8 Haziran 2020 Pazartesi

FATİHA SURESİ TEFSİRİ


İndiği Yer: Mekke
İniş Sırası: 5
Âyet Sayısı : 7
Nüzulü:
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem 'in peygamberliğinin ilk yıllarında Mekke'de nazil olduğu hususunda ittifak vardır. Kaynaklarda nüzul sebebiyle ilgili özel bir olay yoktur. Mushafın baş tarafına konmak üzere vahyedilmiştir; Kur'an'ın hem bir mukaddi­mesi hem de özeti gibidir. Ayrıca her müminin kıldığı namazın bütün rek'atlarında Rabbi ile konuşurcasına okuması ve bu sayede O'na yaklaşması murat edilmiş­tir.
Adı ve Âyet Sayısı
Kur'an ilimlerine dair kaynaklarda birden fazla adı vardır; ancak bunlardan "Fatiha, es-Seb’u’l-mesânî, Ümmü'l-kitâb" adları hadislerde geçmektedir. (bk. Buharı, Tefsir, 1, Ezan, 109; Tirmizî, Salât, 183)
Fatiha "ilk, evvel, başlangıç" demektir. Bütün olarak gelen ilk sûre olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'i okumaya ve yazmaya onunla başlandığı için bu adı almıştır. Fa­tiha sûresinden önce gelen (nazil olan) âyetler, ait oldukları sûrelerin parçalarıdır ve bu sûrelerin nüzulü Fâtiha'dan sonra tamamlanmıştır.
es-Seb'u'l-mesânî "ikilenen, tekrarlanan yedi" demektir. Bu sûre yedi âyet­ten oluştuğu ve namazda en az iki kere okunduğu ya da her rek'atta ona bir başka sûre veya birkaç âyet eklendiği İçin bu ismi almıştır.
Ümmü'l-kitâb "kitabın aslı, temeli, anası" demektir. Bazı hadislerde "Ümmü"l-Kur'ân" (Kur'an'ın anası) şeklinde ifade edilmiştir. Fatiha sûresine bu ismin verilmesi, yukarıda işaret edilen ve az sonra açıklanacak olan içeriği sebebiyledir.
Fatiha'nın yedi âyetli bir sûre olduğunda görüş birliği vardır. Bu yedi âyetin sayımı, besmelenin Fatiha sûresine dahil bir âyet olup olmadığı konusundaki gö­rüş ayrılığı sebebiyle farklı olmuştur. Mekke ve Kûfeli kıraat âlimlerine (kurrâ) ' göre besmele Fâtiha'ya dahil bir âyettir, "el-hamdü" ile başlayan ise İkinci âyettir. Medine, Basra ve Şam kurrâsına göre besmele, Fâtiha'ya dahil bir âyet değildir, "el-hamdü..." birinci âyettir. Bu konuya besmelenin tefsirinde tekrar dönülecektir. Besmeleyi Fâtiha'dan saymayanlara göre "en'amte aleyhim" den sonrası ayrı bir âyettir ve yedi rakamı böyle tamamlanmaktadır.
Konusu
Bu sûre ilâhî kitabın bütün amaçlarını; getirdiği mâna, bilgi ve hükümleri özet halinde ihtiva etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in gönderiliş amacı insanların dün­ya hayatını düzene koymak ve iyi (ilâhî irade, rızâ ve düzene uygun) bir dünya ha­yatından sonra ebedî saadeti sağlamaktır. Bu amaca ulaşabilmek için:
1. Emir ve yasaklara ihtiyaç vardır.
2. Bu emir ve yasakların hayata geçmesi, bunların kayna­ğının "yaratıcı, varlığı zaruri, kemal sıfatlarına sahip, her çeşit eksiklik ve kusur­dan uzak bulunan Allah" olduğunun bilinmesine bağlıdır.
3. Bu imanı, bu bilgi ve şuuru desteklemek üzere de mükâfat ve ceza vaadi gerekir. Sûrenin başından "yev-mi'd-dîn"e kadar birincisi, "müstakîm"e kadar ikincisi ve buradan sonuna kadar da mükâfat ve ceza vaadi ile -konulan desteklemek, canlı bir şekilde tasvir etmek ve geçmişten ibret alınmasını sağlamak üzere verilen- Kur'an kıssalarının özü ve­ciz bir şekilde ifade edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in bilgi, irşad ve talimatla ilgili bü­tün muhtevası "bilinmesi ve inanılması gerekenler" ve "yapılması gerekenler" di­ye ikiye ayrılabilir. Birincisinde Allah, peygamberlik, gayb âlemi hakkında bilgi­ler, öğütler, misaller, hikmetler ve kıssalar vardır. İkincisinde ise ibadetler ve ha­yat düzeni gibi amelî, ahlâkî hükümler ve öğretiler vardır. Fatiha sûresi bütün bun­ları ya sözü veya özüyle ihtiva etmektedir ya da bu konularda aklın önünü açarak ona ışık tutmaktadır.
"Hamd Allah'a mahsustur" cümlesi Allah Teâlâ'nın kendisini hamde (övgü­ye, yüceltmeye) lâyık kılan bütün yetkinlik sıfatlarını; "âlemlerin rabbi" ifadesi di­ğer yaratma ve fiil sıfatlarını; "rahman ve rahîm" isimleri Allah'ın insanlara rah­met ve merhametinden kaynaklanan din kurallarını; "ceza ve hesap gününün sahi­bi" nitelemesi kıyamet hallerini ve âhiret âlemini; "Yalnız sana kulluk ederiz" kıs­mı iman, ibadet ve sosyal düzeni; "Yalnız senden yardım dileriz" cümlesi ameller­de İhlâsı (ibadetlerin yalnızca Allah rızâsı için yapılmasını) ve tevhidi (O'ndan başkasına kul olarak boyun eğilmemesini, Tanrı'ya mahsus sıfat ve etkilerin O'ndan başkasına tanınmamasını) ifade etmektedir. "Bizi doğru yola ilet" cümle­si ibadet, nizam, düşünce ve ahlâk çerçevesini, "nimete erdirdiklerinin yoluna..." kısmı gelip geçmiş örnek nesilleri, millet ve toplulukları; "gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil" bölümü ise kötü örnek teşkil eden ve hallerinden ibret alınması gereken geçmiş toplulukları içine almaktadır.
Denebilir ki besmelenin başındaki "bi" edatından başlayarak besmeleye, sonra Fâtiha'ya ve devamında bütün Kur'an'a doğru ilâhî sırlar perde perde açılmak­ta; yoğunlaştırılmış dar hacimden, yoğunluğu gittikçe hafifleyen geniş hacimlere doğru yansıyan ilâhî irşadın ışığı âlemlere yayılmaktadır. "Bi" edatındaki "musa­habe" (beraberlik) ve "istiâne" (yardım dileme) mânaları, kul ile Allah ilişkisinin ve dolayısıyla dinin amacının bütününü İhtiva etmektedir. Besmelenin geri kalan kısmı ile Fatiha, bu ilişkiyi daha da açarak devam etmekte, diğer sûre ve âyetler de bunları, aralarında bir bütünlük oluşturarak her kabiliyet ve zihin seviyesine uy­gun üslûplar içinde açıklığa kavuşturmaktadır.
Fazileti ve Özellikleri
Gerek yalnızca "el-hamdü lillâh" vb. şeklinde ifade edilen hamdın ve gerek­se bütünüyle Fatiha sûresinin değeri ve müminin dinî hayatındaki yeri hakkında birçok sahih hadis bulunmaktadır:
"Zikrin en üstünü 'la İlahe illallah', duanın en yücesi 'elhamdülillâh'tır." (Tirmîzî, Duâ, 9)
"Allah'a hamd ile başlamayan her önemli işin sonu güdüktür." (İbn Mâce, Nikâh, 19)
Allah'ın resulü, Ebû Saîd b. Muallâ isimli sahâbîye, Kur'ân-ı Kerim'deki en büyük sûreyi mescidden çıkma­dan bildireceğini ifade buyurmuş, sonra da bunun Fatiha olduğunu açıklamıştır. (Buhari, Fezâ'ilü'l-Kur'ân, 9)
Yine birçok sahih hadiste Fatiha sûresinin şifa özelliği ile ilgili açıklamalar yapılmıştır (Meselâ bk. Buhârî, Fezâ'ilü'l-Kur'ân, 9)
Meali
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.
Tefsiri
"Eûzü" veya "istiâze" diye bilinen bu cümle, bu şekliyle bir âyet olmadığı için mushafa yazılmamıştır. "Kur'an okuyacağın vakit o kovulmuş şeytandan Al­lah'a sığın" (Nahl 16/98) şeklinde buyurulduğu için Kur'an okumaya başlayanlar, besmeleden önce "eûzü..." ifadesini okumak suretiyle bu emri yerine getirmekte­dirler.
Asıl adı İblîs olan şeytan, Allah'ın "Âdem'e secde et!" emrine uymadığı, kendisinin daha üstün olduğunu ileri sürerek emre karşı geldiği için meleklerin va­tanından (melekût âleminden) kovulup sürgün edilmiş; o da imtihan dünyasında Allah'ın kullarını, O'nun yolundan ve rızâsından ayırmak için uğraşmayı kendine vazife edinmiştir (A'râf, 7/11-17) Şeytan, kendine uyan diğer cinleri ve insanları da kullanarak vazifesini yapmaya çalışmaktadır. (En'âm 6/112) Ancak Allah'a iman eden, O'na dayanan ve güvenen müminlere şeytanın zarar veremeyeceği ve onlara hükmünün geçmeyeceği ilgili âyetlerde açıklanmıştır. (Nahl, 16/98-100)
Yukarıda meali zikredilen âyet (16/98) sebebiyle Kur'an okumaya başlayan­lar "eûzü" çekerler. Ancak bunun hükmü konusunda farklı görüş ve yorumlar var­dır. Bazı müctehidlere göre emir kipi kullanıldığı için eûzü çekmek farzdır. Müctehidlerin çoğunluğuna göre ise bu bir tavsiye emridir, eûzü çekmek farz değil menduptur, teşvik edilmiştir ve güzel bulunmuş bir davranıştır.
Şeytanın insandan en uzakta olması gereken zaman olan Kur'an okuma ha­linde bile -okumaya başlarken- eûzü çekmek tavsiye edildiğine göre diğer işlere başlarken bunu yapmanın daha da gerekli olacağı anlaşılmaktadır.
Kötülüğe karşı bile iyilik yaparak insanlardan gelecek belâyı defetmek, eûzü çekerek de şeytandan gelecek olan vesvese ve kışkırtmayı kendilerinden uzaklaş­tırmak Kur'an'ın, müminlere tavsiyeleri arasında yer almıştır. (bk, Mü'minûn 23/96-98)
Eûzü, bir yandan böyle maddî ve manevî şerleri, kötülükleri defetme­ye ilâç olurken diğer yandan kulun imtihan şuurunu tazelemekte, insanın ulvî yö­nü ile süflî yönü arasında ömür boyu sürüp giden ve onu geliştirmeyi, olgunlaştır­mayı sağlayan mücadelede uyanık ve tedbirli olmayı telkin etmektedir.
Meali
1. Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla...
