22 Ocak 2016 Cuma

602.YANLIŞA MÜDAHALE VE ÇOĞULCULUK-Ebubekir Sifil

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

    
Kur’an ve Sünnet bizden, yaşadığımız ortama ve şartlara bukalemun gibi ayak uydurmamızı değil, içinde bulunduğumuz ortam ve şartları mümkün olduğunca Allah Tealâ’nın rızasına uygun hale getirerek yaşamamızı istiyor. Nasıl ki din, değişmek ve dönüşmek için değil, değiştirmek ve dönüştürmek için gönderilmişse; aynı şekilde müslüman da bu anlayış içinde hareket etmek durumundadır.

İçinde yaşadığımız zaman dilimi, bilhassa Batı’dan esen rüzgârların etkisiyle bir arada yaşama, hoşgörü, çoğulculuk… gibi kavramların hüküm sürdüğü farklı bir dünya fotoğrafı çıkarıyor karşımıza. Toplum olarak hiçbir muhakemeye tabi tutmadan kabul edip kullandığımız bu kavramların aslında ne anlama geldiği, neyi hedeflediği ve muazzez dinimiz tarafından ne ölçüde tasdik edildiği konusunda ciddi bir zihniyet krizi yaşadığımız ortada.

Kimilerine göre bu kavramlar esas alınıp, din, inanç, hüküm, fikir, kanaat… her ne varsa bunların icabına göre ayarlanmalıdır. Bu kavramlarla örtüşen inanç ve hükümlere hayat hakkı tanırken, bunlarla şu veya bu biçimde çatışanlar terk edilmeli, hayatın dışına atılmalıdır. Bu düşünceyi benimseyenlere göre, zikrettiğimiz kavramlarla çatışma teşkil eden dinî hükümler, hatta inançlar, bizi çağdaş toplumlar karşısında zor durumlara düşürüyor. Dünyaya bunları izah edemiyoruz. Dolayısıyla bunlardan bir an önce kurtulmak bir elzemiyettir!

Emr-i ma’ruf nehy-i münker
Yüce Kitabımız bizi “Ümmet” olarak tanımlıyor. Ümmet olmak, inançtan amele, hayatın sosyal, ekonomik, siyasi ve diğer boyutlarından geçmiş ve gelecek tasavvuruna kadar bizi biz kılan değerleri bütün olarak paylaşmak, yaşatmak ve çoğaltmak demektir.

Üstelik bizim“Ümmet” oluşumuz sadece kendimizi ilgilendiren bir mesele de değil. Bizim bu vasfımızın bütün insanlığa bakan bir yüzü de var. Yüce Kitabımız’da şöyle buyurulur:
“Siz insanlar için çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısı olmak üzere yaratıldınız. Ma’rufu emreder, münkeri yasaklarsınız ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân, 110)

Bu ayette Ümmet-i Muhammed’in vasıfları dikkat çekici bir tertibe göre zikir buyurulmuş. Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker imandan kaynaklanan hususlar olduğu halde, onlara kaynaklık eden iman, onlardan sonra zikredilmiş. “Bunun hikmeti ne olabilir?” diye düşündüğümüzde aklımıza gelen şu oluyor: Emr-i ma’ruf nehy-i münker, bu ümmetin “insanlık için”ortaya çıkarılışını izah eden vasıflardır. Zira emr-i ma’ruf nehy-i münker, imanın insanlığa dönük yüzüdür. Dünya adalet üzerine kaimdir ve adaletin ihlali bizzat münker bir durumu ifade eder. Mümin, imanının kendisine yüklediği sorumluluk bilinciyle o münkeri ortadan kaldırmaya ve adaleti yeniden ikame etmeye çalışır. İşte onun “insanlık için” ortaya çıkarılmış olması ile emr-i ma’ruf nehy-i münker arasında böyle kopmaz bir ilişki vardır.

Şu halde bu ümmet fertlerinin bulunduğu yerde Allah Tealâ’nın rızasına ve insanlığın hayrına olan ne varsa hakim olur, yaygınlık kazanır; O’nun rızasına aykırı düşen ve insanlık için değerli ve hayırlı olmayan şeyler de hayatın dışına atılır. Bu özellik bu ümmet için sadece bir fazilet olarak değil, aynı zamanda temel bir vazife olarak da ortaya çıkmaktadır.

Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurmuştur: “İsrailoğulları’nda meydana gelen ilk bozulma şudur: Birisi, (kötülük işleyen) başka biriyle karşılaşır ve ona, ‘Ey adam! Allah’tan kork, yaptığını terk et. Çünkü onu yapmak sana helal değildir’ derdi. Sonra ertesi gün onunla tekrar karşılaşır, fakat dünkü yaptığı, onunla birlikte yemesine, içmesine ve oturmasına engel teşkil etmezdi. Bunu yaptığında Allah onların kalplerini birbirine karıştırdı(benzetti).”

Efendimiz 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sonra, “İsrailoğulları’ndan kâfir olanlar Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlendiler...” diye başlayan ayetleri, “Fakat onların çoğu fasıktır.” mealindeki ayetin sonuna kadar (Mâide, 78-81) okudu ve arkasından şöyle buyurdu: “Dikkat edin! Allah’a yemin ederim ki sizler ya ma’rufu emredip münkerden sakındırır ve zalimin elinden tutup onu hakka döndürür, hak üzere tutarsınız (ya da kalpleriniz birbirine benzetilir).” (Ebu Davud)

Kavramı doğru anlamak
Kavramlar bizim hayat damarlarımız gibidir. Onların içinin farklı muhtevalarla doldurulmasına izin verdiğimizde, kendi kendimizi zehirlemiş oluyoruz. Günümüzde sıkça kullanılan, ama muhtevasını doğru tayin edemediğimiz için zamanla anlamını kaybedip buharlaşan kavramlardan ikisidir “ma’ruf” ve “münker”. Yukarıda mealini verdiğimiz ayet-i kerimede de geçtiği gibi, bu iki kavram Kur’an’ın en temel kavramlarındandır ve Ümmet-i Muhammed olarak bizler için de son derece önemli bir anlam ifade ederler.

Ma’ruf kelimesini, içinde geçtiği ayet ve hadisler de dahil olmak üzere her yerde “iyilik” diye tercüme etmek büyük bir cinayettir. Zira “iyilik” her şeyden önce bir “kavram” değildir. İkinci olarak da bu kelime, içini kimin doldurduğuna göre değişik anlamlar ihtiva eder. Şayet kelimeleri kavramlar doğrultusunda değil de, kavramları kelimeler doğrultusunda anlamlandıracak olursak, bir süre sonra ma’ruf bizim için kötü, münker de iyi olan şeyleri anlatmaya başlayacaktır.

Öyleyse vakit geçirmeden bu iki temel İslâmî kavramın anlam ve muhtevasına bakalım.

Ma’ruf, Allah Tealâ’ya taat, yakınlık ve insanlara iyilik anlamı taşıyan her söz, davranış ve tutumdur. Yüce dinimizin, işlenmesini teşvik ettiği bütün ameller bu kapsamdadır.

Münker ise bunun tam zıddıdır. Allah Tealâ’ya isyan, insanlara kötülük ve zarar anlamı taşıyan ve Yüce dinimizin yasakladığı her söz, amel ve davranış münkerdir.(İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, 3/216)

Şu halde bu iki kavramdan birine “iyilik”, diğerine “kötülük” demekle, aslında onların içini boşaltmış oluyoruz. Neyin iyi ve neyin kötü olduğunu günümüzde belli enformasyon merkezleri belirlediği için –yukarıda da söylediğimiz gibi– bir süre sonra, dinimizin ma’ruf dediği birtakım ameller “kötü” ve dinimizin münker dediği birtakım işler de “iyi” olarak telakki edilebiliyor toplum tarafından.

Bir müminin günaha razı olması mümkün değildir. Yanıbaşımızda bir günah işlendiği zaman ona en uygun metotla müdahale edip, işlenmesine veya en azından yaygınlaşmasına mani olmak görevimizdir. Oysa günümüzde “çoğulculuk”, “hoşgörü” gibi kavramlar moda ve herkesin istediği hayat tarzını rahatça yaşaması “insan hakları” çerçevesinde temel bir hak. Yanıbaşınızdaki komşu, sokağınızdaki esnaf veya aynı güzergâhı kullandığınız insan, sizin inanç ve kültürünüzle asla bağdaşmayan bir hayat yaşayacak, sizin dininizin “münker” dediği fiilleri açıktan işleyecek ve siz onu ikaz bile edemeyeceksiniz!

Efendimiz 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), “Ben müşrikler arasında ikamet eden her müminden beriyim” buyurmuş. “Niçin (böyle buyurdunuz) ya Rasulallah?” diye sorulduğunda da “Ateşleri birbirini görür.”karşılığını vermiş. (Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî)

Buradaki “ateşleri birbirini görür” ifadesinin ne anlama geldiği konusunda ulema şu ihtimaller üzerinde durmuştur:

1. Müminle müşrikin hükümleri bir olmaz.

2. İslâm yurdu ile küfür ülkesi arasında fark vardır. Bir müslümanın (mazeretsiz olarak) kâfirlerin memleketinde yaşaması caiz değildir.

3. Mümin, yaşantısında, ahval ve davranışlarında ve görünüşünde onlara benzememelidir. (Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, 7/129)

Peygamber vârislerinin görevi
İnsanlığı içine düştüğü bu şer gayyasından çekip çıkaracak tek umut ışığı olan Ümmet-i Muhammed’i kıvamda tutacak olan nedir?

Şüphesiz ki bunu yapacak olan bu ümmetin gerçek alimleridir. O vârisler ki, Allah Tealâ’nın rızasından başka bir hedefleri ve rıza-yı ilâhinin uzağına düşmekten başka bir korkuları yoktur. Ne dünyalıkta gözleri vardır, ne makam ve şöhrette. Onlar bizim hayatımızın işaret taşları, nirengi noktalarıdır. Toplum, ahvalini onlara göre ayarlar, onlara bakarak kendisine çeki düzen verir. Bu sebeple toplum olarak, ümmet olarak bizim için ekmek ve sudan önce, ruhumuzu kıvamda tutacak alimler gereklidir.

