6 Ocak 2017 Cuma

Mü’minin Misali Nelere Benzer?-M.Emin Yıldırım


Mü’minûn Süresi’nin ilk 10 ayetine göre Mü’min kimdir?

1. Allah’ın kendilerine söylediği her şeye kesinkes iman edenlerdir.
2. Namazlarını huşu içerisinde ikame edenlerdir.
3. Boş ve faydasız işlerden yüz çevirenlerdir.
4. Zekâtlarını tastamam ödeyenlerdir.
5. İffetlerini büyük bir hassasiyetle koruyanlardır.
6. Helal daire ile yetinip, haddi aşmayanlardır.
7. Emanetlere karşı sadakat gösterenlerdir.
8. Sözlerini tutup, asla ahitlerine karşı lakayt davranmayanlardır.
9. Namazlarına sahip çıkıp, hep ilk günün heyecanı ile ibadetlerine devam edenlerdir.
10. Cennet arzusu ile yaşayan ve böylelikle asıl yurtlarına varis olmaya çalışanlardır.

“Mü’min ve imanın misali şuna benzer; Mümin ve imanı halkalı demir kazığa örüklenmiş/bağlanmış bir küheylan/at gibidir. At, gezer-dolaşır, otlar sonra bağlı olduğu yere döner. Mü’min de iyilik yapar-günah işler, şaşar-yanılır ama sonunda imanına döner. O halde yemeğinizi iyilere yediriniz, iyiliklerinizi ve güzelliklerinizi mü’minlere yöneltiniz!” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 18/86)

“Kur’an okuyan mü’minin misali portakal gibidir: Kokusu hoş, tadı güzeldir…” (Ebû Davud, Kitâbü’l-Edeb, 19)

“Mü’minin misali saf altın parçasına benzer. Sahibi onu ateşe tutsa dahi özelliğini kaybetmez ve ağırlığı eksilmez.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 11/457, 458)

“Müminin misali, taze ekin gibidir. Rüzgâr nereden gelirse, onu eğip yatırır, ama kökünden onu koparmaz. Kâfirin misali ise çam ağacı gibidir. Rüzgâr vurdukça ses gelir, yıkılmaz gibi durur. Ama bir devrildi mi bir daha doğrulamaz.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 12, 16/118, 452)

“Müminin misali hurma ağacına benzer…”
(Tirmizî, Kitâbü’l-Emsâl, 4)

“Mü’minin misali bal arısına benzer. Temiz olan şeyleri yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar ve konduğu yeri ne kırar ne de incitir.”
(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 199; Hâkim, el-Müstedrek, I, 147)

Arı var, Arı var; Yabani Arı var, Eşek arısı var, Çömlekçi arısı var, Mazı arısı var, Kâğıt arısı var, Tarla arısı var, Kazıcı arı var…

Mü’minin bal arısına benzetilmesinin mesajları:


1. Mü’min, helal ve tayyip olan şeyleri yer.
2. Mü’min, temiz şeyleri yediği için, temiz işler ortaya koyar.
3. Mü’min, meşru dairede itaat etmekten gocunmaz.
4. Mü’min, nizam aşığıdır, âleme nizam vermenin kendinden geçtiğini unutmaz.
5. Mü’min, tek başına değil, cemaat halinde yaşamaya dikkat eder.
6. Mü’min, girdiği ortamı germez, nereye girerse oraya tat ve lezzet verir.
7. Mü’min, ait olduğu yere asla ihanet etmez.
8. Mü’min, az yada çok insanlığa faydası olan şeyler üretir.
9. Mü’min, diğer kardeşleri ile paylaşmayı sever.
10. Mü’min, yanındakilere karşı fedakârlık yapmaktan hoşlanır.

Bal arıları, yumurtadan ergin olarak çıkar ve jet hızıyla nektar toplamaya başlar. 500 gr bal için 900 arının 1 gün çalışması gerekir.

450 gr bal, 17 bin arının 10 milyon çiçek dolaşmasıyla birikir.

Bir arı, hayatı boyunca bir çay kaşığının sadece on ikide biri kadar bal toplayarak peteğe katkıda bulunur.

Bugün kendilerini Mü’min olarak tanımlayan kaç kişi bal arısına benziyor?

Eğer sen bal arısı olsaydın, Allah seni başka bal arıları ile buluşturur, seni bir peteğe sevk ederdi.

Rehber Hz. Peygamber, Ölçü Kur’an, Örnek Sahabe Nesli…

“Şu bir gerçek ki ben sizin babanız mesabesindeyim, sizi terbiye ve tezkiye eder, ihtiyaç duyduğun her bilgiyi sizlere öğretirim.” (Ebû Davûd, Tahâret, 4)

“Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size her şeyi ama her şeyi hatta tuvalete nasıl oturacağınızı bile öğretiyor!”

“Evet, gerçekten de öyle, istersen sana öğreteyim Hz. Peygamber’în ne dediğini, çünkü büyük ihtimalle sen tahareti bilmiyorsundur!”
(Müslim, Taharet 57, 58)

“İtidal, yani düşünerek hareket etmek ve ölçülü davranmak, peygamberliğin yirmi dört cüzünden biridir.” (Tirmizî, Birr, 66)

Önemli iki alan: Beklenti İtidali ve Mesafe İtidali…

“Senin beni gözetlediğin anda, eğer seni yakalamış olsaydım; bu tarakla senin gözünü oyardım. Böyle yapma! İzin istemek evin içerisi görülmesin diye emredilmiştir.” (Müslim, Adâb, 40, 41)

“Bir kimse, izinleri olmaksızın insanların evinin içine bakarsa, gözünü çıkarması onlara helal olur.” (Müslim, Adâb, 43)

“İzin istemek üç defadır. İzin verilirse girersin, verilmezse geri dönersin.”
(Buhari, İsti’zan, 13)

“İki Müslüman karşılaştıklarında musâfahada bulunurlarsa, birbirlerinden ayrılmadan önce günahları bağışlanır.”
(Ebû Davûd, Edeb, 142)

“İki Müslüman karşılaştıklarında musâfaha yaparlar da Allah’a hamd eder ve bağışlanmalarını dilerlerse, her ikisi de mağfiret olunur.” (Ebû Davûd, Edeb, 142)

Nezâket ve Zarâfet Sultanından (sas) 12 Güzel Davranış

1. Selamı ilk veren hep kendisi olur, karşısındakinden beklemeden ilk adımı atardı.
2. Musafaha/tokalaşma için ellerini ilk uzatan olur, yanına gelenleri rahatlatırdı.
3. Elini tutan bırakmadıkça, asla ellerini bırakmaz, karşı tarafın yapacağı davranışı beklerdi.
4. Hiç kimsenin yanında ayaklarını uzatmaz, üstüste atmaz, yakışıksız oturmazdı.
5. Bir meclise girdiğinde kimsenin rahatsız olmasını istemez, neresi boş ise oraya otururdu.
6. Yanına gelenlere ikramda bulunur, bazen minderini, bazen elbisesini onların altına sererdi.
7. Biri kendisini çağırdığı zaman, sadece başını çevirerek bakmaz, bütün bedeni ile dönerdi.
8. Muhatabının gözlerinin içine bakar, sözü bitene kadarda gözlerini ondan almazdı.
9. Arkadaşlarını en güzel isim, künye ve lakaplarla çağırır, onların hoşuna gidecek hitap cümlelerini kullanırdı.
10. Karşıdaki sözünü bitirmeden sözüne başlamaz, büyük bir sabırla söylenen sözleri dinlerdi.
11. Misafirlerini asla bekletmez, bazen onlar için namazlarını bile kısa tutar, gelenlerle ilgilendirdi.
12. Kendisine yapılan hataları sabırla karşılar, onların ayıp ve kusurlarını yüzlerine vurmazdı.


M.Emin Yıldırım


4 Ocak 2017 Çarşamba

RABBİMİZİN cc 37.NASİHATI

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Bismillahirrahmanirrahim

Yüce Allah 
(Celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:

"Ey âdemoğlu! Elini vicdanına koy ve kendin için istediğin şeyi başkası için de iste.

Ey âdemoğlu! Bedenin zayıf, dilin hafif meşrep
(ileri geri ayarsız konuşur), kalbin ise merhametsizdir.


Ey âdemoğlu! Sonun ölümdür. O sana gelmeden önce sen onun için amelde bulun.

Ey âdemoğlu! Uzuvlarından hiçbirini ona ait rızkı yaratmadan var etmedim.