2. Hamd, âlemlerin rabbi Al­lah'a mahsustur.
3. Rahman ve rahîm.
4. Ceza gününün tek sahibi.
5. (Rabb'imiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.
6. Bizi dosdoğ­ru yola ilet.
7. Nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, doğrudan sapmışların yoluna da değil!
Tefsiri
1. Sûrelerin başında bulunan besmele cümlelerinin, Kur'ân-ı Kerîm'in mushaflarda ilk defa toplanmasından itibaren yazılageldiği, aynı dönemde Kur'an'a dahil olmayan hiçbir şeyin mushafa yazılmadığı dikkate alınırsa -aksine görüşler bulunmasına rağmen- her sûrenin başındaki besmeleyi, sûrenin âyet sayılarına da­hil olmayan ayrı bir âyet olarak kabul etmek gerekmektedir. Hanefî fıkıhçılarının görüşleri de böyledir. (Cessâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, 1,12)
İmam Şafiî Fatiha sûresi­nin başındaki besmeleyi bu sûreden bir âyet olarak kabul etmiştir. Diğer sûrelerin başlarındaki besmeleler konusunda kendisinden iki farklı görüş nakledilmiş, her sûreye dahil bir âyet sayılması görüşü -ona ait olması yönünden- daha sahih bir ri­vayet olarak kaydedilmiştir. Ebû Hanîfe'ye göre besmeleler sûrelerin başında ay­rı âyetler olduğu için namazda yalnızca Fatiha'dan önce sessiz olarak okunur, Fâtiha'yı takip eden ve zamm-ı sûre denilen sûre ve âyetlerden önce ise besmele okunmaz.
Besmele dilimize genellikle "rahman ve rahîm olan Allah adıyla" şeklinde çevrilmektedir. Bu cümlede zikredilmeyen fakat her besmele okuyanın başlayaca­ğı işe göre niyetinde bulunan "...okuyorum, başlıyorum, yapıyorum, yiyorum" gi­bi bir yüklem vardır. "Allah'ın adıyla yemek, okumak" ifadesinden Türkçe'de "yenen ve okunanın Allah'ın adıyla birlikte yenildiği veya okunduğu" anlaşılır. Bu mâna kastedilmediğine göre maksadı doğru anlatabilmek için besmeleyi "rah­man ve rahîm olan Allah adına,... adını anarak,... Allah'tan yardım dileyerek..." şekillerinde çevirmek de uygun olur.
Kul herhangi bir davranışta bulunurken, önemli bir işe teşebbüs ederken ön­ce eûzü çekerek muhtemel olumsuz etkileri defetmekte sonra da besmeleyi okuya­rak "kendinin tek başına yeterli olmadığını, başarı ve gücün ancak Allah'tan gele­bileceğini, Allah'ın yeryüzünde halife kıldığı bir varlık olarak O'nun mülkünde, O'nun adına tasarrufta bulunduğunu, asıl mâlik ve hâkim olan Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa emanete hıyanet etmiş olacağım..." peşinen kabul etmekte ve bun­dan güç almaktadır. Burada tevhid cümlesinin mânası da üstü kapalı olarak mev­cuttur. Zira nasıl ki tevhid cümlesinde "lâ ilahe" denilerek önce bütün sahte tanrı­lar zihinlerden siliniyor, sonra da "illallah" ifadesiyle hakiki, tek, eşi ve benzeri bulunmayan Tanrı (Allah) kalbe ve zihne yerleştiriliyorsa, eûzü besmele çekildi­ğinde de önce kulluk ilişkisine engel olan kirli çevre temizleniyor, sonra da bu iliş­kinin en uygun anahtarı kullanılmış, doğru kapılar açılmış, sağlıklı bağ kurulmuş oluyor.
Allah yerine "tanrı", rahman yerine "esirgeyen", rahîm yerine de "bağışla­yan" kelimelerinin kullanılması bu isimlerin anlamlarını tam olarak karşılamaz. Çünkü Allah ismi, bu isme hakkıyla lâyık olan "tek, eşsiz, benzersiz, bütün kemal sıfatlarına sahip ve eksikliklerden uzak, varlığı zaruri (olmazsa olmaz), yokluğu düşünülemez" olan yüce zâta mahsustur, bu sıfatları taşımayan hiçbir varlığa Al­lah denemez. Halbuki insanların uydurdukları, kendilerine göre bazı nitelikler yükledikleri mâbudlara tanrı denebilir, Başka bîr deyişle tanrı kelimesi Allah için de kullanılabilir, halbuki Allah ismi O'ndan başka hiçbir varlık için kullanılamaz ve Arap dilinde de kullanılmamıştır.
Kur'an dilinde rahman sıfat-ismi de Allah'a mahsustur, başka hiçbir varlık İçin kullanılmamıştır. Rahman "en uzak geçmişe doğru bütün yaratılmışlara son­suz ve sınırsız lütuf, ihsan, rahmet bahşeden" demektir. Rahman, rahmetiyle mu­amele ederken buna mazhar olan varlığın hak etmesine, lâyık olmasına bakmaz, bu sıfatın tecellisi yağmur gibi her şeyin üzerine yağar, güneş gibi her şeyi ısıtır ve aydınlatır.
Rahim "çok merhametli, rahmeti bol" demek olup bu sıfatla kullar da nite­lenebilir. Allah'ın rahîm sıfat-ismi O'nun, daha ziyade kullarının gelecekte elde etmek üzere hak ettikleri, lâyık oldukları sınırsız rahmetini, lütuf ve merhametini ifade etmektedir. "Esirgemek" ve "bağışlamak" bu sonsuz, engin ve etkisi çeşitli rahmetin ancak bir parçası, etkilerinin yalnızca bir çeşididir.
2. Dilimizde övme ve teşekkür etme, Arapça'da medih ve şükür kelimeleri­nin hamd kelimesine yakın mânaları bulunmakla birlikte bunlar arasında birtakım ince farklar da vardır. Methetme (övme) bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır; bu iyilik ve güzelliğin sahibi, kendisinin bunda iradesi ve etkisi olsun olmasın methedilebilir. Kişi kendi iradesinin eseri olmayan güzelliği sebebiyle övüldüğü gibi cömertlik ve cesaret gibi erdemlerinden dolayı da övülür. Halbuki hamd ancak ira­de ve istekle hâsıl olan iyilik ve güzellik karşısında yapılır.
Şükür ve teşekkür "isteyerek yapılmış (ihtiyarî) bir iyilik ve ihsana karşı dil­le veya başka şekillerde uygun mukabelede bulunmak"tır. Bu, hem Allah'tan hem de insanlardan gelen iyilikler karşılığında yerine getirilmesi beklenen ahlâkî bir ödevdir. Hamdetmek de dil ile yapılır; "hamdolsun, elhamdülillah..." denir, ancak bunun sebebi yalnızca nimet ve ihsan değil, irade ve ihtiyara dayalı bütün güzel­lik ve iyiliklerdir. Bu mânada hamd yalnızca Allah'a mahsustur. Çünkü başkaları­na ait olan iyilik ve güzellikler, gerçek ve kâmil manasıyla onların isteklerine bağ­lı değildir. İnsanların kendi isteklerine bağlı iyilik ve güzelliklerde Allah'ın da ira­desi vardır. Onların irade ve isteklerine bağlı olmayan iyilik, güzellik ve hizmet­ler ise doğrudan yaratıcının, fıtrat ve özellikleri takdir edip yaratarak insanlara bahşeden kudretin eseridir. Dolayısıyla bu mânada hamdın tamamı Allah'a mah­sustur, O'na aittir.
Âlem maddî ve manevî, görülen ve görülemeyen, dünyada ve âhirette Allah Teâlâ'nın yarattığı her şeydir. Görülen, hissedilen, insan bilgisinin ulaşabildiği maddî varlıklara "mülk ve şehâdet âlemi", madde ötesi varlıklara da "gayb ve melekût âlemi" denilir. Gayb ve melekût âleminin tek sahibi Allah'tır. Mülk ve şehâ­det âleminin ise gerçek sahibi Allah olmakla beraber görünürde ve mecazen baş­ka sahipleri de olabilir. Vahiy yoluyla gelen bilgilere göre şehâdet ve mülk âlemi, gayb ve melekût âlemine nispetle denizden bir damla, sahradan bir kum tanesi ka­dardır. Günümüze kadar insan bilgisinin ulaşabildiği uzay akıllara hayret verecek büyüklüktedir. Fakat bu büyüklük gayb âleminin yanında bir kum tanesi kadar kal­dığına göre gayb âleminin azametini akıl terazisi çekemez. Konuya bu açıdan ba­kıldığında evrenin büyüklüğüne ve ondaki düzenin inceliklerine dair ulaşılan her yeni bilgi, Allah'ın insana bahşettiği aklın nerelere kadar ulaşabileceğini ortaya koymasının yanında, erişeceği sırların enginliğini tasavvur edebilmesi için bir öl­çü de oluşturmaktadır. Şu halde gayb âleminin bu büyüklüğü iman ve irfanla kav­ranmakta, oradan da bütün âlemlerin rabbi (sahibi, mâliki, takdir edip yaratanı, ko­ruyanı, geliştireni) olan Allah'ın azamet ve büyüklüğü karşısında kula yakışan hayret haline ulaşılmakta; bu azamet karşısında kul secdeye kapanınca onun hay­ret hali, "huzur, güven, sevgi, yakınlık ve tatmin"e dönüşmektedir.
Rab kelimesi tek başına söylendiği zaman bundan yalnızca "Allah" kastedi­lir, O'nun güzel isimlerinden biridir, "sahiplik ve terbiye edicilik" özelliğini ifade eder. Bu kelime "rabbü'd-dâr" (ev sahibi) gibi tamlama şeklinde başkaları için de kullanılır.
4. "Din gününün mâliki" tamlamasında geçen mâlik "malın, mülkün sahibi" demektir. Kıraat âlimlerince "hükümdar, iktidar sahibi" anlamında "melik" şeklin­de de okunmuştur. İnsanlar için kullanıldığında mâlik ile melik arasında güç, yet­ki ve tasarruf hakkı bakımlarından önemli farklar vardır. Mal ve mülkün sahibi (mâlik) kişinin başkalarına hükmü geçmez, başkalarına hükmü geçen hükümdar (melik) ise her malın ve mülkün sahibi değildir. Allah Teâlâ hakkında mâlik ve melik sıfatları kullanıldığı zaman mâna çerçevesinde bir eksiklik olamaz; çünkü O hem âlemlerin sahibidir hem de herkese ve her şeye hükmü geçer; O'nun iktidarı üstünde bir iktidar tasavvur bile edilemez. Melik O'nun zâtına, mâlik ise fiiline ait sıfatlardır.