Gerçek fonksiyonu bu olan alimlerin yerini, Kur’an-ı Kerim’in “bel’am” tiplemesiyle dikkatimize sunduğu sahte alimler aldığında ise, İsrailoğulları’nın başına gelenin bizim de başımıza gelmesi –Allah korusun– işten değildir.
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Canımı elinde bulundurana yemin ederim ki, ya ma’rufu emredip münkerden sakındırırsınız, ya da Allah’ın size, katından bir azap göndermesi yakındır. Sonra O’na dua edersiniz de, duanıza icabet edilmez.”(Tirmizî)

Ali el-Karî, bu hadisin şerhinde, Efendimiz 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yeminli ifadesini de dikkate alarak şu açıklamayı yapıyor: “Allah’a yemin olsun ki, şu ikisinden biri mutlak surette olacak: Ya sizden emr-i ma’ruf nehy-i münker, ya da indirilen bir azap ve bu azabın kaldırılması konusundaki dualarınıza icabet edilmemesi.” (Mirkat, 8/866)

İşte alimlerin görevi bu noktada ortaya çıkıyor. Hem kendilerini hem de toplumun diğer kesimlerini, herhangi bir ayrım yapmadan kuşatacak olan bir azaba düçar olmamak için olanca gayretlerini sarf ederek yöneticisiyle yönetileniyle bütün toplumu uyarmak onların adeta varlık sebebidir.

Bu gayret, toplumun her kesimine sesini duyurup etkisini ulaştıran propaganda merkezlerinin tahribatının önüne geçecek etkinlik ve yaygınlığa kavuşmadıkça, toplumda münkeratın hakimiyeti devam edecektir. Bu devam ettiği sürece de başta alimler olmak üzere bütün toplum bunun zararını görecektir.

Zarar da fayda da umumi
Toplumda ma’rufun hakim olması topyekün bir berekete kaynaklık ederken, münkerin hakimiyeti de topyekün zarar ve ziyanın sebebi olacaktır. Toplumun içinde bulunduğu ahvalden haberdar olan hiç kimsenin, “nasıl olsa ben münker işlemiyorum; başkasının işlediği münkerin zararı bana dokunmaz” demesi hem müslümanca, hem de gerçekçi değildir. Bir hadiste ifade buyurulduğu gibi, gördüğümüz bir münkeri gücümüz yetiyorsa elimizle, yetmiyorsa dilimizle ortadan kaldırmaya çalışmalıyız. Bu işin farz-ı kifaye olan kısmıdır ve herkes terk ederse herkes günaha girer, sorumlu olur. Ancak bunu yapamıyorsak, “çoğulcu bir toplumda yaşıyoruz, herkes istediğini yapar” deyip de kendimizi tehlikeye atmamalı, o münkeri kalben reddederek hiç olmazsa günahına ortak olmamalıyız.

Evet,münkeri kalben reddetmek en zayıf imanın tezahürüdür ve bir toplum ne adına olursa olsun münkere buğz etme refleksini kaybetmişse, toptan günaha batmış ve ilâhi gazaba müstehak olmuş demektir. Bu durumu dile getiren bir hadisinde Efendimiz 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: “Yeryüzünde bir günah işlendiğini gören bir kimse, onu çirkin bulur ondan ikrah ederse, o günahı hiç görmemiş kimse gibi olur. Kim de o günah gıyabında işlendiği halde ondan haberdar olur ve ona rıza gösterirse, onu bizzat gör(en ve müdahale etmey)en gibi olur.” (Ebu Davud)

Çoğulculuk, özgürlükler ve saire adına açıktan açığa işlenen münkerata sessiz kalan, yerinde ve üslubunca müdahale edip düzeltebileceği arızalara dahi omuz silkip “bana ne” diyen fertlerden müteşekkil bir toplumun; değerlerine, geçmişine, kültür ve inancına değil, varlığına bile sahip çıkması müşkül hale gelir.

Hz. Ali 
(radıyallahu anh) şöyle der: “Dininizden (nefs, şeytan veya düşman tarafından) mağlup edile(rek terk ede)ceğiniz ilk şey, elinizle yaptığınız cihattır. Sonra dilinizle yaptığınız (ı aynı şekilde terk edeceksiniz), sonra da kalbinizle yaptığınız cihat (elden gidecek). Her kimin kalbi ma’rufu ma’ruf ve münkeri münker olarak tanıma(maya başlar)sa ters döner, alt üst olur.”(İbn Abdilberr, et-Temhîd, 24/313)

Probleme şaşı bakmakGünümüz insanı, maruz kaldığı propaganda bombardımanı karşısında şu düşünceye kolayca zihnini kaptırmıştır:

Müslümanlar dinlerini yanlış anlayıp yanlış yorumladıkları için geri kaldılar. Eğer gelişmiş ülkelerin seviyesini yakalamak istiyorsak, eskimiş din anlayışını terk edip, “çağa uygun” bir din anlayışı geliştirmemiz lazım.

Bu düşünce öldürücü bir zehir gibi müslüman nesillerin beynini ve kalbini adeta felce uğratmıştır. Oysa müslümanlar Batı alemi karşısında mevzi kaybettiyse bunun sebebi dinlerini yanlış anlamış olmaları değil,dinlerinin gereğini yerine getirmemeleridir.

Tarih içinde müslümanlar dünyaya adalet dağıtacak güce ve insanlığın müşahede ettiği en ihtişamlı ve uzun ömürlü medeniyeti kuracak kabiliyet ve birikime sahip olduysa, bu, dinlerini doğru anladıklarının en büyük delilidir. Bugün bu durumda oluşumuz, o medeniyetin kurucu dinamiklerini ihmal etmiş olmamızdan, o iman safiyetini ve inanmışlık şuurunu aynı şekilde devam ettirme iradesini gösteremeyişimizdendir.
Bugün dahi, kapı komşumuzdan yakın ve uzak coğrafyalara kadar nerede ne olup bittiğine sadece seyrediyor ve sahaya inip oynamak yerine tribünlerden seyretmeyi tercih ediyorsak, bu, emr-i ma’ruf nehy-i münker şuurunu kaybettiğimizin işaretidir. Hoşgörü, çoğulculuk ve benzeri kavramlar bizi çevremizde olup bitenlere karşı ilgisiz kalmaya, hatta giderek her türlü münkerat ve ma’siyeti “özgürlük” sınırları içinde telakki etmeye götürüyorsa suçu ve suçluyu başka yerde aramak beyhudedir.

Elbette emr-i ma’ruf nehy-i münker her önüne gelenin yapacağı bir iş değil, herkesin kendi konum, yetki, birikim ve kabiliyeti çerçevesinde yürütülmesi gereken bir faaliyettir. Dolayısıyla günümüz şartlarında bu hayatî fonksiyonu yerine getirecek sivil örgütlenmeler ve insanların tepkisini değil, takdirini celp edecek metot ve vasıtalarla yürütülmesi bir elzemiyettir.

Elbette bunu söylerken insanların bireysel hayatlarına müdahale etmeyi, toplumda kaos ve kargaşa oluşturacak ve düzeni bozacak davranışlarda bulunmayı telkin ediyor değiliz. Hatta böyle davranmanın, fitneye yol açacağı için bizzat kendisinin bir münker olduğunu söylüyoruz.

Kastettiğimiz, bizzat kendi nefsimizden başlayarak etrafımıza en uygun metot ve aracı kullanarak ma’rufa çağırıcı bir tutum içinde olmaktır. Zina yolundaki bir genci kolundan tutup zorla geri çevirmek değil, gençleri zinaya götüren yolları tıkayıcı, evliliği kolaylaştırıcı ve teşvik edici çalışmalar yapmaktır mesela.

Yahut manevi dinamiklerimizi toplumda yeniden harekete geçirmek ve etkin kılmak için insanımıza din, tarih, kültür şuuru veren sosyal, kültürel ve ilmî çalışmalar yapacak sivil örgütlenmelere gitmektir.

Ebubekir Sifil

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

20 Ocak 2016 Çarşamba

601.PRATİK HOCALIK-Nureddin Yıldız

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

**İslam insandan insana öğrenilen bir dindir. Müslümanların da tek örneği Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemdir. O’nun örnekliğini taşıyan ilimler kâğıtta kaldığı müddetçe insana bir fayda sağlamaz. O’nun yürüdüğü yerden yürümeli ki mü’min Resûlullah’ı örnek almış olsun. 


**Çok bilmekten daha önemli olan mefhum;

bilindiği kadarıyla dine hizmet etmek ve dini öğretmeye çalışıp yaşanmasına vesile olmaktır. Hiç kimse bunu başka mercilere devredip kendini bu mesuliyetten kurtaramaz. Tıpkı bir abdest için onca yolu giden Ali radıyallahu anh gibi. Böyle bir halifeye sahip Müslümanların bilgilerini saklama veya küçük görme hakkı yoktur. Bu bir mesuliyettir.

**Öğretmiş olmak için öğretmek, amaç dışıdır. Olması gereken, öğrettiğini yüz yıl sonrasına ulaşması umuduyla öğretmektir. Bu umut ve heyecanı taşımak şarttır. Heyecan ve ihlâsla yapılan her iş meyvesini bugün, yarın veya yıllar sonra dahî mutlaka verecektir.

**Müslüman davet ettiği İslam’ın üzerinde izlendiği kişidir. Örnek alınabilecek konumda bulunan bir Müslüman; yapılmasında bir beis olmayan veya mübah olan işleri dahî yapmakta imtina etmelidir.

**İslam’ı öğreten kimse, karşısında bulunan kitlenin sayısına takılı kalmaz. Bu sebeple görevi Allah’a davet etmek olduğu için az sayıya takılıp bıkkınlık göstermez. Bilinmelidir ki Allah; dinine tebliğ edene, davet edilen topluluğun sayısına göre değil davette güdülen niyete göre muamele eder.

**İslam için hizmet “hocalık” makamına sahip kişilere has bir özellik değildir; çünkü toplumun “Belirli bir makama geldikten sonra hizmet ederim.” demekle geçirilecek zamanı yoktur. Bu sebeple herkes bildiği kadarıyla dinine hizmet etmek zorundadır. Herkes bildiğinin hocasıdır.

**Dinimiz İslam, insan dinidir. Melek dini değildir. Cemadata inmiş bir din de değildir. İnsana inmiştir. İnsan olan bir peygamberin ağzından Allah bize bu dini ulaştırmıştır. Bunun en tabii sonuçlarından birisi de dinle ilgili hususları insanların insandan alıp yaşamalarının daha kolay, daha çabuk ve daha müessir olmasıdır. En teknolojik cihaz bile abdesti bir nine kadar öğretemez. İnsan, insan için gelmiş olan dini insandan öğrenir. 