Ey âdemoğlu! Seni gözsüz yaratmış olsam göze hasretlik duyacak; sağır yaratmış olsam duymaya özlem çekecektin. Sana bahşettiğim nimetlerimin kıymetini bil ve bana şükürde bulun; nankörlük etme, sonunda dönüş banadır.


Ey âdemoğlu! Taksim edip sana ayırdığım rızkı elde etmek için kendine sıkıntı verme. Sana ayırdığım rızık, sen onu tümüyle elde edene kadar seni aramaktadır.


Ey âdemoğlu! Benim adımla yalan yeminde bulunma! Benim adıma yalan yeminde bulunanı ateşe atarım.


Ey âdemoğlu! Rızkımı yediğin vakit hemen ardından bana kulluğa yönel.


Ey âdemoğlu! Benden yarının rızkını isteme; çünkü ben senden yarının amelini istemiyorum.

Ey âdemoğlu! Ben senin az ameline razı olurken, sen benim sana bahşettiğim çok rızka bile razı olmuyorsun.


Ey âdemoğlu! Dünyayı kullarımdan birine bırakacak olsam; kullarımı bana itaate davet etsinler ve emirlerimi uygulasınlar diye peygamberlerime bırakırdım.


Ey âdemoğlu! Ölüm sana gelmeden önce nefsin için çalış. Hatalarının örtülmesi ve cezasının hemen verilmemesi seni aldatmasın; şüphesiz onları takip edip yazan melekler vardır.
Hayatın devamı ve uzun emel sana tövbeyi unutturmasın. Yoksa tövbeyi, pişmanlığın sana bir fayda yermeyeceği zamana tehir ettiğine pişman olursun.


Ey âdemoğlu! Benim sana verdiğim maldan zekâtını ayırmaz ve fakirlerin hakkını esirgersen zalimlerden biri sana musallat edilerek malın elinden alınır. Buna karşılık sana sevap da vermem.

Ey âdemoğlu! Rahmetimi dilersen bana itaate sarıl. Azabımdan korkuyorsan bana isyan etmekten sakın.


Ey âdemoğlu! Dünya sana yöneldiğinde ölümü, günahlara arzu duyduğunda da tövbeyi hatırla.
Mal kazanacak olursan hesabını vereceğini, yemeğe oturacağın vakit aç olanları, nefsin seni bir zayıfa karşı gücünü kullanmaya çağırdığında Allah'ın gücü ve kudretini hatırla ve bil ki Allah dilese onu sana musallat edebilirdi.


Başına bir belâ geldiğinde, 'La havle ve lâ kuvvete illâ billâh
(kötülükten korunmak, hayırlarda muvaffak olmak ancak Allah'ın yardımı ile mümkündür)' diyerek yardım dile. Hastalanırsan sadaka vererek bedenine şifa ara. Sana bir musibet erişecek olsa, 'innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Biz Allah'ın mülküyüz ve O'na döneceğiz) de!"


Rabbimizin 104 Kitaptaki Öğütleri (Meva'ız-i Kudsiyye)

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

2 Ocak 2017 Pazartesi

Allah’ın Bir İhsanı ve Rahman’ın Bir Hediyesi Olarak Hastalık-M.Emin Yıldırım


Hastalık nedir? Nasıl anlaşılmalıdır?

1-Hastalık, Allah’ın sevdiği kullarına bir ihsanı ve Rahmaniyetinin tecellisi olan bir hediyesidir.

“İnsanların en çok musibete uğrayanları evvela peygamberlerdir, sonra derecelerine göre diğer insanlar gelir. Kişi dinine göre bela ve imtihanlara maruz kalır. Eğer dine bağlılığı varsa, belası (imtihanı) daha da artar. Fakat dininde gevşek yaşıyorsa ona göre musibetlerle karşılaşır. Kişiye belalar gelir gelir de artık onun üzerinde hiçbir günah kalmaz.” (Tirmizi, Zühd, 57; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I/172, 174)

Dertler, özel insanlara verilir…

2-Hastalık, şifa vesilelerinin aranması lazım olan, ama asıl şifanın Allah tarafından verileceği unutulmaması gereken bir haldir.


Derdi veren kim? Allah! Şifayı dermanı yaratan kim Allah! O halde hasta olan derman aramalı ama asıl dermanı vereni unutmamalı…

“İbrahim dedi ki: “İyi ama ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?

Hep onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi benim dostumdur.

O ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.

Beni yediren, içirendir.

Hastalandığım zaman bana O, şifâ verendir.

O ki, benim canımı alacak, sonra diriltecektir.

Ve hesap günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur.

Ya Rab! Bana hikmet (hüküm) ver ve beni iyiler zümresine kat.
(Şuara, 26/75-83)

“Yüce Allah; yarattığı her derdin şifasını da yaratmıştır!” (Tecrid, c. XII, s. 75)

3-Hastalık bizatihi hayırdır ve mümine hayırların ulaşmasının en önemli vesiledir.


“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.”
(Şura; 42/30)

4-Hastalık, dünya hayatının anlam ve gayesini iyice idrak edebilmenin en önemli sebebidir.

5-Hastalık, sabır ve şükür ile geçirildiğinde, yaşananları ibadet hükmüne çeviren en önemli bir kazançtır.


“Allah’tan fazl ve ihsanını isteyeniz. Şüphesiz Allah, kendisinden bir şey istenmesini sever. İbadetlerin en üstünü, sıkıntı hâlinde kurtuluşu sabırla beklemektir.”

“Kul, ibadet üzere iyi bir yolda iken hastalansa, o kul ile görevli meleğe denir ki: ‘İyileşinceye veya ölünceye kadar sıhhatli iken yaptığı ameli gibi sevap yazın.”
(Ahmed b. Hanbel; el-Müsned, II; 203)

“Hayâ süstür. Takva şereftir. En hayırlı binek sabırdır. Musibet (bela) anında aziz ve celil olan Allah’tan kurtuluş beklemek de ibadettir.”

“Ya Rabbi! Bu hastalık vesilesi ile ister boğazımı sık, ister canımı al! İzzetinin hakkı için Sen de çok iyi biliyorsun ki, ben seni çok ama çok seviyorum.”

“Allah’ım bir ömür Senden korkarak yaşadım, haşyet üzere olmaya çalıştım. Ama şimdi senden ümitliyim. Sen de bilirsin ki ben, dünyanın ne akan nehirlerine, ne salınan ağaçlarına takıldım. Sadece istediğim senin affına ve mağfiretine nail olmaktır. Beni affın ile ve mağfiretin ile karşıla!”

6-Hastalık, unutulan nice nimetlerin hatırlanmasını sağlayan en önemli nasihatçidir.


“Beş şey gelmeden önce, beş şeyin kıymetin bilin! Hastalık gelmeden önce sağlığın, ölüm gelmeden önce hayatın, ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin, dolu vakit gelmeden önce boş vaktin.” (Buhari, Rikak, 3)

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunlar hususunda aldanmıştır: Bunlar sıhhat ve boş vakittir.” (Buhari, Rikak, 1; İbn Mace, Zühd, 15)

7-Hastalık, Allah’ın (cc) yüce kudretinin bir işareti ve yaratılış hikmetini kavrayacağımız bir fırsattır.

8-Hastalık, kader planında yazılanların ortaya çıkması ve Allah’ın takdir ve iradesi ile kuluna isabet eden bir nimettir.


“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir Kitap’da yazılmış bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid, 57/22, 23)

9-Hastalık, ilahî rahmetin fazlalaştığı bir süreç ve ahiret hayatı için büyük bir ikramdır.

10-Hastalık, müminde emanet bilincini ve kulluk şuurunu geliştiren bir mesajlar manzumesidir.

11-Hastalık, imanın takviyesi, takvanın kuşanılması ve tevekkülün ihyası için bir fırsattır.


“Ayakta namaz kıl! Eğer ayakta namaz kılmaya gücün yetmez ise hafifçe yana doğru oturarak kıl! Eğer buna da gücün yetmezse yanının üzere yatarak kıl!” (Buhari, Taksir, 19; Ebû Davud, Salât, 179)

12-Hastalık, müminin günahlarına bir kefaret, amel defterine bir bereket, cennetteki mertebesinin yükselmesine bir vesiledir.


“Allah, şöyle buyurdu: Mümin kullarımdan birine bir bela ve hastalık verdiğimde Bana hamd eder ve verdiğim bela ve hastalığa sabır gösterirse, yatağından kalktığında annesinden doğduğu günkü gibi günahlardan temizleniş olarak kalkar. Allah, hafıza meleklerine şöyle buyurur: ‘Ben bu kulumu yatağa esir ettim ve ona bela verdim. O halde ondan önce sıhattayken kendisine yazmış olduğunuz sevapları yazmaya devam edin.”
(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 28/344; Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsat, 5/73)

“Gözün görmez hâle gelmesi, günahlara kefarettir. Kulağın işitmez hâle gelmesi, günahlara kefarettir. Bedenden eksilen diğer şeyler de bunun gibidir. Ölçülerine göre günahlara kefaret olurlar.”