"Din günü"nün âhiretteki hesaba çekme ve hüküm verme günü olduğu, bunu açıklayan başka âyetlerden anlaşılmaktadır. (Meselâ bk. İnfitâr 82/17-19)
Allah Teâlâ bütün zamanlarda ve zaman kavramına bağlı olmaksızın mutlak hâkim, sa­hip, melik ve mâliktir. Ancak Allah Teâlâ dünya hayatında, imtihan için kullarına da sahiplik ve iktidar vermiş; imam olduğu halde gaflet içinde bulunan kimseler -zaman zaman da olsa- Allah'ın sahipliği ve iktidarının bilincinde olmaya özen göstermemişler; imanı olmayanlar ise bunun şuurundan tamamen yoksun kalıp in­kâr etmişlerdir. Âhiret âleminde kulun, bu görünürdeki ve geçici iktidarı da orta­dan kalkacağı için Allah'ın melik ve mâlik sıfatı bütün azametiyle ortaya çıkacak, belli olacaktır, Bunun için âhirette O, gerçekte ve görünürde "melik ve mâlik"tir.
5. Besmeleden buraya kadar kendisi ve sıfatları, kulları ve kâinat ile kesinti­siz ilişkisi, dünya hayatının sonu ve hesap günü hakkında önemli açıklamalar ya­pan Allah Teâlâ, bunları iman içinde dinleyip anlayan ve şuuruna yerleştiren kul­larında hâsıl olacak duygu ve düşünceye, davranış biçimine tercüman olarak "An­cak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz." buyuruyor. Şu halde yuka­rıda sıralanan eşsiz ve benzersiz sıfatlar Allah'a mahsus olduğuna göre ibadetin ve yardım dilemenin O'na özgü kılınması da -kul açısından- tabii hale gelmektedir.
İbadet "kulluk ve tapınma" olarak anlaşılmıştır. Bu kavramın içinde kâmil mânada "sevgi, korku ve boyun eğme" vardır; bu üç tavır ve duygunun birlikteli­ği ibadetin temelini oluşturur. İnsanların yaratılış gayesi ibadettir; ancak onlar bu­na mecbur tutulmamışlardır; yani terim anlamıyla ibadet, iradeye bağlı olmayan hareketler ve oluşlar gibi hâsıl olmamakta; ilâhî emri kul, -dünya hayatında bir im­tihan olarak- serbest iradesiyle yerine getirmekte veya ihmal etmektedir. Dünya­nın bütün nimetleri ve imkânları insanın, insanca (yalnız Allah'a kulluk ederek) yaşaması için verilmiş araçlardır. Bunları amaçlarına uygun olarak kullanmayan­lar nimetin kıymetini bilmemiş ve israfa sapmış olurlar. İnsanın sınırlı gücü ve ira­desi her zaman maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamaya ve kendisinden bekle­nenleri yerine getirmesine yeterli olmamaktadır. Bu sebeple insanlar hem diğer in­sanlardan hem de insan üstü güçlerden yardım istemeye ve almaya kendilerini mecbur hissetmişlerdir. Fakat onların bu iki kaynaktan yardım istemek ve almak için tuttukları yollar, benimsedikleri sistem ve usuller, ilâhî irşada kulak asmadık­ları zamanlarda şirke ve bedbahtlığa düşmelerine sebep olmuş; dolayısıyla birçok bâtıl din, işe yaramaz sistem ortaya çıkmıştır. Bu âyet, ibadet ederken ve yardım isterken yöneleceğimiz doğru adresi bize göstermekte ve tevhidi (bir Allah'a iba­deti, sığınmayı ve yönelmeyi) getirmektedir.
Âyette "ederim, dilerim" yerine "ederiz, dileriz" şeklinin seçilmiş olması tevhid ehli müminlerin bir bütün teşkil ettiklerini, bu sebeple "Sen ben değil, biz varız." ilkesi doğrultusunda hareket etmelerini, fert-toplum arasındaki dengeyi koru­malarını işaretlemektedir. Burada "biz"i oluşturan bağ imandır, bir Allah'a kulluk­tur;
"Allah'ın kulları! Kardeş olun..." (Buhârî, Nikâh, 45; Müslim, Birr, 23, 28-32)
mealindeki hadis de bu mânaya açıklık getirmektedir. Müminler kardeşçe yardımlaşırlar, fakat kimin elinden gelirse gelsin gerçekte her nimetin Allah'tan gel­diğini, O dilemedikçe kimsenin bir şey veremeyeceğini bilirler.
6. İnsanlar maddî ve manevî hayatlarını düzenlerken doğrunun yanında yan­lış da yapmışlar; hatalı, çıkmaz, saptırıcı yollara da yönelmişlerdir. Sapmanın ve yanılmanın baş sebebi insanın kendini yeterli sanması, bilgi ve güç almak için Al­lah'a yönelmeyi reddetmesidir.
"Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli göre­rek ille de azgınlaşmaktadır! Oysa (kuldaki) her şey yalnız Rabbine aittir (O'na dönecektir)." (Alak, 96/6-8)
"Bize doğru yolu göster" duası aynı zamanda Rabbin, kullarına bir irşad ve uyarışıdır; eğer insan kendine yeterli olsaydı, doğru yolu gör­mesi ve bulması için bir başkasına ihtiyacı olmazdı. Yaratıcı bu talimatı verdiğine göre kula düşen, ilâhî irşada kulak vermek, insanî bilgi ve kabiliyetlerini bu irşad doğrultusunda kullanarak her adımını doğru atması için O'nun tarafından sağlanan imkânları gerektiği gibi kullanmaktır. "Doğru yol" (sırât-ı müstakim) İslâm'dır. Allah'ın peygamberleri ile kullarına gönderdiği dinlerin genel adı da İslâm'dır. Yaratan ile yaratılan, Allah ile kul, akıl ile vahiy, hürriyet ile cebir, haksızlık ile adalet, iyi ile kötü... ancak İslâm'da yerli yerine konmuş, doğru ilişkiler ve denge­ler kurulmuş, kurulma yolları gösterilmiştir. Hadiste yer alan bir örnekle açıklana­cak olursa dosdoğru bir yol, yolun iki tarafında iki duvar, duvarlarda açılmış per­deli kapılar ve yolun başında da bir çağıran var ve o, "Ey insanlar! Hepiniz doğru yola giriniz, dağılıp parçalanmayınız!" diye sesleniyor. Birisi perdeli kapılardan birine girmek istediğinde yukarıdan bir başka çağırıcı sesleniyor: "Sakın o perde­yi kaldırma! Kaldırırsan girer gidersin!" (Müsned, IV, 182-183; Şevkânî, I, 20)
Bu örnekteki yol İslâm'dır, duvarlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, kapılar haram­lardır, yolun başındaki çağıran Allah'ın kitabıdır, yukarıdaki çağıran ve uyaran, her müminin kalbindeki ilâhî öğütçüdür. Böylece İslâm'da vahiy, vicdan ve akıl birlikte İşletilerek doğru yol bulunmaktadır.
"Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır."
7. Burada tarihe bir atıf yapılarak yolun doğrusu ve eğrisi hakkında bir baş­ka ölçüt ve delil daha verilmektedir. İslâm yalnızca Allah kitabında böyle buyur­duğu için doğru yol değildir, aynı zamanda tarih boyunca ilâhî irşadı reddedenle­rin tecrübeleri de doğru yolun İslâm olduğunu göstermektedir. Bu sebeple doğru yolu arayanlar ve üzerinde bulundukları yolun sağlamasını yapmak isteyenler, dö­nüp tarihe bakmak, gerçek mutluluğu bulanlarla sapanlar ve Allah'ın gazabına uğrayanların yol ve yöntemlerini incelemek durumundadırlar. Tarihte hem örnekler hem de ibretler vardır. Örnekler, peygamberlerin izlerinden giden fert ve ümmetlerde, ibretler ise onlara cephe alan ve Cenâb-ı Hakk'a meydan okuyanlarda gö­rülmektedir. Bazı rivayetlerde sapanların "Hristiyanlar", ilâhî gazaba uğrayanların da "Yahudiler" olarak açıklanması,(meselâ bk. Müsneâ, IV, 378; Tirmizî, Tefsîr, 2) yalnızca zaman ve mekân itibariyle yakın birer örnek olmalarından dolayıdır.
Müslim'in rivayet ettiği bir kutsî hadiste (bk. Salât, 38) Allah Teâlâ'nın, "Namazı (Fatiha'yı) kulumla kendi aramda yarı yarıya paylaştım ve kulum diledi­ğini alacaktır" buyurduğu ifade edildikten sonra şöyle devam edilmiştir:
"Kul (na­mazda Fâtiha'yı okurken) 'Hamd âlemlerin rabbi Allah'a mahsustur.' deyince Allah, 'Kulum bana hamdetti.' buyurur. Kul 'rahman ve rahim' deyince Allah, 'Ku­lum beni övdü.' der. 'Ceza gününün tek sahibi.' deyince 'Kulum benim yüceliği­mi dile getirdi.' der. 'Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.' de­yince 'Bu, kulumla benim aramda ortak olan kısımdır ve istediği kulumun olacak­tır.' buyurur. Kul 'Bizi dosdoğru yola ilet; nimetine erdirdiklerinin yoluna; gaza­ba uğramışların yoluna da doğrudan sapmışların yoluna da değil!' deyince Allah, 'İşte bu, yalnızca kuluma aittir ve kuluma istediği verilecektir.' buyurur."
"Duamızı kabul buyur, böyle olsun, bizi eli boş çevirme" mânasına gelen "âmin" sözü, dilleri ne olursa olsun bütün Müslümanların, hatta semavî din men­suplarının ortak ifadeleri haline gelmiştir. Bu cümle Fatiha sûresine dahil olmadı­ğı gibi âyet de değildir. Birçok hadiste Resûlullah'ın Fâtiha'dan sonra "âmin" de­diği ve böyle denilmesini öğütlediği ifade edilmiştir. (meselâ bk. Müslim, Salât, 72-76)
Namazda veya namaz dışında Fâtiha'yı okuyan veya dinleyen kimse, sû­renin sonunda "âmin" deyince aynı zamanda meleklerin de "âmin" dedikleri, hem şehâdet hem de gayb âlemlerinde aynı anda dile getirilen bu duanın Allah ta­rafından kabul buyurulacağı hadislerde açıklanmıştır. (bk. Buhârî, Ezan, 112-113; Müslim, Salât, 72-76)
Yine sahih hadisler, Fatiha sesli okunduğunda "âmin" duasının da sesli yapılacağı bilgisini getirdiği için fıkıh mezheplerinin ço­ğu bunu benimsemişlerdir. (Şevkânî, Neylü'l-evtâr, II, 229-232)
Hanefîlere göre bu cümle namazda daima sessiz söylenir. (bk. Diyanet, Kur’an Yolu, Fatiha Suresi)