**İnsan, insanı taklit eder. İnsanın dışındaki araç ve gereçler, yardımcı öğeler olarak görülmelidir.“Dinimiz, insana inen ve insan olan bir peygamberin lisanından bize ulaşan bir din olduğu için insanın öğretme/eğitme kapasitesi herhangi bir cihazla/sistemle ölçülemeyecek kadar üstündür.” Bunu şu manada kullanmak istiyoruz: Cami imamı, Kur’an öğreten muallim, öğretmen, filan yerde sireti nebiyi öğreten hocaefendi veya öğretmen ya da çocuğuna abdest ve akideyi öğretecek olan anne, baba, hacı dede... Bir insana Allah’a ait şeyleri öğretecek kimsenin adının öğretmen/hoca/müezzin olması gerekmiyor. Neden? Müslüman isek hepimiz dinimizin hocasıyız demektir.Baba isen sen dininin hocasısın. Anne isen dininin hocasısın. Bir yerde çocuklarla ilgilenen bir iş yapıyorsan dininin hocasısın. Çalıştığın iş yerindeki arkadaşlarından üstün bildiğin ne varsa o hususta dininin hocasısın. Allah onlardan razı olsun, ashabı kiramdan hangisi öğretmenlik sertifikası alarak insanlara din öğrettiler? Kaç sahabi Kur’an’ı ezber biliyordu? Kaç sahabi on bin hadis biliyordu? Kaç sahabi Şeriat’ın bütün ahkâmını biliyordu? Yüzde yüz İslam’ı bilen, “Şu helaldir, bu haramdır.” diyen 120 civarında sahabi vardı... Bu da gösteriyor ki ashabı kiramın âlim denecek insan sayısı 120 sahabi olduğuna göre binde bir âlim/müftü denecek sahabi vardı, binde bir oranında. Ama “Allah’ın indirdiği Kur’an’ı, Şeriat’ı yeryüzüne yayan sahabi kaç kişidir?” diye sorduğunda karşımıza 120.000 sahabi çıkıyor. Neden? Kim Peygamber aleyhisselamdan iki ayet öğrendiyse hemen gidip önce evine sonra da arkadaşlarına o ayetleri öğrettiler. Hatta ve hatta Ömer bin Hattab radıyallahu anh gibi ismi İslam’la neredeyse özleşecek kadar büyük bir isim ne diyor? “Komşumla –nöbetleşe- inen ayetleri öğreniyorduk.” diyor. “Bir gün ben işime gidiyordum, komşum Peygamber aleyhisselamın yanında bulunuyor ve o öğrendiği ayetleri akşam gelip bize anlatıyordu. Öbür gün o işine gidiyor, ben Peygamber aleyhisselamın yanına gidiyordum.” Ayetleri ve dini nöbetleşe öğrenip öğretiyordı.

Kim ne biliyorsa o onun hocası demektir. Pratik hocalık da budur. Ne öğrendin? Abdest. Bitti! Abdest uzmanısın. 

Ashabı kiramın yaklaşık dört-beş bin tanesinin hayatlarına ait ayrıntılar var elimizde. Ashabı kiramı anlatan o ilk dönemlere ait kitaplar var. İşte, “Filan sahabi şurada doğdu, şöyle yaşadı, burada öldü.” diyor. Yaklaşık olarak 120.000 sahabi Peygamber aleyhisselamın veda hutbesini dinledi. Bunlardan 500 tanesi hafız değildi. Kur’an’ı ezber bilmedikleri gibi Peygamber aleyhisselam efendimizin yaklaşık 50.000 e varan hadislerinden 5.000 hadis bilen iki sahabi yoktu. Bir Ebu Hureyre var. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hanımı, anamız Âişe radıyallahu anha 3.000 hadis bilmiyordu. Eşi, Peygamber aleyhisselam efendimizin konuştuğu binlerce hadisten onun kulağına 2.000 tane geçmiş. Biliyorduysa da kendisi ile beraber ahirete gitmiş o bilgiler. Ama din Âişe’den öğrenildi. Bütün dini Âişe öğretemedi, radıyallahu anha. Bildiği şeylerde dinin uzmanı oldu. Yatak odasıyla alakalı şeyleri Âişe’den iyi anlatan olmadı. Dolayısıyla ashabı kiram “Bu dini Âişe’den öğrendik.” diyorlar. Hâlbuki aynı Âişe’nin ahkâmla ilgili bilmediği şeyler de vardı. Herkes dininin hocasıdır. Herkes dinine hizmet etmek zorundadır.

**Bugün yeryüzünde İslam var elhamdülillah, milyara yakın insan Allah’a iman ediyor, “Müslüman’ım.” diyor. Bugün yüz binlerce minareden ezanlar okunuyor. İslam’ın asırlar boyunca devleti oldu, İslam medeniyetler kurdu. Bütün bunlar, şu 1435 seneden beri İslam adına yeryüzünde okunan ezanlar, kurulmuş devletler, yaşatılmış medeniyetler bir insana yüklenecek olsa elbette Peygamber aleyhisselam efendimizin göz nuru el emeğidir ama pratikte bunlar Mus’ab bin Umeyr isimli kırk yaşına gelmemiş bir delikanlının ürünüdür. Yesrib diye bir köye gitti. Orada İslam’a zemin hazırladı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi davet etti, “Gel, Yesrib İslam oldu Ya Resûlellah!” dedi. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabıyla oraya hicret ettiler. Medine’de İslam devleti kuruldu ve kıyamete kadar da inşallah İslam bir medeniyet olarak insanları Allah’a kavuşturan bir araç olarak var, olmaya da devam edecek. Mus’ab bin Umeyr bu işin banisi. Bu işi kuran, yaşatan ve ilk çekirdeği ortaya çıkaran ama Mus’ab bin Umeyr Uhud’da şehit olduğunda Kur’an’ın beşte ikisi inmemişti henüz. Hac dâhil İslam’ın emirlerinin çoğu ortada yoktu. Kadınlara ait tesettür bile yoktu. Mus’ab bin Umeyr bugün bir imam-hatip talebesinin, Kur’an kursundaki bir talebenin bildiğinden daha az Kur’an biliyordu, daha az İslam biliyordu. Ama bildiğinin hocası oldu. Onu pratiğe döktü. Sonuç İslam oldu. 

**Şeytanın üzerimizdeki uyguladığı tuzaklarından birisi, bizim İslam’ı üst uzmanlara havale etme hastalığımızdır. 

**Dinimizi yokuşa sürmenin gereği yoktur. Dini hocalara yıkmanın gereği yoktur. Hepimiz bu dinle Allah’ın huzuruna çıkacağız. Bu din bizi cehennemden kurtaracak. Bu din sayesinde inşallah cennete gireceğiz diye umut ediyoruz. O zaman hepimiz dinimizin hizmetkârıyız. Hepimiz bildiklerimizin hocasıyız. Herhangi bir Kur’an kursunda okumuş bir kadın, herhangi bir imam-hatip lisesini okumuş ve bitirmiş bir insan Mus’ab bin Umeyr’den çok daha fazla şeyler biliyordur. Bir defa Kur’an’ın bütününü baştan sona bir defa hatmetmiştir. Allah ondan razı olsun. Mus’ab ra, Rabb’ine kavuştuğu zaman okuyacağı Kur’an ve Mushaf yoktu meydanda. Bildiği birkaç ayetle gönülleri fethetti. Ashabı kiramın neredeyse tamamına yakını Kur’an’ın bütününü göremeden Rabb’lerine gittiler. Bütününü ezberleme imkânları, çocuklarına ezberletme imkânları olmadı. Ama Allah’a tam memnun olunmuş kullar olarak gittiler. Mesele demek ki tamamını bilip uzmanlaşacaksın, değil. Böyle değil bu din. Bir ayet, insanı kurtarmak için yeter. Sen samimi bir şekilde sadece tahareti biliyorsan, sadece abdesti guslü biliyorsan o bile bir insanın kurtulması için vesiledir. Allah görmelidir ki sen elindekini pratiğe çevirdin. O kadardı senin takatin. Daha üstesinden gelemedin. Bunu görsün Allah. ihlastır Allah’ın aradığı.

 Başta ne dedik? “Her anne-baba öğretmendir, muallimdir hocadır. Her idareci hocadır. Arkadaşı olan herkes hocadır. Bir kelime fazla bilen o bir kelimenin hocasıdır. Din pratiktir. İnsana inmiştir bu bunu gerektiriyor.” dedik.

 Din öğreten kişi abdestinden cihadına kadar Allah’ın kitabında Peygamber aleyhisselamın Sünnet’inde din olarak ne varsa, fukahanın kitaplarını dolduran din maddesi olarak ne varsa seçilmiş olduğunu bilmek zorundadır. Bu Ümmet’in dinini öğretmek için velev ki beş kişilik bir grupla ilmihâl okuyan bir arkadaş grubu olsun, onlar kimin evinde toplanıyorsa o seçilmiş bir evdir. Kim onlara “Bismillahirrahmanirrahim” deyip açıp kitabı okuyorsa o seçilmiştir. Oraya katılanlar da seçilmişlerdir. Bunları seçen de Allah’tır. Allah’ın milyarlarca kulu imandan yoksunken ya da imana ulaşmış ama caminin dibinde ibadet nimetinden yoksun yaşarken, cahil kalmayı kabul ederken, cahil kalmaktan arlanmazken Allah, eğer bir kulunu bir mecliste oturacak, ilim öğrenecek bir insan diye seçmiş ve kalbine bu sıcaklığı vermişse bu şükür yapmayı gerektiren, şükür secdesi gerektiren bir seçilmişliktir elhamdülillah.

Hocalığımız da pratik olmalı.Biz kıyamete kadar devam etmesi gereken Allah’a iman ve Allah’a ibadet zincirinde bir halka olarak görürüz kendimizi. Sevgili Peygamber aleyhisselam efendimiz dünyanın en ağır işkencelerine muhatap oldu. Kanlar içerisinde kaldı. Mübarek bacağından kanlar aktı atılan taşlardan sonra. Gelip melek “Şu iki dağın arasında ezelim mi bu adamları, intikamın olsun senin.” dediğinde Peygamber aleyhisselam Allah’a şirk koşan, putperest, kendi çocuklarını gömecek o katil adamlara bakıp da “Allah bildiği gibi yapsın.” demedi. Ne buyurdu? “Aman ha. Aman bunlar cahil, kıymet bilmiyorlar ama bunların neslinden birisi gelir de iman eder. Aman bunlara bir şey yapmayın.” dedi. Engel oldu. Neden engel oldu? Gelecek kuşakları düşündü sallallahu aleyhi ve sellem. Taif’te de böyleydi, Mekke’de de böyle oldu. Sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin vefatından sonra her yerde irtidat, dinden dönme, “Madem peygamber öldü peşinden gitmeyiz.” deme hastalıkları peyda olduğu hâlde sadece gelecek kuşakları iman eder belki dediği Taif’te irtidat hareketi olmadı. Emel budur, umut budur işte. Bir hoca, din öğreten muallim, mürebbi önündeki yirmi kişiyi hesap ederek iş yapamaz. Önündeki yirmi bin seneyi hesap ederek iş yapacaksın. O çocuğun öğreneceği abdestin, o çocuğun öğreneceği “Faiz haramdır.” ayeti bin sene sonra dünyanın başka bir kutbunda hidayete erecek bir insana ulaşacak inşallah diye bekleyeceksin. Umut budur. Bu mantık, bir Müslüman’ın insanlardan teşekkür veya algılama beklemesine de engeldir. “ anlatıyoruz, anlatıyoruz. Anladık diyen bile yok.” demez bir mü’min. Anlamasınlar. Senin vazifen onları mum gibi eritmek değil Allah’a davet etmektir. Velev ki seni öldürmeye gelsinler, Mus’ab bin Umeyr’i de öldürmeye gelenler hayat buldular onun önünde. “Tamam, öldüreceksen öldür, hele bir dinle; sana bir iki ayet okuyayım.” dedi. Ayetin sonunu getirmeye kalmadan “Ya ben senin adamın nasıl olurum?” dediler. Ölüme hazırdı ve insanlardan bir karşılık beklemiyordu. Rabb’inin cennetinden başka bir beklentisi yoktu. Rabb’i de o cenneti ona ihsan etti. İmanımız budur bizim. Biz talebenin performansına göre hareket etmeyiz. Talebeden çıkacak reflekslere göre “Vallahi başarılıydık.” filan diyemeyiz. Başarımızı melekler ölçer bizim. O ölçüm aracı da ihlasımızdır.