“Mümin bir hastalığa yakalanır, sonra da Allah ona o hastalıktan şifa verdiğinde, bu geçmiş günahlarına kefaret ve ileride işleyeceği kusurlar için de bir ikaz olur. Münafık ise hastalanır, sonra da sıhhate kavuştuğunda sahibi tarafından bağlanan sonra da salıverilen, fakat niçin bağlandığını ve niçin salıverildiğini anlamayan deve gibidir.”

“Kulumun iki sevgili uzvunu (göz nurlarını) giderirsem, o da ona sabrederse, iki gözüne karşılık ona Cenneti veririm.” (Buhari, Merda, 7)

“Kıyamet gününde musibet zedelere sevap verileceği zaman dünyada afiyette ve azaları sağ salim olanlar, dünyada iken derilerinin keskin âletlerle parça parça kesilmiş olmasını arzu edeceklerdir.” (Tirmizî, Zühd, 28)

“Bir kul kendisi için (cennette) hazırlanmış olan makama ameliyle erişemeyecekse, Allah onun bedenine veya malına veya çoluk çocuğuna bir bela verir de bu belaya karşı, sabrı sebebiyle o makama eriştirilir.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V/272)

13-Hastalık kişiyi ruhen olgunlaştıran, manen daha duyarlı bir hale getiren ve sürekli teyakkuzda kalmasını sağlayan bir imkândır.

“Eğer Resulullah (sas) bize ölümü temenni etmek için duayı yasaklamasaydı, ben Rabbimden bu acılar karşısında ölümü temenni ederdim. Ama böyle yapmayacağım ve sabır edeceğim.”

14-Hastalık, kabir âlemini ve hesabı hatırlatan bir vaiz, ahireti ve ölümü düşündüren bir işarettir.

15-Hastalık, sabır ve şükür ile geçirildiğinde, eğer arkasından ölüm gelirse, sahibine şehitlik sevabı kazandıracak bir ikramiyedir.


“Beş durum vardır ki, onlardan biri üzere ölen kimse şehittir:
 Allah yolunda öldürülen şehittir.
 Allah’a itaat yolunda ölüp boğularak ölen şehittir.
 Allah’a itaat yolunda olup da karnındaki bir hastalık sebebiyle ölen şehittir.
 Allah’a itaat yolunda olup da yaralanarak ve vebadan ölen şehittir.
 Allah’a itaat yolunda olup da doğum sebebiyle ölen şehittir.”

Hasta olan ne yapmalıdır? Nasıl davranmalıdır?

1-İnsana verilen bu beden, kulluk vazifesini yerine getirebilmek için bir emanettir; öyleyse emaneti korumak zorundadır.

2-Hastalık, Allah’ın insana vermiş olduğu bir ceza değil, bilakis mükâfattır; öyleyse her hastalığın bir tedavisi vardır, tedavi olmanın yolları muhakkak aranmalıdır.

3-Tedavi yollarını araştırmada şifa verenin Allah olduğunu unutulmamalıdır; öyleyse tevhid akidesini zedeleyecek her türlü hurafe ve batıl işlere asla tevessül edilmemelidir.

4-Gidilecek doktorda ehliyet ve likayata dikkat edilmelidir; öyleyse bu konuda herkesi değil, ehil doktorları dinlemeli, onların dediklerini de uygulamalıdır.

5-Hastalıklara şifa veren Allah (cc) olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır; öyleyse o şifayı celpedecek duaları hem yapmalı, hemde salih insanlardan dualar almalıdır.


“Bendeki bu hastalığın ve sakındığım şeylerin şerrinden Allah’ın izzet ve kudretine sığınırım!” (Müslim, Selam, 67)

“Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, belki bir nevi dermandır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi (yok)olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor, uzun ediyor-tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin. İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darbımesel (atasözü) dillerde destandır ki, “Musibet (bela) zamanı çok uzundur; safâ (eğlence rahatlık) zamanı pek kısa oluyor.”

1 Ocak 2017 Pazar

Şaki Bir Dünyada Sahabe Gibi Ol-Muhammed Emin YILDIRIM


Hz.Ali Radıyallahu Anh’ın hilafet günleri İslam toplumunun karşılaştığı en sıkıntılı dönemlerinin başlangıcı olmuştur. Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in vefatının üzerinden otuz yıl geçmeden, içlerinde daha birçok sahabede hayatta iken bu sorunların ortaya çıkması insanı gerçekten hayrete düşürür. Nasıl olurda bu kadar kısa bir zamanda daha dün destan yazan insanlar, bugün fitnelere karışır? Bu anlaşılması zor mesele daha o günlerde birilerinin zihnini zorlar. Onlardan biri gelir Halife İmam Ali Radıyallahu Anh’e şöyle bir soru sorar:

"Ey Ali senden öncede üç halife geldi, geçti.Ama hiç biri döneminde bu karışıklıklar, bu fitneler ortaya çıkmadı.Onlar dönemin de ortaya çıkmayan bu sorunlar neden senin hilafetin günlerinde bu düzeyde şiddetli bir şekilde ortaya çıktı?"

Hz.Ali Radıyallahu Anh soruyu soran zata şöyle cevap verir:

"Evet, doğru onların zamanında fitneler yoktu,ama bizim zamanımızda var.Nedeni ise şu:Onların zamanın da onlarda vardı, bizde vardık.Ama bizim zamanımızda bizler varız, ama onlar yok.Onların olmadığı bir zamanda fitnelerin olması da her an imkan dahilindedir."

İşte İmam Ali Radıyallahu Anh’ın verdiği cevabın bu vurgusu, hem o dönem insanı için, hem de bizim için çok önemlidir.Gelin bu mesajı bizler bugünlere taşıyalım ve Hz. Ali Radıyallahu Anh’ın vermek istediği dersi anlamaya çalışalım.

Demek ki sorunlarla yüz yüze kalmamızın nedeni onların olmayışıdır.Çünkü o güzide Sahabiler ilahi vahyin ilk
muhataplarıydılar.Onlar Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem ile aynı zamanı paylaşıp O’nun Sallallahü Aleyhi ve Sellem dizinin dibinde yetişmişlerdi.Böyle olmaları onların bizler için birer örnek ve model olarak alınmaları için yeterli sebeplerdendir.Kaldı ki Alemin Sultanı açık bir lisan ile onları bize gökteki yıldızlar diye tanıtıyor,yolunu ve yönünü şaşıran her dönem insan için neyin ve kimin pusula olacağını öğretiyordu.O zaman yanlış adreslere yönelmenin,faydasız kapıları çalmanın ne anlamı var ki!Derdimizin dermanı elimizin altında ama haberimiz yok!

Efendimiz’in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem birçok hadis kitabında geçen, adeta içimizi serinletecek bir hadisi var. Hadis Külliyatlarının dua bölümünde geçen ve özellikle zikir meclislerinin faziletlerini anlatan bu hadiste şöyle bir ifade kullanılır: “La yeşkâ bihim celisühüm” “Onlarla beraber olanlar şaki olmaz” (Buhari, Kitabu’d Deavât, 2087)

Sözün Sultanı olan Efendimiz 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in bu müjdesi bizlere verilmiş büyük bir ödüldür. Onlarla beraber olmak aslında sadece aynı çağı yada aynı mekanı paylaşma anlamına gelmiyor. Böyle olsaydı eğer onlarla aynı zaman dilimini paylaşan nice bahtsızlar da bu müjdenin içerisine dahil olurlardı. Demek ki onlarla beraber olmak; onlarla beraber yaşamak,aynı havayı teneffüs etmek,onlarla hemhal olmak,onlar gibi olmaya çalışmaktır.Onların hayatlarını iyice öğrenmek, İmanın onlar da nasıl bir imkana dönüştüğünü fark etmek, Kur’an’ın onlarda nasıl bir değere sahip olduğunu bilmek ve hepsinden ötesi onlara aşık olmaktır.Kişi sevdiği ile beraber değil midir? Hatip b. Belta’yı ölüm cezasından kurtaran Allah ve Resulüne olan sevgisi değil miydi? Sevgi deyip geçmeyelim, sevgi vardır sahibini cennete taşır, sevgi vardır sahibini cehenneme ulaştırır.