7 Haziran 2020 Pazar

Âdet kanaması 10 günden fazla süren bir kadın ibadetlerini yerine getirmede nasıl hareket etmelidir?


Her kadının âdet gördüğü gün sayısı eşit değildir. Bu süre Hanefîlere göre en az üç, en çok on gündür. Düzenli âdet gören bir kadının normal âdet günlerinden sonra kanaması devam ederse bu kanama on günü geçmediği takdirde tamamı hayız hükmünde sayılır. Ancak on günü geçerse tekrar önceki normal âdeti esas alınarak devam eden kısmı istihaza (özür kanı) kabul edilir. Bu kanama ikinci ayda da on günü geçerse bu kadının âdeti on gün olarak değişmiş olur. İki âdet arasındaki temizlik dönemi en az 15 gündür. (İbn Nüceym, el-Bahr, I, 120; Aliyyü’l-kârî, Fethu bâbi’l-‘inâye, I, 133-134).
Mesela, ay hâli altı gün olan bir kadının daha sonraki ayda altıncı günün bitiminde kanaması devam etse, bu durum on günü aşmadıkça normal âdeti olan altı güne ilaveten kanamanın devam ettiği günler de ay hâlinden sayılır (Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 107). Fakat aynı kadının bu altı günün bitiminde kanaması devam eder ve bu süre on günü geçer de mesela on iki güne ulaşırsa, bu kadının ay hâli altı gün olarak kabul edilir. Altı günü on iki güne tamamlayan son altı günlük sürede görülen kan, istihâza yani özür kanı sayılır (Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 99). Onuncu günden sonra görülen kan, özür kanı olduğu için kadın bu günlerde namazını kılar, orucunu tutar. Düzenli adet günleri olan altı günden sonra kılmadığı namazları kaza eder.


6 Haziran 2020 Cumartesi

Âdetli kadın ziyaret, veda ve umre tavaflarını yapabilir mi?


Âdetliyken ihrama giren veya ihrama girdikten sonra âdet görmeye başlayan kadınlar, tavafın dışında haccın bütün menâsikini yerine getirebilirler. Ancak metâfa giremez ve tavaf edemezler. Çünkü Resûlullah (s.a.s.), Hz. Âişe’ye “Bu, Allah Teala’nın, Âdem’in kızları üzerine yazdığı bir şeydir (senin elinde olan bir şey değildir). Hacıların, hacla ilgili yaptıklarını sen de yap. Ancak âdet gördüğün sürece Kâbe’yi tavaf etme.” (Buhârî, Hayız, 1) buyurmuştur.
Âdetli oldukları için bayram günlerinde ziyaret tavafını yapamayan kadınlar âdetleri bitince bu tavaflarını yaparlar. Bu gecikmeden dolayı kendilerine herhangi bir ceza gerekmez. Ziyaret tavafını yaptıktan sonra âdet gören kadınlar, ülkelerine dönmeden önce, vacip olan veda tavafını yapacak imkân bulamazlarsa, bu tavafı terk ederler. Bundan dolayı da bir ceza gerekmez (Semerkandî, Tuhfe, II, 410, 414).
Mekke’de kalma imkânı yoksa Hanefî mezhebine göre tavafta taharet farz olmayıp vacip olduğu için, âdetli olarak ziyaret tavafını yapar, ancak ceza olarak bir deve veya sığır (bedene) kurban etmesi gerekir. İmkân bulur da temizlendikten sonra bu tavafı iade ederse bu ceza düşer (Kâsânî, Bedâî’, II, 129).
Şâfiî mezhebine göre bir kadının âdetli iken yapacağı tavaf hiçbir şekilde geçerli değildir. Temizlendikten sonra yapması gerekir (Nevevî, el-Mecmû’, VIII, 14, 17). Mâlikî mezhebine ait bazı kaynaklarda belirtildiğine göre, âdetli kadının temizleninceye kadar Mekke’de kalma imkanı yoksa âdet sırasındaki kanamanın kesilip, kanın gelmediği temizlik zamanını gözler, bu ara zamanda guslederek tavafını yapar. Bundan dolayı da herhangi bir ceza gerekmez (Bkz. Uleyş, Şerhu minah, I, 171, 176; Desûkî, Hâşiye, I, 172-175).
Başına bu hâl gelen bir kadının durumunu ilgililere bildirmesi ve onların vereceği cevaba göre amel etmesi uygun olur.
Umre tavafına gelince Hanefî mezhebine göre tavafta taharet farz olmayıp vacip olduğu için, umrenin tavafını adetli olarak yaparsa ceza olarak bir dem (koyun veya keçi) kurban etmesi gerekir. İmkân bulur da temizlendikten sonra bu tavafı iade ederse bu ceza da düşer (Kâsânî, Bedâî’, II, 129).

Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı

3 Haziran 2020 Çarşamba

evrim


Ehl-i sünnet kelamcılarına (sahih İslam inancını açıklayan ve farklı inançlara karşı savunan alimlere) göre Allah Teâlâ bütün türleri birden ve ayrı ayrı yaratmıştır. Türler arsında evrimleşme yoluyla geçişler yoktur, evrim türlerin kendi içinde olabilmektedir.

Bu inanç ve düşüncenin dayandığı naslar(insanın yaratılışı ile ilgili olanları) ve kısaca açıklamaları şöyledir:

İnsan suresinin 1. âyetine göre "İnsanın (varoluş tarihinde) adının sanının bulunmadığı bir zaman parçası şüphesiz gelip geçmiştir". Bu âyet, insan yok iken yani bir varlık değilken kesinlikle üzerinden bir zaman geçtiğini, yaratılışı tamamlanıp mükemmel bir insan haline gelinceye kadar varlıklar arasında bulunmadığını ifade eder. Çünkü insan yaratılışı tamamlanmadan önce yeryüzünde toprak, sonra babasının sulbünde bir sperm ve anasında bir yumurtadır. Daha sonra ana rahminde bir embriyo haline gelmektedir. Nitekim Yüce Allah 2.âyette insanı "katışık bir nutfe"den yani ana rahminde döllenmiş bir yumurtadan yarattığını ifade buyurmuştur. Kendisine görme, işitme gibi organlar da lütfedilen bu varlık artık yükümlülüklere muhatap ve imtihana tabi tutulabilecek bir kıvama gelmiş olmaktadır 


İnsanın yaratılış aşamaları hakkındaki ayetlerden birkaçı:

"Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim; ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir. Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün; üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır." Hac 22/5

Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz;
Sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz.
Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir. Mü'minûn 23/12-14

O akıtılan meniden bir damlacık (sperm) değil miydi? Kıyamet 75/37).