 Bıkmadı Peygamber aleyhisselam efendimiz. Onun vekili olan hoca bıkmayacak. Bıkamazsın. Bıkma hakkı yoktur muallimin. Yani insanlar namaza gelmiyor diye “Nasıl olsa ezan okuyoruz, kimsenin de ezanı dinleyip geldiği yok. Bari masraf olmasın ezanı kaldıralım!” diyor muyuz? Var mı böyle bir iddia. Hiç duyuldu mu? “Madem gelmiyor. Niye boşuna ezanı okuyoruz?” deniyor mu? Hayır. “Melekler dinliyor.” diyoruz. “Biz Rabb’imizin en büyük olduğunu, Allahu Ekber’i ilan edelim gelmeyen gelmesin.” diyoruz. Doğrusu da budur. Yapılması gereken de budur. Hocalığa gelince, öğretmeye gelince “Elli kere anlattık, daha bunun yapacağı yok!” diyemezsin. Elli bir duruyor. “Yüz on kere anlattım.” Yüz on bir bekliyor. Senin vazifen insanları mum gibi eritip secdeye kapandırmak değil. O kıvam için çalışmaktır. Dokuz yüz elli senelik ömrün olsa dokuz yüz kırk dokuzuncu senede bile sen hâlâ namazı anlatacaksın. “Ee, bu kadar olur mu?” Olur tabii. Olmadı mı? Oldu! Yapan yaptı. Dokuz yüz elli sene sabretti. Demek on sene daha ömrü olsaydı dokuz yüz altmış sene yapacaktı bu işi. İmanımız budur. Böyle gördük peygamberleri aleyhimüsselam cemian. Böyleydi peygamberler. Böyle oldukları için de bereket yağdı üzerlerine. Belki iki kişi, üç kişi kazanamadılar ama Rabblerini kazandılar. Allah’ı kazanmaktan büyük bir kazanç var mı? Allah’ı kazandın sen, ne yapacaksın talebeyi? Cemaati ne yapacaksın? Yetmedi mi Allah sana? Böyle düşünmemiz gerekiyor. En pratik hocalık budur. Talebe sayarsan “Geçenki derse on kişi katıldı, şimdiki derste on üç kişi oldu. Eyvah dokuza düştü.” Sayılarla uğraşan, matematiğin içinde kaybolur gider. Bu Ümmet, sayı Ümmet'i değil ihlas ve takva Ümmet’idir. Bir kişinin peşinde yirmi sene uğraşırız. İki kişi için iki yüz sene uğraşırız yeter ki ömrümüz olsun. Bu şekilde düşüneceğiz. Kendi çocuğumuz için de yeğenimiz için de çevremiz için de önümüze öğret bunları diye kim konduysa onun için de böyle düşüneceğiz. Bu, Ümmet-i Muhammed’in karakteridir. Öyle Yahudiler gibi “Bunun benim sözümü dinleyeceği yok!” deyip çekip gitmek bizde yok. Peşinden gideceğiz. Ne zamana kadar? Ya o bu dünyadan çekip gidecek ya ben çekip gideceğim. Ama ben Rabb’ime anlatacağım. Gülecekler, eğlenecekler. Öyle insanların gülmesinden, dedikodusundan da çekinmeyeceğiz. Pratik hocalık budur. Kardeşler, “Bu Ümmet, insana inmiş bir dini insandan daha pratik alır.” dedik ya bunun en önemli gereklerinden birisi de din öğretme durumunda olan anne, baba, muallim, başkan, üye, yönetim kurulu, hoca, hacı, müezzin, öğretim üyesi adı ne ise din öğreten kişi; velev ki o din bir abdestte başı mesh etmekle ilgili bir şey olsun o da din. Başını mesh etmezsen abdestin oluyor mu? Olmuyor. Abdestin olmazsa namazın oluyor mu? Olmuyor. Namazın olmazsa mü’min oluyor musun? Yok. Başı mesh etmek o zaman din demek. Bir kişi sana başı mesh etmeyi yanlış öğretmiş olsaydı kırk sene boşuna namaz kılmış olacaktın sonra öğrendiğinde bunu. Demek bizim dinimizin hiçbir meselesi basit değil, atılabilir, bir kenara bırakılabilir değil. Kim din öğretme durumunda ise o, örnek olduğunu bilecek. 

Hepimiz kendimize yönelik bir ders çıkaracağız.  Bu din pratiktir. Bu dinin rampaya sürülecek bir şeyi yoktur. Biz kendi kendimize yokuş üretiyoruz. Hatalarımız, yanılgılarımız bizim az bilmişliğimizdendir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabını, Ebu Bekir’i, Mus’ab’ı örnek alacağız, onların yaşantısı pratikti. Dini taviz vermeden, esnetmeden olduğu gibi yaşamamız mümkündür. Allah böyle bir din göndermiştir. Bunu durup dururken yokuşa sürmemiz mümkün değil. 

"Pratik Hocalık"- Nureddin Yıldız Hocaefendi’nin 11.11.2012 tarihli (186.) Hayat Rehberi dersidir
.

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"



Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR      

18 Ocak 2016 Pazartesi

600.ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ ( MURÂKABE ) 68.Hadis

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


68- الثَّامِنُ : عَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي اللَّهُ عنهُ قال : قالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : مِنْ حُسْنِ إِسْلامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَالاَ يَعْنِيهِ »حديثٌ حسنٌ رواهُ التِّرْمذيُّ وغيرُهُ .

68. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terketmesi, kişinin iyi müslüman oluşundandır.”
Tirmizî, Zühd 11. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 12

Açıklamalar
Dünyada lüzumsuz, boş ve faydasız hiçbir şey yoktur. Allah Teâlâ her yarattığını bir hikmete dayalı ve bir hizmete uygun yaratmıştır. Ancak herşeyin herkes için her zaman gerekli olması da hiç şüphesiz düşünülemez. İşte hadiste işaret buyurulan mâlâyânî, “kişinin dinine ve dünyasına faydası olmayan şey” anlamındadır.
İnsanı doğrudan ilgilendirmeyen şeylere bu anlamda “lüzumsuz” veya “gereksiz” denilebilir. Halkımız “üstüne elzem olmayan işe karışma” derken, işte bu mânâyı dile getirmektedir.
Neyin mâlâyânî, neyin gerekli olduğunu ayırabilmek için, öncelikle sağlam değer ölçülerine sahip olmak lâzımdır. Hiç şüphesiz müslümanlar için müslümanlığın değer ölçüleri esastır. O halde olgun mü’min, müslümanlığın ölçülerine göre yaşayan ve çevresini bunlara göre değerlendiren kişidir. Mâlâyânînin terkedilmesi, müslümanın sürekli uyanık olduğunu gösterir. Murâkabe fikri ile yaşadığını belgeler.
Mâlâyânîyi terketmek, gerekli olanı icabeden yerde gerektiği ölçüde yerine getirmek demektir. Toplumda olumsuz gelişmelerin önlenmesi, büyük ölçüde gereksizlerin terkedilmesiyle mümkün olacaktır. Bu sebepledir ki, İslâm âlimleri bu hadisi “medâr-ı İslâm” olan dört hadisten biri kabul ve ilân etmişlerdir.
Gereksizi terketmek, lüzumluları önem sırasına koyma fikrini de beraberinde getirir. Böylece müslüman, her konuda en lüzumlu olanı işlemek, en gerekli olanı ortaya koymak başarısını ve basiretini yani olgunluğunu gösterir. Bu da onun güzel müslüman olduğunun delili olur.
Mâlâyânî ile meşgul olmak, lüzumluları ihmal etmeye götürür. Çünkü gerekli-gereksiz herşeyle meşgul olmak insanı, kolayı tercihe sevkeder. Bütün bunlar ise, sonuçta müslümanı fuzûlî işlerin adamı durumuna düşürür. Bu bakımdan hadis, fevkalâde önemli bir tesbit yapmakta, iyi müslüman olabilmek için her şeyden önce kendisini ilgilendirmeyen fuzûlî işlerle meşgul olmamak gerektiğine dikkat çekmektedir. Çünkü ömür kısadır ve hızla geçmektedir.
Gerekli-gereksiz herşeyin harman olduğu günümüzde sadece lüzumlu işlerle meşgul olabilmek, ancak gerçekten olgun bir iman ile mümkündür.


Hadisten Öğrendiklerimiz


1. Kendisini doğrudan ilgilendirmeyen söz ve işlerle meşgul olmamak, müslümanın iyi bir seçim bilincine sahip olduğuna ve imanının olgunluğuna işarettir.
2. İnsan, dünya ve âhireti için gerekli ve lüzumlu olan işlerle meşgul olmalıdır.
3. Mâlâyânîyi terk, sürekli ilâhî denetim altında bulunduğu şuurunun bir sonucudur. Murâkabe’nin en büyük pratik faydası budur.




"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR     

15 Ocak 2016 Cuma

599.ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ ( MURÂKABE ) 67.Hadis

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


67- السَّابِعُ : عَنْ أبي يَعْلَى شَدَّادِ بْن أَوْسٍ رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «الكَيِّس مَنْ دَانَ نَفْسَهُ ، وَعَمِلَ لِما بَعْدَ الْموْتِ ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَه هَواهَا ، وتمَنَّى عَلَى اللَّهِ الأماني »رواه التِّرْمِذيُّوقالَ حديثٌ حَسَنٌ قال التِّرْمذيُّ وَغَيْرُهُ مِنَ الْعُلَمَاءِ : مَعْنَى « دَانَ نَفْسَه » : حَاسَبَهَا .

