzu biberi olmaktadır.

Böylesi bir ortamda Mi’râc ile ilgili hadisleri ve kimi itiraz noktalarını açıklamak hem bir görev hem de “hakkı tavsiye” niteliğinde bir tebliğ olur ümidini taşımaktayım. Ancak önce olaydan başlayıp sonra deliller/hadisler üzerinde durmak uygun olacaktır.

Mi’râc Olayı ve Mi’râc Gecesi

Mi’râc, kelime olarak yükselme âleti, merdiven anlamına gelmektedir. Dinî terminolojide ise, Hz. Peygamber’in, Allah Teâlâ’ya yükseliş mucizesini anlatmak için kullanılır. Leyletü’l-Mi’râc (Mi’râc Gecesi), bu yükselişin cereyan ettiği gece demektir. Dilimizde öteki mübarek geceler için olduğu gibi bu gece için de kandil (Mi’râc Kandili) kullanımı yaygınlaşmış bulunmaktadır. Aslında Peygamber Efendimiz Mi’râc ile ilgili hadîs-i şeriflerde “…عَرَجَ بِي إِلَى السَّمَاءِ beni semaya çıkardı” veya عُرِجَ بِي “ben çıkarıldım” buyurduğu için olaya Mi’râc adı verilmiştir.

Dikkatli İslâm Tarihi ve siyer yazarları, “İlahi huzura yükselme” özünde ifadesini bulan Mi’râc olayının, Hz. Peygamber’in peygamber olarak gönderilmesinin 11. yılında (Hicretten bir buçuk sene önce) talihsizliklerle dolu Taif yolculuğu sonrasında, Akabe bey’atlarından önce cereyan ettiği görüşünü paylaşmaktadırlar. Olayın Recep ayının 27. Gecesi gerçekleştiği konusunda tam bir kesinlik olmamakla birlikte genel kabul bu yönde oluşmuştur.

Olay, cereyan tarzı bakımından iki aşamadan oluştuğu için kaynaklarımızda “İsrâ ve Mi’râc Olayı” diye yer alır. Olayın gece yürüyüşü demek olan İsrâ kısmı, ayetle belirlenmiş olduğu için [İsrâ sûresi;17/1], kesin olup tartışma dışı kabul edilmiş ve bu kısmın inkâr edilmesi hâlinde küfre girileceğine hükmedilmiştir. Mi’râc kısmı ise hadis-i şerifler tarafından açıklanmıştır. Bu sebeple bu kısmın inkârı halinde dalâlet ve fısk (haktan uzaklaşma, gerçekten sapma) söz konusu olacağı bildirilmiştir.

Yaklaşımlar

İnsanların olayı kabullenmedeki farklılıkları, Allah Teâlâ’nın dilemesiyle gerçekleşmiş olağanüstü, hâriku’l-âde bir durum (mucize) olmasına rağmen Mi’râc’ı, salt akılla anlamaya ve açıklamaya kalkışmaktan kaynaklanmaktadır. Olayın oluş biçimini ve içeriğini yorumlama ve açıklama çabaları, bu açıdan bakıldığında, gereksiz yorgunluktan öte bir anlam ifade etmemektedir.

Başlangıç yeri, zamanı, gerçekleşme şekilleri (ruh ile mi, ceset ile mi, uyanıkken mi uykuda mı), içeriğinin detayları hakkında bazı rivayet farklılıkları bulunmakla beraber, olayın yaşanmışlığı yani kendisi hakkında ihtilaf yoktur.

Söz konusu farklılıklar yerine, olayın özüne, mesajına ve neticelerine dikkat kesilmenin ve dini yaşantımız için ondan nasıl yararlanmamız lazım geldiği noktasına yoğunlaşmanın yararı ve isabeti ortadadır. Zira;
“Mucize”, peygamberlerin elinde zuhur etmekle beraber, onların irade ve isteğiyle meydana gelmez. Tamamen Allah Teâlâ’nın dilemesine bağlıdır.
Olağanüstülük ‘mucize’nin olmazsa olmaz niteliğidir. Böyle olunca, olayın akıl sınırlarını zorlayan yapısal yanları elbette bulunacaktır.

O halde bir olaya hem “mucize” (olağanüstü) deyip sonra da onun içeriğinin bütününü veya belli kısımlarını akılla açıklamaya kalkmak, aslında çelişki içinde kıvranmak demektir. Ne yazık ki, Mi’râc mucizesinin detaylarını anlatan hadis-i şeriflerin verdiği bilgiler, böylesi bir anlamsız muameleye konu yapılmakta, akılla açıklama zorlamasına tabi tutulmaktadır. Hatta kimi kendini ve haddini bilmez kimselerce, 45 sahabiden nakledilmiş bulunan rivayetlere [1] “senaryo” deme cür’eti gösterilebilmektedir. Bu tür tavır sahiplerine, Necm sûresi’nde yer alan olayla ilgili bir ayet-i kerimeyi hatırlatmak yerinde olacaktır. اَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرٰى “Onun gördükleri hakkında şimdi siz onunla tartışacak mısınız?”[2]

Öte yandan olayın belki en çok tereddütle karşılanan, elli vakit namazın beş vakte indirilmesi ile ilgili kısmını[3], “çingene pazarlığı”na benzetebilen ünvanlı edepsizler bile görülmektedir.

Oysa bilinmelidir ki, teklifler değil, haberler değişmez. Mi’râc mucizesinin bu kısmının Hz. Peygamber’e cehalet isnad etmek olduğu ve dolayısıyla bu kısmın İsrâiliyyattan sayılması gerektiği fikri, Şia yandaşı Mısırlı yazar Mahmud Ebû Reyye’nin otuzdan fazla reddiyeye muhatap olmuş Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması adıyla Türkçeye çevrilmiş Advâ’ ale’s-sünneti’l-Muhammediyye isimli eserinde yer almaktadır.[4]

Özetle bir kez daha vurgulamak gerekirse, bir olay mucize ise, akıl dışı değil, akıl üstüdür. Akılla açıklanabiliyorsa, mucize değildir. Çünkü “Mucizede harikuladelik bir kayd-ı esâsidir.” Bu sebeple onun aklen imkânından söz etmek, mucizenin harikalık niteliği karşısında asla doğru değildir. Mucizeler illetleri ve sebepleri bilinmeyen harikalardır.”[5] Detayları, olayın aslının önüne geçirecek polemiklere girmek, olayın aslına ve kahramanına yönelik açıklanamayan olumsuz bir yaklaşımın göstergesi olabilir. Ahmed Naim merhumun ifadesiyle, “… Efendimizin mucize-i İsrâ ve Mi’râcını istiskâl edecek kimseler eksik değildir. Bu meselede ızhâr veya ızmâr edilecek şek ve yakîn-i asl, gâye-i nübüvvete râcidir.”[6]

Mucizeler peygamberlerin muhatapları tarafından peygamberin haklılığına delil olması için istenir. Mi’râc olayında da müşriklerin böyle bir mucize isteği söz konusudur. “أَوْ تَرْقَى فِي السَّمَاءِ = ya da gökyüzüne çıkmalısın”[7] demişlerdir. Fakat Müşrikler, olayı kendileri izleyememişler, Hz. Peygamber’in haber vermesiyle İsrâ ve Mi’râc’dan haberdâr olmuşlardır. Çünkü Mi’râc, Allah Teâlâ’nın, resûlünü “kimi ayetlerini göstermek için” Beyt-i makdis’e oradan da katına davet etmesi ve çıkarması sonucu “özel iltifat ve ikram” olarak gerçekleşmiştir.

Özel davet yolculuğunun detaylarının da çok özel olması pek tabiidir. Bu sebeple Peygamber Efendimizin o gece yaşadıklarına ve tanık olduklarına dair verdiği bilgilerin her biri onun bildirdiği gibidir. Aklın araya girip kimi anlatımları kendi kuralları içinde yorumlamaya kalkışması boşuna yorgunluktur. Çünkü menkûlat naklin, ma’kulât aklın kurallarına göre yorumlanır. Mi’râc olayı ise ‘menkûlat’tandır. Öte yandan “Aklen müstahil olmadıkça şer’î nassları zâhirleri üzere bırakmak vaciptir.”[8]

“Mu’cize anlamında ilâhî ayetlerden olan bu hadiseyi tamamen aklî çerçeveye sokmak kolay değildir.”[9]

“Haremgâh-ı visâle Ahmed’i tenha alup Mevlâ
O halvet oldu mahsus, hazret-i Sultan-ı kevneyn’e!”

Mi’râc ile ilgili hadisler

Hakkında onlarca hadis bulunan Mi’râc olayını anlatan ana rivayet, Buhârî’nin Sahih’inde 9 ayrı bölümde[10] yer almaktadır. Müslim’in Sahih’inde ise, iman bölümünde 13 rivayet[11] olarak bulunmaktadır. Yani bu haliyle Mi’râc olayını anlatan hadisler, ‘muttefun aleyh’tir. -Buhari ve Müslim’in birlikte rivayet ettiği hadislerdir.- (Sahih hadislerin birinci derecesindedirler.)

İmam Buhârî meseleyi öncelikle fıkıhçı yaklaşımıyla ele almış ve Salat bölümünde namazın farz kılınmasının delili olarak, Hac ve Eşribe bölümlerinde Zemzem suyu ile ilgisi dolayısıyla zikretmiştir. Sonra Buhârî tarihçi yaklaşımıyla Enbiya bölümünde, Mekke dönemi olaylarının son kısmında Akabe Bey’atları öncesinde ve menâkıbu’l-ensar bölümünde nakletmiştir. Daha sonra Tefsir bölümünün İsrâ suresi’yle ilgili üçüncü babında bu rivayete yer vermiştir. Mütekellim niteliğiyle de kader ve tevhid bölümlerinde, meselenin ilahi ve imani yönünü ortaya koymak maksadıyla Mi’râc hadislerinin ilgili kısımlarını zikretmiştir.

İmam Müslim ise, “rivayetleri ilgili oldukları bir yerde topluca nakletme” usulüne uygun olarak, Mi’râc hadislerine Sahih’inin iman bölümünde 259-272 rivayetler olarak yer vermiştir.

Müslim bu yaklaşımıyla, Mi’râc’ın mucize oluşunu dikkate aldığını ve dolayısıyla olayın iman/kabul meselesi olduğunu ortaya koymuş olmaktadır. [12]

Muhaddis Kâdi Iyâz, Mi’rac olayını İmam Müslim’in 259 nolu rivayetini esas alarak işlemiştir. Olayın detaylarıyla ilgi rivayetlerin ve kimi ravilerin değerlendirmesini görmek isteyenlerin, Şifâ-i Şerif Şerhi’ne[13] başvurmaları isabetli olacaktır.