İnsanın yaratılışını anlatan bir başka âyetin meali de şöyledir: "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının" (Nisâ:4/1).

Kur'an'da nefis (en-nefs) ve çoğulu enfüs, "insan, insanın veya başka bir şeyin kendisi, insanın hayatta iken insan olmasını sağlayan (insanın onun sayesinde, ona sahip olduğu için insan olduğu), ölünce de ebedî varlığını devam ettiren unsuru" mânalarında kullanılmıştır. Bazı âlimler, filozoflar ve sûfîler ruh ile nefsi aynı varlığın iki adı olarak açıklamışlar (Gazzâlî, İhyâ, II, 2 vd.), bazıları ise nefs ile ruhu farklı mahiyetler olarak tanımlamışlardır. İkinci tanımlamaya göre Allah Teâlâ her bir insan için tıpkı bedeni gibi bir de nefis yaratır, Şah Veliyyullah'ın "neseme" adını verdiği bu nefis, insanın hayatı boyunca yapıp ettiklerine göre mânevî bir yapı ve kişilere göre farklı özellikler kazanır. Ruh ise şahsî değil, umumidir; tek bir enerji merkezinden gelip ampülleri aydınlatan elektrik gibidir ve ilâhîdir, Allah'a aittir, halk âlemine değil, emir âlemine dahildir, nefis için Allah'ın rızasına götüren yolu aydınlatır veya onu bu yola çeker. İnsanın tabiatında ve yapısında Allah'ın rızasına aykırı yola çeken güçler de (heyecanlar, güdüler, ihtiyaçlar) vardır, ayrıca şeytanın da işi, insanı Allah yolundan saptırmaya çalışmaktır. İnsan (nefis), aldığı eğitim ve iradesi sayesinde bu iki çekim merkezi arasında mücadele ve imtihan vererek dünya hayatında kulluğunu ve tekâmülünü gerçekleştirmeye; emmâre (kötüye çeken, kötüyü emreden) nefis olmaktan kurtularak, levvâme (kendini tenkit eden, kınayan), mülheme (ilâhî ilhama mazhar olan), mutmainne (şüphelerden ve geçici zevk bağımlılığından kurtularak huzura eren), râdıye (Allah'ın takdirine razı olan), merdıyye (Allah'ın rızasına mazhar olan) nefis basamaklarına veya derecelerine tırmanmaya çalışır (Şah Veliyyullah, et-Tefhîmâtü'l-ilâhiyye, Haydarâbâd, 1967, I, 222; II, 216 vd.; Hüccetullâhi'l-bâliğa, I, 38-40, 58-61).


"İlk insan ve onun eşi aynı özden yaratıldıktan sonra ilk üreme ve onu takip eden nesillerin oluşması nasıl gerçekleşmiştir" sorusuna cevap arayan alimlerin bir kısmı, "Havva'nın ikiz doğurması ve aynı batında doğmayanların (bir sonrakinde doğanların) öncekilerle evlendikler gibi" akıl ve nakil yönünden kabul edilmesi mümkün olmayan formüller ileri sürmüşlerse de bize göre böyle bir tasavvur zaruri değildir; çünkü Allah Teâlâ'nın insanı nasıl yarattığını açıklayan âyetlerde topraktan, çamurdan, nefisten ve Allah'ın ruhundan üflemesinden kayıtları ve şekilleri vardır. Son şekil Hz. Îsâ'nın yaratılması ile ilgilidir. Meryem, bir erkekle beraber olmadan Allah'ın ruhundan üflemesi (Enbiyâm 21/91; Tahrîm 66/12) ve bunun açıklaması mahiyetinde olan "ruhun insan şekline bürünüp Meryem'e görünmesi" (Meryem 19/17) ile hamile kalmış ve Allah'ın ona ulaştırdığı bir kelimesi (Nisâ 4/171) olarak Hz. Îsâ'yı doğurmuştur. Kezâ Hz. Zekeriyyâ bir zürriyet vermesi için Rabbine dua etmiş, Rabbinin de duasını kabul ederek Yahyâ'yı ona vereceğini müjdelemesi üzerine "kendisinin yaşlandığını, eşinin de çocuktan kesildiğini ifade ederek" bunun nasıl olacağını sormuştu, Rabbin ona cevabı şöyle olmuştur: "İşte böyledir, Allah dilediğini yapar" (Âl-i İmrân 3/40), "...bu benim için kolaydır, sen hiçbir şey değilken seni de yarattım" (Meryem 19/9). Hz. Âdem'in yaratılmasında ana da yoktur baba da, Hz. Îsâ'nın yaratılmasında yalnızca ana vardır, Hz.Yahyâ'nın yaratılmasında ana ve baba vardır, fakat çocuk yapma/doğurma kabiliyetleri mevcut değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de ve sağlam rivayetlerde "kardeşlerin birbiri ile evlendikleri" bilgisi verilmediğine göre ilk yaratılan erkek ile kadından birçok erkek ve kadının türetilmesinin nasıl olduğunun bilinmediğini, yukarıda zikredilen şekillerden birisine göre veya bir başka şekilde yaratma ve çoğaltmanın olabileceğini ifade etmek bize daha uygun görünmektedir.

Darwin hakkında kısa bir ek bilgi:

"Darwin'in inançlı bir Hıristiyan olarak yetiştirildiği, ancak inancının giderek zayıfladığı bilinen bir gerçektir. Çoğu yorumcu da ‘agnostik' (bilinemezci) olarak öldüğü kanısındadır. Bazılarına göre ise aslında ateizm noktasına varmıştır, ama dindar bir Hıristiyan olan eşi Emma Darwin'i üzmemek için bunu açıkça ifade etmemiştir. İşin ilginç bir yönü, Darwin'in inancındaki erimenin, gördüğü bilimsel kanıtlardan ziyade, yaşadığı psikolojik travmayla ilgili oluşudur. Onu dini inançtan soğutan en büyük etken, kızı Annie'nin 10 yaşında iken hastalanarak ölmesidir. Darwin'in üç kuşak sonradan torunu olan Randal Keynes, ‘Annie'nin Kutusu: Darwin, Kızı ve İnsan Evrimi' adlı kitabında bunu detaylarıyla anlatır. Aslında bu travma Darwin'e has da değildir. New York Üniversitesi psikoloğu Paul C. Vitz, ‘Ateizmin Psikolojisi' adlı 1999 basımı kitabında, önde gelen ateist düşürlerin çoğunun şaşırtıcı biçimde sorunlu aile hayatlarına sahip olduğunu inceler. Vitz'e göre, "Tanrı'ya inancın önündeki engeller rasyonel değil, genel anlamda, psikolojiktir." Eğer Vitz düşüncesinde haklı ise, o zaman ateist Freud'un "Tanrı'ya inanç, çocukluktan kalma bir duygusallıktan gelir" şeklindeki iddiasının neredeyse tam aksi bir sonuca varmak gerekiyor. Kaldı ki zaten Freud'un kendisi de içinde bol miktarda ensest bulunan hayli ‘sorunlu' bir ailenin ürünüdür..."

 h.karaman

2 Haziran 2020 Salı

Dua-Sana Sığındık Allah’ım


Allah’ım,

Bütün hamdler sanadır; sana hamd eder, senden mağfiret dileriz. Nefislerimizin aşırılıklarından, hatalarından sana sığınırız. Sen kimi hidayet ettiysen o hidayet bulmuştur. Kimi sapıttırdıysan da o sapık kalmıştır.

Şehadet ederiz ki:

Senden başka hiçbir ilah yoktur. Senin ortağın yoktur. Ve yine şehadet ederiz ki Muhammed senin kulun ve elçindir.

Allah’ım,

Muhammed’e, onun ailesine; İbrahim’e ve ailesine salat ettiğin gibi salat et.

Sen övgüye layıksın, sen yücesin. Allah’ım,

İbrahim’i ve ailesini mübarek kıldığın gibi Muhammed’i ve ailesini de mübarek kıl.

Sen övgüye layıksın, sen yücesin.

Allah’ım, bütün övgüler sanadır. Senin açtığını kapatacak, kapattığını da açacak yoktur. Verdiğini engelleyecek, vermediğini de verecek yoktur. Uzak ettiğini yaklaştırabilecek, yaklaştırdığını uzaklaştırabilecek yoktur.

Allah’ım, bereketini, rahmetini, ihsanını ve rızkını bize aç. Senden; elden çıkmaz, kaybolmaz nimetler isteriz. Korkulu günlerimizde bize güven vermeni isteriz. Verdiğinin ve vermediğinin şerrinden sana sığınırız.

Allah’ım,

İmanı bize sevdir, küfrü ve günahları da bizden uzak et. Bizi aklını kullanan kullarından yap. Bizi Müslüman olarak yaşat, öyle öldür, öyle dirilt. Bizi dertlere, fitnelere düşürmeden salihlerle beraber tut.

Âmîn. Rabbimiz,

Unutur ya da hata edersek bizi cezalandırma. Bize kaldıramayacağımız bir yük yükleme.

Bizi affet, bağışla, bize merhamet et; sen bizim mevlamızsın.

Kâfirlere ve şerlilere karşı bize yardım et. Bizimle ol, bizi seninle beraber yap. Bize zulmedenlere karşı yardımcımız ol. Zalimlerden bizim intikamımızı sen al. Senin yoluna engeller koymaya çalışan, insanlığı ezen, zayıfları kahreden, bebekleri katleden gözü dönmüşlerin şerlerinden bizi sen koru. Onlara karşı bizi yalnız bırakma. Bizi borç altında ezilmekten koru. Düşmana mağlup olmaktan koru.