67. Ebû Ya’lâ Şeddâd İbni Evs radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören) dır”Tirmizî, Kıyâmet 25. Ayrıca bk. İbni Mace, Zühd 31

Şeddâd İbni Evs 
(radıyallahu anh)
Konuştuğu zaman güzel konuşan ve kızdığı zaman gayzına hâkim olan Şeddâd, müslüman bir ailenin çocuğudur. Künyesi Ebû Ya’lâ veya Ebû Abdurrahman’dır. İlim ve hilm yönünden pek üstündü. Âbid, zâhid, yufka yürekli, temiz kalbli kâmil bir müslümandı.
Hz. Peygamber’den 50 kadar hadis rivayet etmiştir. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. Hicrî 58. yılda 75 yaşlarındayken Kudüs’te vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.


Açıklamalar

Sonlu bir dünyada sorumlu ve belli bir ömre sahip olan insanoğlu, dünyayı ve sonrasını değerlendirirken bazı güç odaklarının tesiri altında kalmıştır. Bunlar iman, dünya, nefis, öteki insanlar ve şeytandır.
“Nefse hakimiyet” ve “ölüm sonrası için gayret” şeklinde belirlenmiş olan akıllılık göstergeleri, büyük ölçüde kâmil, yani etkili bir iman ile alâkalıdır. “Nefse hakimiyet”, aklı hayata egemen kılmak demektir. “Âhiret” ise, akıllılıkta dikkate alınacak çok önemli ve temelli bir unsurdur. Davranışlarını âhiretteki sonuçlarını dikkate alarak ayarlamak gerçek anlamda “akıllı kişi”lerin tavrıdır. “Herkes yarın için önceden neler gönderdiğine dikkat etsin” [Haşr sûresi (59), 18] âyeti, “ölüm sonrası için denetimli çalışan”ların ne kadar isâbetli ve akıllı işler yaptıklarını belgelemektedir. Nitekim İmam Tirmizî, bizim “nefsine hâkim olan” diye tercüme ettiğimiz ifadenin “kıyamette hesaba çekilmeden önce öz nefsini hesaba çeken kişi” demek olduğuna işâret etmektedir. Sonra da bunu desteklemek üzere iki görüş nakletmektedir.


Hz. Ömer 
(radıyallahu anh) demiş ki:
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Büyük duruşma için hazırlık yapın. Âhiretteki hesap, ancak dünyada nefsini hesaba çekmiş olanlar için hafif ve kolay olacaktır.”


Meymûn İbni Mihrân’ 
(radıyallahu anh) da şöyle der:
“Kul, yediğini ve giydiğini nereden karşılıyor?” diye ortağını gözetleyip durduğu gibi, kendi öz nefsini denetlemedikçe asla takvâ sahibi olamaz.”


Sevgili Peygamberimiz 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir başka hadîs-i şerîflerinde:
“İşlerin asıl değeri sonuçlarına göre ölçülür”(Buhârî, Kader 5; Rikâk 33; Tirmizî, Kader 4) buyurmuştur. İnsanın akıllısı ve hası da âhirette belli olur. Orada, hayatının hesabını yüz akıyla verebilen kişi, dünyayı iyi yönleriyle âhirete taşımayı başarmış demektir. Hadisimizdeki “akıllı kişi” tarifine uymuştur. Başkalarının onun hakkında şöyle veya böyle konuşmalarının hiçbir kıymeti yoktur.


Âcizliğin alâmeti olarak hadiste “nefsini hevâ ve heveslerine tâbi kılmak” sonra da “Allah’tan dileklerde bulunmak” sayılmıştır. His ve hevesleri peşinde ömür tüketen insanlar, zaman zaman kapıldıkları hesap verme kaygısı sonucu boş ümitlere ve temennilere kucak açarlar. Kuruntulara kapılırlar. Tabiî bunlar neticeyi değiştirmez. Nefsine uymuş kişilerin belki de tek çareleri kuruntularıyla avunmaktır. Şu âyetler ne kadar ciddi uyarıdır:

“Ey insanoğlu, seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenâsib kılan, istediği şekilde terkib eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?” [İnfitâr sûresi (82), 6-8].


“Kullarıma benim, bağışlayan, merhamet eden olduğumu, azabımın can yakıcı bir azab olduğunu haber ver!” [Hıcr sûresi (15), 49-50].


Allah Teâlâ’dan dilekte bulunmak dinimizde teşvik edilmiştir. Ancak böylesi bir ümit için kendine düşeni yapmış olmak da gereklidir. 


Bakara sûresi’nin 218. âyetinde Allah’ın rahmetini umut etmek için iman, hicret ve cihad gibi dinin temel gereklerini yerine getirmiş olmak lâzım geldiği anlatılmaktadır. Herhangi bir iş yapmadan kuru kuru ümitte ve dilekte bulunmaya “temennî” denilmektedir. Böylesi kuru bir temenni ile yetinen kişi, elbette kendisinden beklenen akıllılığı gösterememiş, en ciddi konuda en anlamsız bir davranış sergilemiş demektir. Böyle bir davranış ise, bir âyet-i kerîmeye göre -Allah korusun- dini eğlence-oyun yerine koyan kâfirler ile aynı durumu paylaşmak olur. Bu durumda Allah’ın mağfiretini ummak, bazı cahiller gibi, “Allah beni de affetmeyecekse kimi affedecek” şeklinde ciddiyetten uzak sözler sarfetmek tam anlamıyla “Allah ile aldanmak” olur. Nitekim “Allah ile aldanmak, günah işleyip dururken bağışlanma ummak”tır. (bk. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, II, 136.) 
Bu durumdakiler şu âyeti hatırlamalıdırlar:
“İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi helâk etti, ziyâna uğrayanlar olup çıktınız” [Fussılet sûresi (41), 23].


Bir de unutulmamalıdır ki kuruntu, şeytanın insanları yanıltma taktiklerindendir [bk. Nisâ sûresi (4), 120].


Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Akıllılık ve ileri görüşlülük, davranışlardan belli olur.
2. Akıllı-akılsız tesbiti ve tarifi, dünya ve âhireti algılama ve değerlendirme, dünyada iken âhirete hazırlanma durumuna göre yapılır. İddialara veya temennîlere göre değil.
3. Allah Teâlâ’nın “gazabını aşkın rahmeti”nden yararlanabilmek için, iman ve İslâm çerçevesinde kendine düşeni yapma gayreti içinde bulunmak gerekir. Zira, “Allah’ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır” [Â’raf sûresi (7), 56].
4. Nefsi her zaman denetleyip hesaba çekmek gerekir.
5. Allah amellere sevap verir, amelsiz temennilere değil.



"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR     

13 Ocak 2016 Çarşamba

598.ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ ( MURÂKABE ) 66.Hadis

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim



66- السَّادِسُ : عَنْ أبي هُريْرَةَ رضي اللَّه عنه أَنَّهُ سمِع النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ : « إِنَّ ثَلاَثَةً مِنْ بَنِي إِسْرائيلَ : أَبْرَصَ ، وأَقْرَعَ ، وأَعْمَى ، أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَبْتَليَهُمْ فَبَعث إِلَيْهِمْ مَلَكاً ، فأَتَى الأَبْرَصَ فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحبُّ إِلَيْكَ ؟ قَالَ : لَوْنٌ حسنٌ، وَجِلْدٌ حَسَنٌ ، ويُذْهَبُ عنِّي الَّذي قَدْ قَذَرنِي النَّاسُ ، فَمَسَحهُ فذَهَب عنهُ قذرهُ وَأُعْطِيَ لَوْناً حَسناً . قَالَ : فَأَيُّ الْمالِ أَحَبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : الإِبلُ أَوْ قَالَ الْبَقَرُ شَكَّ الرَّاوِي فأُعْطِيَ نَاقَةً عُشرَاءَ ، فَقَالَ : بارَك اللَّهُ لَكَ فِيها .
فأَتَى الأَقْرعَ فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحب إِلَيْكَ ؟ قال : شَعْرٌ حسنٌ ، ويذْهبُ عنِّي هَذَا الَّذي قَذِرَني النَّاسُ ، فَمسحهُ عنْهُ . أُعْطِيَ شَعراً حسناً . قال فَأَيُّ الْمَالِ . أَحبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : الْبَقرُ ، فأُعِطيَ بقرةً حامِلاً ، وقَالَ : بَارَكَ اللَّهُ لَكَ فِيهَا .
فَأَتَى الأَعْمَى فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحَبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : أَنْ يرُدَّ اللَّهُ إِلَيَّ بَصَري فَأُبْصِرَ النَّاسَ فَمَسَحَهُ فَرَدَّ اللَّهُ إِلَيْهِ بصَرَهُ . قال : فَأَيُّ الْمَالِ أَحَبُّ إِليْكَ ؟ قال : الْغنمُ فَأُعْطِيَ شَاةً والِداً فَأَنْتجَ هذَانِ وَولَّدَ هَذا ، فكَانَ لِهَذَا وَادٍ مِنَ الإِبِلِ ، ولَهَذَا وَادٍ مِنَ الْبَقَرِ ، وَلَهَذَا وَادٍ مِنَ الْغَنَم .
ثُمَّ إِنَّهُ أتَى الأْبرص في صورَتِهِ وَهَيْئتِهِ ، فَقَالَ : رَجُلٌ مِسْكينٌ قدِ انقَطعتْ بِيَ الْحِبَالُ في سَفَرِي ، فَلا بَلاغَ لِيَ الْيَوْمَ إِلاَّ باللَّهِ ثُمَّ بِكَ ، أَسْأَلُكَ بِالَّذي أَعْطَاكَ اللَّوْنَ الْحَسَنَ ، والْجِلْدَ الْحَسَنَ ، والْمَالَ ، بَعيِراً أَتبلَّغُ بِهِ في سفَرِي ، فقالَ : الحقُوقُ كَثِيرةٌ . فقال : كَأَنِّي أَعْرفُكُ أَلَمْ تَكُنْ أَبْرصَ يَقْذُرُكَ النَّاسُ ، فَقيراً ، فَأَعْطَاكَ اللَّهُ ، فقالَ : إِنَّما وَرثْتُ هَذا المالَ كَابراً عَنْ كابِرٍ ، فقالَ : إِنْ كُنْتَ كَاذِباً فَصَيَّركَ اللَّهُ إِلى مَا كُنْتَ .
وأَتَى الأَقْرَع في صورتهِ وهيئَتِهِ ، فَقَالَ لَهُ مِـثْلَ ما قَالَ لهذَا ، وَرَدَّ عَلَيْه مِثْلَ مَاردَّ هَذَّا ، فَقَالَ : إِنْ كُنْتَ كَاذِباً فَصَيّرَكَ اللهُ إِليَ مَاكُنْتَ .
وأَتَى الأَعْمَى في صُورتِهِ وهَيْئَتِهِ ، فقالَ : رَجُلٌ مِسْكينٌ وابْنُ سَبِيلٍ انْقَطَعَتْ بِيَ الْحِبَالُ في سَفَرِي ، فَلا بَلاغَ لِيَ اليَوْمَ إِلاَّ بِاللَّهِ ثُمَّ بِكَ ، أَسْأَلُكَ بالَّذي رَدَّ عَلَيْكَ بصرَكَ شَاةً أَتَبَلَّغُ بِهَا في سَفَرِي ؟ فقالَ : قَدْ كُنْتُ أَعْمَى فَرَدَّ اللَّهُ إِلَيَّ بَصري ، فَخُذْ مَا شِئْتَ وَدعْ مَا شِئْتَ فَوَاللَّهِ ما أَجْهَدُكَ الْيَوْمَ بِشْيءٍ أَخَذْتَهُ للَّهِ عزَّ وجلَّ . فقالَ : أَمْسِكْ مالَكَ فَإِنَّمَا ابْتُلِيتُمْ فَقَدْ رضيَ اللَّهُ عنك ، وَسَخَطَ عَلَى صَاحِبَيْكَ » متفقٌ عليه .
« وَالنَّاقةُ الْعُشَرَاءُ » بِضم العينِ وبالمدِّ : هِيَ الحامِلُ . قولُهُ : « أَنْتجَ » وفي روايةٍ : «فَنَتَجَ » معْنَاهُ : تَوَلَّى نِتَاجَهَا ، والنَّاتجُ للنَّاقةِ كالْقَابِلَةِ لَلْمَرْأَةِ . وقولُهُ: « ولَّدَ هَذا » هُوَ بِتشْدِيدِ اللام : أَيْ : تَولَّى وِلادَتهَا ، وهُوَ بمَعْنَى نَتَجَ في النَّاقَةِ . فالمْوَلِّدُ ، والناتجُ ، والقَابِلَةُ بمَعْنى ، لَكِنْ هَذا للْحَيَوانِ وذاكَ لِغَيْرِهِ . وقولُهُ : « انْقَطَعَتْ بِي الحِبالُ » هُوَ بالحاءِ المهملة والباءِ الموحدة : أَي الأَسْبَاب . وقولُه : « لا أَجهَدُكَ » معناهُ : لا أَشَقُّ عليْك في رَدِّ شَيْءٍ تَأْخُذُهُ أَوْ تَطْلُبُهُ مِنْ مَالِي . وفي رواية البخاري : « لا أَحْمَدُكَ » بالحاءِ المهملة والميمِ ، ومعناهُ : لا أَحْمَدُكَ بِتَرْك شَيْءٍ تَحتاجُ إِلَيْهِ ، كما قالُوا : لَيْسَ عَلَى طُولِ الحياةِ نَدَمٌ أَيْ عَلَى فَوَاتِ طُولِهَا .


66. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre kendisi, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işitmiştir:

“İsrâil oğulları arasında biri ala tenli (abraş), biri kel, biri de kör üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları sınamak istedi ve kendilerine bir melek gönderdi.
Melek ala tenliye geldi:
- En çok istediğin şey nedir? dedi. Ala tenli:
- Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu halin benden giderilmesi, dedi. Melek onu sıvazladı ve ala tenlilik gitti, rengi güzelleşti. Melek bu defa:
- En çok sahip olmak istediğin mal nedir? dedi. Adam:
- Deve (yahut da sığır)dır, dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi. Melek:
- Allah sana bu deveyi bereketli kılsın! diye dua etti.
Sonra kele gelerek:
- En çok istediğin şey nedir? dedi. Kel:
- Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin giderilmesi dedi. Melek onu sıvazladı, kelliği kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek sordu:
- En çok sahip olmak istediğin mal nedir? Adam:
- Sığır… dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:
- Allah sana bunu bereketli kılsın! diye dua ettikten sonra körün yanına geldi ve :
- En çok istediğin şey nedir? dedi. Kör:
- Allah’ın gözlerimi iâde etmesini ve insanları görmeyi çok istiyorum, dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa Melek:
- En çok sahip olmak istediğin şey nedir? dedi. O da:
- Koyun… dedi. Bunun üzerine ona döl veren bir gebe koyun verildi.
Deve ve sığır yavruladı, koyun kuzuladı. Neticede birinin vâdi dolusu develeri, diğerinin vâdi dolusu sığırı, ötekinin de bir vâdi dolusu koyun sürüsü oldu.
Daha sonra melek ala tenliye, eski kılığında geldi ve:
- Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere önce Allah sonra senin yardımın sâyesinde ulaşabilirim. Rengini ve cildini güzelleştiren Allah aşkına senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum, dedi.
Adam:
- Mal verilecek yer çoook, dedi. Melek:
- Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allah’ın zengin ettiği abraş değil misin? dedi. Adam:
- Bana bu mal atalarımdan miras kaldı, dedi. Melek:
- Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, dedi.
Sonra melek, eski kılığına girip kelin yanına geldi. Ona da abraşa söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:
- Yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin! dedi.
Körün kılığına girip bu defa da onun yanına gitti ve:
- Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce Allah’ın sonra senin sâyende yoluma devam edebileceğim. Sana gözlerini geri veren Allah aşkına senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim, dedi. Bunun üzerine (eski) kör:
- Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. İstediğini al, istediğini bırak. Allah’a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım, dedi. Melek:
- Malın senin olsun. Bu sizin için bir imtihandı. Allah senden razı oldu, arkadaşlarına gazap etti, cevabını verdi (ve oradan ayrıldı). Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10


Açıklamalar

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) verdiği bu örnekte, insanoğlunun darlık ve bolluk, felâket ve saadet, hastalık ve sağlık gibi farklı hal ve zamanlarında nasıl farklı davranabildiği görülmektedir. Davranışlardaki bu farklılık, her şeyden önce, murâkabe şuurundan uzaklaşmaktan ileri gelmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de bu tutarsız davranışlara işaret buyurulmuştur. Meselâ Lokman sûresinin 32. âyetinin meali şöyledir:
“Onları, gölgeler salan dağlar gibi dalgalar sardığı zaman, bütün samimiyetleriyle Allah’a yönelerek O’na yalvarırlar. Fakat Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca içlerinden bir kısmı orta yolu tutar (bir çoğu da inkâr eder); zaten bizim âyetlerimizi (öyle) nankör gaddarlardan başkası inkâr etmez.”


Hadiste sözü edilen abraşlık (alatenlilik), kellik ve körlük başkalarınca görülen hastalıklar olduğu için özellikle eski toplumlarda bu tür hastalar ayıplanır, kınanır ve hatta toplumdan dışlanırdı. Tabiatıyla böyle bir muamele onlar için daha da büyük bir felâket olurdu. Bu tür hastalıklardan kurtulmak da hiç şüphesiz hastalara büyük mutluluk verirdi. Zira onlar hem hastalıktan, hem de toplumun dışlamasından kurtulmuş olurlardı. Böylece her nimete bir şükür hesabından bunlara iki şükür gerekirdi.
Hadiste zikredilen şükür imtihanını ancak üç kişiden birinin kazandığı görülmektedir. Bu ölçü ve oran belki de insanoğlunun, ilâhî nimetlere karşı tavrını ortaya koymaktaydı. Yani ilâhî denetim altında yaşadığını her hâl ü kârda farkedebilenler ancak üçte bir oranındaydı. Nitekim Allah Teâlâ “Şükreden kullarım gerçekten pek azdır” [Sebe’ sûresi (34), 13] buyurmamış mıydı?


Hadis şerhlerinde işin psikolojik tarafına da dikkat çekilmektedir. Şöyle ki, alatenlilik ve kellik kişinin bünyesi, fizik yapısı, mizacı, tabiatı ile ilgilidir. Yani bu hastalıkların sebebi, dâhîlidir. Dolayısıyla hastanın psikolojisini de etkilemektedir. Körlük ise, böyle değildir. Haricî sebeplerle de insan kör olabilir. Netice itibariyle de insan psikolojisini diğerleri kadar olumsuz etkilemez. Hadiste de bunun örneği görülmektedir. Ala tenli ve kel, mizaclarına bağlı olarak huyları da bozulmuş olduğu için kendilerine yapılan ikram ve iyiliği ve onun sahibi olan Allah’ı unutmuşlar ve imtihanı böylece kaybetmişlerdir. Kör ise, böylesi kötü bir sonuçtan kendisini kurtarabilmiştir.

Meleğin bu üç kişiden her birine onların eski hallerine bürünerek gelmesi, onlara eski durumlarını hatırlatmak, istemedikleri o halleri gözlerinin önüne getirmekle ve onlara herhangi bir mâzeret ileri sürme imkânı bırakmamak içindir.
Ayrıca olayda mal ve servetin insanı nasıl azdıracağına da dikkat çekilmiştir.


Hadisten Öğrendiklerimiz

1. En kötü huy, nankörlük ve cimriliktir. Çünkü bu huylar insana Allah’ı ve O’nun nimetlerini unutturur, hatta inkâr ettirir.
2. Cimrilik ve yalancılık Allah’ın gazabına uğramaya sebeptir.
3. Doğruluk ve cömertlik güzel huylardır.
4. İsrailoğullarının başından geçenleri anlatmak câizdir. Özellikle ibret alınacak olayların eğitim maksadıyla naklinde hiçbir sakınca yoktur.
5. Eğitim ve irşadda kıssalardan yararlanmak faydalıdır.
6. Mü’mine doğruluk ve cömertlik yakışır.
7. Allah’ın verdiği nimetlere söz ve fiil olarak şükürde bulunmak lâzımdır. Nimetin devamı ve artması buna bağlıdır.
8. “Ne oldum delisi” olmamak, geçmişi unutmamak gerekir.


http://www.islam-tr.net/forum/konu/5-allah%E2%80%99in-kullari-denetlemesi-murakabe.19224/

Devam edecek...