O halde şaki bir dünyada şekaveti bırakalım. Ağlayıp sızlanmayı, yapılacak işleri birbirimize havale etmeyi, birbirimize düşmanca bakmayı terk edelim. Tek bir derdimiz olsun o da,onlar gibi olabilmek… Sahabe gibi aşk ve iş ehli olabilmek… Öyle olsun ki bizim sahabeye olan aşkımız çocuklarımıza da geçsin. Artık onlara oğlum, kızım büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarımızda: “Ben büyünce Hubeyb ibn Adiy gibi Muhammed’e 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem aşık olacağım. Hamza gibi düşmanların korkulu rüyası olacağım. Musab gibi Kur’an öğretmeni olacağım. Nesibe gibi İslam ordularının arkasından koşacağım. Halid gibi coğrafyalar, Ebu Eyyup Radıyallahu Anhum gibi gönüller fethedeceğim.”desinler.

Çocuklarından bu sözleri duymak isteyen anne ve babalar, öncelikle kendileri aşk ehli olmalıdırlar. Kendileri başka sevdalarda olan ebeveynlerin böyle kutsi ideallerde bulunacak evlatlar istemeleri sizce haklı bir istek midir? Böyle bir isteğin ne kadar başarı göstereceği zaten baştan bellidir. 


Her birimiz karakter ve mizacımıza göre bir sahabeyi kendimize rehber edinelim. Onun gibi olmaya çalışalım. Onun hayatını iyice öğrenip, imanın onda ortaya çıkardığı aksiyonu bizlerde yakalayabilelim. Ne yaparsak yapalım o büyük insanlar gibi olamayacağımızı zaten biliyoruz. Hiç değilse onlara olan sevgimiz, onların yolunda olma çabamız belki necatımız için bir vesile olur.

Şaki bir dünyada hangi sahabe gibi olmayı istiyorsunuz seçtiniz mi? Ben seçtim. Ama sizi bilmem…


Muhammed Emin YILDIRIM

http://www.siyervakfi.org/saki-bir-dunyada-sahabe-gibi-ol/

30 Aralık 2016 Cuma

KUSURUMA BAKMA

“Kendi kusurlarıyla uğraşıp, başkalarının kusurlarını kurcalamaktan kendisini alıkoyan kimseye müjdeler olsun!” -Münavi,age.4/281-

Kusur aramak (tecessüs)bir şeyin iç yüzünü, gizli tarafını araştırmak, kusur bulmaya çalışmaktır. 

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” 
 HUCURAT SURESİ,12.AYET

(Ayet-i Kerime’de zannın birçoğundan kaçınılması emredilmektedir. Bundan, kötü zanda bulunmanın yasak olduğu, müminler için iyi zanda bulunmanın ise hayırlı olduğu anlaşılmaktadır.)

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Her kim bir Müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını kimsenin görmediği ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah-u Teala’da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. Her kim Müslüman kardeşinin meydana çıkmasını istemediği bir şeyini ortaya çıkarır ve dile verirse; Allah’da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır. Bu suretle kendi evi içinde de olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir.” Buhari-Müslim-Tirmizi

Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem buyurdu ki;

“Birbirinizin özel ve mahrem hayatını araştırmayın.”Müslim, Birr ve Sıla,30


Not: Örtülen hata ve kusur, kul hakkına taalluk eden zulüm ve haksızlıklar cinsinden olmamalıdır.

29 Aralık 2016 Perşembe

DİLEKÇE


“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” 
HAŞR SURESİ,18.AYET


“Dua…ibadetin ta kendisidir.”
Tirmizi,Daavat 1; Ebu Davut,Salat 358-

“Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret ve gafillerden olma.” 
A’RAF SURESİ,205.AYET

“Kullarım, beni senden sorarlarsa,(bilsinler ki) gerçekten ben onlara çok yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” 
BAKARA SURESİ,186.AYET

“Rabbimiz! Biz ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.” 
AL-İ İMRAN SURESİ,193.AYET

“O,beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O,bana yediren ve içirendir. Hastalandığımda da O bana şifa verir. O,benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır. O,hesap gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.

Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni Salih kimseler arasına kat. Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl! Beni Naim cennetinin varislerinden eyle.” 
ŞU’ARA SURESİ 78-79-80-81-82-83-84-85.AYETLER

“De ki: ‘O,benim Rabbim’dir. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben yalnız O’na tevekkül ettim, dönüşümde yalnız O’nadır.’ ” 
RA’D SURESİ,30.AYET


“Eğer siz Allah’a gereği gibi güvenseydiniz,(Allah),kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam dolu kursaklarla dönerler.” -Tirmizi Zühd 33,İbni Mace Zühd14-

“Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize, kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.” 
KEHF SURESİ,10.AYET

“Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle.” 
İBRAHİM SURESİ,40.AYET

“Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.” 
AL-İ İMRAN SURESİ,8.AYET

“Birinizin elbisesi eskidiği gibi göğsünde ki imanı da eskir. Öyle ise Allah’tan kalbinizde ki imanı tazelemesini dileyiniz.” Camiü’s-sağir, No:1125-

“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” 
HAŞR SURESİ,10.AYET

“Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla.(Çıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı kuvvet ver.” 
İSRA SURESİ,80.AYET

“Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder kıl.” 
FURKAN SURESİ,74.AYET

“Rabbim! Bana göndereceğin her hayra muhtacım.”  
KASAS SURESİ,24.AYET

SadakAllahul Azim

27 Aralık 2016 Salı

RABBİMİZİN cc 36.NASİHATI

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Bismillahirrahmanirrahim

Yüce Allah 
(Celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:

Ey ademoğlu! Ben kendisinden başka hiçbir ilahın olmadığı Allah'ım. Bana şükredin ve beni inkar etmeyin.


Ey Ademoğlu! Her kim benim bir velime düşmanlıkta bulunursa bana savaş ilanında

bulunmuş olur. Benden başka yardımcısı olmayana zulmedene karşı gazabım şiddetli olur.

Benim kendisi için yaptığım taksime razı olanın rızkını bereketlendiririm; kendisi istemese bile dünya ona koşarak gelir."


Rabbimizin 104 Kitaptaki Öğütleri (Meva'ız-i Kudsiyye)

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

24 Aralık 2016 Cumartesi

Meclisin Bittiği Yere Ve Halkada Bir Boşluk Görerek Oraya Oturan Kimse

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.

"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)
   
3. BÖLÜM İLİM

8. Meclisin Bittiği Yere Ve Halkada Bir Boşluk Görerek Oraya Oturan Kimse

66- Ebû Vâkıd el-Leysî'den rivayet edildiğine göre Resûlullah 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) insanlarla birlikte mescitte otururken üç kişi mescide geldi. İkisi Hz. Pey­gamber'in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bulunduğu yöne yöneldi, biri başka tarafa gitti. Bu iki kişi Hz. Peygamber'in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) huzurunda beklediler. Birisi halkada bir boşluk görerek oraya oturdu, diğeri oturanların arkasına oturdu. Üçüncüsü ise arkasını dönerek gitti. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sözünü tamamlayınca şöyle dedi:

"Size şu üç kişinin durumunu bildireyim mi? Birisi Allah'a sğındı Allah da onu kendi korumasına aldı. Diğeri haya etti, Allah da ondan (ona azap etmekten) haya etti. Üçüncüsü yüz çevirdi, Allah da ondan yüz çevirdi.[hadisin geçtiği diğer bir yer:474]

Açıklama

Bu hadisin ilim konusu ile alâkası şudur: Burada kasdedilen meclis ve hal­ka, ilim meclis ve halkasıdır.

Sözü edilen üç kişinin tümü önce mescide yönelmişler, mescide girdikten sonra Hz. Peygamber'in 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) meclisini görmüşler, ikisi ona doğru yönelmiş, birisi ise başka tarafa gitmiştir.

Selam Verme

Muvatta' ravilerinin çoğunluğu bu iki kişinin selâm verdiğini söylemişlerdir.

Bundan içeri giren kişinin söze selâmla başlayacağı, ayakta olanın oturana selâm vereceği anlaşılır. Onların selâmına karşılık verildiğinden bahsedilmemesi bunun zaten bilinmesi sebebiyledir. Ya da bundan ibadete dalan kişiden selâm alma borcunun düştüğü anlaşılır. Bu konu başkasının evine girerken ev halkın­dan "izin isteme" bölümünde gelecektir.