Âmîn.
Ey Rabbimiz,

Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sabit tut. Aşırılıklarımızı, günahlarımızı bağışla.

Sen bize yetersin, sen ne güzel vekilsin. Arşın, göklerin, yerin sahibi Allah’ım!

Rahmetini umarız. Bizi bir an bile olsa kendi hâlimize bırakma. Rahmetine sığınıyoruz. İşlerimizi sana salıyoruz. Sana tevekkül ettik. Zayıflarımıza, çaresi tükenmişlerimize, unutulmuşlarımıza, hastalarımıza, dertlilerimize sen imdat eyle. Bize dünyada ve ahirette güzellikler ihsan et. Bize iman nimeti verdikten sonra kalplerimizi sapmaktan koru.

Âmîn.

Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Sen bizi mağfiret etmezsen perişan olanlardan oluruz. Rabbimiz, bizi Müslümanlar olarak yaşat ve öldür. Bizi, namazın hakkını verenlerden yap. Dualarımızı kabul buyur. Bizi, anne- babalarımızı ve bütün mü'minleri affet.

Rabbimiz, göğüslerimize genişlik ver. İşlerimizi kolaylaştır. İlmimizi artır. Şeytanın tuzaklarından bizi koru.

Rabbimiz, affet, merhamet et. Cehennem azabını bizden uzak tut.

Rabbimiz, eşlerimizden ve çocuklarımızdan bize göz aydınlığı olacak insanlar nasip et. Bize, yaşarken imanlı bir hayat, öldükten sonra da hoş bir seda bırakmayı nasip et.

Rabbimiz, bizi ve bizden önceki mü'min kardeşlerimizi mağfiret buyur. Kalbimizde mü'min kardeşlerimize karşı bir sorun bırakma. Rabbimiz, sana tevekkül ettik. Sana yaslandık. Ve sana döneceğiz sonunda. Bizi kâfirlerin eline düşürme, bizi mağfiret et. Nurumuzu tamamla. Bizi cehennem ateşinden azat et. Ölüm sancılarındayken bize yardım et. Bizi mağfiret et. Bize rahmet et.

Âmîn. Allah’ım,

Faydası olmayan ilimden, ürpermeyen kalpten, makbul olmayan amelden, kabul olmayan duadan sana sığınırız. Bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün hayırları senden isteriz. Bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün şerlerden de sana sığınırız. Biz sana iman ettik, sana sığındık, sana tevekkül ettik. Senden başka ne güç ne de yardım edecek yoktur. Senin azametinin önünde her şey sönmüştür. İzzetinin önünde her şey bitiktir. Her şey senin mülküne teslim olmuştur. Her şey senin kudretindedir. Cezandan affına sığınırız. Gazabından hoşnutluğuna koşarız. Senden sana sığınırız Allah’ım. Seni layık olduğun gibi övebilecek değiliz. Sen, kendini övdüğün gibisin.

Allah’ım, sen merhamet edenlerin en merhametlisisin. Feryatların ulaşacağı makam sensin. Belaları sen uzak edersin. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.

Sen âlemlerin ilahısın, Rabbisin:

Senin de bildiğin dertlerimizi sana arz ederiz. Belalarımızı gidermeni senden isteriz. Hastalarımıza şifa vermeni senden bekleriz. Sen dünyanın da ahiretin de en merhamet edenisin, sen bize rahmet et. Sen bizi bağışla. Sen bizim hastalarımıza şifa ver. Öyle bir rahmet et bize ki senden başkasına muhtaç olmayalım.

Âmîn.
Ey Rabbimiz,

Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sabit tut. Aşırılıklarımızı, günahlarımızı bağışla.

Sen bize yetersin, sen ne güzel vekilsin. Allah’ım,

Bütün güzel isimlerinle sana yönelir ve senden isteriz. Bize rahmetinle muamele et. Bizi kullarına muhtaç etme. Hastalıklarımızın altında ezilmekten bizi koru. Bize hayat verdiğin sürece günahlardan da uzak tut bizi. Bizi ilgilendirmeyen işlerle ilgilenmemizden koru bizi.

Kitabınla gözlerimizi aydınlat. Kalplerimizin şifası yap onu. Onunla oturan, onunla kalkan, onunla yaşayan kullarından yap bizi. Elimizi, dilimizi, gözümüzü, kulağımızı, kalbimizi Kur'an’a teslim et.

Allah’ım, bedenlerimize afiyet ver, kulaklarımıza afiyet ver, gözlerimize afiyet ver... Onları bizden sonraya bırak.

Allah’ım, küfürden, münafıklıktan, fasıklıktan sana sığınırız, bizi koru. Kabir azabından sana sığınırız, bizi koru.

Âmîn. 


Allah’ım, 

Her şeyimiz olan dinimizi koru. Hayatımızı sürdürdüğümüz dünyamızı koru. Dönüş yerimiz olan ahiretimizi hayırlı yap. Yaşamayı bizim için hayırda yükseliş yap. Ölüm vaktimiz gelince de onu bize her beladan uzak kalma anı yap. Allah’ım, senden afiyet isteriz.

Allah’ım, senden affetmeni isteriz, sen ise çok affedicisin. Elimizi boş çevirme. Toprağımıza bereket ver, gökten yağmurunu bizden kesme, dertlerimizi kaldır, sıkıntılarımıza çareler indir. Senden başkasının gideremeyeceği belaları bizden gider. Zenginleşmenin şımarıklığından, fakirliğin zilletinden sen koru bizi. Nimetlerini alıp bizi mahvetme Allah’ım. Zorumuzu kolaylaştır. Sana güvenen ve onlara yettiğin kullarına bizi de kat. Sana olan sevgimizi artır. Şikâyetlerimiz sanadır. Yalvarışımız sanadır. Yardım istenebilecek de sensin. Senden başka güç yok, kuvvet yoktur.

Allah’ım,

Her hâlimiz için sana hamd ederiz, övgüler sanadır, şikâyetlerimiz de sanadır. Çare sensin, rahmet sensin. Çünkü sen dünyanın da ahiretin de Rahmân’ısın, Rahîm’isin. Senden başka güç ve kuvvet yoktur. Senden temiz bir hayat, çilesiz bir ölüm dileriz. Dünyada ve ahirette afiyet ver bize. Borç altında ezilmekten, insan kahrı çekmekten, hastalıktan inlemekten sana sığınırız. Nimetlerin şımarttığı kullarından olmaktan sen bizi koru. Şükretmedikleri için ellerindeki nimetleri geri aldığın kullarından olmaktan korkar ve senin rahmetine sığınırız. Sana istiğfar ederiz, affını dileriz.

Dünyada ve ahirette senden afiyet isteriz. Dünyamız için afiyet isteriz. Ahiretimiz için afiyet isteriz. Ailemiz için afiyet isteriz. Malımız için afiyet isteriz. Ayıplarımızı ört, korkularımız güvene çevir. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan, üstümüzden bizi koru. Zeminimizin kayıp gitmesinden sana sığınırız.

Allah’ım, çirkin işlerden uzak tut bizi. Zevklerimizin peşinde ömür bitirmekten koru bizi. Bu ümmeti hayra yönlendir. Kalplerin sahibi sensin, kalbimizi dininde sabit tut. Nefislerimizin şerlerinden, şeytanın hilelerinden sana sığınırız. Bizi kapından geri çevirme, bizi affettiğin kullarınla beraber kabul et. İslam’ı ayakta tutan ve İslam’ın ayakta tuttuğu kullarından olmamızı kolay et bize.

Âmîn. 

Allah’ım, Rahmetinin ve mağfiretinin gelmesinin, günahlardan kurtulmanın, iyi olmanın, cenneti kazanıp cehennemden kurtulmanın sebepleri neler ise onları bize ver. İyi işleri yapmak ve kötü işlerden uzaklaşmak için yardım isteriz senden. Allah’ım, senin mağfiretin bizim günahlarımızdan daha büyüktür, senin rahmetine olan umudumuz da amellerimize güvenimizden daha büyüktür.

Allah’ım,

Bizi nurlandır. Kabirlerimizi nurlandır. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan, üstümüzden, altımızdan bize nur ver. Kulağımızı, gözümüzü, derimizi, etimizi, kanımızı, kemiğimizi nurlandır. Nurumuzu artır.

Âmîn. 

Allah’ım,

Mü'minler olarak kardeşliğimizi hissetmeyi ve yaşamayı bize kolay et, aramızı ıslah et, kalplerimizi birleştir, bizi doğru yola ilet, karanlıklardan kurtar bizi. Açık ve gizli bütün çirkinliklerden uzaklaştır bizi. Kulaklarımıza, gözlerimize, kalplerimize, eşlerimize, neslimize bereket ver. Tevbelerimizi kabul buyur. Sen, tevbeleri çok kabul edensin.

Rabbimiz,

Bizi seni görür gibi sana saygılı olanlardan et. Sana itaat bize mutluluk versin. Sana karşı çıkmak bize ağır gelsin. Bizim için yazdığın kaderi bize mübarek kıl ki senin ertelediğini öne çekmek istemeyelim, acele verdiğini de ertelemek istemeyelim. Zenginliği içimizde ver bize. Kulağımız, gözümüz gibi organlarımızı bizden sonraya bırak. Bize zulmedene karşı sen yanımızda ol. Zoru kolaylaştırarak bize iyilikte bulun. Senin için zoru kolay etmek zor değildir. Dünyada da ahirette de senden kolaylık isteriz.

Ey Rabbimiz,

Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sabit tut. Aşırılıklarımızı, günahlarımızı bağışla.

Sen bize yetersin, sen ne güzel vekilsin.