"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR     

11 Ocak 2016 Pazartesi

597.ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ ( MURÂKABE ) 65.Hadis

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

    
             65- الْخَامِس : عَنْ أبي هريْرَةَ ، رضي اللَّه عنه ، عن النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَغَارُ ، وَغَيْرَةُ اللَّهِ تَعَالَى ، أنْ يَأْتِيَ الْمَرْءُ مَا حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ » متفقٌ عليه . و « الْغَيْرةُ » بفتح الغين : وَأَصلهَا الأَنَفَةُ .
65. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Allah Teâlâ kıskanır. Allah’ın kıskanması, haram kıldığı şeyi kulun işlemesindendir.
Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ 4

Açıklamalar
Kıskançlık anlamına gelen “gayret” kelimesi, Allah’a nisbet edilince, “kullarına merhamet etmesi ve saadetlerini dilemesi” anlaşılır.


 Nitekim Müslim’in rivayet ettiği bir başka hadiste bu durum şöylece açıklanmıştır:
“Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur. Bundan dolayı kötülüklerin açığını da kapalısını da haram kılmıştır…”(Müslim, Tevbe 33).


 Nelerden razı olduğunu ve hangi fiil ve sözlerden razı olmadığını önceden bildirmiş olması O’nun, kullarının saadetlerini dilemesinin, azab çekmelerini istememesinin sonucudur. Herhangi bir haksızlık ya da fenalık görülünce, “gayretullah’a (veya gayret-i ilâhiyeye) dokunur” denilmesi de bu mânadadır.
Kıskançlık, daha çok karı-koca arasında her birinin yekdiğerini başkalarına kaptırmaktan sakınması, bunun için tedirginlik duyması, tepki göstermesi demektir. Aslında bu duygu ve davranışların temelinde de eşlerin birbirlerine karşı duydukları sevgi vardır.
Birbirlerini koruma isteği vardır. Ancak eşler bu duygularını, ters bir durumla karşılaştıklarında ortaya koyarlar. Allah Teâlâ ise, kullarını kötülüklerden korumak için emir ve yasaklarını önceden bildirmiştir. Âni tepki şeklindeki bir gayret ve kıskançlık Allah hakkında düşünülemez. Allah Teâlâ koyduğu sınırlara uyulmaması halinde gazab edeceğini de (gayretinin sonucu olarak) yine önceden bildirmiştir.


Kaydedildiğine göre Sa’d İbni Ubâde radıyallahu anh bir gün Resûlullah’ın huzurunda:
- “Eğer karımın yanında yabancı bir erkek görecek olsam onu, kılıcımın keskin tarafıyla doğrarım” demiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), çevresindekilere:
- “Sa’d’ın bu gayret ve hamiyetine şaşmayın! Çünkü ben Sa’d’dan daha kıskancım. Allah Teâlâ da benden daha kıskançtır” buyurmuştur. Bir yasağın çiğnenmesine karşı Hz. Peygamber  
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve Allah Teâlâ’nın tepkisi, elbette eşlerin birbirlerini kıskanmalarından çok daha ileridir (bk. Buhârî, Nikâh 36). Allah ve Resûlü, mü’minlerin haramlara düşmesini asla arzu etmezler.

Hadîs-i şerîf 1810 numarada tekrar gelecektir.


Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Allah Teâlâ koyduğu sınırları, mü’minleri korumak için koymuştur. Bu sebeple de sınırların çiğnenmesine razı değildir.
2. Haramları işlemek, Allah’ın gazabına uğramaya sebeptir.
3. Murâkabe bilincinin canlı tutulması, müslümanı haramları işlemekten ve sonuçta ceza görmekten alıkor.


http://www.islam-tr.net/forum/konu/5-allah%E2%80%99in-kullari-denetlemesi-murakabe.19224/

Devam edecek...

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR     

9 Ocak 2016 Cumartesi

596.ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ ( MURÂKABE ) 64.Hadis

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


64- الرَّابعُ : عنْ أَنَس رضي اللَّهُ عنه قالَ : « إِنَّكُمْ لَتَعْملُونَ أَعْمَالاً هِيَ أَدقُّ في أَعْيُنِكُمْ مِنَ الشَّعَرِ ، كُنَّا نَعْدُّهَا عَلَى عَهْدِ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مِنَ الْمُوِبقاتِ » رواه البخاري . وقال : « الْمُوبِقَاتُ » الْمُهْلِكَاتُ .


64. Enes İbni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi:
“Siz kıl kadar bile önemsemediğiniz birtakım işler yapıyorsunuz ki, biz onları, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında helâk edici büyük hatalardan sayardık.” Buhârî, Rikak 32


Açıklamalar 

Hepimizin bildiği bir gerçektir ki, her insanın dikkatli, daha dikkatli olduğu zamanları bulunduğu gibi, önemli şeyleri bile pek kâle almadığı anları da olur. Ümmetler, milletler de böyledir. Bazı nesiller çok daha titiz ve dikkatli, bazıları da rahat hatta kayıtsız olabilirler. Tabiatıyla bu durum, bazı zararların önemsenmemesi gibi, neticede tehlikeli olabilecek gelişmelere de yol açabilir. İşte hadisimiz, Enes İbni Mâlik hazretlerinin kanaatine göre, tâbiîn neslinin gözünde pek küçük görülen bazı fiillerin Resûlullah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)zamanında sahâbîler tarafından helâk vesilesi kabul edildiğini, bu ilk iki nesil arasında bazı konularda bu derece yaklaşım ve değerlendirme farkı olduğunu delillendirmektedir. Tabii bu, genel bir gözlemdir. Örnek verilmemiştir.

Hadisten Öğrendiklerimiz


1. Ashâb-ı kirâm, Allah’a karşı duydukları derin saygıdan dolayı, küçük günahları bile helâk sebebi sayarlardı. Çünkü onlar hatanın küçüklüğünü değil, emrine karşı gelinen Allah’ın büyüklüğünü dikkate alırlardı.


2. Aslında “büyük” olmasına rağmen, zamanla insanlar tarafından önemsenmeyen, “küçük” görülen bazı fiiller olabilir. Bu hal “…Onu önemsiz bir iş sanıyorsunuz. Oysa o, Allah katında büyük (bir günah) tır…” [Nûr sûresi (24), 15] âyetinde de açıklanmış bir gerçektir.


3. Kendini kontrol etme melekesi gelişmiş müslümanlar, hataları değerlendirmede daha titiz ve daha derin bir anlayış sahibidirler.


4. Günahları küçümsemek, Allah saygısının azlığına delildir.




Devam edecek... 

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR     

7 Ocak 2016 Perşembe

595.ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ ( MURÂKABE ) 63.Hadis

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


63- الثَّالثُ : عن ابنِ عبَّاسٍ ، رضيَ اللَّه عنهمَا ، قال : « كُنْتُ خَلْفَ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يوْماً فَقال : « يَا غُلامُ إِنِّي أُعلِّمكَ كَلِمَاتٍ : « احْفَظِ اللَّهَ يَحْفَظْكَ احْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ ، إِذَا سَأَلْتَ فَاسْأَل اللَّه ، وَإِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِاللَّهِ ، واعلَمْ : أَنَّ الأُمَّةَ لَو اجتَمعتْ عَلَى أَنْ ينْفعُوكَ بِشيْءٍ ، لَمْ يَنْفعُوكَ إِلاَّ بِشَيْءٍ قَد كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ ، وإِنِ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوك بِشَيْءٍ ، لَمْ يَضُرُّوكَ إِلاَّ بَشَيْءٍ قد كَتَبَهُ اللَّه عليْكَ ، رُفِعَتِ الأقْلامُ ، وجَفَّتِ الصُّحُفُ». رواهُ التِّرمذيُّ وقَالَ : حديثٌ حسنٌ صَحيحٌ .
وفي رواية غيرِ التِّرْمِذيِّ : « احفظَ اللَّهَ تَجِدْهُ أَمَامَكَ ، تَعَرَّفْ إِلَى اللَّهِ في الرَّخَاءِ يعرِفْكَ في الشِّدةِ ، واعْلَمْ أَنّ مَا أَخْطَأَكَ لَمْ يَكُنْ لِيُصيبَك ، وَمَا أَصَابَكَ لمْ يَكُن لِيُخْطِئَكَ واعْلَمْ أنّ النَّصْرَ مَعَ الصَّبْرِ ، وأَنَّ الْفَرَجَ مَعَ الْكَرْب ، وأَنَّ مَعَ الْعُسرِ يُسْراً » .


63. Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan nakledildiğine göre şöyle demiştir:

Bir gün Hz. Peygamber’in 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) terkisinde bulunuyordum. Bana:
“Yavrucuğum, sana bazı kaideler öğreteyim” dedi ve şöyle buyurdu: “Allah’ın buyruklarını gözet ki, Allah da seni gözetip korusun. Allah’ın (rızâsını) her işte önde tut, Allah’ı önünde bulursun. Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen, Allah’tan dile! Ve bil ki, bütün bir ümmet toplanıp sana fayda temin etmeye çalışsalar, ancak Allah’ın senin için takdir ettiği faydayı temin edebilirler. Yine eğer bütün ümmet, sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ın senin hakkında takdir ettiği zararı verebilirler. Çünkü artık kaderi yazan kalem yazmaz olmuş, yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir. (Bundan sonra takdirde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir.) Tirmizî, Kıyâmet 59


Tirmizî dışında bir rivayette de (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 307) şöyle buyurulmaktadır: “Allah’ın emir ve yasaklarını gözet, O’nu önünde bulursun. Bolluk içindeyken (emirlerine bağlı kalmakla) sen Allah’ı tanı ki O da darlığa düşünce (kurtarmak suretiyle) seni tanısın. Bil ki senin hakkında yazılmamış olan şey başına gelmez. Sana takdir edilen de seni atlayıp (başkalarına) gitmez. Bil ki zafer sabırla, sevinç üzüntüyle, kolaylık da zorlukla birliktedir.”

Açıklamalar

Hz. Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), zaman zaman sahâbî çocuklarını terkisine bindirirdi. Hadisimiz, on yaşlarındaki Abdullah İbni Abbas’ın da Hz. Peygamber’in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu tür iltifatlarına mazhar olduğunu ve ayrıca iman ve ahlâk esaslarını ondan öğrenme şansına kavuştuğunu göstermektedir. Hadis, “Allah’ın buyruklarını gözet ki, Allah da seni gözetip korusun!” tavsiyesinden ötürü buraya alınmıştır. Zira bu beyân, “Onu görüyormuşcasına Allah’a kulluk etmek” diye tarif edilen ihsân ve ilâhî denetimin bir başka şekilde dile getirilmesidir.
Hadisteki kaideler Allah, kader ve öteki insanlardan gelecek fayda-zarar konularına açıklık getirmekte, takdir edilenden başkasının kişiye ulaşmayacağını, ulaştırılamayacağını, açık-seçik anlatmaktadır. Neticede mü’min için gözetilecek asıl noktanın, sadece Allah’ın emir ve yasakları olduğu belirtilmiş olmaktadır. 