Tahiyyetü'I-Mescid Namazı


Hadiste bu iki kişinin "tahiyyetü'l-mescid" namazı kıldıklarından bahsedilme­miştir. Bunun sebebi şunlardan biri olabilir:

*Olayın bu namazın meşru kılınmasından önce gerçekleşmesi,

*Söz konusu iki kişinin o sırada abdestsiz olması,

*Bu namazı kıldıkları halde daha önemli meselelerin nakledilmesi sebebiyle bunun aktarılmamış olması,

*Nafile namaz kılmanın uygun olmadığı bir vakitte mescide girmiş olmaları. Bu sonuncuyu Kadı Iyaz söylemiştir. Çünkü onun görüşüne göre tahiyyetü'l-mescid namazı, namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerde kılınmaz.

Bu hadis zikir ve ilim meclislerinde halka yapmanın müstehap olduğunu, bu halkada bir yere oturan kişinin, o yer konusunda başkalarından daha çok hak sahibi olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber'in 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "Allah'a sığındı, Allah da onu ken­di korumasına aldı" sözü: "Allah'a sığındı" ifadesi "Allah'a iltica etti" yahut "Hz. Peygamber'in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) meclisine katıldı" anlamına gelir. "Allah da onu kendi korumasına aldı ifadesi "onu rahmet ve rızasına alarak ona kendi fiiline uygun karşılığı verdi" anlamına gelir.

İlim Meclisinde Adaba Riayet

Bu hadis, ilim meclislerinde edebe riayetin müstehap olduğunu, namazda saflardaki boşlukları doldurmak teşvik edildiği gibi burada da halkadaki boşluk­ları doldurmanın faziletli olduğunu gösterir. Yine başkasına sıkıntı vermediği sürece kişinin boşluğu doldurmak için başkalarının arasından geçmesi de caizdir. Ancak başkasına sıkıntı verme ihtimalinden korkarsa hadiste yer alan ikinci kişi­nin yaptığı gibi meclisin bittiği yere oturabilir. Bu hadis, hayrı talep etme konu­sunda başkaları ile yarışan kişinin övüldüğünü de gösterir.

"Diğeri haya etti, Allah da ondan haya etti": Hz. Peygamber'den
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  ve mecliste bulunanlardan haya ederek arkadaşının yaptığı gibi halkayı sıkıştırmadı. Enes, rivayetinde bu ikinci kişinin niçin haya ettiğini açıklamıştır. Hâkim'in rivayet ettiği hadisin lafzı şöyledir: "İkinci kişi azıcık ilerledi, sonra dö­nerek geldi ve oturdu". Yani üçüncü şahsın yaptığı gibi ilim meclisini bırakarak gitmekten haya etti.

Allah da ondan haya etti", yani ona merhamet etti, cezalandırmadı.

Allah ondan yüz çevirdi": Ona öfkelendi. Bu, kişinin özürsüz olarak ilim meclisini terk etmesine yorulur. Bu, söz konusu kişinin Müslüman olması halinde geçerli olan yorumdur. Bu kişinin münafık olması da muhtemel olup, Hz. Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunun durumuna muttali olmuş olabilir. Hz. Peygam­ber'in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sözü haber verme anlamında anlaşılmaya müsait ol­duğu gibi "Allah ondan yüz çevirsin" şeklinde beddua olarak da anlaşılmaya müsaittir. Enes'in rivayet ettiği hadiste şöyle denilmiştir: "O kendini müstağni gördü, Allah da ondan istiğna etti". Bu, Hz. Peygamber'in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sözünün beddua değil de haber verme kastı taşıdığını göstermektedir. Allah hakkında "yüz çevirme" ve benzeri ifadelerin kullanılması, mukabele ve müşâkele içindir. Bu şekildeki ifadeler Allah'ın şanına layık olacak şekilde yorumlanır. Bu ifadelerin kullanılmasının sebebi bir şeyi açık olarak ortaya koy­maktır.

Bu hadis, günah işleyenleri ve durumlarını bunu engellemek amacıyla ha­ber vermenin caiz olduğunu, bunun gıybet (dedikodu) sayılmayacağını göster­mektedir.

Hadiste şu hususlar da yer almaktadır: 


*ilim ve zikir halkalarına bağlılığın fazileti,

* ilim öğreten ve zikir yaptıran kimselerin mescitte oturması,

*Haya eden kişinin övgüye layık olması,


*Meclisin (halkanın) bittiği yere oturulması.


Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

20 Aralık 2016 Salı

Tağut, Velâ ve Berâ” -M.Emin Yıldırım



Kelime-i Tevhid’in ilk cümlesinin mesajları:

1. İmha olmadan, inşa olmaz.
2. Reddedilmeden, kabul edilmez.
3. Temizlemeden, davet gerçekleşmez.
4. Kazımadan, boya sürülmez.
5. Zararlı olan defedilmeden, yararlı olan celp edilemez.

İmha edilecek, red edilecek, temizlenecek, kazınacak ve zararlı olan defedilecek en önemli şeylerden biri tâğûttur.

Ehli Kitab’ın kendilerine gönderilen vahiy ile nasıl bir iletişim kurduklarına baktığımızda beş temel tavır sergilediklerini Kur’an’dan öğreniyoruz. Nedir bunlar?

1. “Yektumune” Gerçeği/Hakikati bile bile gizlemeleri

Söylenen, gelen şeylerin gerçek olduğunu bildikleri halde, bile bile bazı menfaatleri gözeterek gizlemeleri.

2. “Yuharrifune” Tahrif etmeleri
Ellerindeki kitabı değiştirip, kafalarına göre bir şeyler yazmaları ve elleriyle yazdıklarına bu Allah katındandır, deyip, insanlardan inanmalarını istemeleri.

3. “Yubeddilune” Kelimeleri değiştirmeleri
Vahyin içerisindeki bazı kelimeleri istedikleri biçimde yorumlayarak, ya bizzat o kelimeyi kaldırıp yerine başka kelime koymaları, ya da o kelimeye, kavrama Allah’ın yüklediği mananın ötesinde bir anlam yüklemeleri.

4. “Yuharrifune’l-kelime an mevadihi” Kelimeleri bağlamından koparmaları
Bu bizzat kelimeleri değiştirip yapılan bir tahriften ziyade, kelimeleri bulundukları bağlamdan, ait oldukları konumdan çıkarıp, anlamak istedikleri biçimde tevil ve tefsir etmeleri.

5. “Nesu” İlahî vahyi unutmaları, unuttukları içinde terk etmeleri

Kitaba veya kitabın içindeki bazı ayetleri unutmaları, onlara kapılarını kapatmaları, onu umursamayıp belli insanlara terk etmeleri…

Başta tâğût olmak üzere, birçok kavrama karşı sergilenen tavırlar:

1. Umursamayanlar
2. Unutanlar
3. Gizleyenler
4. Sloganlaştıranlar
5. Hakkını verenler

Sahabe’ye selim bir tevhid bilincini kazandırtan neydi?

1. Doğru ve güvenilir bir rehber
2. Hakikatin ağırlığına uygun bir üslup
3. Ön yargılardan uzak bir zihin

Tâğût sözlükte “azmak, sınırı aşmak” anlamındaki tuğvân (tuğyân) kökünden türeyen bir isim/sıfattır. Birçok sözlüğümüz tuğyan kelimesine, “aşırı derecede azgın ve mütecaviz” anlamını verirler. Buradan hareketle tağut, Allah’tan başka tapınılan ve hak yoldan saptıran her varlıktır. Puttur, şeytandır, kâhindir, sihirbazdır, şâridir, nefistir, hevâdır.

İbn Abbas’ın talebesi İmam Mücahid tâğûtu şöyle tarif ediyor: “Hüküm verme makamında olan ve Allah’ın iradesinin dışında hükümler veren insan suretinde şeytanlardır.”

“Allah’ın dışında ibadet edilen her şeydir.”

“Sapıklık ve azgınlıkta baş olandır.”


İmam Taberi’nin tarifi: “Benim yanımda tâğûtun tarifi şudur: Allah’a karşı haddi aşıp, ister kendi zorlaması ile ister istememesine rağmen insanların kendisine ibadet etmesine razı olandır.”

İbn Kayyım el-Cevziyye: “Kendisine ibadet edilmede, itaat edilmede, tabi olunmada haddi aşan kişidir.”

Dolayısı ile tağut; şahıstır, kurumdur, ideolojidir. Bazen siyasi bir liderdir, bazen bir cemaatin önünde olan şeyh veya mürşittir, bazen bir evde babadır, bazen bir düşüncenin mimarıdır, yani ideolojinin temsilcisidir.

Kur’ân-ı Kerîm, tuğyan kavramını otuz dokuz kez, tâğût kavramını ise sekiz kez kullanır.