Allah’ım, sen merhamet edenlerin en merhametlisisin. Feryatların ulaşacağı makam sensin. Belaları sen uzak edersin. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin. Sen âlemlerin ilahısın, Rabbisin:
Senin de bildiğin dertlerimizi sana arz ederiz. Belalarımızı gidermeni senden isteriz. Hastalarımıza şifa vermeni senden bekleriz. Sen dünyanın da ahiretin de en merhamet edenisin, sen bize rahmet et. Sen bizi bağışla. Sen bizim hastalarımıza şifa ver. Öyle bir rahmet et bize ki senden başkasına muhtaç olmayalım.

Allah’ım,

Sen gizlimizi de açığımızı da biliyorsun, mazeretlerimizi kabul buyur. Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, bizi affet. Bizi cennetlik kullarından yap. Allah’ım, senin için secde eden, rükû eden kullarından olarak kabul et bizi.

Dünyada ve ahirette senden afiyet isteriz. Dünyamız için afiyet isteriz. Ahiretimiz için afiyet isteriz. Ailemiz için afiyet isteriz. Malımız için afiyet isteriz. Ayıplarımızı ört, korkularımızı güvene çevir. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan, üstümüzden bizi koru. Zeminimizin kayıp gitmesinden sana sığınırız.

Allah’ım, becerip de yapamadıklarımızdaki eksiklerimizi tamamlamayı bize nasip et, bizi mağfiret buyur. Kabul olmayan dualardan sana sığınırız. Ürpermeyen kalp sahabi olmaktan sen bizi koru. Bizi sabırlı kullarından yap. Kendi gözümüzde küçük ama insanların gözünde büyük olmak isteriz, onu bize nasip et. Sana teslim olduk, sana iman ettik.

Allah’ım, sana saygımızı, günahlarla aramıza girecek kadar, ibadetlerimizi de cennetine götürecek kadar, sana itimadımızı dertlerimizi gözümüzde küçültecek kadar büyüt gözümüzde.

Bize, eşlerimize, çocuklarımıza, dostlarımıza afiyetler ver. Ümmetimize afiyet ver. İnsanlığa hidayet ver, afiyet ver. Açık veya gizli bulunduğumuz her yerde bize sana karşı saygılı olmayı nasip et.

Âmîn.

Allah’ım, seni ve senin sevdiklerini sevmeyi bize kolaylaştır. Bizi kolaylıklara yönlendir, zorluklardan uzaklaştır. Her zaman bize mağfiretinle muamele et. Seni umuyor, senden umuyoruz. Açık gizli, görünür görünmez düşmanlardan bizi koru. Nefislerimizden kurtar bizi. Umut sensin, bize rahmet kapılarını aç. Sen selamsın, bize selamet ver. Bizi ve bizi yönetenleri salih kullarından kıl. Bütün güzel isimlerinle ve bize açtığın umut kapıları ile sana yalvarır, senden talep ederiz. Bizi Kur'an ile yürüyen, onunla yaşayan ve onunla ölüp dirilen kullarından yap. Kur'an’ın dünyamızın ve ahiretimizin kurtarıcısı yap. Senin rahmetini ve mağfiretini getiren ne varsa onu isteriz. Günahlardan arınmak isteriz. Bizi günahlardan arındır. Üzerimizdeki dertlerimizi kaldır. Kalplerimize huzur ver. Korkularımızı güvene çevir. Bilmediklerimizi bize öğret, öğrettiklerinle amel etmeyi, amelimizde ihlaslı olmayı bize nasip et.

Âmîn.

Allah’ım, her hâlimiz için sana hamd ederiz, övgüler sanadır, şikâyetlerimiz de sanadır.

Çare sensin, rahmet sensin. Çünkü sen dünyanın da ahiretin de Rahmân’ısın, Rahîm’isin. Senden başka güç ve kuvvet yoktur. Senden temiz bir hayat, çilesiz bir ölüm dileriz.

Dünyada ve ahirette afiyet ver bize. Borç altında ezilmekten, insan kahrı çekmekten, hastalıktan inlemekten sana sığınırız. Nimetlerin şımarttığı kullarından olmaktan sen bizi koru. Şükretmedikleri için ellerindeki nimetleri geri aldığın kullarından olmaktan korkar ve senin rahmetine sığınırız.

Sana istiğfar ederiz, affını dileriz. Bizi nefislerimizle baş başa bırakma, sana iman etmeyenlere gıpta etmekten bizi koru. Her işimizi sen ıslah et. İyi işler yapmaya, kötü işlerden uzak kalmaya bizi yakın et. Kullarına bir fitne indirmeyi murat ettiğin zaman bizi o fitneden uzak tut, kulluğunu hakkıyla yapabilme azmi ve heyecanı içinde yaşat bizi. Bizi sevdiğin ve razı olduğun kullarınla beraber yaşat. Onlarla beraber haşret.

Ey Rabbimiz,

Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sabit tut. Aşırılıklarımızı, günahlarımızı bağışla.

Sen bize yetersin, sen ne güzel vekilsin. Allah’ım,

Bize yardım et de seni zikretmeyi, sana şükretmeyi, kulluk yapmayı ve iyi olmayı becerelim. Sana iman ederiz. Kitabına sarılırız. Sana tevekkül ederiz. Bildiğimiz ve bilmediğimiz kötülüklerden, belalardan bizi muhafaza buyur.

Allah’ım, dertlerimizi ve ihtiyacımızı sana sunar ve senden engin rahmetinle bize yardım etmeni isteriz. Bizim zayıflığımızı ve çaresizliğimizi sen kapat. Rahmetinle bizi kuşat.

Allah’ım,

Dünyada ve ahirette senden afiyet isteriz. Dünyamız için afiyet isteriz. Ahiretimiz için afiyet isteriz. Ailemiz için afiyet isteriz. Malımız için afiyet isteriz.

Ayıplarımızı ört, korkularımızı güvene çevir.

Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan, üstümüzden bizi koru. Zeminimizin kayıp gitmesinden sana sığınırız.

Allah’ım, kimde bir nimet varsa o sendendir. Senin hiçbir ortağın yoktur. Bütün övgüler ve şükürler sanadır. Bize verdiğin rızkı sana iyi kulluk yapmak için tüketmeyi bize nasip et. Akıbetimizi hayırlı kıl. Dünya ve ahiret sıkıntılarından koru bizi. Hayat bizim için hayırlı olduğu sürece bize afiyet üzere bir hayat ver. Ölüm bizim için daha hayırlı olduğu zaman da iman ile olan güzel bir ölüm ver bize. Zengin veya fakir iken dengeli olmayı bize nasip et. Saptıran fitnelerden muhafaza et bizi. İmanı bize sevdir. Bizi imanlı, salih kullarından kıl.

Zulmetmekten, zulme uğramaktan, aşırılık yapmaktan veya bize yapılmasından, telafisi zor bir yanlış yapmaktan sana sığınırız, sen bizi koru.

Âmîn.

Allah’ım, pasiflikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, elden düşecek yaşlılıktan, kabir azabından, dayanılmaz hastalıklardan, gamdan, kederden sana sığınırız.

Nefislerimize takva indir. Doymayan nefisten, kabul olmayan duadan, ürpermeyen kalpten sana sığınırız.

Allah’ım, helalin bize yetsin de haramından uzak kalalım.

Senden başkasına muhtaç olmaktan kurtar bizi. Ateşten, kabir azabından, zenginliğin ve fakirliğin belaya dönüşmesinden sen kurtar bizi. Günahlarla aramıza doğu ile batı kadar mesafe koy. Borç yüzünden zelil olmaktan kurtar bizi. Bize peşinden küfür gelmeyen bir iman, bizi kuşatacak bir rahmet ver. Dünya ve ahiretin güzelliklerine kavuştur bizi.

Allah’ım, becerip senden isteyemediklerimizi lütfedip bize ver, becerip sığınamadıklarımızdan bizi koru. Eksiğimizi tamamla, hatamızı bağışla. Bizi sevdiklerinle beraber tut. Bize afiyetler ver. Dertlerimizi, tasalarımızı gider. Kardeşlerimizi huzura kavuştur.

Âmîn. Allah’ım,

Peygamberimiz Muhammed’e salat et, selam et, ailesine ve ashabına salat et, selam et. Bize onun şefaatini nasip et.

Ve bütün övgüler sanadır, sen her hamdin gerçek sahibisin. Âmîn Allah’ım, Âmîn Allah’ım, Âmîn Allah’ım.

1 Haziran 2020 Pazartesi

Özür sahibi kimsenin sabah namazı için aldığı abdest ne zamana kadar devam eder?


Özür sahibinin abdesti Hanefî mezhebinde tercih edilen görüşe göre namaz vaktinin çıkması ile bozulur. Buna göre sabah namazı için alınan abdest de sabah namazının vaktinin çıkması (güneşin doğması) ile bozulmuş olur. Ancak sabah namazının vakti içinde özrünün geçici olarak kesildiği bir anda abdest alır ve henüz özrü tekrar ortaya çıkmadan ve abdestini bozacak başka bir şey de meydana gelmeden güneş doğarsa, bu durumda namaz vaktinin çıkmasıyla abdesti bozulmuş olmaz.
Özür sahibi kişi güneş doğduktan sonra aldığı abdestle abdestini bozacak başka bir şey olmadığı sürece, Cuma namazı dâhil öğle vaktinin sonuna kadar dilediği namazları kılabilir. Çünkü vakit çıkmamıştır (Merğînânî, el-Hidâye, I, 223; Kâsânî, Bedâî’, I, 29).
Mâlikî mezhebine göre özür sahibinin abdesti, vaktin girmesi veya çıkması ile değil, özrün dışında abdesti bozan bir şeyin meydana gelmesi ile bozulur (İbn Rüşd, Bidâye, I, 35; Desûkî, Hâşiye, I, 114-118).
Bir kimsede bulunan özürlülük durumunun o kişiyi ileri derecede sıkıntıya sokması ve abdest almada ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakması hâlinde Mâlikî mezhebinin bu görüşü ile amel edilebilir.