Hadis, kaderde olmayanın başa gelmeyeceği güvencesini vermektedir. Kaderin ise, çoktan tesbit edildiğini, artık onda bir düzeltme ya da değiştirmenin kesinlikle olmayacağını bildirmektedir. O halde mü’minlerin yersiz kuşkulara kapılmalarına gerek yoktur. Onlar inançları doğrultusunda yaşamaya bakmalıdırlar.
Kulun bütün himmet ve dikkatini Allah’a çevirmesi gereği herhalde ancak bu kadar güzel ve güçlü ifade edilebilirdi. Biz bu hadise sünnetu’llah’a ait bazı esasların tebliği ve ta’limi de diyebiliriz.
el-Mukadder lâ yuğayyer (takdir olunan değişmez), nasîbuke yusîbuke (nasibin seni bulur), “alın yazımmış” gibi sözler, sorumluluğu kadere yükleyip sorumsuzluğa kapı açacak şekilde değil, mü’mini hayatta kendi değer ölçüleri çerçevesinde sürekli bir güven ve faaliyet içinde tutacak biçimde anlaşılıp yorumlanmalıdır. Yani tam teslimiyet içinde tam faaliyet... Galiba ilk müslüman nesillerin en belirgin vasıfları da bu idi… Başarı bu çizgide yürümektedir. 
Bir konuda şartların tamamen lehte veya aleyhte gözükmesi, takdirin önüne geçecek değildir. Bir başka deyişle görünür şartlar herkes için aynı sonuçları doğurmaz. Bunun tabii neticesi de, herkesin karşılaştığı sonuca razı olması isyan psikolojisi ve davranışı göstermemesidir.


Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Allah’ın ilminde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir.
2. Hadisimiz murâkabe, Allah’ın emirlerine riayet, tevekkül ve kulların Allah’a olan ihtiyaçları gibi pek önemli konulara ışık tutmaktadır.


http://www.islam-tr.net/forum/konu/5-allah%E2%80%99in-kullari-denetlemesi-murakabe.19224/

Devam edecek...

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR     

5 Ocak 2016 Salı

594.ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ ( MURÂKABE ) 62.Hadis

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


62- الثَّاني : عن أبي ذَرٍّ جُنْدُبِ بْنِ جُنَادةَ ، وأبي عبْدِ الرَّحْمنِ مُعاذِ بْنِ جبل رضيَ اللَّه عنهما ، عنْ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، قال : « اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْتَ وأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحسنةَ تَمْحُهَا، وخَالقِ النَّاسَ بخُلُقٍ حَسَنٍ »رواهُ التِّرْمذيُّ وقال : حديثٌ حسنٌ .

62. Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde ve Ebû Abdurrahman Muâz İbni Cebel radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: 
“Nerede ve nasıl olursan ol, Allah’dan kork.
Kötülük işlersen, hemen arkasından iyilik yap ki, o kötülüğü silip süpürsün.
İnsanlarla güzel geçin!” Tirmizî, Birr 55

Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde
Ebû Zer (radıyallahu anh) hazretlerinin ismi Cündeb İbni Cünâde’dir ve Gıfâr kabilesine mensuptur. Bu sebeple Ebû Zer el-Gıfârî diye meşhur olmuştur. Kendisi ilk müslümanlardandır. Daha doğrusu müslümanların beşincisidir.
Uzun boylu, esmer tenli, beyaz saçlı ve geniş omuzlu olan Ebû Zerr, zühd ve takvâ, kanaat ve istiğnâ sahibiydi. Bu sebeple Hz. Peygamber’in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine “İslâm’ın İsâ’sı” (Mesîhu’l-İslâm) lakabını verdiği kaydedilmektedir.
İslâm’ın ilk günlerinde müslümanlığın yayılmasında önemi büyük olan dört kişiden biri de Ebû Zer (radıyallahu anh) hazretleridir. Ebû Zer  (radıyallahu anh), hemen daima Hz. Peygamber’in(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) huzurunda bulunur, ondan istifâde ederdi. Öğrenme konusunda büyük arzu ve iştiyak sahibiydi. Bilmediği her şeyi Hz. Peygamber’e (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sorardı. Hz. Ali (radıyallahu anh) onun için “ilim dağarcığı” demiştir.
Hz. Peygamber’e (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) karşı son derece saygı ve muhabbet duyardı. Resûl-i Ekrem’den (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “halîlî” (dostum) diye bahsederdi.
Kendisi hak yanlısı, hak sever bir insandı. Bu sebeple de ashâb arasındaki ihtilaflara taraf olmadı. Fetihlerden sonra ümmetin zengin olması, emirlerin şatafat ve saltanata meyletmeleri, mal biriktirmeleri hoşuna gitmedi ve onları sert bir dille tenkid etti.
Ebû Zer hazretleri (radıyallahu anh) öğrendiği hadisleri zevkle ve şevkle anlatırdı. Hatta o bir keresinde şöyle demişti:
“Kılıcı enseme dayasanız, ben de Resûlullah’dan  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) duyduğum bir hadisi başım kesilinceye kadar tebliğe vakit bulacağımı bilsem, o hadisi elbette size yetiştirirdim” (Buhârî, İlim 10; Dârimî, Mukaddime 46).

 Bu sözüne rağmen ondan bize 281 hadis intikal etmiştir. Bu biraz da onun inzivâyı tercih etmesiyle ilgili bir netice olmalıdır. Rivayetlerinin on ikisi hem Buhârî hem de Müslim’de, ikisi sadece Buharî’de, yedisi sadece Müslim’de yer almıştır. Sahâbe ve tâbiînden bir çok kişi kendisinden rivayette bulunmuşlardır.
Ebû Zer hazretleri (radıyallahu anh) Mekke yakınlarındaki Rebeze’de hicrî 31. yılda vefat etmiştir. Oradan geçmekte olan küçük bir grup cenâze namazını kılıp defnetmiştir.
Allah ondan razı olsun.

Açıklamalar
Hz. Peygamber’in  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) özlü sözlerinden biri olan hadis, “Nerede (ve nasıl) olursan ol, Allah’tan kork” cümlesinden dolayı, burada zikredilmiştir.
Takvâ, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmakla gerçekleşen ve dinin temeli olan bir ilkedir. Buna Allah saygısı, Allah korkusu da denir. Takvâ çeşitli derecelere ayrılmaktadır. En alt tabakası, şirkten uzak kalmak, en üst derecesi ise, Allah’dan başka her şeyden (mâsivâ) yüz çevirmektir. Takvânın birbirlerinden farklı dereceleri bulunmaktadır. Ancak onun tabiî sonucu ilâhî murâkebe altında olduğu bilinci ile hareket etmekten ibârettir. Takvâ, yalnızlıkta, toplum içinde, belâ ve musîbet anında, bolluk ve refahta yokluk ve darlıkta, hâsılı her durumda Allah’a karşı saygılı olmak, sürekli uyanık, dikkatli ve şuurlu bulunmaktır.

Böyle bir duygu ve hâlin sonuçları ise, yüce kitabımızda;
Allah’ın dostluğu [bk.Yûnus sûresi (10), 62], ilâhî övgü [Âl-i İmrân sûresi (3), 186],
Allah’ın yardımına ulaşmak [Âl-i İmrân sûresi (3), 120],
sıkıntılardan kurtulmak ve beklenmedik yerlerden rızka kavuşmak [Nahl sûresi (16), 120],
amellerin ıslahı ve günahların bağışlanması [Ahzâb sûresi (33), 70-71],
ilâhî muhabbet [Al-i İmrân sûresi (3), 76],
Allah katında makbûliyet [Hucurât sûresi (49), 13],
ölüm anında müjde [Yûnus sûresi (l0), 63], cehennemden kurtuluş [Leyl sûresi (92), 17]
ve nihâyet cennette temelli mutluluğu buluş [Âl-i İmrân sûresi (3), 133] olarak belirtilmektedir.

Allah Teâlâ’nın, gazabından sakındırması [bk. Âl-i İmrân sûresi (3), 28] ve Hz. Peygamber’in, (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)“Nerede ve nasıl olursan ol, Allah’a karşı saygılı bulun”tavsiyesi, müslümanları bu güzel sonuçlara davet etmektir. Böylece Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mü’minleri, “Gerçekten Allah, üzerinizde gözetleyicidir [Nisâ sûresi (4), 1] âyetinin mânâsına uygun davranmaya çağırmış olmaktadır.

Takvâ, günah işlemeye, günah işlemek takvâ sahibi olmaya engel olmadığı için, insanlık gereği işlenecek günahların peşinden iyilik yapmak, o hata ve günahın sonuçlarını ve hatta bizzat günahın kendisini ortadan kaldırmak gerekmektedir. Zira Allah Teâlâ; iyiliklerin kötülükleri giderdiğini [bk. Hûd sûresi (11) 114] ve hatta iyiliklere tebdil ettiğini [bk. Furkân sûresi (25), 70] haber vermiştir. Bu da murâkabe şuurunun olumlu bir başka neticesidir. İyiliğin hatayı iyiliğe dönüştürmesi veya hiç değilse, kötülüğün sonuçlarının ortadan kaldırılması, hiç hata işlememenin mümkün olmadığı dünyamızda, kötülüklere karşı müsamahasız olmayı öngörmek ve öğütlemek demektir. Günahların ve kötülüklerin tortularını, işlenen iyiliklerle dezenfekte edebilmek gerçekten çok büyük bir imkân ve şanstır.
İnsanlarla güzel geçinmek, ahlâkî olgunluğun ve murâkabe şuurunun günlük hayattaki ve beşerî ilişkilerdeki sonucu olmaktadır. Bu uygulamanın ölçüsü de Peygamber Efendimiz(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından, başkalarının kendisine yapmasını istemediğini onlara yapmamak şeklinde belirtilmiştir.

Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İyilikler kötülükleri ya büsbütün ortadan kaldırmak ya da iyiliğe dönüştürmek suretiyle yok eder.
2. Güler yüz göstermek, zarar vermemek, iyiliklerin yaygınlaşmasına gayret etmek ve kendisine yapılmasını istemediğini başkalarına yapmamak, insanlarla güzel geçinmek demektir.
3. Takvâ ya da Allah’a karşı saygılı olmak, müslümanı her türlü kötülüklerden koruyacak üstün bir meziyettir.
4. Her yer ve şartta Allah’a karşı saygılı olmak, murâkabe şuurunun göstergesidir.

Devam edecek....

http://www.islam-tr.net/forum/konu/5-allah%E2%80%99in-kullari-denetlemesi-murakabe.19224/

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH(CC)BİLİR