Kur’an-ı Kerim’de tâğûtun geçtiği ayetlerin değerlendirilmesi ve alınması gereken mesajlar şöyledir:

1. Tâğût kavramını Kur’an, ilk kez Nübüvvetin 11. yılında Zümer Süresi’nin 17. ayetinde kullanır.

Kur’an-ı Kerim’de tağut kavramının geçtiği 8 ayetin nüzul sıralaması şöyledir:

Zümer Sûresi, 39/17
Nahl Sûresi, 16/36
Bakara Sûresi, 2/256, 257
Nisa Sûresi, 4/51, 60, 76
Maide Sûresi, 5/60

2. Tâğût kavramının kullanıldığı ilk ayette, Allah’a kul olanın tâğûta, tâğûta kul olanın Allah’a tam anlamı ile kul olamayacağı hakikati belirtilir.

“Tevhid, Allah’ın en hassas olduğu mevzudur.”
3. Tâğût kavramının kullanıldığı ilk ayette, tâğûta kulluktan kaçınıp, Allah’a kul olanlara çok büyük mükâfatlar müjdelenir.

“Tâğût’a kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenlere ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver.” (Zümer, 39/17)

4. Tâğût kavramının nüzul sıralamasında geçtiği ikinci ayette, peygamberlerin ortak vazifesinin insanları tâğûta kulluktan sakındırıp, Allah’a kul olmaya davet etmeleri olduğu belirtilir.

“Andolsun ki biz, ‘Allah’a kulluk edin ve Tâğût’tan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (Nahl, 16/36)

5. Tâğût kavramının geçtiği Medine döneminde ki ilk nazil olan ayette, tâğûtu inkar etmenin sağlam imana insanı taşıdığının altı çizilir.

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden (tamamen) ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.”(Bakara, 256)

6. Tâğût kavramının geçtiği Bakara Sûresi’nin 257. ayetinde zikredilen mesajında, kendisine inanların karanlığa gömüleceği hakikati âleme duyurulur.

“Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğûttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürürler. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara, 257)

7. Tâğût kavramının Nisa Sûresi’nde geçtiği ilk ayette, tâğûtların ortak paydasının insanları haktan saptırmak olduğu belirtilir.

“Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Cibt’e ve Tâğûta (bâtıl tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘Bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır!” diyorlar!” (Nisa, 51)

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (Tevbe, 31)

8. Tâğût kavramının geçtiği Nisa Sûresi’nin 60. ayetinde, tâğûtun ne demek olduğuna dair çok önemli bir açıklama yapılır ve bu konuda ciddi bir uyarı ortaya konur.

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğût’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğût’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (Nisa, 60)

“Zarûretler mahzurları/yasakları mübâh kılar.”
Zarûret halleri:


1. Yeme ve içme ile ilgili zarûretler.
2. Tedâvi ile ilgili zarûretler.
3. Öldürme veya hayati tehlikeler ile alakalı zarûretler.
4. Mülkiyete ve hukuka tecavüze sevkeden zarûretler.
5. Asılsız veya çirkin söz söylemeyi gerektiren zarûretler.

9. Tâğût kavramının geçtiği Nisa Sûresi’nin 76. ayetinde, inanların Allah yolunda, inkâr edenlerin tâğût yolunda savaşacakları belirtilir ve akıbetin ne olacağına dikkat çekilir.

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa, 76)

10. Tâğût kavramının geçtiği Maide Sûresi’nin 60. ayetinde, tâğûta inanmanın insanı nasıl aşağıların aşağısı kıldığı gerçeğinin altı çizilir.

“De ki: Allah katında, ‘kesinleşmiş bir ceza olarak’ bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allah’ın kendisine lanet ettiği, ona karşı gazablandığı ve onlardan maymunlar ve domuzlar kıldığı ile tağuta tapanlar; işte bunlar, yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır.” (Maide, 60)

İmam Zeynelabidin çocuklarına hep şu sözü öğretiyordu: “Allah’a iman ettim ve tâğûtu inkâr ettim.” (Kitabü’l-Musannef fi Ehadis ve’l-eser, c.1, s. 306)

Amr b. Şuayb rivayet ediyor; Resûlullah (sas) rivayetle şöyle buyurdu: “Kim gece uyandığında on defa “Bismillah’’ on defa “Subhanallah’’on defa “Allah’a iman ettim ve tâğût’u inkâr ettim’’ derse korktuğu her şeyden emin olur ve hiçbir günah ona yetişecek büyüklükte olamaz.’’ (Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsad, c. 6, s. 348)

“Velâ” kelimesi sözlükte sevmek, dostluk göstermek, yardım etmek, iki şey arasında tercihte bulunmak, azalarla destek vermek, müttefik olmak ve arkadaşlık yapmak manalarına gelmektedir.

“Berâ” kelimesi ise beri olmak, uzaklaşmak, mesafeli durmak gibi manalara gelmektedir. Velâ kelimesinin tam zıddıdır.

Dost ile Velâ, Düşman ile Berâ! olmalı…

Velâ ve Berâ konusunda dikkatle okunması gereken ayetler şunlardır:

Ali İmran, 28
Tevbe, 23, 71
Enfal, 72
Maide, 51, 55, 80, 81
Mücadele, 22
Mümtehine, 1

“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” (Mümtehine, 8)

“Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.”(Mümtehine, 9)

Velânın Gerektirdikleri


1-) Meşru bir gerekçe olmadığı sürece küfür diyarlarından Müslümanların diyarlarına hicret etmek.
2-) Müslümanların cemaatine katılmak, onlardan ayrılmamak.
3-) Kendisi için istediği iyilikleri Müslümanlara da istemek, kendisi için istemediği kötülükleri onlar için de istememek.
4-) Müslümanların kusur ve yanlışlıklarını araştırmamak, gizliliklerini düşmanlara haber vermemek ve onlara zarar vermekten uzak durmak.
5-) Düşmanları karşısında Müslümanlara destek vermek, onları yalnız bırakmamak, canla başla onlara yardım etmek.
6-) Müslümanlardan hasta olanları ziyaret etmek, cenazelerine katılmak, nezaketle davranmak, dua etmek, bağışlanmalarını dilemek, zayıflarına yardım etmek, selam vermek, muamelatta onları aldatmamak, mallarını haksız yere yememek ve üç günden fazla küs durmamak.
7-) Müslümanların mukaddesatına ilişmemek. Örneğin onların mallarına, canlarına ve ırzlarına dokunmak ve zulmetmekten, sövmekten, gıybet yapmaktan, laf taşımaktan ve su-i zanda bulunmaktan uzak durmak gibi.

Berânın Gerektirdikleri

1-) Şirkten, küfürden, kâfir ve müşriklerden nefret etmek, onlara karşı düşmanlık beslemek; onların bizzat kendilerinden, küfür, şirk ve inançlarından, kanunlarından, şirke dayalı sistemlerinden, ilahlarından ve Allah’tan başka tapmış oldukları mabutlardan beri olduğunu ve bunların hiçbirisinden razı olmadığını ilan etmek.
2-) Küfre girmiş insanları dost, yardımcı, önder, lider, yönetici edinmemek; onlara sevgi beslememek ve onlardan uzak olmak.
3-) Küfrü hoş göstermemek, onların sayısını ve gücünü överek anlatmamak, onların güçlerinin fazlalığına sık sık vurgu yaparak, Müslümanlara korku salmamak.
4-) Dinî ve dünyevî yönden onlara benzememek. Onların sembollerini kullanmamak.
5-) Onları bazı dünyevi meselelerde ama tüm dini mesellerde sırdaş edinmemek.
6-) Kâfirlerin bayram ve törenlerine katılmamak, onlara ait günleri kutlamamak.
7-) Kâfirler için bağışlanma ve istiğfarda bulunmamak.
8-) Kâfirlere yağcılık, dalkavukluk ve yalakalık yapmamak, onların batıllarına ve kötü fiillerine sessiz kalmamak.
9-) Kâfirlerin hakemliğine müracaat etmemek, onların hükümlerine rıza göstermemek, onlara tabi olmamak ve peşlerinden gitmemek.
10-) Kâfirlerin emir ve yasaklarına uymamak.
11-) Kendileri ile karşılaştığımız zaman İslam’ın selamı ile onları selamlamamak.