Ayrıca hepsi güvenilir kaynaklar olmak üzere el-Mektebetü’ş-şâmile programında “hamsine salâten” ifadesinden bakıldığında 123 sonuçla karşılaşılmaktadır. İsra ve Mi’râc ile ilgili müstakillen yapılmış bir araştırmada[14] da olayın değişik yönleriyle ilgili olmak üzere, 20 sahâbiden, büyük çoğunluğu sahih ve hasen olan 75 rivayetin değerlendirildiği, bunlardan 28’inin zayıf olduğu, yine zayıf olmak kaydıyla bir de Hasen el-Basri’nin mürsel bir rivayetinin bulunduğu tespit edilmiş bulunmaktadır.

Konunun ana akışı ve anlatımı ile ilgili rivayetlerde verilen bilgiler, Buhari ve Müslim’deki rivayetin -takdir-tehir gibi- küçük farklılıklar dışında hemen hemen aynıdır. Olayın, ruh ile mi, ruh ma’al-cesed mi, uykuda mı, uyanıkken mi cereyan ettiği, bu kutlu yolculukta Hz. Peygamber’in Allah Teâlâ’yı baş gözüyle görüp görmediği gibi işin esasını etkilemeyecek detaylara yönelik rivayetler de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Konuyu etraflıca değerlendiren İslam bilginleri bu ayrıntılar üzerinde yeterince durmuş her bir farklılığı lehinde ve aleyhinde deliller getirmek suretiyle aydınlatmışlardır. İşin bu yönünü merak edenler merhum M. Hamidullah (ö. 2002) Bey’in İslâm Peygamberi adlı eserinin I, 119-148 (beşinci yayın) sayfalarını okuyabilirler.

Netice

Mi’râc, Hz. Peygamber’in peygamberlik süresinin tam orta yerinde hem kendisine hem de ümmetine yönelik büyük bir ikram-ı ilahîdir.

Mi’râc, kâinat kitabının ve ahiret hayatının Hz. Peygamber’e gerçek yönleri ve hikmetleriyle ta’limi/öğretilmesidir.

Bu öğretimin rivayetlere yansıyan yönlerini, -deneme ve denetleme imkânı olmadığına göre- o muhbir-i sadık Hz. Peygamber’e i’timad edip Hz. Ebû Bekir es-Sıddık gibi “o söylüyorsa doğrudur” diyerek gönlümüzü rahat tutmak ve imanımızı büyük bir teslimiyet içinde yaşamaya gayret etmek en doğru hareket tarzıdır.

“Haremgâh-ı visâle Ahmed’i tenha alup Mevlâ
O halvet oldu mahsus, hazret-i Sultan-ı kevneyn’e!”

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
Dipnotlar:

1. Bk. M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 134, İstanbul, 1990,
2. Necm suresi (53),12
3. Bk. Buhâri, Salât 1; Müslim, İman 259, 263
4. Bk. Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, s. 181-182
5. Bk. Kâmil Miras, Tecrid terçemesi, IX, 289-290
6. Tecrid Tercemesi, II, 262
7. El-İsra (17), 93
8. A. Davudoğlu, Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, II, 107.
9. Elmalılı, Hak Dini , V, 3150
10. Bk. Salat 1; Hacc 76;Enbiya 5; Menâkıb 24; Menâkıbu’l-ensar 42; Tefsir sure (17),3; Eşribe 1,11,12; Kader 10; Tevhid 37
11. Bk. Müslim, İman 259-272
12. Bilgi için bk.A. Davudoğlu, SahihiMüslim Tercüme ve Şerhi, II, 88-146, İstanbul, 1974
13. Bk. M. Y. Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, 370 – 430 (İstanbul, 2012, Tahlil yayınları)
14. Bk.. Mahmud b. Ahmed Ebu Müsellem. El-İsra ve’l-mi’râc, dirase hadisiyye, 1434, yy.

Sayıyla Esma-ül Hüsna okumak

1. Kur'an ve Sünnet'e Uygunluk:

  • Esmaül Hüsna’yı zikretmek, Kur'an-ı Kerim ve hadislerde teşvik edilen bir ibadettir. Ancak sayı belirterek çekmenin özel bir hükmü Kur'an'da ya da sahih hadislerde geçmemektedir.
  • Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinde Esmaül Hüsna’nın belirli sayılarla çekildiğine dair bir uygulama yoktur. Dolayısıyla, bir zikir ibadetini belli sayılara bağlamak, bir sünnet olarak gösterilmemeli ve farz gibi algılanmamalıdır.

2. Niyet ve Bidat Riski:

  • Bu tür uygulamalar, dinde yeni bir ibadet gibi algılanmamalı ve başkalarına "mutlaka bu sayıda çekilmelidir" diye dayatılmamalıdır. Bu, bidat riski taşıyabilir.

3. Dengeli Yaklaşım:

  • Zikir, Allah’ı anmak için yapılan bir ibadettir ve asıl önemli olan, sayıya takılmak değil, huşu ile yapılmasıdır.
  • Zikir sırasında sayılarla meşgul olup kalbin ibadet şuurundan uzaklaşması da istenmeyen bir durumdur.
  •  Sadece sayı ile ibadete odaklanmaktan ziyade, içtenlikle ve anlamını düşünerek Esma zikri yapmak daha değerlidir.

24 Ocak 2025 Cuma

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 246

Allah Teala ne yaparsa kulunun iyiliği için yapar

Allah hakkındaki zan çok önemli. Allah hepimiz için iyiliği istiyor. Şeytan en çok da bizi buradan ele geçiriyor diyor ki; Cenâb-ı Hâk bizim kötülüğümüzü istiyor o yüzden yolu yokuşa sürüyor, bu zorluklar bu musibetler bu yüzden oluyor, diyor.  

Halbuki ne Cenâb-ı Hâkk’ı tanımayıp aksi istikamette gidenin musibetleri Allah azze ve cellenin onun için kötülüğü istediğindendir, tam tersi dönsünler diye istiyor. 

Ne de iyi yönde ilerleyenlerin yaşadığı sıkıntılar, onları iyi yönde frenlemek, durdurmak veya kazandıkları iyi şeyleri düşürüp kaybetmek içindir. Tam tersi daha yüksek mertebelere çıkarmak, daha dirençli mukavemetli kılıp, daha aklamak paklamak ve irtifa kazandırmak içindir. 

Dolayısıyla Allah azze ve celle ne yaparsa kulunun iyiliği için yaptığı bir manzara ile karşı karşıyayız. Bizim Allah hakkındaki zannımız bu düzeyde olmalı. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

23 Ocak 2025 Perşembe

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 245

Sınav şiddeti en üstten aşağı doğru iner

Enbiyaların çok önemli başlıklarda sınavları var. Resullulah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki sınavları en şiddetli peygamberler yaşar. Sonra sınav şiddeti en üstten aşağı doğru iner. Buradan anlıyoruz ki Cenâb-ı Hâkk’ın kişiye lütfettiği bilinç, farkındalık, Cenâb-ı Hâkk’ı tanıma, O’nun ayetlerine muhatap olma açısından ne kadar imkan çoğalırsa, dünyadaki sınanma süreçlerinde de o kadar zorluklar var. “Allah bir kimseye verdiğinden gayrısını yüklemez.” Peygamberlere de çok verdiğine göre onlara göre de çok yük yüklemiş. Bu orantıya dikkat çekmeliyiz. 

KUR’AN-I KERÎM’DE HZ EYYUB (a.s.)
(Dost Tv- Ramazan Geceleri Programı Ankara 5 Nisan 2023)

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

20 Ocak 2025 Pazartesi

Sabah ezanı okunmaya başladığında yeme içmeye kısa bir süre devam edilebilir mi?

Takvimlerde gösterilen “imsak”, oruca başlama vaktini ifade eder. İmsak vakti aynı zamanda gecenin sona erdiği, yatsı namazı vaktinin çıkıp sabah namazı vaktinin girdiği andır. Ezan da imsak vaktinin başlaması ile okunmaktadır. Bu sebeple ezanın başlaması ile yemeyi içmeyi terk etmek gerekir. Ezan başladığı sırada ağızda bulunan lokmanın yutulmasında bir sakınca yoktur.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/orucun-mahiyeti-ve-cesitleri/sabah-ezani-okunmaya-basladiginda-yeme-icmeye-kisa-bir-sure-devam-edilebilir-mi

19 Ocak 2025 Pazar

Peygamberimiz yaptığından pişman olmayan mümin ya da kafirlere de hakkını helal etmiş midir?


Bu konu, İslam ahlakında ve hukukunda oldukça hassas ve derin bir mesele olarak değerlendirilmektedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı, affedicilik ve merhamet örnekleriyle doludur. Ancak "pişman olmayanlara hakkını helal etme" meselesi daha çok bireysel vicdan, adalet ve Allah’a karşı sorumlulukla ilişkilidir. İşte bu konuda dikkat etmeniz gereken bazı noktalar:

1. Peygamber Efendimizin Affediciliği:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine yapılan pek çok kötülüğü affetmiştir. Uhud Savaşı'nda amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi’yi bile Müslüman olduktan sonra affetmiştir.

Mekke’nin Fethi’nde, kendisine eziyet eden ve yıllarca zulmeden Mekke müşriklerini bağışlayarak onlara şu meşhur ifadeyi kullanmıştır:
"Bugün size hiçbir kınama yok. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz." (Buhari, Meğazi, 38)

Ancak Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bireysel haklarını affederken, Allah’ın sınırlarını ilgilendiren konularda (hukukullah) adaleti ve şeriatı esas almıştır. Örneğin, pişman olmayan veya haddi aşan kimselere karşı uyarıcı olmuştur.

2. Pişman Olmayanlara Hakkını Helal Etmek:

Pişmanlık Şartı: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, genellikle pişmanlık gösterenleri affetmiş ve buna teşvik etmiştir. Ancak pişmanlık göstermeyenlere karşı affedici olup olmamak tamamen bireyin inisiyatifine bırakılmıştır. Kur'an'da şöyle buyrulmuştur:

"Kim affeder ve barışı sağlarsa onun mükafatı Allah’a aittir." (Şura, 42:40)

Bu ayet, affetmenin faziletini ortaya koyar, ancak affetmenin bir zorunluluk olmadığını da belirtir. Yani, müminlerin haklarını helal etmeleri takdire şayandır; ancak haklı oldukları bir durumda adalet talep etmeleri de meşrudur.