31 Mayıs 2020 Pazar

Mazereti bulunmadan namazı terk edenler dinden çıkarlar mı?


"Hiçbir mazereti olmadığı halde namazı terkeden kâfir olur" mealinde bir hadis var, ama burada geçen "kâfir olur" sözü, "Allah'a şükür vazifesini terketmiş, nimetlerine şükretmemiş (küfrân-ı ni'met etmiş) olur şeklinde yorumlanmıştır. Çünkü ehl-i sünnet inancına göre iman, kalben onaylama ve kabullenmedir, bu ortadan kalkmadıkça insan kâfir olmaz; yani dinden çıkmaz.


30 Mayıs 2020 Cumartesi

Düzenli olarak üç günden az ya da on günden fazla kanaması olan bir kadının âdeti nasıl belirlenir?


Hanefî mezhebine göre üç günden az ve on günden fazla devam eden kanamalar âdet değil, özür olarak kabul edilir (Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 99; İbn Nüceym, el-Bahr, I, 120). Şâfiî mezhebine göre ise âdetin asgari süresi bir gün, azami süresi on beş gündür (Şirbînî, Muğnî’l-muhtâc, I, 171).
Kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının verdiği bilgiye göre; nadiren de olsa kimi kadınların düzenli olarak üç günden az veya on günden fazla kanaması olabilmektedir. Düzenli olarak üç günden az ya da on günden fazla kanaması olan kadınların tıbbî muayenenin de bunu desteklemesi halinde üç günden az ve on beş güne kadar olan kanamalarını âdet olarak kabul etmeleri uygun olur.


29 Mayıs 2020 Cuma

Allah korkusu ile ağlamak

    
Soru Detayı
Bazı hadis ve sohbetlerde Allah korkusu ile ağlamanın önemi belirtiliyor. Bu ağlamak hangi manada anlatılmak isteniyor; yani gözden yaş akarak ağlamak mı yoksa kalbde meydana gelen üzüntü mü?..
Cevap
Allah korkusu ile ağlamak göz yaşı dökerek olabileceği gibi, kalbin hüzünlenmesi ile de olabilir.
İşlenen suçların ve günahların çoğunu, bunları yapan kişilerde Allah korkusunun bulunmayışına bağlarız. “Bu kimseler Allah’tan korkup Onun azabından çekinselerdi, bu işleri yapmazlardı.” deriz. Acaba Allah korkusu nasıl olmalıdır? Yalnızca dehşet ve korku üzerine kurulmuş bir disiplini, İslâm'ın hoşgörü muhtevası ve Cenab-ı Hakk'ın sonsuz rahmetiyle nasıl bağdaştırabiliriz?
Kur’ân-ı Kerim’de mü’minler şöyle anlatılır:
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer. Kendilerine Onun âyetleri okunduğunda imanları artar ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.” 1
Bu âyetten anlaşıldığı gibi, iman nurunun artmasıyla Allah korkusunun kalbde yerleşmesi arasında çok yakın bir ilgi ve irtibat vardır. Allah’ın âyetleri okundukça imanın ziyadeleşmesi ne demektir? Bu hususu merhum Elmalılı şöyle izah eder:
“İlim ve amel cihetinden gelen deliller arttıkça tahkikî iman inkişaf eder. Yakîn ve iman ziyadeleşir.”2
Tahkikî imanın da mertebeleri vardır. Bunlardan ilmelyakîn mertebesi, delillere dayanarak şüphelere karşı koyar. Taklidî, yani anne ve babadan devralınan ve derin bir araştırmaya dayanmayan bir iman, bazan tek bir şüphe karşısında bile mağlûp olabilirken, delillere dayanarak elde edilen bir iman sayısız şüphe karşısında dahi sarsılmaz.
Tahkikî imanın ikinci bir mertebesi aynelyakîndir ki, onun da kendi içinde mertebeleri mevcuttur. Allah’ın kâinatta tecellî eden güzel isimleri ve bu isimlerin mertebeleri kadar mertebesi vardır. Mü’min o tecellîleri görüp okuyabilme kabiliyeti nisbetinde sağlam ve sarsılmaz bir imana sahip olur. Bu safhanın en yüksek mertebelerinde artık kâinatı bir Kur’ân gibi okuyabilecek dereceye gelmiştir. Yani, meselâ bir çiçek üzerinde Cenab-ı Hakk'ın Halık, Musavvir, Müzeyyin, Mülevvin, Cemil, Rahim gibi isimlerini okur. Onu yaratan, sûret veren, süsleyen, renklendiren, güzelleştiren ve şefkat ve merhamet gösteren bir yaratıcısının isimlerinin tecellilerini seyreder.
Üçüncü mertebe de hakkalyakîn olarak isimlendirilir. Bu dereceye ulaşan bir kimse artık varlık âlemlerini saran perdeleri geçmiş ve şüphelerin ordular halinde hücumu karşısında dahi sarsılmayacak bir imana erişmiştir.3
Peygamberlerin ve maneviyat rehberlerinin imanı bu derinliğe sahiptir. Miracda Cenab-ı Hakk'ın cemâl ve kelâmına muhatap olan Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) ve onun izinden giderek yerde iken Arş-ı Âlâyı temâşâ edebilecek kadar ruhen terakkî eden Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin kuvvetli imanları bu mertebeye misal olarak verilebilir.
Bu umman misali imana ancak ilim yoluyla ulaşılabilir. Tabiî ki, bu ilmin, insanı imana götüren bir ilim olması şarttır. İşte her an ilimle bu iman mertebelerinde yükselenlerin, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda imişçesine duydukları haşyet ve ürpertiyi tarif etmek mümkün müdür?
“Allah’tan ancak ilim sahipleri korkar.”4
meâlindeki âyet-i kerimede bu hakikat ifade edilmektedir. Bu hürmet ve haşyet, her mü’minde imanın derecesine göre tecellî eder.
Çünkü insan ilim vasıtasıyla Rabbini tanıdıkça Ona olan sevgisi ve saygısı artmaktadır. Zira bütün kemâl mertebelerinin üzerindeki sonsuz bir kemâl, elbette ki sonsuz bir hürmete lâyıktır. Üstün vakarıyla ve eşsiz şahsiyetiyle erişilmez bir mertebeye sahip bir maneviyat büyüğünün huzurunda nasıl içimizi sevinçle karışık bir ürperti kaplıyorsa, onun sayısız defa üstünde bir kemâlin sahibi olan Cenab-ı Hak katında nasıl bir ruh hali içine gireceğimizi düşünelim.
Allah sonsuz rahmet ve şefkat sahibi olduğu gibi, sonsuz derecede gayret ve izzet sahibidir aynı zamanda. Pekçok Kur’ân âyetinde tekrarlandığı üzere, Allah hem Rahîm’dir, hem Azîz’dir. Rahîm isminin gereği olarak bütün varlık âlemini sonsuz şefkat ve rahmetiyle kucaklarken, Azîz ismiyle de, kanunlarına isyan edenleri ve bu isyanlarıyla izzetine dokunanları cezalandırmaktadır.
Bu itibarla, Cenab-ı Hakkın huzurunda olan bir kul, bir taraftan o sonsuz rahmetin câzibesiyle kendisinden geçmiş, diğer taraftan da gazabının dehşeti karşısında kalbi titrer bir vaziyettedir. Böyle bir insanın Allah’ın emirlerine isyan edip yasaklarını çiğnemesi mümkün müdür?
Bu korku da, tıpkı sevgi gibi, insanı Allah’a götürür. Bediüzzaman’ın izah ettiği gibi,
“Halik-ı Zülcelâlinden havf etmek [korkmak], Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf [korku] bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar. Mâlûmdur ki, bir vâlide, meselâ bir yavruyu korkutup sînesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır [parıltısıdır]. Demek, havfullahta [Allah korkusunda] bir azîm [büyük] lezzet vardır.” 5
Şu halde, korkunun veriliş maksadı da insanı Allah’a götürmektir. Bu bakımdan, bu duygumuzu başka yerlerde kullanıp asıl maksadından uzaklaştırırsak, büyük zararlara uğrarız. Nasıl sevgimizi yanlış yerlerde kullandığımızda, sevdiklerimizden karşılık görmemek; aksine onlar tarafından tahkir edilmek ve kalbimizdeki onca sevgiye rağmen onlardan ayrılmak gibi acılarla o sevgi bizi ıztıraplar içinde boğan bir duygu haline gelir. Aynı şekilde, korku duygusunun yanlış yerde kullanılması da, insanın hayatını zindana çevirir. Çünkü korkulmaya değmediği halde korktuğumuz varlıklar bize gayet sıkıntılı bir zillet yaşatmaktan başka hiçbir şey yapamazlar. Ne yardımcı olabilirler, ne de korkumuzu teskin edebilirler. Aksine, duygusuz bir merhametsizlikle sırtlarını çevirerek veya hücumlarını şiddetlendirerek bizleri perişan ederler.
Korku hissinin iman ve tevekkülle olan alâkası Sözler’de şöyle anlatılır:
“Tam münevverü’l-kalb bir âbidi [kalbi nurlanmış bir mü’mini] küre-i arz [dünya] bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi [Allah’ın kudret tecellîlerini] lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen [aklını ilim ve düşünce ile aydınlattığı iddia edilen] kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terk ettiler.)” 6
Dipnotlar:

1. Enfâl Sûresi, 2.
2. Hak Dini Kur'ân Dili, 3:2367
3. Bediüzzaman Said Nursi. Emirdağ Lahikası-I, s.102, 103.
4. Fâtır Sûresi, 28
5. Sözler, s. 331
6. age.
(Mehmed Paksu, Çağın Getirdiği Sorular)