“Üç çeşit zulüm vardır. Zulüm vardır ki, Allah onu bırakmaz (affı yoktur)! Zulüm vardır ki onu mağfiret eder, af eder. Zulüm vardır ki, onu kendisi mağfiret etmez. Bağışlanmayan zulüm Allah’a şirk koşulan zülümdür; Allah bunu asla affetmez. Mağfiret edilen zulüm odur ki, kul ile Allah arasındaki zulümlerdir. Kulun günah işleyerek zulme düşmesidir. Allah bunları mağfiret edebilir. Mağfiret edilmeyen zülüm ise kulların birbirlerine yaptıkları zulümlerdir. Allah birinin hakkını ötekinden alır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. 43, s. 155; Ebû Davud et-Tayalisi, Müsned,c. 2, s. 532)



19 Aralık 2016 Pazartesi

Münâvele Ve İlim Ehlinin İlmi Yazarak Farklı Bölgelere Göndermesi Konusunda Zikredilenler

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.

"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)

3. BÖLÜM İLİM

7. Münâvele Ve İlim Ehlinin İlmi Yazarak Farklı Bölgelere Göndermesi Konusunda Zikredilenler


Enes 
(radıyallahu anh) şöyle demiştir: Hz. Osman(radıyallahu anh)Mushafları çoğaltarak farklı bölgelere gön­derdi. Abdullah İbn Ömer, Yahya İbn Saîd ve Mâlik radıyallahu anhum  bunu caiz görmüşlerdir.

Hicaz'daki 'alimlerin bir kısmı münaveleye Hz. Peygamber'in 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), seriyye komutanına yazdığı bir mektubu delil getirmişlerdir. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)komutana "Bu mektubu falan yere varıncaya kadar okuma" demiş, o komutan da söz konusu yere ulaşınca bu mektubu açarak okumuş ve insanlara Hz. Peygamber'in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) emrini bildirmiştir.

64- Ubeydullah bin Abdullah bin Utbe bin Mesud'un zikrettiğine göre Ab­dullah bin Abbas ona şunu haber vermiştir: "Resûlullah 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir adama mektup göndermiş ve bunu Bahreyn'in büyüğüne (yöneticisine) verme­sini emretmiştir. Bahreyn büyüğü de bunu Kisrâ'ya vermiştir.O mektubu okuyunca yırtmıştı. (ibn Müseyyeb'in şöyle dediğini zanne­diyorum) Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onların (ülke ve yöne­timlerinin) parça parça olmaları için beddua etti.[hadisin geçtiği diğer yerler:2939,4424,7264]

Açıklama


İmam Buhârî, işitme ve arz konusunu yerleştirdikten sonra bunun peşinden çoğunluk tarafından muteber görülen hadis tahammül yollarını ele almıştır. Münâvele de bunlardan biridir. Münavele, hocanın öğrencisine (içinde hadisle­rin bulunduğu bir) kitap vererek "bu benim falancadan işittiğim rivayetlerdir" veya "bu benim yazdığım kitabımdır, bunu benden rivayet et" demesi suretiyle olur. Arz-ı münaveleyi yukarıda anlatmıştık ki bu öğrencinin (içinde hadislerin bulunduğu bir) kitabı hocasına getirmesidir. Çoğunluk bu şekilde rivayeti caiz görmüştür.

"Farklı bölgelere": Yani farklı bölgelerin halkına. Mükatebe de hadis taham­mül yollarından biridir. Mükatebe hocanın kendi el yazısı ile hadisi yazması veya yazısına güvendiği bir kişiye yazdırması, ardından bunu kontrol ederek daha sonra öğrencisine göndermesi ve bunu rivayet etmesine izin vermesidir. Buhârî mükatebe ile münaveleyi birbirine eşit kabul etmiştir.

"Falan yere varıncaya kadar": Cündüb'ün hadisinde de böyle kapalı bir ifa­de kullanılmıştır. Urve'nin rivayetine göre ise Hz. Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)komutana şöyle demiştir: "iki gün gittikten sonra mektubu aç". Cündüb ve Urve şöyle demişlerdir: Komutan mektubu açınca içinde şunların yazılı olduğunu gördü: "Nahle mevkiine varıncaya kadar ilerle ve bize Kureyş ile ilgili haberleri ulaştır. Hiç kimseyi zorlama". Cündüb hadisinde ise şöyle yer almaktadır: "İki kişi döndü diğerleri devam etti. Yanında Kureyş kabilesine ait ticarî eşyalar bulunan Amr İbn Hadramî ile karşılaşarak onu öldürdüler. Bu İs­lâm tarihinde kâfirlerden öldürülen ilk kişi idi. Bu olay Recep ayının ilk günü gerçekleşmişti. Gönderilen askerî birlik öldürdükleri kişinin elindeki mal ve eşya­sını ganimet olarak aldılar. Bu da İslam'daki ilk ganimet oldu. Müşrikler onların haram aylarda adam öldürmelerini ve bu davranışlarını kınadı. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi: "Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldür­mekten daha büyük bir günahtır.[el Bakara,217]

Bu hadisin delil olma yönü açıktır. Çünkü Hz. Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mektubu komutana vererek, emrindekilere, anlamaları için bunu daha sonra okumasını emretmiştir. Bunda münavele ve mükatebe anlamı bulunmaktadır. Bazıları buna şu şekilde itiraz etmişlerdir: "Bu mektubun bağlayıcı bir delil olması, sahabenin adil olması sebebiyle mektubu değiştirme ihtimalinin bulunmamasındandır. Sahabeden sonrakiler ise böyle değildir". Bunu Beyhakî aktarmış­tır. Ben (İbn Hacer) ise derim ki: Mükatebe yolunun delil olmasının şartı mektu­bun mühürlü, taşıyan kişinin güvenilir ve gönderilen kişinin de hocanın yazısını bilen bir kişi olmasıdır. Bunun dışında mektubun değiştirilme ihtimalini ortadan kaldıran diğer şartlar da söz konusudur.

65- Enes İbn Mâlik'in 

(radıyallahu anh)  şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Hz. Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir mektup yazdırdı (yahut yazdırmak istedi). Ona "Onlar (mektubun gönderildiği kişiler) mühürsüz mektubu okumazlar" denildi. Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de üzerinde "Muhammedün resûlullah (Muhammed Allah'ın elçisidir)" yazılı bulunan gümüşten bir yüzük edindi. Ben onun elinde gümüşün beyazlığını görür gibiyim.

(Hadisi rivayet eden kişi diyor ki:) Katade'ye sordum: "Bu yüzüğün nakşının Muhammedün resûlullah olduğunu kim söyledi?", Katade "Enes söyledi" dedi.
[
hadisin geçtiği diğer yerler:2938,5870,5872,5874,5875,5877,7162 ]

Açıklama

Hadisin Arapça metninde Hz. Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mektup yazdı denilmekte ise de bunun Hz. Peygamber'e (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)izafe edilmesi mecazendir. Burada Hz. Peygamber'in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mektubu katibe yazdırdığı kasdedilmektedir.

Mühürsüz mektup okumazlar":
Bu ifade hadisin bu başlık altında yer alma­sının sebebini göstermektedir. Mükatebe ile amel edilmesinin şartı, değiştirilme­diğinden emin olmak için mühürlenmesidir. Ancak mektubu taşıyan kişi adil ve güvenilir ise mektup mühürlenmeyebilir.


Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah-u Teala’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH azze ve celle BİLİR 

16 Aralık 2016 Cuma

Bir Şey Konuşurken Kendisine Soru Sorulan Kişinin Konuşmasını Bitirdikten Sonra Soran Kişiye Cevap Vermesi

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.

"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)
   
3. BÖLÜM İLİM

2. Bir Şey Konuşurken Kendisine Soru Sorulan Kişinin Konuşmasını Bitirdikten Sonra Soran Kişiye Cevap Vermesi
59- Ebû Hureyre'den 
(radıyallahu anh) rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir mecliste toplulukla konuşurken bir bedevî gelerek ona:

Kıyamet ne zaman?" diye sordu. Allah Resulü
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)konuşma­sına devam etti. Bazıları "Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) adamın sorusunu duydu ama soru sorma şeklini yadırgadı, bu sebeple cevap vermedi" derken bazıları da "Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) adamın sözünü duymadı" dediler.

Hz. Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) konuşmasını tamamlayınca:

Kıyametin vaktini soran kişi nerede?" buyurdu. Adam: "Buradayım ey Allah'ın elçisi!" dedi.

Hz. Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "Emanet kaybedildiğinde kıyameti bekle" buyurdu.

Adam: "Emanet nasıl kaybedilir?" diye sordu.

Hz. Peygamber iş ehil olmayana bırakıldığında kıyameti bekle" buyurdu.
[hadisin geçtiği diğer yer:6496]


Açıklama

İlim Öğrenme ve Öğretme Adabı


"konuşması devam ederken kendisine soru sorulan kişi":

Bu hadiste âlim ve öğrencinin uyması gereken edebe işaret edilmektedir.