Kendi Haklarımız: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bireysel haklar konusunda daha toleranslı ve affedici olmayı teşvik etmiştir. Ancak İslam hukukunda, kul hakkı affedilmeden önce kişinin pişmanlık duyması ve bu hakkı ödemeye niyetli olması önemlidir.

3. Hakkını Helal Etmek Rabbimizin Rızasına Daha Yakın Mıdır?

Eğer kişi hakkını helal ederse, bu Allah katında büyük bir fazilet olarak kabul edilir. Affedicilik, Allah’ın affedicilik sıfatına daha yakın bir ahlak örneğidir. Hadis-i şerifte buyrulmuştur:

"Allah, kullarına merhamet etmeyen kimseye merhamet etmez." (Buhari, Edeb, 27; Müslim, Fezâil, 66)

Ancak, hakkını helal etmeyen kişi de haksızlık yapmış sayılmaz. İslam’da bireyin adalet arayışı meşru bir haktır. Rabbimiz, kul hakkını affetmeyi bireyin vicdanına bırakmıştır.

4. Ne Yapmalı?

Affetmek Fazilettir: Hakkınızı helal etmek ve affetmek, Allah’ın rızasına daha yakın bir davranıştır. Özellikle, karşı taraf pişmanlık duymasa bile onu affetmek, sizi Rabbimize yaklaştırabilir.

Adalet de Meşrudur: Eğer affetmek zor geliyorsa ve adaletin tecelli etmesini istiyorsanız, bu da Allah’ın hoşuna giden bir durumdur. Affetmemek, pişman olmayan biriyle helalleşmek istememek, İslam’a aykırı bir tutum değildir.

5. Sonuç:

Rabbimizin razı olduğu davranış: Affedici olmak ve hakkınızı helal etmek, Rabbimizin rızasına daha yakındır. Ancak bu, bir zorunluluk değildir. Özellikle pişmanlık göstermeyen bir kimseye karşı hakkınızı helal etmemek de sizin hakkınızdır ve bunda bir günah yoktur.

Tavsiyemiz: Eğer yapabiliyorsanız, bütün haklarınızı herkese helal edin ve işi Allah’a bırakın. Bu, kalbinizdeki yükleri hafifletir ve ahirette sizi daha huzurlu kılabilir. Ancak helal etmeye gönlünüz razı değilse, bu konuda vicdanınızı rahat bırakabilirsiniz.

Allah, sizi en güzel kararları almaya muvaffak kılsın. Amin.

18 Ocak 2025 Cumartesi

Cenaze sahiplerinin mezarlıkta veya evde helva, ekmek gibi şeyler dağıtmaları, yemek ikram etmeleri uygun mudur?

Bir yakınını kaybetmenin üzüntü ve sıkıntısı içinde olan cenaze sahiplerinin, taziye için gelen misafirlere yemek hazırlayıp sunması ilave bir telaş ve sıkıntıya sebep olacağından mekruh görülmüştür (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 2/240). Bunun yerine komşular veya yakınlarının, cenaze sahiplerine ve uzaktan gelenlere ikramda bulunmaları sünnettir (Tirmizî, Cenâiz, 21 [998]).
Cenaze sahiplerinin mezarlıkta veya evde helva, ekmek gibi şeyler dağıtmalarının ise dinî bir dayanağı yoktur. Dinî bir gereklilik olarak görmeden yapılmasında bir sakınca olmayacağı söylenebilirse de bu tür uygulamaların kısa süre sonra cenazeyle ilgili bir dinî hüküm olarak algılanması tehlikesi bulunmaktadır. Dolayısıyla bu ikramlar dinî bir zorunluluk olarak yapılırsa, bidat ve hurafe sayılır.

17 Ocak 2025 Cuma

Muska kullanmak caiz midir?

Muska; hastalık, göz değmesi, afetten korunmak veya kurtulmak gibi amaçlarla insanların yanlarında taşıdıkları, içinde bazı âyet, hadis ve duaların yazılı bulunduğu metindir. Çoğunlukla koruyucu bir malzemeye sarılı olarak kullanılır.
Korku ve nazardan korunmak, bazı hastalıklardan şifa bulmak için dua etmek, Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okumak, caizdir (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 9 [5007]; Müslim, Selâm, 65-66 [2201]; İbn Mâce, Tıb, 35-36 [3517-3525]). Âyet ve dua gibi metinlerin bir şeye yazılıp insanların bedenlerine asılması veya iliştirilmesi konusunda Hz. Peygamber’den bir rivâyet yoktur. Ancak Abdullah b. Amr, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Sizden biriniz uykuda korkarsa ‘Allah’ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden, eksikliği olmayan Allah’ın sözlerine sığınırım.’ desin. O takdirde, hiçbir şey ona zarar vermez.” buyurduğunu bildirmiş ve kendisi de bu duayı temyiz çağına gelen çocuklarına öğretip, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp boyunlarına asmıştır (Ebû Dâvûd, Tıb, 19 [3893]; Tirmizî, De‘avât, 94 [3528]).
Bazı âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’den âyetlerin yazılıp muska yapılarak takılmasında bir sakınca görmemektedir (Şâfiî, el-Ümm, 7/241; Zeylaî, Tebyîn, 1/58). Bununla birlikte muskadan medet umma, onu koruyucu olarak algılama, Allah’tan (c.c.) beklenilecek şeyleri muskadan bekleme gibi olumsuzluklara sebep olacaksa muska kullanılması caiz değildir. Bu bağlamda insanların duygularını istismar edenlere karşı da uyanık olunmalıdır.

16 Ocak 2025 Perşembe

Mazeretsiz olarak cuma namazına üst üste üç defa gitmeyenin nikâhı düşer mi?

Cuma namazı, akıllı, ergenlik çağına erişmiş, sağlıklı, hür ve misafir olmayan Müslüman erkeklere farz kılınmıştır. Kadınlar, hürriyeti kısıtlı olanlar, yolcular ve cemaate gelemeyecek kadar mazereti olanlar Cuma namazı kılmakla yükümlü değildirler. Cuma namazını terk edenlere yönelik tehditkâr ifadeler taşıyan hadisler, Cumanın önemini vurgulamak ve mazeretsiz terk edenlerin cezayı hak edeceklerini bildirmek amacını taşırlar. Bu hadislerden bir kısmında Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Birtakım insanlar ya Cuma namazını terk etmeyi bırakırlar yahut da Allah onların kalplerini mühürler, artık gafillerden olurlar.” (Müslim, Cuma, 40); “Her kim önemsemediği için üç Cumayı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler.” (Ebû Davûd, Salât, 212). Buna göre, özürsüz olarak Cuma namazını terk eden bir Müslüman büyük günah işlemiş olur. Fakat farziyetini inkâr etmedikçe ve hafife almadıkça; cumayı üç kez terk etmekle nikâhı düşmez.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/evlilik-nikah-/mazeretsiz-olarak-cuma-namazina-ust-uste-uc-defa-gitmeyenin-nikahi-duser-mi

15 Ocak 2025 Çarşamba

Şifa için Esmâ-i Hüsnâ'yı Belirli Sayılarda Okumak Gerekir mi? - Mehmet ...

Ebubekir Sifil - el-Esmaül Hüsna Belirli Bir Sayı ile Okunur Mu?

Büyü ve sihirden korunmak için ne yapılmalıdır?

İslam dini büyük günahlar arasında saydığı sihri şiddetle yasaklamış, Kur'an-ı Kerim'de sihir yapanların ahirette nasibi olmadığı ve bunu yapanların şerrinden Allah'a sığınması gerektiği vurgulanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s)de sihir yapmayı 7 büyük arasında sayılmıştır. Cahiliye devrinde sihir çok yaygındı. Cincilik, kahinlik, yıldızlardan hüküm çıkarmak, fal okullarına başvurmak, iplere düğüm atıp üflemek gibi işlemler yapılırdı. Müşrikler bu durumun da etkisiyle Kur'an'ın bir sihir eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Sihre ve büyüye karşı en etkili çözüm Allah'a sığınmak ve ona güvenmektir. Hz. Peygamber (s.a.s) her şeyin şerrinden Allah'a sığınarak Felak ve nas sureleriyle Ayetel kürsi'nin okunmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca O torunları Hz. Hasan ve Hüseyin'in nazar büyü ve benzeri olumsuzluklardan korumak için şu duayı okumuştur. “Euzu bi kelimâtillâhi't-tâmmeh, min külli şeytanin ve hammeh ve min külli aynin lammeh” yani Her türlü şeytan ve zehirli haşerattan ve bütün kem gözlerden Allah'ın eksiksiz kelimelerine sığınırım. Bunun yanında sihre maruz kaldığını düşünen bir kimsenin şifayı Allah'tan umarak güvenliği insanlara müracaatla kendisine Kur'an okunması ve dua edilmesinde bir sakınca yoktur. Din İşleri Yüksek Kurulu 28 Eylül 1979 tarihli ve 1883 sayılı kararında “Cenab-ı Haktan şifa umarak hastalara Kur'an-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumanın caiz, halkı kandırmak ve gaipten haber vermek amacıyla üfürükçülük yapmanın ise dinen yasak olduğunu” belirtmiştir.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/buyu-sihir-ve-nazar/buyu-ve-sihirden-korunmak-icin-ne-yapilmalidir

14 Ocak 2025 Salı

Teheccüd namazı nasıl kılınır?

Teheccüd namazı, yatsı namazını kılıp bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp gece kılınan nafile bir namazdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her kim geceleyin uyanır, ailesini de uyandırır ve iki rekât namaz kılarsa, Allah’ı çok zikreden erkekler ile kadınlardan yazılır.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 18) Başka bir hadiste de, “Farz namazlardan sonra en faziletli namaz gece namazıdır” (Müslim, Sıyâm, 202; Ebû Dâvûd, Sıyâm, 55) buyrulmuş olması, gece kılınan nafile namazların gündüz kılınanlardan faziletli olduğuna işaret etmektedir. Bunun gibi sözlü teşvikleri yanında fiilen de Hz. Peygamberin (s.a.s.) bu namazı devamlı kılmaya çalışması, teheccüd namazının bizim için sünnet olduğunu göstermektedir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 467-468). Bazı rivayetlerde, Peygamberin (s.a.s.), yatsı namazını kıldıktan sonra vitir namazını kılmadan uyuduğu, gece yarısından sonra uyanıp bir müddet gece namazı kıldıktan sonra vitir namazını ve daha sonra da sabah namazı vakti girince sabah namazını kıldığı belirtilmektedir (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 182). Teheccüd namazı kılacak kişi, “Niyet ettim Allah rızası için teheccüd namazı kılmaya” şeklinde niyet edebilir. Teheccüd namazının iki-sekiz rekât arasında çiftli sayılarda kılınması tavsiye edilmiştir. Bununla birlikte, dileyen kimse daha fazla da kılabilir. Bu durumda iki rekâtta bir selam vermek daha faziletli olmakla birlikte, dört rekâtta da selam verilebilir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 468-469). İki rekâttan fazla kılındığında arada konuşma, yeme içme gibi namaza aykırı davranışlarda bulunulmamışsa, tekrar niyet etmek gerekmez. Dört rekât olarak kılındığında, ikinci rekât sonunda teşehhüd için oturulduğunda “tahiyyat”tan sonra “Allahümme salli” ve “Allahümme barik” okunur. Üçüncü rekât için ayağa kalkıldığında önce “Sübhâneke” okunur, sonra “Eûzü besmele” çekilir ve Fâtiha suresi okunur.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/nafile-namazlar/teheccud-namazi-nasil-kilinir

10 Ocak 2025 Cuma

PEYGAMBERİMİZİN ŞİFA DUASI


Türkçe Okunuşu: "Ezhibil-be'se Rabben-nâsişfi ve-enteş'şafi la şifae illa şifauke şifaen la yugadiru sekame."

Anlamı:Bu hastalığı gider ey insanların Rabbi! Şifâ ver, çünkü şifâ verici sensin. Senin vereceğin şifâdan başka şifâ yoktur. Öyle şifâ ver ki hiç bir hastalık bırakmasın.»” (Buhârî, Merdâ, 20; Müslim, Selâm, 46; Ebû Dâvud, Tıbb, 18, 19)

Göz damlası orucu bozar mı?

Konunun uzmanlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan ilaç, miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20’si olan 50 mikrolitre) olup bunun bir kısmı gözün kırpılmasıyla dışarıya atılmakta, bir kısmı gözde, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallarda ve mukozasında mesâmat (gözenekler) yolu ile emilerek vücuda alınmaktadır. Kaldı ki bu işlem yeme içme yani gıdalanma anlamı da taşımamaktadır. Dolayısıyla göz damlası orucu bozmaz. (DİYK 22. 09. 2005 tarihli karar; bkz. Kâsânî, Bedâî’, II, 98).

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/orucu-bozan-ve-bozmayan-seyler/goz-damlasi-orucu-bozar-mi

8 Ocak 2025 Çarşamba

Kadınlar çıplak ayakla namaz kılabilirler mi?

Kadınların ayakları Hanefî mezhebinde tercih edilen görüşe göre avret mahalli olmadığından, topuklarından yukarısı açık olmamak kaydıyla çorapsız namaz kılabilirler (Merğînânî, el-Hidâye, I, 289,290; Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 101-103). Diğer mezheplerde ise, kadınlar açısından ayaklar da örtülmesi farz olan yerlere dâhil olduğundan örtülmesi gerekir. Bu görüşe göre kadının ayakları çıplak olarak kıldığı namaz sahih olmaz (İbn Kudâme, el-Muğnî, II, 328-329; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, I, 285). İhtiyatlı olan, kadınların namaz kılarken ayaklarını örtmeleridir.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/namazin-sunnetleri-ve-adabi/kadinlar-ciplak-ayakla-namaz-kilabilirler-mi

7 Ocak 2025 Salı

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 244

Hâkk’tan yana olmama hâli

İman etmemezlik farkındalıksızlık değil! 

Bilâkis baştan kasıtlı bir şekilde Hâkk’tan yana olmama hâlidir!

ENBİYA SÛRESİ 

11 Haziran 2023 tarihli dersten

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1  

6 Ocak 2025 Pazartesi

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 243

O mecbur bırakmaz

Kul, kendi kulluk acziyetini, çaresizliğini, kul olarak ne kadar muhtaç ve fakir olduğunu bilirse Cenâb-ı Hakk’ın o kadar mutlak muktedir, mutlak zengin, mutlak ihtiyaçsız yani Ğani olduğunu kestirmeye başlar.

Kul, kendisini bir şey zannetmeye başladıkça, biraz biraz kendisine yeter sanmaya başladıkça o kulun Cenâb-ı Hakk’ı tasavvuru da bundan yara almaya başlar. O kulun Allah Azze ve Celle’ye bakışı da bozulmaya başlar. Zenginleştikçe, kendisini kendisine yeter sanmaya başladı mı bu kez Cenâb-ı Hakk'ın nasıl mutlak ‘’Ğani’’ olduğunu anlaması bozulmaya başlar.

Dolayısıyla kul kendisini, acziyetini, kulluğunu, hiçliğini daha doğrusu; eline geçenlerin nasıl kaybolup gideceğini, kendisinin bunlar ile sadece sınandığının farkındalığını iyi yaşarsa, bu da onun sürekli oksijen alır gibi kendi bilincini tazelemesi gerekir ki kul, kendi kulluğunun farkındalığı hususunda yanlış bir eksene sapmasın. 

Yanlış bir eksene saparsa da bu kez Cenâb-ı Hakk’ı da olması gerektiğinden daha farklı, daha yanlış tasavvur etmeye başlar. 

Kulun, kendi ve Allah Teala hakkındaki tasavvuru bozulunca, artık bir hayalin yani batılın peşine düşmüş olur ki Cenâb-ı Hakk buna çok uzun müsaade etmez. Bir süre sonra o kula, hayatın içerisindeki herhangi bir sebeple, bir çelme ile düşürür ki, kendine gelsin, tekrar acziyetinin farkına varsın, Rabb'ine olan ihtiyacının zaruretine uyansın, düzelsin, ıslah olsun diye.

Demek ki Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna biz gelmezsek, Cenâb-ı Hakk, bizi huzuruna çağırır. 

Ezanla gelmezsek hemşire ile çağırır, doktorla çağırır... Bunların hepsi Cenâb-ı Hakk'ın ordularının birer elemanı gibi. Bizler de öyleyiz, farkında olmadan bir adamın kapısını çalarken aslında Cenâb-ı Hakk'ın ona götürdüğü mesajı ulaştırırız.

O bakımdan Allah Azze ve Celle, kulunu çağırıp kendisini ıslah etmesi için onu zorlar ama bu cebir ile olmaz, mecbur bırakmaz. 

Kul iyileştikçe kendisi, yolun kalan kısmını gönüllü devam etmeyi isterse o zaman bakmışsın ki sağlığına kavuştuğu halde, fakirlikten çıkıp zenginliğe ulaştığı halde, itibar sahibi, iş güç sahibi olduğu halde yine Cenâb-ı Hakk'ın nidasına kulak verip huzura gelmiş ve; bu kez kendisi isteyerek bunu yapıyor.

—Ya Rabb'i!.. Arkada hiçbir zorlama, baskı yok, sırf seni sevdiğim için buraya geldim... Diyebiliyor, İşte bu;

Dolayısıyla kul, Cenâb-ı Hakk’a sevgisini yaşamaya kalktı mı Cenâb-ı Hakk böyle, ona yüz vermeyen, ona bu hususta yaklaşmayan, yüz vermeyen, zorluk çıkaran, sevgiye karşılık vermeyen asla olmaz. 

Allah Azze ve Celle, kullarının sevgisine daha baştan, peşinen açıktır, kul yeter ki Cenâb-ı Hakk'ın kapısını çalsın. Kul yeter ki Cenâb-ı Hakk’a;

—"Ya Rabb'i ben, ‘Sensiz’ yaşamaktan vazgeçtim. Bundan böyle Sen’inle yaşayacağım. Sabahtan kalkıp yürüdüğüm yolda, attığım adımda, yaptığım işte hep
‘’Rabb'im ne der, O bundan memnun olur mu olmaz mı?..’’ Hep Sen’in düşüncen ile hareket edeceğim. Bana verdiğin imkanları, Sana karşı kullanmayacağım. Bana verdiğin hayat imkânını, Seni ‘yok sayarak’ Sen ‘yokmuşçasına’ kendi başına buyruk yaşamayacağım. Bundan böyle farkındalığımı, zemine ayaklarımı basarak; “Bu hayatı bana, Cenâb-ı Hakk ihsan etti. O’nun havasını soluyup O’nun gıdasını tüketiyorum. Sağlıklı olduğum bugünlerde, zengin olduğum, imkân sahibi olduğum, itibar sahibi olduğu olduğum
bugünlerde ben, Allah Azze ve Celle‘yi sevdiğim için O’nun istediği gibi yaşayacağım..."desin. 

Kul bu kapıyı böyle çalar.

Yoksa Cenâb-ı Hakk’a, uzaktan uzağa selam göndermek gibi bir şey yok. Kulun Cenâb-ı Hakk’a;

—"Artık Ya Rabb'i barışalım..." demesi, Allah Azze ve Celle’ye itaate yönelmesi demektir. Cenâb-ı Hakk'ın istediği gibi hayatı yaşamaya başlaması demektir. 

Kulunun; menhiyata 
(Dînin yasak ettiği, nehyettiği şeyler, yasaklar)gitmiş, yanlış istikametlere gitmiş, Cenâb-ı Hakk’ı yok saymış, varmış gibi değil de sanki hiç Rabb'i yokmuş gibi davranmış, yaptığı hiçbir işte;

Cenâb-ı Hakk buna kızar mı veya bundan memnun olur mu
 kaygısı duymamış bir kimseden bahsediyoruz. Bu fısk hali... Bu kimse “Allah bir” dese de durumu çok sıkıntılı, çünkü fasık, Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir sözü, onun hayatında karşılık bulmuyor veya çok az sayıda karşılık buluyor.

Halbuki kul dediğimizde Müslüman dediğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın emrine teslim olmuş kimseden bahsediyoruz, o;

Allah Azze ve Celle ne der?..kaygısıyla, düşüncesiyle hareket ediyor. Onun Cenâb-ı Hakk ile ilişkisi barışçıl, irtibatı kavi, düzgün. Yoksa namaz bile kılmıyor ama;

—Ben, Rabb'imle çok iyiyim, diyor.

Cenâb-ı Hakk'ın emir ve yasaklarına karşı kayıtsız ama “Ben, Rabb'imle çok iyiyim” diyor.

Bunlar sözde şeyler. Söz ile olsaydı çok şey olurdu ama söz kâfi değil. Burada, içinde bulunduğumuz bir hayat var. Cenâb-ı Hakk, o yüzden bizi hayatın içerisine getirdi.

Sonra sizi yeryüzünde, onlardan sonra halefler kıldık;
Bakalım nasıl amel edeceksiniz?
 

Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk, nasıl amel edeceğiz, nasıl yapacağız diye bizi hayatın içerisine getirdi. ‘Nasıl söyleyeceğiz’ diye değil;

Sözlerimizi nasıl hayatımıza iz düşüreceğiz, tatbik edeceğiz?..

Öyleyse kulun fiiliyle, hareketleriyle, davranışlarıyla ‘hamd’ı Alemlerin Rabb'i olan Allah Azze
ve Celle’ye tahsis etmesi lazım.

Fatiha Suresi 13. DERS
23.10.2020 tarihli 
Cuma Vaazından 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://youtu.be/UIrQ6eKJXKU
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1  

5 Ocak 2025 Pazar

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 242

İlahi sanatın en büyük tezahürleri

Kalem 1-2: “Nûn. Kaleme ve onun satır satır yazdıklarına andolsun ki sen -Rabbinin nimeti dolayısıyla- bir deli değilsin.”

Kur’an-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hâkk’ın üzerine kasem ettiği varlıklar son derece dikkat çeker. İlahi sanatın en büyük tezahürlerindendir. Örneğin yıldızların konumuna kasem ediyor Cenâb-ı Hâkk. Oradaki sanatın, ilmin, büyüklüğün önemi için Cenâb-ı Hâkk kasem etmektedir. Cenâb-ı Hâkk bu kadar önemli bir şeye kasem ettikten sonra, neyin önemini neyin doğruluğunu neyin gerçekliğini insana hatırlatacak? 

Bu ikisi arasındaki ilişki kasem-cevap ilişkisidir. Bunu bazı insanlar Allah azze ve celle açısından yadırgamaktadırlar. Demektedirler ki; Allah kuluna inandırmak için yetmiyor bir de yemin billah çekiyor. Belli ki bu bir beşer sözü. Çaresiz kalınca yemine başvuruyor. Allah’ın sözü olsaydı yemine ihtiyaç duyar mıydı? Bu bir çaresizliğin eseri… şeklinde yorumlar yapıyorlar. 

Halbuki kasem-cevap ilişkisi bu denli basit bir düzeyde ele alınamaz. Ayeti kerimedeki kalemin satır satır yazdıklarını okuyunca aklımıza akıl dolu ifadeler geliyor, bilgi geliyor. Bunların ciddiyeti önemini ifade edip “Sen bir deli, mecnun değilsin” diyor. 

Ölüm sonrası kemikler çürümüşken, sonrasında dirilip yeni bir hayattan söz ettikleri için bunu ancak şaşıran, cinnet geçiren, akli dengesini kaybeden kimseler söyler zannıyla maksatlı bir şekilde, Nuh aleyhisselam’dan başlayarak resullere mecnun yakıştırmasında bulunuyorlar. Bu çok yerici, çok küçük düşürücü bir ifade. (Sanki anlaşmış, söz birliği yapmış gibi her topluluk kendilerine gelen resulüne ya mecnun ya sihirbaz ithamı yapmış)

Resullerin çağrıları karşısında öfkeye sarılıyorlar. Öfkeyle de yapabildikleri şeyler; hakaret, aşağılamak, işkence ve sonucunda da katletmek. Bu bâtıl cephenin verdiği tepkidir. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1   

3 Ocak 2025 Cuma

DİN KARDEŞİNE DOĞRU YOLU GÖSTERMEYENİN GÜNAHI


259. Ebü Hüreyre radıyallahu anhdan rivâyet edildiğine göre, Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Söylemediğim bir sözü, “Peygamber böyle söyledi? diye bana isnâd eden, cehennemdeki yerine hazırlansın.”

“Kendisine fikir danışan Müslüman kardeşine yanlış yolu gösteren kimse, ona ihânet etmiş olur.”

“Kime yanlış fetvâ verilirse, bunun günahı fetvâ verenedir.”

Hadisin Açıklaması

* Hadis-i şerifler bize dinimizi öğretir. Hadisler aynı zamanda Kur'ân-ı Kerim'in de tefsiridir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz'in söylemediği bir sözü, O Söyledi diye iddia etmek, dine ilâvede bulunmaktır. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur. Böyle bir işe yeltenen en büyük günahlardan birini işlediği için, cehennemi hak etmiş olur.

* Bir konuda görüşü alınmak istenen kimse, kendisine güven duyulan insandır. Bu kişi kendisine danışana bildiği doğruyu söylediği zaman, bir emâneti yerine getirmiş olur. Kendisine güvenen ve danışan kimseye doğru bildiği şeyi söylemeyen ise onu aldatmış, kardeşine ihânet etmiş olur.

* Fetvâ, bilenden istenir. Bir konuda fetvâ vermek, o konuda sorumluluğu üzerine almak demektir. Bu sebeple fetvâ verecek olan, acele etmeden o konuyu araştırmalı, kesin kanaate vardıktan sonra cevabını vermelidir. Verilen cevap yanlış da olsa fetvâ isteyenin günahı yoktur.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Hadis-i şerifler bize dinimizi öğretir. Resül-i Ekrem'in söylemediği bir sözü onun söylediğini iddia ederek nakleden kimse dine ilâvede bulunmuş olur. Bu ise en büyük günahlardan biridir.

2. İnsan, güvendiği kimseye akıl danışır. Fikri sorulan kimse, ona bildiği doğruları söylemelidir. Söylemezse din kardeşine ihânet etmiş olur.

3. Fetvâ vermek Zor iştir. Araştırmadan yanlış fetvâ veren, ağır bir vebâl, büyük bir günah yüklenmiş olur. Ancak o fetvâyı uygulayanın bir günahı yoktur.

EL EDEBÜ'L MUFRED - Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

Peygamberimiz (sas)'in uyku konusundaki öğütleri

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, her konuda olduğu gibi uyku konusunda da ümmetine örnek olmuş ve bizlere bu konuda da bir takım öğütler vermiştir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem"in sünnetinde, uykunun vakti, süresi ve yeri hakkında tavsiyeler bulunmasının yanı sıra uykuyu maddî ve mânevî açıdan en iyi şekilde nasıl değerlendirebileceğimize dair de pek çok örnek vardır. Biz de bu örnekleri hayatımıza geçirmeye çalışarak Onun uyku konusunda da sünnetine ittiba etmeye gayret edeceğiz inşaAllah.

Uykunun dinlenme amacını aşarak haddinden fazla uzatılması, insanı tembelliğe sürüklediği için hoş görülmemiştir. Hz. Osman radıyallahu anh"ın naklettiği bir hadiste, “Sabah uykusu, rızkın azalmasına sebep olur.” (İbn Hanbel, I, 73.) buyrularak özellikle sabah namazından sonra uyumak uygun bulunmamıştır. Çalışmaya erken başlayanın gününün daha verimli geçtiği ve kazancının daha fazla olduğu bilinen bir gerçektir. Bu sebeple Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah"ım! Ümmetimden sabahın erken vakitlerinde işe koyulanlara bereket ver.” diye dua eder ve bir askerî birlik göndereceğinde onları günün ilk saatlerinde gönderirdi. (Dârimî, Siyer, 1.)

Diğer yandan ibadeti engellememesi bakımından da uykunun zamanına dikkat edilmesi konusuna dikkat çekilmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem"in, ümmeti konusunda en çok korktuğu şeylerden biri olarak çok uyumayı zikretmesi, (Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, III, 832.) fazla uyumanın hem ibadetleri ihmale hem de günlük işlerin akışını bozmaya yol açtığı ile ilgili bir vurgudur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatında namaz çok önemli bir yere sahiptir. Bu sebeple uyku vakitlerini namaza göre tanzim etmiştir. Gayet planlı ve programlı uyuyarak hiçbir vaktini zayi etmemiştir.

Bu hassasiyetin gereği olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, yatsıdan önce uyumayı ve sonrasında da oturup konuşmayı hoş karşılamazdı. (Buhârî, Mevâkîtü’s-salât, 23.) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem"in yatsı namazını bazen gecenin daha ileri saatlerine kadar ertelediği de göz önüne alınacak olursa yatsıdan sonraki herhangi bir saatten sabah namazına kadar olan sürede uyuduğu anlaşılmaktadır.

Ancak Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in kesintisiz olarak uyumadığını, gece yarısı kalkıp ibadet ettiğini, zira bunun kendisine Allah Teala tarafından emredildiğini(İsrâ, 17/79.) bilmekteyiz. Kur"ân-ı Kerîm"de geceleri az uyuyup da ibadet edenler, Allah Teala"ya karşı sorumluluğunun bilincinde olan takva sahibi kimseler olarak vasıflandırılıp övülmüştür.
 (Zâriyât, 51/17.) Çünkü onlar, herkesin uyuduğu gecenin karanlığında uyanıktırlar. Mağfiret ve rahmet dileyerek Rablerine yönelmişlerdir.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazından sonra uyumayıp sohbet etmeyi ve ashâbıyla beraber vakit geçirmeyi tercih ederdi. O, “Sabah namazını kılıp sonra da oturduğum yerden kalkmayarak güneş doğuncaya kadar Allah"ı zikretmem, benim için Allah yolunda düşmana saldırmamdan daha sevimlidir.” (
Abdürrezzâk, Musannef, I, 530.) derdi. 

Bu iki vakit özellikle kavuran sıcaklığın olduğu bölgede günün en verimli iki zaman dilimini ifade ediyordu. Diğer yandan Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, güneşin tepede olduğu zaman diliminde “kaylûle” denilen öğle uykusuna yatardı. (Buhârî, İsti’zân, 41.) Bilhassa gece ibadet için uyanmasına yardımcı olduğu için bu uykuya önem veriyordu. (İbn Mâce, Sıyâm, 22.) Öğle uykusuna öğle namazından sonra yatardı. Cuma günlerinde de uykuyu cuma namazından sonraya bırakırdı. (Buhârî, Et’ıme, 17;)

Uyku, bütün nimetler gibi, aynı zamanda dünya hayatının sınavlarından biridir. Kişinin hayatını düzene koyması için uyku saatlerini denetim altında tutması gerekir. Bir Müslüman için sabah namazı, başlı başına bir denetim imkânıdır. Bu bakımdan uyku, daha verimli ve üretken olmak için güç kazanma fırsatı olarak görülmelidir.

Hadislerde uykunun ibadetle ilişkisi vurgulanır. Örneğin Allah"ın Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, uyuklayarak namaz kılmayı doğru bulmaz. (
Buhârî, Vudû’, 53.) Uyku ile tembellik arasındaki bağlantı ise sabah namazına kalkmamakta gösterilir. Bu olumsuz durumu Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şeytanın bir müdahalesi olarak ifade eder. (Buhârî, Teheccüd, 13;)

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, şeytanın uyku esnasında insana verebileceği namaz vaktini kaçırmak, uyuşukluk ve huzursuzluk gibi zararlardan kurtulmak için şunları tavsiye eder: “İnsan uyuduğunda şeytan onun ensesine üç düğüm atar. Her bir düğümü atarken "Önünde uzun bir gece var, yat!" der. Eğer kişi gece uyanıp Allah"ı zikrederse düğümün biri çözülür. Kalkıp abdest alınca bir düğüm daha çözülür. Namaz kılınca üçüncüsü de çözülür ve kişi canlı ve kendini iyi hissederek sabaha girer. Eğer böyle yapmazsa kendini kötü hissederek tembel bir şekilde güne başlar.” (
Buhârî, Teheccüd, 12.)

Hadislerde abdestli olarak yatağa girmenin önemine de vurgu yapılır. Abdest aldıktan sonra yatan ve uykusu gelinceye kadar Allah"ı zikreden kimseye, dünya ve âhiret hayrına dair istediğinin verileceği müjdesi, bunlardan biridir. (
Ebû Dâvûd, Edeb, 96-97;)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, uyku pozisyonuna geçmeden önce namaz abdestini alıp sonra yatağına geçmiştir. Ancak gece uyandığında bazen hela ihtiyacını giderdikten sonra abdest almadan sadece ellerini ve yüzünü yıkayıp yatağına geçtiği de olmuştur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in, yatmadan önce yaptığı hazırlıklardan bir tanesi de gözlerine sürme çekmekti. O, yatarken başucunda misvak bulundurmuş ve uyandığı zaman da ilk işlerinden biri de misvak kullanmak olmuştur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, gece olsun gündüz olsun uyumadan önce ve uyandıktan sonra misvak kullanmıştır.

Diğer yandan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem uyumadan önce ve sonra bazı özel dualar etmiş, bu duaları bizim de okumamızı istemiştir. 

Örneğin yatmadan önce Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak avucuna üflemesi ve ardından elleriyle bütün vücudunu sıvazlaması, (Buhârî, Deavât, 12.) “Yatağınıza girdiğiniz zaman -veya istirahate çekildiğiniz zaman- otuz üç defa Allahü ekber, otuz üç defa sübhânallah, otuz üç defa da elhamdülillâh deyiniz” buyurduğu (Buhârî, Farzu’l-humüs 6, Fezâilü ashâbi’n-nebî 9, Nefekât 6, 7, Daavât 11; Müslim, Zikr 80. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 100); uyandıktan sonra ise Âl-i İmrân sûresinin son on âyetini okuması (Buhârî, Tefsîr, (Âl-i İmrân) 20.) onun uykuya dair özel uygulamalarına örnektir. Dolayısıyla dua vasıtasıyla başta şeytan olmak üzere her türlü zarar ve kötülükten korunma çabası uykuda geçen zamanlar için de geçerlidir. Uykuda vefat eden insanın son sözlerinin dua olması ise büyük bahtiyarlıktır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in uykuya dalmadan önce okunmasını tavsiye ettiği dualardan birisi şöyledir: "Allahım, (rahmetini) umarak, (azabından) korkarak kendimi Sana teslim ettim, yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana ısmarladım, sırtımı Sana dayadım. Senden başka sığınak, Senden başka dayanak yoktur. Allahım, indirdiğin kitabına, gönderdiğin peygamberine iman ettim. Allahım, kullarını dirilteceğin gün beni azabından koru. Senin ismini (anarak) ölür ve dirilirim."

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, yatacağı zaman abdest alıp sağ tarafına yatarak bu duayı okuyan kimsenin, o gece ölürse fıtrat üzere ölmüş olacağını müjdelemiştir. (
Buhârî, Vudû’, 75.)

Öte yandan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, uyumak istediği zaman sağ elini başının altına koyarak (
İbn Hanbel, I, 400.)“Allah"ım! Kullarını mahşerde topladığın veya mahşerde kaldırdığın gün beni azabından koru.” (Tirmizî, Deavât, 18.) şeklinde dua eder, “Bizi doyuran ve içiren, ihtiyaçlarımızı gideren ve bizi meskenlerimizde barındıran Allah"a hamdolsun.” (Müslim, Zikir, 64;) diye şükrederdi. 

Ayrıca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizlere yatacağımızda, “Rabbim, senin adınla yatağa bedenimi koydum ve senin vereceğin güç, kuvvet ve izinle o yataktan bedenimi kaldıracağım. Eğer ruhumu tutarsan ona rahmet et. Şayet ruhumu alıp götüreceksen salih kullarını muhafaza ettiğin yerde ruhumu muhafaza et.” diye dua etmemizi tavsiye etmiştir. (Tirmizî, Deavât, 20.)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem uyanınca da şöyle derdi: "Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a (cc) şükürler olsun. Yeniden dirilince de ona döneceğiz." (Buhârî, Tevhîd, 13)

 Gün içinde kısa süreli dinlenmelerinde bazen mescitte sırt üstü bir bacağının diğer bacağının üstünde olacak şekilde yattığı da olmuştur. Ancak bu durum onun sürekli yapıp benimsediği bir davranış tarzı olmamıştır. 

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bazen secde vaziyetindeyken uykuya daldığı, bazen sırt üstü yattığı ve bazen oturarak uyuduğu ve böyle bir uykudan dolayı da abdest tazelemediği bildirilmiştir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yolculukta gece istirahat etmek istediği zaman genellikle âdeti olan sağ tarafına yatmış ve sağ dirseğini dikerek, sağ elinin ayası yanağının altına destek olacak şekilde uyumaya çalışmıştır. Sözü edilen uyuma tarzı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in kısa süreli uyuma âdetleridir.

Benzer bir uyuma âdeti de sabah namazından hemen önce dinlenmek istediği zamanki hâlidir. Bu durumda da iki dirseğini dizlerinin üstüne dikip başını avuçlarına alarak dinlenmiştir.

Uykusu son derece hafif ve çoğu zaman sınırlı olduğu hâlde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in, buna rağmen hayatı boyunca uykusuzluk çektiğine dair bir bilgiye hiç rastlanılmamıştır.

Uykusuzluk sorunu olan ve uykusunda korkan kimseye de çeşitli dualar önermiştir:

"Allah’ın gazabından, cezalandırmasından, kullarının şerrinden, şeytanların tahriklerinden ve yanımda bulunmalarından Allah’ın tam kelimelerine sığınırım." (Ebû Dâvûd, Tıb 19; Tirmizî, Deavât 94)

“Allah’ım, yıldızlar battı, bütün gözler sükûne erdi, Sen ise kendisini uyuklama ve uyku tutmayan Hayy ve Kayyûm’sun! Ey Hayy ve Kayyûm olan Allah’ım, gecemi sükûna erdir ve gözlerimi uyut!” (Heysemî, X, 178)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, uyku esnasında gelebilecek olan mânevî zararlar kadar maddî zararlara karşı da dikkatli olunmasını istemiştir. Meselâ, korkuluğu olmayan damda uyunmasını yasaklamıştır. (Tirmizî, Edeb, 72.) Etrafı çevrili olmayan açık bir dam üzerinde uyuyarak düşen ve ölen kimsenin, bilerek böyle bir şey yaptığından dolayı Allah"ın koruması altında olmayacağını ifade etmiştir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 95.) Uyumadan önce evlerdeki ateşin ve lambaların söndürülmesi emri de herhangi bir kazayı önlemeye yönelik Peygamber tedbirlerindendir. ( Buhârî, İsti’zân, 49;)

Uyurken insanların rahat etmesi ve dinlenmesi önemlidir. İmkânlar dâhilinde bunun gerçekleşmesi sağlanmalıdır. Çünkü uyanıkken insanın daha dinç ve verimli olabilmesi buna bağlıdır. Her ne kadar Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendisini rehavete sevk edip gece namazına kalkmasını engelleyebilir gerekçesiyle çok rahat yatakta yatmamayı tercih etmişse de (
Tirmizî, Şemâil, 148.) bunu ümmetine emretmemiştir. Çünkü uyku insanın fıtrî bir ihtiyacıdır ve âyet-i kerimelerde de vurgulandığı gibi istirahat etmesi için verilmiş bir nimettir.

Öyleyse diğer doğal ihtiyaçların giderilmesinde gözetilen prensipler uyku konusunda da geçerlidir. Müslüman, uykuyu ve dinlenmeyi hayatının temel gayelerine hizmet eden bir araç olarak kullanmalı, kendisini çalışmaktan ve kulluk etmekten alıkoyacak derecede keyfe dönük bir uyku düzeninden sakınmalıdır.

Uyku, insan yaşantısında önemli bir zaman dilimi teşkil ettiğinden dolayı ibadet hayatını etkilemektedir. Uyuyan kişi uykusunu da ibadet hayatına göre tanzim edip sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayatının her döneminde tertip, düzen, temizlik ve tedbire riayet
etmiştir. İbadetlerini kasten uyuyarak ihmal etmemiş, tembelliğe yenilmemiştir. 

Müslümanların görevi, her konuda olduğu gibi uyurken de Allah Resûlü’nün sünnetine ittiba etmek, O’nun yaşadığını hayatına geçirerek başka insanlara örnek olmaktır.


2 Ocak 2025 Perşembe

İRADEMİZİ NASIL GÜÇLENDİREBİLİRİZ?

İrade Allah Teala'nın mahlukatları arasında sadece insana verilmiş bir özgürlük ve akıbetimizi belirleyen bir unsur.

Bir seçim yapıyorsun ve sonu ya cennet ya da cehennem.

Karakterimizi biz şekillendiriyoruz. Ne olmak istediğimize biz karar veriyoruz. Allah azze ve cellenin emaneten verdiği irademizi ister günaha yönelerek küfredenlerden olacağız istersek hidayete tutunup şükredenlerden olacağız.

Hidayet iradeyle olan bir şeydir, kişinin kendisi harekete geçmesi lazım. Kişinin Rabbini sevmeye ve saymaya yol araması lazım. 

Kişi kendi harekete geçmezse Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'i de görse, dizinin dibinde de olsa bir şey değişmez.

Kişi kendi iradesiyle hangi yolu seçerse, Allah Teala da ona uygun olarak ya hidayetini, ya delaletini ona yaşatır. 

Böyle bir seçimle imtihan olurken şeytan bizi yanlız bırakmaz. Bizler bir şeyler yapmayı temenni ettiğimizde şeytan düşünce dünyamıza bir şeyler bırakıverir. 

Bir sağ taraftan bir sol taraftan girerek, bunu neticede Allah Teala için olmaktan çıkarıp dünyevi karşılıklarla ilişkilendirerek kişinin niyetini bozmaya çalışır. 

Kişi burada şeytana meyledip kendi iradesiyle Rabbinin istemediği bir işe yönelebilir.

 Cenab-ı Allah da zaten böyle kolayca kopuşlar olacak mı diye sınamak istemektedir. Yani Allah Teala kendisi adına dirençli bulunan, hiç bir çeldiricinin kendisini kandırmadığı, vazgeçirmediği kimseleri ortaya çıkarmak ister. 

Kişi içtenliğini kaybetmediği sürece ve sadece Allah için olabildiği sürece, iradesini Allah Teala tarafından kullandığında şeytan onu saptıramaz. Böyle bir gücü yoktur.

İşte bu yüzden bizler irademizi nasıl terbiye edebiliriz, günahlara meyletmekten nasıl korunabiliriz bunu konuşacağız inşaAllah.

Şeytan pusuda bekleyen bir varlık. Bizi şehvetten, maldan, mülkten, öfkeden, insani ilişkilerden kandırmak ister. Ancak bilmeliyiz ki biz istemediğimiz halde şeytan bize zoraki bir şey yaptırmaya güç yetiremez. 

İşte burada irademizle sınanırız. Şeytandan gelen, duygularımızı harekete geçiren, bizi belli bir yöne mıknatıs gibi çeken bu etken hiç bir zaman irademizden daha baskın olmaz. 

Biliyoruz ki, insanın arkasında iradesi, niyeti olmadığı sürece bir amelden insanın getirisi olmaz. 

Niyet esastır. Eğer Cenab-ı Hak’tan umduğu bir şey yok ise bir hayra vesile olmak kişiye bir şey sağlamaz. 

O yüzden eski alimler “Ne yap et ufak işlerinde bile büyük niyet koy” diyorlar. 

İnsanın akıllısı hele ki dinde, böyle olur. Küçük ameller yapar ona bile büyük niyetler koyar. O niyet Cenab-ı Hak makamında önemlidir. Onun umduğu yatırım yaptığı o beklentiye göre karşılık verilir. 

O kadar niyet odaklı yaşamalıyız ki attığımız her adımımız bile niyetli olmalı.

Allah Teâlâ insanı akıllı, iradeli ve iyiyi kötüden ayırma kabiliyetine sahip değerli bir varlık olarak yaratmış; görevlendirdiği peygamberler ve indirdiği vahiyle ona doğru yolu göstermiş, aynı zamanda kendisine irade ve seçme hürriyeti vermiştir. Artık Allah’ın gösterdiği doğru yola girip şükredici olmak veya şeytana ve nefse uyarak Allah’ın verdiği imkân ve kabiliyetleri baskı altına alıp nankör olmak insanın kendi elindedir.

İrade, insanı insan yapan içgüdülerini denetleyebilmesi, erteleyebilmesi ve onlara hakim olabilmesidir. Bizi hayvanlardan ayıran en önemli özelliğimiz olan irademizi güçsüz kılmak ya da geliştirmek her türlü bizim elimizdedir.

Bir düşünün ‘’yapmak istemiyorum aslında’’ dediğiniz durumları. İstemeden içinde kaldığınız durumları, ihtiyacınız yokken aldığınız onlarca eşyayı, nefes almaya yeriniz yokken yediğiniz tabaklar dolusu yiyeceği. Bizler artık hazzımızı erteleyemeyen, anı yaşamayı hazzın keyfine varmak sanan canlılar olduk. 

Halbuki anı yaşamak, tüm duyuların ile bulunduğun anı hissetmek ve iradeni kaybetmemek demektir. 

İrademizi nasıl güçlendirebilirizi cevaplamadan iradenin ne olduğunu biraz detaylandıralım ve serbest irade ile mutlak irade arasındaki farktan da bahsedelim:

Cüzi irade yani serbest irade, kulun tercihini ortaya koyduğu esnada herhangi bir cebir altında kalmamasıdır. Yani isterse A seçeneğini, isterse B seçeneğini, isterse de C seçeneğini seçebilmesidir.

Veya isterse iyi ve doğru davranışları, isterse kötü, yanlış ve en aykırı davranışları, hatta bir başkasının hakkında cürüm dolu fiilleri, hatta ve hatta kendi bedenine kastedecek şekilde haksız, en kötü işlemleri yapabilmesidir. Sınırlı seçenekler arasında olsa da bu durum aslında tam bir serbestliktir ancak bu yaptıklarının bir muhasebesi ve bu muhasebe neticesinde de ödül ya da ceza cinsinden sonuçları olur. Dolayısıyla serbest irade sınırlı ve sorumlu bir özgürlüktür.

Külli irade yani mutlak irade ise her şeyi yapabilmek ve yaptığı hiçbir şeyden ötürü asla sorumlu olmamaktır.

Bu açıdan bakıldığında mutlak irade tekildir; iki ayrı zatta bulunması olanaksızdır. Çünkü çakışma meydana gelir; biri diğerine karşı sorumlu olmak zorunda kalır.

Burasını kavradıysak mutlak iradenin ancak ve ancak var eden Yüce Allah’a (c.c.) has olduğunu anlayabiliriz.

Zebur’un aslında geçtiği söylenen ifadelerde: Cenabı Allah  Davud aleyhisselam’a sesleniyor ; “Ya Davud, sen de istiyorsun ben de istiyorum. Ancak benim istediklerimden gayrısı olmaz. Eğer kendi istediklerinin peşinde koşarsan, seni yorarım, yine de benim dediğim olur. Benim istediklerim peşinde koşarsan, senin istediklerini veririm. Sonuçta yine sadece benim istediklerim olur.” 

Burada Cenabı Hakk’ın mutlak iradesinin mutlak olarak her şeyi yönettiğini, kontrol ettiğini görüyoruz.

O halde sorumluluktan kaçan bazı insanların serbest irade ile yetinmeyip mutlak bir iradeye heves etmeleri Allah’a (c.c.) benzemeye çalışmak veya O’nu taklit etmek anlamına geldiğini anlayabiliriz.

İşte bu, tam manasıyla kulun Yaratıcısına karşı büyüklenmesidir. Çünkü mutlak irade ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. Kulluğumuzu reddedip ilahlaşma arzusu içerisine girersek ve böylece bize bahşedilen bu irademizle Cenab-ı Hakk’a karşı diklenirsek Yüce Yaradan bu istikbarımızın karşılığını sonsuz bir azap ile cezalandıracağını bizlere haber vermiştir.

Bunu bir de şöyle ifade edelim: Çoğu insan iradesini sınırsız yaşamak varken sorumlu davranmak ve onu kontrol altına almaya çalışmaktan hoşlanmaz.

Çünkü büyüklenmek ve her istediğini sorumsuzca yapabilmek arzusu nefse hoş gelir. Ancak akleden insanlar serbest iradenin Allah tarafından bir süreliğine ve emaneten verildiğini ve bu süre sonunda bunun bir muhasebesinin yapılacağını görürler. İradenin nihai muhasebesi ahirettedir.

Dolayısıyla kişi iradesini yaşarken sonuçlarının bir kısmını daha bu dünyadayken göreceğini ve esas karşılığını ise din günü Yaradan’ın huzurunda verileceğinin bilincindedir.

Allah (c.c.) gönderdiği peygamberler ile bu gerçeği insanlara hep hatırlatmış ve onları uyarmıştır. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

“Yoksa sizi abes olsun diye yarattığımızı mı sandınız?” (Müminun, 23/115.) 

Allah Teala yaşadığımız bu hayatın ve hayatta elde ettiğimiz imkânların bir hiç uğruna sebepsiz ve anlamsız olmadığını hatırlatır. Bunları iyi yönde kullananlarla kötü yönde kullananların akıbetlerinin aynı olmayacağının ikazını yapar. 

Hak Teâlâ buyuruyor ki: “Yoksa kötülükleri işleyenler bizim onları hayatlarında ve ölümlerinde iman eden ve salih amelleri yapanlarla bir mi tutacağımızı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye, 45/21.)

Kişi kendi iradesiyle hangi yolu seçerse, Allah Teala da ona uygun olarak ya hidayetini, ya delaletini ona yaşatır. 

“Her kişi kendi kazancının rehinesidir”(Müddessir 38) 

Kendi kazancı neyse akibeti de ona bağlıdır. Ya yüce Allah’a karşı sevgi ve saygıda bulunur ya da Rabbimizin kudretini bilmesine rağmen heva ve arzularına uyar. Bu, kişinin kendi bileceği şeydir ki sonucuna kendisi katlansın. 

Demek ki irade ne olmak istediğimize karar verdiğimiz bir süreçtir.

İRADE EĞİTİMİ NASIL OLMALI?

Dürtüleriyle değil de aklıyla hareket eden insan için en büyük nimet, irade kabiliyetinin olmasıdır. İnsanın en güçlü yönü bir şeyi arzu ettiği hâlde yapmama iradesi göstermesidir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ifadesiyle “Güçlü kimse güreşte rakibini yenen değil, öfke anında kendisine hâkim olandır.” (Müslim, Birr, 107.) 

Dürtülerini yönetmek, kâmil insan için değeri ölçülemeyecek kadar büyük bir kazanımdır. Bütün başarısızlıkların, aldanışların ve günaha sürüklenmenin temelinde irade zayıflığı yatar. "Kendimi tutamadım, şeytana uydum" gibi yakınmalar problemin bilgi kaynaklı değil irade kaynaklı olduğunu gösterir. 

Bu yüzden irade eğitimi ihmal edilmemesi gereken bir meseledir. Maddi dünyamızda fizik kanunları olduğu gibi iç dünyamızın da psikoloji kuralları vardır. Ancak, o yasalara uyarak akıl, duygu ve irademizi eğitebiliriz. 

İrade üzerine yapılan çalışmalar iradenin aynen vücuttaki bir kasa benzetilebileceğini söyler. Nasıl bir kas uzun süre hiç ya da az kullanıldığı zaman zayıflarsa irade de kullanılmaz ya da az kullanılırsa süreç içerisinde zayıflar.


Zayıflayan kaslar belirli antrenmanlarla dinç hâle getirilebiliyorsa zayıf kalmış irade de belirli psikolojik egzersizlerle güçlü hâle getirilebilir. 

Öncelikle tasavvurumuzu Allah Teala karşısında aciz, diğer canlılar karşısında aziz olduğumuz ön bilgisiyle şekillendirmeliyiz. Allah Teala karşısında insan sınırını bilmeli, kendisi için çizilmiş sınırlara riayet etmelidir. 

İnsan bu şekilde bir hayat yaşamaya çalıştığında canlılar arasındaki izzet ve şerefini de muhafaza etmiş olacaktır. 

İrade terbiyesindeki ön kabulümüz inandığımız ve bildiğimiz şeylere teslimiyettir. Teslim olunan bir dayanak noktasının olmaması kişinin hedefini belirsizleştirir ve azmini kırar. 

Hayatın anlam ve gayesini imanından alan insan, ömrünü sadece beşerî istek ve arzularını tatmin etmekle geçirmez. Beşerî ihtiyaçların bir amaç değil kulluk için bir araç olduğunu bilir. O halde ilk olarak imanımızı sağlamlaştırmalıyız. İman işin temeli olduğu için o noktada atılacak adımlar diğer bütün adımları da etkileyecek ve olumlu manada onlarında değişimine vesile olacak.

İrade terbiyesi, duygu ve arzuları görmezden gelme ya da yok etme değil, yönetmek ve istenilen hâle getirmektir. Mesela, auyumak, az yemek ve az konuşmak, bizi bir noktada bedensel bağımlılıklardan kurtaracak asıl amacımıza yönelten fiillerin başında gelir. 

İrade zayıflığının en önemli sebebi tembelliktir, meşguliyetsizliktir. Şeytanın en çok musallat olduğu kişiler bunlardır. 

İçinde çaba, meşakkat bulunmayan tembellik, kişiye anlık haz verdiği için çekicidir ve çabuk alışılır. Çözüm ise basittir; Bir işle uğraşmak. Az ya da çok, basit ya da önemli daima planlı bir hareket içinde bulunmak. 

“Öyleyse bir işi bitirince diğerine koyul. (İnşirah, 94/7.) buyuran Rabbimiz cc ve “İki günü birbirine denk olan ziyandadır.” diyen Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem meşguliyetin çok önemli olduğunu belirtmişlerdir.

Diğer bir husus ibadetlerdir. Her zaman nefse karşı koyma hususunda insana kuvvet verip irademizi güçlendiren bir unsurdur. İradesini güçlendirmeyi hedefleyen insan ibadetlerine dikkat etmeli, günahlardan uzak durmalı ve kendisine ve insanlığa faydalı işlerle meşgul olmalıdır.

Bir başka madde; insanın iradesini kullanması, isteklerine hayır diyebilmesi, dertlerine kulak vermemesi için bir sebebinin olması gerek. İrade terbiyesinde kişinin iradesine güç alabileceği hedefler, idealler bulması gerektir.

Bu noktada hiç şüphesiz kişinin hayatını anlamlandırması, varlığına bir mana giydirmesi çok ciddi önem arz eder. Bunu yaptıktan sonra ne kadar sağlam sebepler ve ne kadar gerçekçi anlamlar bulursa iradesi onlara dayanacağından o kadar güçlü bir iradeye sahip olacaktır.

İrade eğitiminde diğer önemli bir konu, ısrarlı bir şekilde tekrar etmektir. 

Düzenli ve sürekli yapılmayan bir iş neticesiz kalır.

Alışkanlık kazanmak önemlidir. Çünkü meyiller fiilleri belirler. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem alışkanlık kazanmanın yolunu “Allah katında en makbul amel az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhari, İman, 32.) hadisiyle göstermiştir. 

Alışkanlık, devamlı yapılan amelle gerçekleşir. Tekrar ve ısrar, alışkanlığın şartıdır. Alışkanlık edinmek ya da edinilmiş olandan kurtulmak kolay değildir. İlk seferi en zorudur, sonra ikinci ve üçüncü denemenin ardından zorluk derecesi azalacaktır.  

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in “Kim önemsemediğinden dolayı cuma namazını üç kez terk ederse kalbi mühürlenir.” (İbn Mace, İkamet, 93.) hadisi, kişinin artık ümmetin içinde bulunmamaya, cemaate katılmamaya alışmasına işaret eder. 

İbadet, belirli zaman ve mekânlarda yoğun olarak yapılan bir olgu olarak görülemez. Günde belirli aralıklarla beş kez kılınan namazın bilincimizi sürekli açık tutmak, rehavete düşürmemek gibi bir hikmetinin olduğu açıktır. 

Nefsi eğitmenin bir yolu da istediğini vermeyerek onu zorlamaktan geçer. Diyet yapanlarda olduğu gibi isteklerimize ket vurarak başarıya ulaşırız. 

Ramazan ayı bu noktada tam bir irade terbiye kampı gibidir. Bedensel bağımlılıklarımızı terbiye eden ibadetleri içinde barındırır. Yemeğe alıştırdığımız midemizi kısıtlı bir şekilde kendimizi doyurarak, uykuya alıştırdığımız bedenimizi sahura kalkarak terbiye ederiz. 

Çoğumuzun aktif kullandığı sanal mecraları hayra kullanarak buralara gayesini hatırlatan uyarıcılar koymalıdır. Çünkü görsel ya da işitsel olarak yapılan telkin sürekli oldukça kişide bir hassasiyet oluşmaya başlayacaktır. Ömer radıyallahu anh’ın kendisine sürekli ölümü hatırlatan bir memur tayin etmesi dikkat çekici bir örnektir. 

Terbiye sürecinde kendine destek olacak salih ve sadık arkadaşlar edinmeli ya da sohbet ortamlarında bulunmalıdır. Bize Allah Teala'yı hatırlatan, hakkı ve sabrı tavsiye eden insanların etrafımızda olması irademizi güçlendirmek ve onu muhafaza etmek noktasında çok fayda sağlayacaktır. Çünkü aynı ortamı paylaşan ve vakit geçiren kişiler birbirlerinin huylarından ve karakterinden etkilenir. 

İrade terbiyesinde kişinin hedef ve ideallerini şaşırmaması, kendini istek veya dertlerinin içinde kaybetmemesi için irade terbiyesi ve hedefler konusunda kendisiyle aynı hassasiyetlere sahip iyi bir çevreye sahip olması önemlidir. Bu çevrede insanlar birbirlerine ümit aşılayacak, birbirlerinin dertlerine yardımcı olacak, güzelliklerini takdir ve teşvik edecek, planlarını gerçekleştirmesini kolaylaştıracaktır.

Uzun ve meşakkatli bu terbiye sürecinde tökezlediğinde, kişiye düşen, olduğu yerden kalmak, umudunu kaybetmeden ısrarla nefsini ıslaha devam etmek olmalıdır.

İrade terbiye sürecinde defalarca deneyip olmamış, zaafiyetlerimizden kurtulamamış olabiliriz; biz ısrarcı olmalıyız. Kararlı bir şekilde tekrar tekrar aynı heyecanla yeniden başlamalıyız.

Kendimizden kesinlikle umut kesmemeliliyiz, "ben yapamıyorum değil bu sefer muhakkak yapacağım" demeliyiz. Bu irademizi güçlendirme adına tetikleyici bir şeydir. Çünkü umudumuzu yitirdiğimiz anda başaramayız.

 Gafletle yapılan bir hatanın yüreğimizde iz bırakmasını istemiyorsak hemen o günahı iyilik yaparak temizlemeliyiz. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in işaret ettiği gibi “Kötülüğün ardından iyilik yap ki onu yok etsin.” (Tirmizi, Birr, 55.)

Günaha alışmak en büyük günahtır. Günahtan rahatsız olmama alışkanlığı kalbin ölmesine neden olur. Bu yüzden iman göstergesi olan pişmanlık, yeniden denemek için kişiye güç verir. Tecrübelerinden çıkardığı ders, pes etmesine mâni olacaktır. 

Bir başka madde; güzel alışkanlık kazanmak için günlük vazifeler edinilmeli, sorun nerdeyse oraya odaklanılmalıdır.  Dağınık ve plansız yapılan davranışlar ayağı kaydırır. Ne aradığını bilmeyen ne bulduğunu anlayamaz.

Değişmeyi ertelememeliyiz çünkü erteleyenler helak olmuştur. İsyankâr ruhumuzu itaatle eğitmeliyiz.

Her türlü günahın ilacı olan infakı arttırmalıyız. İnfakı arttırdıkça içimizdeki zaafiyetleri, nifakı, tembellikleri gidermiş olacağız. Gerçekten infak deva bir ameldir.  

Keyif ve konforun rehavete sebep olduğunu bilmeliyiz. Bu yüzden enerjik olmalıyız. Meşakkat gereklidir. Bereket harekettedir. Kendini değiştirme iradesini gösterirsen Allah seni değiştirir. Bu bir kanundur:

 “Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Enfal, 8/53.)

 Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de ashâbına nefsi kontrol eğitimi uygulamıştır. Şeddâd b. Evs (r.a.)’ın rivayet ettiği bir hadiste Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup durandır” (Tirmizî, Kıyamet 25; bk. İbni Mace, Zühd 31)

“Şu hadiste de bir arzu ve irâde eğitimi vardır: 

"Sizden birinizin arzu ve istekleri, benim getirdiğim esaslara uymadıkça iman etmiş olmaz."9) Müstedrek, IV, 164.

Bütün günahlar, arzu ve şehvetin Allah ve Resulullah sevgisinin önüne geçirilmesinden kaynaklanır.

Tercih bizim. Hangisini seçelim?

Prof. Dr. Halis AYDEMİR/Doç. Dr. Mehmet DİNÇ/Vaiz Hüseyin YILDIRIM/Muhammed Yıldırım yazılarından faydalanılmıştır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi İrade Maddesi,
Diyanet Aylık Dergi 2019 -Kasım Sayısı “İrade Terbiyesi, Hasan Efiloğlu”, Sakarya İl Müftülüğü 2018 Yılı Sorumlulukla İlgili Vaaz, D.İ.B. Yay. Hadislerle İslam, D.İ.B. Yay. Kur’an-ı Kerim Meali.)

1 Ocak 2025 Çarşamba

KÜÇÜK NOTLARIM (103) Affetmek serbest bırakmaktır


Affetmek demek, duygu akışını kesmek demektir.

Affetmek, “Senin bu yaptığınla öğrenmem gerekeni öğrendim, kendi tekâmül sürecim için almam gereken dersi aldım, yaptıklarının acısını gündemimden çıkarıp yoluma devam ediyorum” demek.

Affetmek yaşanılanı bulunduğu yere hapsetmek demek. “Seni gündemimden çıkardım, kötülüğünle baş başa bıraktım.” demek.

Hukuki karşılık doğuran suçlar bu bahsedilen affetmeye tabi değildir elbette. Onun sınırları kanunlarla çizilir.

Burada bahsedilen kişisel, insani, hukuka konu olmayan çekişmeler içindir.

Betül Erbaş