Âlimin uyması gereken âdap şunlardır: Soru soran kişiyi azarlamamak, ko­nuşmasını tamamlayıncaya kadar onunla ilgilenmemek sonra ona cevap ver­mek, ona yumuşak davranmaktır. Çünkü hadiste soru soran kişi insanlara karşı kaba hareketlerde bulunan bedevilerdendi. Soru ve cevabı net olmasa bile bir kimsenin sorduğu soruya özen göstermek gerekir.

Öğrencinin uyması gereken âdap şunlardır: Başka biri ile meşgul olan âlime soru sorulmaz, çünkü ilkinin hakkı daha öncedir. Ders alma, fetva ve hüküm gibi konularda öncelik sırasına riayet edilir. Yine Öğrenci hocanın verdiği cevabı anlamadığında daha da açık hale getirmek için hocaya müracaat eder. Hadiste Rasûlullah'a soru soran kişinin "emanet nasıl kaybolur?" sorusunda olduğu gibi.

İbn Hibbân bu hadise başlık olarak "soru sorulan kişinin derhal cevap ver­memesinin mubah olması" ifadesini kullanmıştır. Ancak hadisin baş tarafı bunun mutlak olarak bu şekilde olmadığını göstermektedir.

Bu hadis ilmin soru ve cevaptan ibaret olduğunu anlatmaktadır. Bu sebeple "güzel soru ilmin yarısıdır" denilmiştir.

Hutbe Sırasında Sorulan Soruya İmamın Cevap Vermesi

İmam Mâlik ve İmam Ahmed, hutbe konusunda bu hadisin zahirini esas alarak şöyle demişlerdir: Bir kimse soru sorduğunda hutbe yarıda kesilmez, kişi hutbeyi bitirdiğinde sorulana cevap verir. Alimlerin çoğunluğu ise şöyle bir ayı­rım yapmıştır: Şayet soru hutbenin farzları eda edilirken sorulursa cevap ertele­nir, hutbenin farz olmayan bölümlerinde sorulan soruya ise cevap verilir. Bu konuda şöyle bir ayırım yapmak daha iyidir: Şayet din işi ile ilgili önemli bir soru ise, özellikle de yalnızca soru soranla ilgili bir durum ise soruya cevap vermek müstehaptır, sonra imam hutbeye devam eder. Hutbe ve namaz arasında da durum böyledir. Bunun dışında bir soru olursa cevabı erteler. Bazen hutbenin farzlarından biri yerine getirildiği sırada sorulan soruya derhal cevap vermek gerekebilir. Ancak en doğru görüşe göre, imamın soruya cevap vermesi halinde hutbeye baştan başlaması gerekir. Bu hükümlerin tümü konu ile ilgili farklı hadislerden elde edilmiştir. Şayet sorunun cevabının hemen bilinmesi önemli de­ğilse bu hadiste olduğu gibi, özellikle de bu konuda soruyu terk etmek daha evla olduğundan, cevap ertelenir. Bunun bir benzeri de namaz için kamet getirildiği sırada kıyametin vaktini soran kişinin durumunda söz konusudur. Namaz bitince Hz. Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Soru soran nerede?" diye sormuş ve ona gerekli cevap verilmiştir. Bu hadisi de Buhari ve Müslim rivayet etmektedir. Şayet soruyu soran kişi için zorunlu bir durum söz konusu ise imam ona cevap verir. Nitekim Müslim'de Ebû Rifâa hadisinde yer aldığına göre Hz. Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)hutbe okurken dinini bilmeyen yabancı bir adam din konusunda ona soru sormak üzere geldi. Hz. Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbeyi bırakarak bir kürsüye oturdu ve ona dinini öğretmeye başladı. Daha sonra hut­besine kaldığı yerden devam ederek konuşmasını bitirdi. Yine Sahihayn'da Sa­lim ile ilgili kıssada yer aldığına göre o Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken mescide girdiğinde Hz. Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona "İki rekat namaz kıldın mı?" diye sormuştur.

Bu hadisin ilim konusu ile ilgisi şudur: İşin ehil olmayan kimselere verilmesi ancak cehaletin yaygınlaştığı ve ilmin kaldırıldığı durumda olur. Bu da kıyamet alâmetlerindendir. Bu, ilim mevcut olduğu sürece durumun normal olduğunu gösterir. Buhârî bu hadisle İlmin yalnızca büyüklerden öğrenileceğine İşaret etmiş, Ebû Ümeyye el-Cumahî'nin Hz.Peygamber'den 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) rivayet ettiği "İlimin küçüklerde aranması kıyamet alâmetlerindendir" hadisine işaret etmiştir.

Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.

8 Aralık 2016 Perşembe

Cemaatlere düşmanlık mı yapılıyor?-Faruk Beşer


... Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e (sa) kadar hiçbir peygamberin tebliğ ve davet hayatında başkasına olduğundan farklı görünme ve yağcılık yapma olmamıştır. İlk gelen ayetler bunu Efendimiz'e de vurguyla hatırlatır. “Onlar isterler ki, biraz sen yağcılık yapasın biraz da onlar. Hayır, onlara asla itaat etme!”.

Yine öğrenmiş olduk ki, davetin daha ilk günlerinde Allah'ın, Resulü'ne “Sana ne emredildiyse sen onu açık açık haykır, müşriklerden ayrıl. Korkma, biz o alaycılar karşısında sana yeteriz” (Hicr 15/94-95) buyurmuş olması günümüz için de geçerliymiş. İslam, olduğundan farklı gözükerek anlatılamazmış, kişi nasıl yaşarsa öyle inanırmış.

... İslam'da cemaatler yoktur, tek bir cemaat vardır, o da başlı/imamı olan İslam ümmetinin dini ve siyasi temsilcisi cemaat-ı kübradır. Cami cemaatleri o deryaya götüren damlacıklar oldukları için onlara da mecazen cemaat denmiştir. O cemaat İslam ümmetini bölmez, bütünleştirir. Ve anladık ki, bölenler cemaat olamazlar, 'fırka' olurlar. Efendimiz'in ifadeleriyle, İslam ümmeti de yetmiş üç, yani pek çok fırkaya ayrılacak, ama hepsi cehenneme gidecek sadece 'Cemaat' ile beraber olanlar kurtulacak. Diğer ifadelerinde, “benim ve ashabım gibi yaşayanlar” kurtulacak. Demek ki 'Cemaat' o imiş, diğerleri ise fırka imiş...

... Bunlar çeşitli alanlarda hizmet veren dernekler, vakıflar, sivil toplum örgütleri, tarikat tekkeleri kısaca mekteplerdir. Bu anlamda bunlara karşı olmak hem dinen hem sosyolojik açıdan yanlıştır, anlamsızdır. Şu anda böyle bir durum da söz konusu değildir. Ancak bu oluşumlar da 'Cemaat' olamayacaklarına göre ya birer mektep olup dine dindarlığa hizmet edecekler, ya da fırka olup gidecekleri yeri kendileri belirlemiş olacaklar. Bu iki durumu ayıran özellik de şeffaf ve karşılıklı bilgileşmeye açık olmalarıdır. Eğer bizden başka doğru yoktur diyenler varsa onlar da fırka olmayı peşinen kabullenmişler demektir. Bu oluşumlar arasında iletişim olursa görülecek ki, aslında ortak yönleri ve ortak hedefleri sanıldığından da fazladır. Yüce Mevlamız'ın dediği gibi; “şüphesiz kalbi olan ve şahit olarak dinleyen için dersler vardır” (Kâf 34/50). Yani her şey yerinde görülecek ve öyle düşünülecektir.

Bu mektepler arası iletişim olmaz ve her biri kendini yegâne hakikat ve cemaat-ı kübra görürse, işte bu başımıza gelenler tekrar gelir.

Cemaatin kullanılması ise mümkün değildir. Çünkü cemaat sevad-ı azamdır, cumhurdur. Resulüllah (sa) buyururlar ki, “Benim ümmetim asla bir hatada ittifak etmez. O halde ihtilafa düşerseniz sevad-ı azama sarılın”. Sevad-ı azam cemaattir, o oluşmamışsa ulemadır, tek bir âlim de değildir. Kullanılanlar cemaat olamazlar. Onlar olsa olsa fırka olur ümmeti bölerler.

Böyle büyük bir konuda nefislerimize mağlup olmamalıyız. Efendimiz meseleyi özetlemiş: “Üç şey vardır ki, insanların helak olmasının sebebidirler: Boyun eğilen bir ihtiras/cimrilik, peşine düşülen nefsi arzular ve kişinin sadece kendi görüşünü beğenip onunla kalması”.


Yazının tamamı için: