13 Şubat 2025 Perşembe
İman Yoksa Beraat da Yoktur
Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak ayların 12 ay olduğunu söylüyor. Bu 12 aydan 3 tanesi, Efendimiz Hz. Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem beyanlarıyla da bizim dünyamızda farklı bir yeri ihtiva ediyor. Üç aylardan bir tanesi Recep Ayı, bir diğeri Şaban Ayı ve en son da içerisinde bin aydan daha hayırlı bir geceyi barındıran, Kur’an’ın da nazil olduğu Ramazan Ayıdır. Efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem çeşitli beyanlarıyla, bir rahmet mevsimi olduğunu söyler bugünlerin. Biz, Recep ayını hemen ilk Cumasında Regaip Gecesi diye isimlendirdiğimiz o güzel geceyle ihya etmeye başlıyoruz. Aslında Regaip Gecesi, bir yönüyle bu güzel mevsimin, tabiri caiz ise besmelesi oluyor. Yine Recep ayı içerisinde 27. gece İslam tarihinin çok önemli bir hadisesi olan ve Efendimize verilmiş en büyük mucizelerden biri olan, Miraç ve İsra’nın yaşandığı bir zaman dilimidir. Onun arkasından gelen Şaban ayının ortası Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Nısf-ı Şaban dediği, Şaban ayının 15. gecesi ise Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem yine beyanları çerçevesinde, Berat Gecesi olarak isimlendirilen gecedir. Berat; bir mahkemede elde edilen af kararı, o mahkûmiyetten kurtulma adına müjdeyi ihtiva eder. Aslında Efendimizin bazı hadislerine binaen bu geceye Beraat demesi, eğer gerçek manada tevbe ve istiğfar yapılırsa, gerçek manada Allah’ın rahmetini ve mağfiretini celp edecek bazı adımlar atılırsa, kulun beraatını kazanacağı bir gece, bir gündür aslında bu. Onun için bu şekliyle isimlendirilmiştir. Biz Beraat Gecesi dediğimiz zaman, aslında umumi bir af gecesi demiş oluruz. Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem beyanları çerçevesinde biz, o affa mazhar olma adına, aslında gayretlerimizin, bir yönüyle ibadetlerimizin, bir yönüyle muhasebe adına ortaya konulması gereken şeylerin, artırılması gereken bir gece demiş oluruz.
Beraat Gecesi’nin Müslümanlar İçin Önemi
Efendimizin bir hadisi şeriflerinde şöyle beyan buyuruluyor: ‘Şaban ayının 15’inci gecesi oldu mu, Cenab-ı Hak dünya semalarına rahmetini indirir. ‘Bugün af olmak isteyen yok mu onu affedeyim, benden bir şey isteyen yok mu, onun isteklerine cevap vereyim’ diye nida ettirir melekleriyle. Rabbimiz Celle Celaluhu aslında bir yönüyle kullarını affetmek için çeşitli vesileleri onların önlerine seriyor. Bir yönüyle tabiri caizse bahaneler arıyor ki O rahmetini kullarına bir şekliyle duyurmuş olsun. Aslında Beraat Gecesi de o rahmetin, bizlere ulaşmasının en büyük vesilelerinden bir tanesidir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yine biz anlayalım diye, bir yönüyle dünyamızda bir yankı oluşsun diye, şöyle bir hadisi de beyan buyurur: “Öyle affedecek ki Cenab-ı Hak, bu gece Kelp kabilesinin koyunlarının kılları adedince, insanları cehennemden azat edecek” yani beratlarını ellerine verecek. Özelikle Kelb kabilesi demesi, o günün dünyasında, koyunlarının çokluklarıyla bilinen bir kabile. Öyle olduğu için de Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir mazhariyete sahip olduğunu beyan etmek için bunu söylüyor.
Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem bizden yapmamızı istediği şey, o umumi affın bir şekliyle içine girebilmek. Eğer gerçekten samimi bir biçimde tevbe ve istiğfarda bulunursak ki burada tevbe ve istiğfar kavramları üzerinde de bir cümle söylemek lazım. Tevbe; aslında fiilî bir istiğfardır. İstiğfar ise sözlü bir tevbedir. Dolayısıyla biz istiğfar dediğimiz zaman, sözle Cenab-ı Hakk’a karşı günahlarımızı itiraf edip af dilemiş oluyoruz. Tevbe ise o günahtan yüz çevirerek sevaba yöneliyoruz. Dolayısıyla fiili bir karşılık ortaya koymuş oluyoruz. Bunları artırarak, bir yönüyle bu güzel geceden, istifade etme adına, bazı gayretler ortaya koymamız gerekir. Bazı âlimlerimize göre Efendimizden sallallahu aleyhi ve sellem bu manada açıkça bir beyan yok ama bazı âlimlerimize göre Kur’an’ın 44’üncü suresi olan Duhan Suresinde geçen ‘leylet-ül mübareke’ bu gecedir. Bu leylet-ül mübareke ile Leylet-ül Kadir arasında da bir münasebet vardır. O münasebeti ulema şöyle ortaya koyar; Kur’an-ı Kerim olan aziz kitabımız Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına Beraat Gecesi’nde indirildi. İşte onun için o gece leylet-ül mübareke ‘büyük bir mübarek gece’ olduğu, ama daha sonra oradan da dünyaya Efendimize sallallahu aleyhi ve sellem, başta Hira’daki o süreç olmak üzere inmeye başladı. O da Kadir Gecesi’nde oldu. İşte böylelikle de Beraat Gecesi’nin Kur’an’ın nüzulüyle bir ilişkisi olduğunu görüyoruz. Bütün bunları dikkate aldığımız zaman bu gecenin değerini, kıymetini, büyüklüğünü biraz daha olsun anlayabilmiş oluyoruz.
Hayatımızda İman Yoksa, Beraat Yoktur
Tabi böyle büyük bir af, büyük bir umumi beraatın olduğu bir gecede, bunu elde edebilmenin en önemli yolu güçlü bir muhasebe yapmaktır. Beraat Gecesi inşallah beraatlarımıza vesile olacak. Beraatı bize kazandıracak olan ameller de bellidir. Eğer hayatımızda iman yoksa orada beraat yoktur. Eğer imanın bize yüklediği sorumluluklar ki bunların başında gelen sorumluluk imandan sonra en büyük hakikat olan, imanın ikiz kardeşi namazdır. Eğer namaz hayatımızda yoksa orada beraat yoktur. ‘Emri bil maruf, nehy-i anil münker’ dediğimiz sosyal sorumluluğumuz ki bu bir cihattır, cihat adına bir şey yoksa hayatımızda, orada beraat yoktur.
Kur’an’ımız beraatı nasıl kazanacağımıza dair bize ipuçlarını veriyor. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de bu manada bize ipuçlarını veriyor. Biz bunları iyice anlayıp gerçekten beraat nasıl kazanılır, Allah’ın o affına, rahmetine, mağfiretine nasıl erişilir? Bazı şeyleri elde ederek bu gece ciddi bir muhasebe yapmalı, şimdiye kadar geçen geçmiş ama Allah’ın bize açtığı bu ömür sermayesini, bu ömür kredisini, bundan sonraki ömrümüzde, zamanımızda, daha iyi geçirmek için o yapılan yanlışları tespit edip eksikleri ortaya koyup bunları giderme konusunda bir azim ve gayret göstermemiz lazım. Belki de Beraat Gecesi’nin en önemli amellerinden bir tanesi budur. İkinci bir şey daha var. Elbette ki bu gece Rabbimize yakarış adına, dua adına bazı şeyleri ortaya koymak, Aişe (r.a) annemizin; “Kadir Gecesine erişirsem bu gece nasıl dua edeyim ya Resulullah?” sorusuna Efendimizin verdiği bir cevap var ki, bazı âlimlerimiz o cevabın beraat Gecesi için de Nısf-ı Şaban için de geçerli olduğunu söyler. Ve o günde o duanın yapılmasını ister. O dua da şudur; “Allah’ım sen affedensin, kerimsin, halimsin, affetmeyi seversin bizi de affet beni de affet.” Burada affa, mağfirete mazhar olma adına bir yakarış görüyoruz....
...Belki bu geceyi dua ile muhasebe ile nafile ibadetlerle elimizden geldiğince Cenab-ı Hakk’a yaklaşma adına, vesileleri zorlamalı. Gündüzünde de oruç tutmalı ki, Efendimizin tavsiyesi gecesinin kıyamla, ibadetle, gündüzünün ise siyam(oruç)la geçirilmesi yönündedir...
Muhammed Emin Yıldırım
https://www.siyervakfi.org/iman-yoksa-beraat-da-yoktur/
BERAT GECESİ-Şâban ayının on beşinci gecesi.

Berat Arapça berâe/berâet (البرائة) kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Berâet, “iki şey arasında ilişki olmaması; kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması” anlamına gelir. Şâbanın on beşinci gecesinde müslümanların Allah’ın affı ve bağışlaması ile günah yükünden kurtulacağı umularak bu geceye Berat gecesi denmiştir. Berat gecesi için Arapça eserlerde “şâbanın ortasındaki gece”, “mübarek gece”, “rahmet gecesi” ve “sak (الصك = belge) gecesi” mânalarına gelen terkipler kullanılmaktadır.
Berat gecesi müslümanlarca kutsal sayılmış, bu gecenin diğer gecelerden farklı bir şekilde geçirilmesi, bu gecede daha fazla ibadet edilmesi âdet halini almıştır. Hz. Peygamber’in, “Allah Teâlâ -rahmetiyle- şâbanın on beşinci gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesi koyunlarının kılları sayısından daha fazla kişiyi bağışlar” buyurduğu rivayet edilmiştir (Tirmizî, “Ṣavm”, 39; İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 191). Diğer bir rivayete göre de Hz. Peygamber, “Şâbanın ortasında gece ibadet ediniz, gündüz oruç tutunuz. Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasında tecelli eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu benden af isteyen onu affedeyim, yok mu benden rızık isteyen ona rızık vereyim, yok mu bir musibete uğrayan ona âfiyet vereyim, yok mu şöyle, yok mu böyle!’ der” buyurmuştur (İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 191). Ancak eserlerinde bu hadislere yer veren Tirmizî ve İbn Mâce, bunların sened yönünden zayıf olduğuna da işaret etmektedirler. Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Kâbe istikametine çevrilmesinin hicretin ikinci yılında Berat gecesinde vuku bulduğunu kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.
Bu rivayetlerle, Hz. Peygamber’in şâban ayına ve özellikle bu ayın on beşinci gecesine ayrı bir önem vererek onu ihya ettiğine dair diğer rivayetleri göz önüne alan bazı âlimler bu geceyi namaz kılarak, Kur’an okuyarak ve dua ederek geçirmenin sevaba vesile olacağını, bu geceye mahsus olmak üzere belli bazı ibadet ve kutlama şekilleri ihdas edip âdet haline getirmenin ise dinde yeri bulunmadığını söylemişlerdir. Kaynakların belirttiğine göre Berat gecesine ait özel bir namaz yoktur.
Duhân sûresinde (44/3) Kur’an’ın “mübarek bir gecede” nâzil olduğu ifade edilmektedir. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre burada işaret edilen gece Kadir gecesidir. Çünkü diğer âyetlerde Kur’an’ın ramazan ayında (el-Bakara 2/185) ve Kadir gecesinde (el-Kadr 97/1) indirildiği belirtilmektedir. Tâbiîn âlimlerinden İkrime’nin de dahil olduğu bir grup âlim ise Duhân sûresindeki âyetle Berat gecesine işaret edildiği kanaatindedirler. Bu takdirde Kur’an’ın tamamının Berat gecesi levh-i mahfûzdan dünya semasına indiği, Kadir gecesinde de âyetlerin peyderpey inmeye başladığı şeklinde bir yorum ortaya çıkmaktadır. Nitekim bazı müfessirler bu görüşü benimsemişlerdir (bk. Elmalılı, V, 4293-4295).
Berat gecesinin fazileti ve ihyası ile ilgili müstakil risâleler yazılmıştır (meselâ bk. Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1591-1592; Îżâḥu’l-meknûn, I, 108; İslâm dünyasında Berat gecesinin kutlanışıyla ilgili olarak bk. KANDİL).
İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 191.
Tirmizî, “Ṣavm”, 39.
Fâkihî, Aḫbâru Mekke (nşr. Abdülmelik b. Abdullah), Mekke 1407/1986-87, III, 84-87.
İbn Vaddâh, el-Bidaʿ ve’n-nehy ʿanhâ (nşr. M. Ahmed Dehmân), Dımaşk 1400/1980, s. 46.
Gazzâlî, İḥyâʾ, I, 203.
Zeynüddin el-Irâkī, el-Muġnî (Gazzâlî, İḥyâʾ kenarında), I, 203, dipnot 1.
Zemahşerî, el-Keşşâf, III, 499-500.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXVIII, 237-238.
Nevevî, el-Mecmûʿ, IV, 56.
Kurtubî, el-Câmiʿ, XVI, 126.
İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, VII, 232.
İbnü’l-Hâc, el-Medḫal, [baskı yeri yok] 1401/1981 (Dârü’l-Hayret), I, 299-313.
Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1392/1972, IX, 150.
Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1591-1592.
Îżâḥu’l-meknûn, I, 108.
Ali el-Kārî, el-Esrârü’l-merfûʿa fi’l-aḫbâri’l-mevżûʿa (nşr. Ali es-Sebbâğ), Beyrut 1391/1971, s. 461-462.
a.mlf., “et-Tibyân fîmâ yeteʿallaḳ bi-leyleti’l-ḳadr ve leyleti’n-nıṣf min şaʿbân” (nşr. M. Seyyid Nidâ), Eḍvâʾü’ş-şerîʿa, IX, Riyad 1398, s. 372-378.
Ali Mahfûz, el-İbdâʿ, Kahire, ts. (Dârü’l-kitâbi’l-Arabî), s. 286-288.
Elmalılı, Hak Dini, VI, 4293-4295.
Hasan Hüsnü Erdem, Berat Gecesi Hakkında Bir Tedkik, Ankara 1959, s. 3-11.
M. Zâhid el-Kevserî, Maḳālât, Humus 1388, s. 60-64.
Abdurrahman el-Cezîrî, “es-Sünne: leyletü’n-nıṣf min şaʿbân”, Mecelletü’l-Ezher, I/1, Kahire 1940, s. 586-591.
12 Şubat 2025 Çarşamba
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 250
Sıkıntının kimlere isabet ettiğine bakarak yorum yapmayı öğrenmeliyiz
Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem dedi ki; aynı azap kafirlere gelince helak edici, onları cezalandırıcı iken, Mü’minlere gelince Allah Teala bunu rahmet kıldı.
Adı deprem, sel vs ne olursa olsun, öldürücü ya da hasta edici ne türden olursa olsun, iki yol var, ya Cenâb-ı Hâkk’a sırtını dönmüşlerin yolu (yanlış yoldan dönsünler diye) ya da Cenâb-ı Hâkk’ı tanımış ve O’na saygılı yaşamaya çalışanların yolu (onları aklamak paklamak için)
Dolayısıyla azabın, sıkıntının kendisine bakarak değil; azabın, sıkıntının kimlere isabet ettiğine bakarak yorum yapmayı öğrenmeliyiz.
Mü’mine isabet ettiğinde hüsnüzan ile hayırlı bir yorum yapmalıyız. Kafire isabet ettiğinde bir ceza olarak, helak edici olarak yorum yapmalıyız. Arada kalan münafık ve fasıkları bilmiyoruz, o da Allah’ın katında belli olur.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
11 Şubat 2025 Salı
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 249
Amansız düşman
Şeytan peygamberlerde bile ümidini kesmemiş, amansız bir düşman, o zaman bizleri bırakır mı? En ufak bir boşlukta bizi amansız yakalayacağını aklımızdan çıkarmamak gerek.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
10 Şubat 2025 Pazartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 248
“Ya Rabbi gözüm batıyor”
Hz Eyyüb aleyhisselâm Cenâb-ı Hâkk’a çok ufak bir şekilde, hafifçene şekvasını iletiyor. Haya üzere olduğunu anlıyoruz. Bizim buradan ders almamız lazım. Kulun en ufak bir göz batmasında bile “Ya Rabbi gözüm batıyor” diyerek Cenâb-ı Hâkk’a yönelmesi dua etmesi çok değerlidir. Hiç bir hastalığı O’ndan gayrı giderecek kudret yoktur.
KUR’AN-I KERÎM’DE HZ EYYUB (a.s.)(Dost Tv- Ramazan Geceleri Programı Ankara 5 Nisan 2023)
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
9 Şubat 2025 Pazar
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 247
Cenâb-ı Hâk çocukla elemin arasına girer
Çocukların ne günahı, ne kusuru olabilirdi ki çocuklara da musibetler geliyor, bir takım kazalara uğrayabiliyorlar? sorusuna cevap vermek gerekir:
Allah Teala hakkındaki hüsnüzanımızı koruyarak, çocuk bu acıya maruz kalmıyor, çocuk bunu hiç hissetmiyor dememiz icap eder.
Allah azze ve cellenin masum ve günahsız bu yavruya bu musibetteki acıyı asla yansıtmayacağını, bunu tamamen ebeveynin sınavı olduğunu düşünmeliyiz.
Kim acı acı elem duyuyorsa dönüp kendine bakıp “ne yaptım ki?” diye soracak durumdadır. Henüz iradesi açılmamış bu yavrucağın elem duymasını beklemiyoruz.
Cenâb-ı Hâk çocukla elemin arasına girer. Bunu doktorlar bile yapıyor, bir anestezi ile.
Demekki acılar ile yaşadığımız elem doğrusal ve ayrılmaz bir ilişki içerisinde değiller, ayrılabiliyorlar. “Yok arkadaş, burada adil bir sistem işlemiyor, masum yavrular bile perişan oluyorlar, o zaman alemlerin Rabbi yok mu ki bu kadar adaletsiz bir süreç işliyor.” demeye hızlıca meyletmek, Allah azze ve celle hakkındaki hüsnüzannımızdan kolayca vazgeçmek anlamına gelir.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
8 Şubat 2025 Cumartesi
Uykuluyken namaz kılınmaz mı?
Hz. Aişe R.anha)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurdu:
« إِذَا نَعَسَ أَحدُكُمْ وَهُوَ يُصَلِّي ، فَلْيَرْقُدْ حَتَّى يَذْهَبَ عَنْهُ النَّوْمُ ، فإِن أَحدَكم إِذَا صلَّى وهُو نَاعَسٌ لا يَدْرِي لعلَّهُ يذهَبُ يسْتَغْفِرُ فيَسُبُّ نَفْسَهُ »
“Sizden biriniz namaz kılarken uyku hali bastırırsa, kendisinden bu hal gidinceye kadar yatsın. Çünkü uykulu vaziyette namaz kılan kimse, belki de bilmeyerek, istiğfar edip Allah’tan bağışlanma dileyeceğim derken kendine söver, beddua eder.” (Buhârî, Vüdû 53; Müslim, Müsâfirîn 222.)
Geceleyin herkes derin uykudayken tatlı uykusunu bırakıp Allah’a ibadet etmek, nefsine söz dinletebilen yiğitlerin harcıdır. Zira uyku bir ihtiyaç olduğu kadar insanın en fazla haz duyduğu zaaflarından biridir. Bu lezzeti bırakıp Rabbinin rızasını kazanmak için onun huzuruna durma başarısını, ancak Allah’ın rızâsının her şeyin üstünde olduğunu bilen şuurlu insanlar gösterebilir.
Uyku, vücuttaki bazı faaliyetlerin durması halidir. Uykulu iken, düşünme, konuşma, hareket etme gibi faaliyetler durur; şuur hali kaybolur. Bu sebeple, insan uykulu halde yaptığı işlerden sorumlu tutulmaz. Allah’a karşı yapılan ibadetlerde tam bir uyanıklık ve şuurluluk aranır. Namaz bir dua, bir niyâz, bir yakarış, bir huzura varış ve nihayet Allah ile yüzyüze geliş ve onunla konuşmadır. Bütün bu üstün nitelikleri taşıdığı için, gönül ve kalp uyanıklığına olduğu kadar, vücudun zindeliğine, canlılık ve diriliğine de ihtiyaç vardır. Oysa uyku hali, -bir atasözümüzün çok güzel ifade ettiği gibi- küçük ölümdür. Ölüden, dirinin yapması gereken şeyleri beklemek söz konusu olamaz.
Uyuklama halindeki insan, ne söylediğinin farkında olmaz. Uykulu vaziyetteki konuşmalar da sayıklama kabul edilir. İnsan uyuklarken hayır yerine şer, iyi yerine kötü, güzel yerine çirkin şeyler söyleyebilir. Şayet namaz veya ibadet halinde ise, iyilik yerine kötülük, hayır yerine şer, dua yerine beddua temennisinde bulunabilir. İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz, uykulu halde namaz kılmayı, dua etmeyi uygun bulmamış, bilakis uyku hali geçecek kadar uyuduktan sonra ibadete devam edilmesini öğütlemiştir.
Özet olarak;
- Yorgun ve bitkin düşünceye kadar ibadet etmek, dinde hoş karşılanmamış, takvadan sayılmamıştır.
- Uykulu halde iken ibadet yapmak, özellikle namaz kılmak, dua etmek tavsiye edilmemiştir.
- İnsan gece veya gündüz, uykulu iken ibadet etmemeli, yatıp dinlendikten sonra ibadetine devam etmelidir.
- Uykulu iken insan ne söylediğini bilemez; dua edeceğim derken kendine beddua edebilir.
- İbadetler, gönül ve kalb uyanıklığı içinde ve vücudun zindelik ve dirilik halinde yapılmalıdır.
- İslâmiyet kolaylık dinidir. Her konuda olduğu gibi, ibadetler konusunda da orta yolu tutup haddi aşmamak, ölçülü olmak en güzel dindarlıktır. (bk. Riyazü’s-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Erkam Yay., Hadis No: 149, 1188)
7 Şubat 2025 Cuma
Müslümanım diyen ama ömrü boyunca hiç dua etmeyen hayatını istediği gibi yaşayanın durumu nedir?
Bir insan "Müslümanım" dediği hâlde ömrü boyunca hiç dua etmiyor ve hayatını tamamen kendi isteklerine göre yaşıyorsa, bu durum onun dinle olan bağının zayıf olduğunu gösterir. Dua, kul ile Allah arasındaki en önemli bağlantılardan biridir ve İslam’da büyük bir yere sahiptir.
Duasız Bir Müslüman Ne Durumdadır?
İmanın Zayıflığı: Dua, Allah’a olan bağlılığın bir göstergesidir. Hiç dua etmeyen bir kişi, Allah’a olan ihtiyacını ve kulluğunu yeterince hissetmiyor olabilir.
Tevazu Eksikliği: Dua, insanın Rabbine muhtaç olduğunu kabul etmesidir. Dua etmeyen kişi, kendini yeterli görerek Allah’a yönelmiyorsa, bu bir kibir belirtisi olabilir.
Gaflet İçinde Olmak: Hiç dua etmemek, kişinin dini değerlerden uzaklaşmış ve dünyaya fazlasıyla dalmış olduğunu gösterir. Allah’ı anmayan bir kalp, zamanla katılaşabilir.
İbadetleri Terk Etme Riski: Dua, ibadet şuurunu artıran bir etkendir. Dua etmeyen kişi, zamanla diğer ibadetleri de terk edebilir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Dua, ibadetin özüdür.” (Tirmizî, Deavât 1) buyurmuştur.
Bir başka hadisinde de "Dua, ibadettir." (Tirmizî, Tefsîr 40) diyerek, dua etmemenin bir ibadetten uzak kalmak anlamına geldiğini belirtmiştir.
Allah Teala, Kur’an’da şöyle buyurur:
“Bana dua edin, size icabet edeyim.” (Mü’min, 60)
Bu ayetten de anlaşılacağı gibi, dua etmeyen bir kişi, Allah’ın açıkça davet ettiği bir ibadeti terk etmiş olmaktadır.
Peki, Böyle Bir Müslümanın Ahiretteki Durumu Ne Olur?
İslam inancına göre, kişinin cennete veya cehenneme girmesi Allah’ın rahmetine, kişinin imanına ve amellerine bağlıdır. Hiç dua etmeyen ve hayatını tamamen kendi keyfine göre yaşayan biri:
Eğer İslam’ın temel şartlarını yerine getirmiyorsa (örneğin namaz, oruç, zekât, haram ve helal hassasiyeti yoksa), günahkâr olur.
Ama imanını koruyarak ölürse, günahlarına rağmen Allah dilerse onu affedebilir ya da bir süre cehennemde azap çektikten sonra cennete koyabilir.
Eğer bu kişi, zamanla Allah’ı inkâr eder ya da İslam’a tamamen sırt çevirirse, bu küfre düşmesine neden olabilir.
Sonuç
Müslüman olduğunu söyleyen bir kişi, Rabbine yönelmeli, dua etmeli ve Allah Teala’ya olan ihtiyacını hissetmelidir. Dua, insanın Rabbine yakınlaşmasını sağlayan büyük bir nimettir. Duasız bir hayat, susuz bir toprağa benzer; zamanla kuruyup çoraklaşabilir. Bu yüzden dua etmeyen birinin kendini gözden geçirmesi, Allah’la olan bağını güçlendirmesi gerekir.
👉 "Hiç dua etmedim, artık geç mi?" diye düşünen biri için cevap çok net: Hayır, asla geç değil! Allah’ın rahmeti sonsuzdur, yeter ki samimi bir şekilde O’na yönelin.
6 Şubat 2025 Perşembe
Resmi nikâh kıydıran kimse ayrıca dinî nikâh kıydırmalı mıdır?
4 Şubat 2025 Salı
Kabir azabı var mıdır?
Duyular ve akıl yürütme vasıtasıyla bilinemeyip vahiy yoluyla sabit olan gaybî konulardan biri de kabir azabıdır. Bu husus bazı ayetlerin işareti (Tevbe, 9/101; Mü’min, 40/46), çeşitli hadislerin de açık beyanlarıyla (Buhari, Cenâiz, 86) bilinmektedir. Bir hadis-i şerifte “Kabir, ahiret duraklarının ilkidir. Bir kimse eğer o duraktan kurtulursa sonraki durakları daha kolay geçer. Kurtulamazsa, sonrakileri geçmek daha zor olacaktır.” (Tirmizî, Zühd, 5) buyrularak ölümle ahiret hayatının başladığı ifade edilmiştir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek kendisine gelerek soru soracaklar, iman ve güzel amel sahipleri bu sorulara doğru cevaplar verecekler ve kendilerine cennet kapıları açılarak cennet gösterilecektir. Kâfir ve münafıklar ise bu sorulara doğru cevap veremeyecek, onlara da cehennem kapıları açılacak ve cehennem gösterilecektir. Kâfirler ve münafıklar kabirde acı ve sıkıntı içinde azap görürlerken müminler nimetler içerisinde mutlu ve sıkıntısız bir hayat süreceklerdir (Tirmizî, Cenâiz, 71). Bu sebepledir ki Resûl-i Ekrem (s.a.s.) pek çok kez kabir azabından koruması için Allah’a niyazda bulunmuştur (Buhârî, Ezan, 149; Müslim, Küsûf, 8, Cenâiz, 85; Ebû Dâvûd, Salât, 155).
https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/cenaze-ve-kabir-ile-ilgili-diger-konular/kabir-azabi-var-midir
2 Şubat 2025 Pazar
Cuma günleri oruç tutmanın hükmü nedir?
30 Ocak 2025 Perşembe
Gizli nikâhın hükmü nedir?
Tarafların şahitler huzurunda irade beyanında bulunmalarına rağmen ailelerinden ve yakın çevrelerinden gizleyerek yaptıkları akit, gizli nikâh olarak adlandırılır. Böyle bir akit, nikâhta bulunması gereken aleniyet niteliğini taşımadığından dinin nikâh ve aile hayatı ile ilgili genel ilkelerine aykırıdır. Sadece iki şahidin bildiği bir nikâh akdinin aleni olduğu söylenemeyeceğinden ailelerin, akrabaların ve komşuların muttali olmadığı bir akit gizli nikâh olmaktan çıkmaz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Bu nikâhı ilan edip duyurun...” (Tirmizî, Nikâh, 6; İbn Mâce, Nikâh, 20); “Haram olan (ilişki) ile helal olan (evlilik) ayıran şey, def çalmak ve duyurmaktır.” (Tirmizî, Nikâh, 6) buyurarak alenîliğin ve hatta tescilin gerekliliğine işaret etmektedir. Hz. Ebubekir de gizlenmesi şartıyla yapılan nikâh akdini geçersiz saymıştır (Sahnun, el-Müdevvene, II, 128,129).
https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/evlilik-nikah-/gizli-nikahin-hukmu-nedir
26 Ocak 2025 Pazar
Miraç Hadisleri
Sünnet-i seniyyeye bakışı ve yaklaşımı yansıtan söz konusu tartışmalar sonucu, Mi’râc hadislerinin sıhhat durumunu merak eden Müslümanların, olayın içeriğinin bazı detayları konusunu akılla açıklamaya kalkan ve sonuçta o detayları inkâra yönelenlerin varlığı -acı ama- güncel toplum gerçeğimizdir.
Giriş
Son senelerde Mi’râc gecesi yaklaştığı günlerde özellikle Mi’râc olayı ile ilgili rivayetler yani mi’râc hadisleri üzerinde değişik kesimlerde tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmalarda amacın gerçekten meseleyi kavramak mı yoksa farkında olmadan ya da bilinçli olarak, yaşanmış olan bu tarihi olay vesilesiyle peygamberlik kurumuna yönelik bazı tenkitler ve şüpheler geliştirmek mi olduğu kestirilememektedir. Pratikte hemen hiçbir faydası olmayan bu tartışmaların, Müslümanların ufkunu daralttığı, kişisel tecrübe imkânlarının dışında kalan gerçekleri algılayıp tefekkür etme şansını ortadan kaldırıcı etkiler yaptığı ortadadır.
Sünnet-i seniyyeye bakışı ve yaklaşımı yansıtan söz konusu tartışmalar sonucu, Mi’râc hadislerinin sıhhat durumunu merak eden Müslümanların, olayın içeriğinin bazı detayları konusunu akılla açıklamaya kalkan ve sonuçta o detayları inkâra yönelenlerin varlığı -acı ama- güncel toplum gerçeğimizdir. Giderek “tartışan toplum olma eğilimi”, kabul ve amel erdemlerinden uzaklaşmayı kamçılamaktadır. Kitle iletişim ve haberleşme araçlarının ve medyanın bu konudaki olumsuz etkisi de işin tuzu biberi olmaktadır.
Böylesi bir ortamda Mi’râc ile ilgili hadisleri ve kimi itiraz noktalarını açıklamak hem bir görev hem de “hakkı tavsiye” niteliğinde bir tebliğ olur ümidini taşımaktayım. Ancak önce olaydan başlayıp sonra deliller/hadisler üzerinde durmak uygun olacaktır.
Mi’râc Olayı ve Mi’râc Gecesi
Mi’râc, kelime olarak yükselme âleti, merdiven anlamına gelmektedir. Dinî terminolojide ise, Hz. Peygamber’in, Allah Teâlâ’ya yükseliş mucizesini anlatmak için kullanılır. Leyletü’l-Mi’râc (Mi’râc Gecesi), bu yükselişin cereyan ettiği gece demektir. Dilimizde öteki mübarek geceler için olduğu gibi bu gece için de kandil (Mi’râc Kandili) kullanımı yaygınlaşmış bulunmaktadır. Aslında Peygamber Efendimiz Mi’râc ile ilgili hadîs-i şeriflerde “…عَرَجَ بِي إِلَى السَّمَاءِ beni semaya çıkardı” veya عُرِجَ بِي “ben çıkarıldım” buyurduğu için olaya Mi’râc adı verilmiştir.
Dikkatli İslâm Tarihi ve siyer yazarları, “İlahi huzura yükselme” özünde ifadesini bulan Mi’râc olayının, Hz. Peygamber’in peygamber olarak gönderilmesinin 11. yılında (Hicretten bir buçuk sene önce) talihsizliklerle dolu Taif yolculuğu sonrasında, Akabe bey’atlarından önce cereyan ettiği görüşünü paylaşmaktadırlar. Olayın Recep ayının 27. Gecesi gerçekleştiği konusunda tam bir kesinlik olmamakla birlikte genel kabul bu yönde oluşmuştur.
Olay, cereyan tarzı bakımından iki aşamadan oluştuğu için kaynaklarımızda “İsrâ ve Mi’râc Olayı” diye yer alır. Olayın gece yürüyüşü demek olan İsrâ kısmı, ayetle belirlenmiş olduğu için [İsrâ sûresi;17/1], kesin olup tartışma dışı kabul edilmiş ve bu kısmın inkâr edilmesi hâlinde küfre girileceğine hükmedilmiştir. Mi’râc kısmı ise hadis-i şerifler tarafından açıklanmıştır. Bu sebeple bu kısmın inkârı halinde dalâlet ve fısk (haktan uzaklaşma, gerçekten sapma) söz konusu olacağı bildirilmiştir.
Yaklaşımlar
İnsanların olayı kabullenmedeki farklılıkları, Allah Teâlâ’nın dilemesiyle gerçekleşmiş olağanüstü, hâriku’l-âde bir durum (mucize) olmasına rağmen Mi’râc’ı, salt akılla anlamaya ve açıklamaya kalkışmaktan kaynaklanmaktadır. Olayın oluş biçimini ve içeriğini yorumlama ve açıklama çabaları, bu açıdan bakıldığında, gereksiz yorgunluktan öte bir anlam ifade etmemektedir.
Başlangıç yeri, zamanı, gerçekleşme şekilleri (ruh ile mi, ceset ile mi, uyanıkken mi uykuda mı), içeriğinin detayları hakkında bazı rivayet farklılıkları bulunmakla beraber, olayın yaşanmışlığı yani kendisi hakkında ihtilaf yoktur.
Söz konusu farklılıklar yerine, olayın özüne, mesajına ve neticelerine dikkat kesilmenin ve dini yaşantımız için ondan nasıl yararlanmamız lazım geldiği noktasına yoğunlaşmanın yararı ve isabeti ortadadır. Zira;
“Mucize”, peygamberlerin elinde zuhur etmekle beraber, onların irade ve isteğiyle meydana gelmez. Tamamen Allah Teâlâ’nın dilemesine bağlıdır.
Olağanüstülük ‘mucize’nin olmazsa olmaz niteliğidir. Böyle olunca, olayın akıl sınırlarını zorlayan yapısal yanları elbette bulunacaktır.
O halde bir olaya hem “mucize” (olağanüstü) deyip sonra da onun içeriğinin bütününü veya belli kısımlarını akılla açıklamaya kalkmak, aslında çelişki içinde kıvranmak demektir. Ne yazık ki, Mi’râc mucizesinin detaylarını anlatan hadis-i şeriflerin verdiği bilgiler, böylesi bir anlamsız muameleye konu yapılmakta, akılla açıklama zorlamasına tabi tutulmaktadır. Hatta kimi kendini ve haddini bilmez kimselerce, 45 sahabiden nakledilmiş bulunan rivayetlere [1] “senaryo” deme cür’eti gösterilebilmektedir. Bu tür tavır sahiplerine, Necm sûresi’nde yer alan olayla ilgili bir ayet-i kerimeyi hatırlatmak yerinde olacaktır. اَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرٰى “Onun gördükleri hakkında şimdi siz onunla tartışacak mısınız?”[2]
Öte yandan olayın belki en çok tereddütle karşılanan, elli vakit namazın beş vakte indirilmesi ile ilgili kısmını[3], “çingene pazarlığı”na benzetebilen ünvanlı edepsizler bile görülmektedir.
Oysa bilinmelidir ki, teklifler değil, haberler değişmez. Mi’râc mucizesinin bu kısmının Hz. Peygamber’e cehalet isnad etmek olduğu ve dolayısıyla bu kısmın İsrâiliyyattan sayılması gerektiği fikri, Şia yandaşı Mısırlı yazar Mahmud Ebû Reyye’nin otuzdan fazla reddiyeye muhatap olmuş Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması adıyla Türkçeye çevrilmiş Advâ’ ale’s-sünneti’l-Muhammediyye isimli eserinde yer almaktadır.[4]
Özetle bir kez daha vurgulamak gerekirse, bir olay mucize ise, akıl dışı değil, akıl üstüdür. Akılla açıklanabiliyorsa, mucize değildir. Çünkü “Mucizede harikuladelik bir kayd-ı esâsidir.” Bu sebeple onun aklen imkânından söz etmek, mucizenin harikalık niteliği karşısında asla doğru değildir. Mucizeler illetleri ve sebepleri bilinmeyen harikalardır.”[5] Detayları, olayın aslının önüne geçirecek polemiklere girmek, olayın aslına ve kahramanına yönelik açıklanamayan olumsuz bir yaklaşımın göstergesi olabilir. Ahmed Naim merhumun ifadesiyle, “… Efendimizin mucize-i İsrâ ve Mi’râcını istiskâl edecek kimseler eksik değildir. Bu meselede ızhâr veya ızmâr edilecek şek ve yakîn-i asl, gâye-i nübüvvete râcidir.”[6]
Mucizeler peygamberlerin muhatapları tarafından peygamberin haklılığına delil olması için istenir. Mi’râc olayında da müşriklerin böyle bir mucize isteği söz konusudur. “أَوْ تَرْقَى فِي السَّمَاءِ = ya da gökyüzüne çıkmalısın”[7] demişlerdir. Fakat Müşrikler, olayı kendileri izleyememişler, Hz. Peygamber’in haber vermesiyle İsrâ ve Mi’râc’dan haberdâr olmuşlardır. Çünkü Mi’râc, Allah Teâlâ’nın, resûlünü “kimi ayetlerini göstermek için” Beyt-i makdis’e oradan da katına davet etmesi ve çıkarması sonucu “özel iltifat ve ikram” olarak gerçekleşmiştir.
Özel davet yolculuğunun detaylarının da çok özel olması pek tabiidir. Bu sebeple Peygamber Efendimizin o gece yaşadıklarına ve tanık olduklarına dair verdiği bilgilerin her biri onun bildirdiği gibidir. Aklın araya girip kimi anlatımları kendi kuralları içinde yorumlamaya kalkışması boşuna yorgunluktur. Çünkü menkûlat naklin, ma’kulât aklın kurallarına göre yorumlanır. Mi’râc olayı ise ‘menkûlat’tandır. Öte yandan “Aklen müstahil olmadıkça şer’î nassları zâhirleri üzere bırakmak vaciptir.”[8]
“Mu’cize anlamında ilâhî ayetlerden olan bu hadiseyi tamamen aklî çerçeveye sokmak kolay değildir.”[9]
“Haremgâh-ı visâle Ahmed’i tenha alup Mevlâ
O halvet oldu mahsus, hazret-i Sultan-ı kevneyn’e!”
Mi’râc ile ilgili hadisler
Hakkında onlarca hadis bulunan Mi’râc olayını anlatan ana rivayet, Buhârî’nin Sahih’inde 9 ayrı bölümde[10] yer almaktadır. Müslim’in Sahih’inde ise, iman bölümünde 13 rivayet[11] olarak bulunmaktadır. Yani bu haliyle Mi’râc olayını anlatan hadisler, ‘muttefun aleyh’tir. -Buhari ve Müslim’in birlikte rivayet ettiği hadislerdir.- (Sahih hadislerin birinci derecesindedirler.)
İmam Buhârî meseleyi öncelikle fıkıhçı yaklaşımıyla ele almış ve Salat bölümünde namazın farz kılınmasının delili olarak, Hac ve Eşribe bölümlerinde Zemzem suyu ile ilgisi dolayısıyla zikretmiştir. Sonra Buhârî tarihçi yaklaşımıyla Enbiya bölümünde, Mekke dönemi olaylarının son kısmında Akabe Bey’atları öncesinde ve menâkıbu’l-ensar bölümünde nakletmiştir. Daha sonra Tefsir bölümünün İsrâ suresi’yle ilgili üçüncü babında bu rivayete yer vermiştir. Mütekellim niteliğiyle de kader ve tevhid bölümlerinde, meselenin ilahi ve imani yönünü ortaya koymak maksadıyla Mi’râc hadislerinin ilgili kısımlarını zikretmiştir.
İmam Müslim ise, “rivayetleri ilgili oldukları bir yerde topluca nakletme” usulüne uygun olarak, Mi’râc hadislerine Sahih’inin iman bölümünde 259-272 rivayetler olarak yer vermiştir.
Müslim bu yaklaşımıyla, Mi’râc’ın mucize oluşunu dikkate aldığını ve dolayısıyla olayın iman/kabul meselesi olduğunu ortaya koymuş olmaktadır. [12]
Muhaddis Kâdi Iyâz, Mi’rac olayını İmam Müslim’in 259 nolu rivayetini esas alarak işlemiştir. Olayın detaylarıyla ilgi rivayetlerin ve kimi ravilerin değerlendirmesini görmek isteyenlerin, Şifâ-i Şerif Şerhi’ne[13] başvurmaları isabetli olacaktır.
Ayrıca hepsi güvenilir kaynaklar olmak üzere el-Mektebetü’ş-şâmile programında “hamsine salâten” ifadesinden bakıldığında 123 sonuçla karşılaşılmaktadır. İsra ve Mi’râc ile ilgili müstakillen yapılmış bir araştırmada[14] da olayın değişik yönleriyle ilgili olmak üzere, 20 sahâbiden, büyük çoğunluğu sahih ve hasen olan 75 rivayetin değerlendirildiği, bunlardan 28’inin zayıf olduğu, yine zayıf olmak kaydıyla bir de Hasen el-Basri’nin mürsel bir rivayetinin bulunduğu tespit edilmiş bulunmaktadır.
Konunun ana akışı ve anlatımı ile ilgili rivayetlerde verilen bilgiler, Buhari ve Müslim’deki rivayetin -takdir-tehir gibi- küçük farklılıklar dışında hemen hemen aynıdır. Olayın, ruh ile mi, ruh ma’al-cesed mi, uykuda mı, uyanıkken mi cereyan ettiği, bu kutlu yolculukta Hz. Peygamber’in Allah Teâlâ’yı baş gözüyle görüp görmediği gibi işin esasını etkilemeyecek detaylara yönelik rivayetler de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Konuyu etraflıca değerlendiren İslam bilginleri bu ayrıntılar üzerinde yeterince durmuş her bir farklılığı lehinde ve aleyhinde deliller getirmek suretiyle aydınlatmışlardır. İşin bu yönünü merak edenler merhum M. Hamidullah (ö. 2002) Bey’in İslâm Peygamberi adlı eserinin I, 119-148 (beşinci yayın) sayfalarını okuyabilirler.
Netice
Mi’râc, Hz. Peygamber’in peygamberlik süresinin tam orta yerinde hem kendisine hem de ümmetine yönelik büyük bir ikram-ı ilahîdir.
Mi’râc, kâinat kitabının ve ahiret hayatının Hz. Peygamber’e gerçek yönleri ve hikmetleriyle ta’limi/öğretilmesidir.
Bu öğretimin rivayetlere yansıyan yönlerini, -deneme ve denetleme imkânı olmadığına göre- o muhbir-i sadık Hz. Peygamber’e i’timad edip Hz. Ebû Bekir es-Sıddık gibi “o söylüyorsa doğrudur” diyerek gönlümüzü rahat tutmak ve imanımızı büyük bir teslimiyet içinde yaşamaya gayret etmek en doğru hareket tarzıdır.
“Haremgâh-ı visâle Ahmed’i tenha alup Mevlâ
O halvet oldu mahsus, hazret-i Sultan-ı kevneyn’e!”
Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
Dipnotlar:
1. Bk. M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 134, İstanbul, 1990,
2. Necm suresi (53),12
3. Bk. Buhâri, Salât 1; Müslim, İman 259, 263
4. Bk. Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, s. 181-182
5. Bk. Kâmil Miras, Tecrid terçemesi, IX, 289-290
6. Tecrid Tercemesi, II, 262
7. El-İsra (17), 93
8. A. Davudoğlu, Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, II, 107.
9. Elmalılı, Hak Dini , V, 3150
10. Bk. Salat 1; Hacc 76;Enbiya 5; Menâkıb 24; Menâkıbu’l-ensar 42; Tefsir sure (17),3; Eşribe 1,11,12; Kader 10; Tevhid 37
11. Bk. Müslim, İman 259-272
12. Bilgi için bk.A. Davudoğlu, SahihiMüslim Tercüme ve Şerhi, II, 88-146, İstanbul, 1974
13. Bk. M. Y. Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, 370 – 430 (İstanbul, 2012, Tahlil yayınları)
14. Bk.. Mahmud b. Ahmed Ebu Müsellem. El-İsra ve’l-mi’râc, dirase hadisiyye, 1434, yy.
Sayıyla Esma-ül Hüsna okumak
1. Kur'an ve Sünnet'e Uygunluk:
- Esmaül Hüsna’yı zikretmek, Kur'an-ı Kerim ve hadislerde teşvik edilen bir ibadettir. Ancak sayı belirterek çekmenin özel bir hükmü Kur'an'da ya da sahih hadislerde geçmemektedir.
- Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinde Esmaül Hüsna’nın belirli sayılarla çekildiğine dair bir uygulama yoktur. Dolayısıyla, bir zikir ibadetini belli sayılara bağlamak, bir sünnet olarak gösterilmemeli ve farz gibi algılanmamalıdır.
2. Niyet ve Bidat Riski:
- Bu tür uygulamalar, dinde yeni bir ibadet gibi algılanmamalı ve başkalarına "mutlaka bu sayıda çekilmelidir" diye dayatılmamalıdır. Bu, bidat riski taşıyabilir.
3. Dengeli Yaklaşım:
- Zikir, Allah’ı anmak için yapılan bir ibadettir ve asıl önemli olan, sayıya takılmak değil, huşu ile yapılmasıdır.
- Zikir sırasında sayılarla meşgul olup kalbin ibadet şuurundan uzaklaşması da istenmeyen bir durumdur.
- Sadece sayı ile ibadete odaklanmaktan ziyade, içtenlikle ve anlamını düşünerek Esma zikri yapmak daha değerlidir.
25 Ocak 2025 Cumartesi
24 Ocak 2025 Cuma
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 246
Allah Teala ne yaparsa kulunun iyiliği için yapar
Allah hakkındaki zan çok önemli. Allah hepimiz için iyiliği istiyor. Şeytan en çok da bizi buradan ele geçiriyor diyor ki; Cenâb-ı Hâk bizim kötülüğümüzü istiyor o yüzden yolu yokuşa sürüyor, bu zorluklar bu musibetler bu yüzden oluyor, diyor.
Halbuki ne Cenâb-ı Hâkk’ı tanımayıp aksi istikamette gidenin musibetleri Allah azze ve cellenin onun için kötülüğü istediğindendir, tam tersi dönsünler diye istiyor.
Ne de iyi yönde ilerleyenlerin yaşadığı sıkıntılar, onları iyi yönde frenlemek, durdurmak veya kazandıkları iyi şeyleri düşürüp kaybetmek içindir. Tam tersi daha yüksek mertebelere çıkarmak, daha dirençli mukavemetli kılıp, daha aklamak paklamak ve irtifa kazandırmak içindir.
Dolayısıyla Allah azze ve celle ne yaparsa kulunun iyiliği için yaptığı bir manzara ile karşı karşıyayız. Bizim Allah hakkındaki zannımız bu düzeyde olmalı.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
23 Ocak 2025 Perşembe
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 245
KUR’AN-I KERÎM’DE HZ EYYUB (a.s.)
(Dost Tv- Ramazan Geceleri Programı Ankara 5 Nisan 2023)
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
20 Ocak 2025 Pazartesi
Sabah ezanı okunmaya başladığında yeme içmeye kısa bir süre devam edilebilir mi?
Takvimlerde gösterilen “imsak”, oruca başlama vaktini ifade eder. İmsak vakti aynı zamanda gecenin sona erdiği, yatsı namazı vaktinin çıkıp sabah namazı vaktinin girdiği andır. Ezan da imsak vaktinin başlaması ile okunmaktadır. Bu sebeple ezanın başlaması ile yemeyi içmeyi terk etmek gerekir. Ezan başladığı sırada ağızda bulunan lokmanın yutulmasında bir sakınca yoktur.
https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/orucun-mahiyeti-ve-cesitleri/sabah-ezani-okunmaya-basladiginda-yeme-icmeye-kisa-bir-sure-devam-edilebilir-mi19 Ocak 2025 Pazar
Peygamberimiz yaptığından pişman olmayan mümin ya da kafirlere de hakkını helal etmiş midir?
Bu konu, İslam ahlakında ve hukukunda oldukça hassas ve derin bir mesele olarak değerlendirilmektedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı, affedicilik ve merhamet örnekleriyle doludur. Ancak "pişman olmayanlara hakkını helal etme" meselesi daha çok bireysel vicdan, adalet ve Allah’a karşı sorumlulukla ilişkilidir. İşte bu konuda dikkat etmeniz gereken bazı noktalar:
1. Peygamber Efendimizin Affediciliği:
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine yapılan pek çok kötülüğü affetmiştir. Uhud Savaşı'nda amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi’yi bile Müslüman olduktan sonra affetmiştir.
Mekke’nin Fethi’nde, kendisine eziyet eden ve yıllarca zulmeden Mekke müşriklerini bağışlayarak onlara şu meşhur ifadeyi kullanmıştır:
"Bugün size hiçbir kınama yok. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz." (Buhari, Meğazi, 38)
2. Pişman Olmayanlara Hakkını Helal Etmek:
Pişmanlık Şartı: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, genellikle pişmanlık gösterenleri affetmiş ve buna teşvik etmiştir. Ancak pişmanlık göstermeyenlere karşı affedici olup olmamak tamamen bireyin inisiyatifine bırakılmıştır. Kur'an'da şöyle buyrulmuştur:
Kendi Haklarımız: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bireysel haklar konusunda daha toleranslı ve affedici olmayı teşvik etmiştir. Ancak İslam hukukunda, kul hakkı affedilmeden önce kişinin pişmanlık duyması ve bu hakkı ödemeye niyetli olması önemlidir.
3. Hakkını Helal Etmek Rabbimizin Rızasına Daha Yakın Mıdır?
Eğer kişi hakkını helal ederse, bu Allah katında büyük bir fazilet olarak kabul edilir. Affedicilik, Allah’ın affedicilik sıfatına daha yakın bir ahlak örneğidir. Hadis-i şerifte buyrulmuştur:
Ancak, hakkını helal etmeyen kişi de haksızlık yapmış sayılmaz. İslam’da bireyin adalet arayışı meşru bir haktır. Rabbimiz, kul hakkını affetmeyi bireyin vicdanına bırakmıştır.
4. Ne Yapmalı?
Affetmek Fazilettir: Hakkınızı helal etmek ve affetmek, Allah’ın rızasına daha yakın bir davranıştır. Özellikle, karşı taraf pişmanlık duymasa bile onu affetmek, sizi Rabbimize yaklaştırabilir.
Adalet de Meşrudur: Eğer affetmek zor geliyorsa ve adaletin tecelli etmesini istiyorsanız, bu da Allah’ın hoşuna giden bir durumdur. Affetmemek, pişman olmayan biriyle helalleşmek istememek, İslam’a aykırı bir tutum değildir.
5. Sonuç:
Rabbimizin razı olduğu davranış: Affedici olmak ve hakkınızı helal etmek, Rabbimizin rızasına daha yakındır. Ancak bu, bir zorunluluk değildir. Özellikle pişmanlık göstermeyen bir kimseye karşı hakkınızı helal etmemek de sizin hakkınızdır ve bunda bir günah yoktur.
Tavsiyemiz: Eğer yapabiliyorsanız, bütün haklarınızı herkese helal edin ve işi Allah’a bırakın. Bu, kalbinizdeki yükleri hafifletir ve ahirette sizi daha huzurlu kılabilir. Ancak helal etmeye gönlünüz razı değilse, bu konuda vicdanınızı rahat bırakabilirsiniz.
Allah, sizi en güzel kararları almaya muvaffak kılsın. Amin.
18 Ocak 2025 Cumartesi
Cenaze sahiplerinin mezarlıkta veya evde helva, ekmek gibi şeyler dağıtmaları, yemek ikram etmeleri uygun mudur?
Cenaze sahiplerinin mezarlıkta veya evde helva, ekmek gibi şeyler dağıtmalarının ise dinî bir dayanağı yoktur. Dinî bir gereklilik olarak görmeden yapılmasında bir sakınca olmayacağı söylenebilirse de bu tür uygulamaların kısa süre sonra cenazeyle ilgili bir dinî hüküm olarak algılanması tehlikesi bulunmaktadır. Dolayısıyla bu ikramlar dinî bir zorunluluk olarak yapılırsa, bidat ve hurafe sayılır.
17 Ocak 2025 Cuma
Muska kullanmak caiz midir?
Korku ve nazardan korunmak, bazı hastalıklardan şifa bulmak için dua etmek, Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okumak, caizdir (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 9 [5007]; Müslim, Selâm, 65-66 [2201]; İbn Mâce, Tıb, 35-36 [3517-3525]). Âyet ve dua gibi metinlerin bir şeye yazılıp insanların bedenlerine asılması veya iliştirilmesi konusunda Hz. Peygamber’den bir rivâyet yoktur. Ancak Abdullah b. Amr, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Sizden biriniz uykuda korkarsa ‘Allah’ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden, eksikliği olmayan Allah’ın sözlerine sığınırım.’ desin. O takdirde, hiçbir şey ona zarar vermez.” buyurduğunu bildirmiş ve kendisi de bu duayı temyiz çağına gelen çocuklarına öğretip, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp boyunlarına asmıştır (Ebû Dâvûd, Tıb, 19 [3893]; Tirmizî, De‘avât, 94 [3528]).
Bazı âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’den âyetlerin yazılıp muska yapılarak takılmasında bir sakınca görmemektedir (Şâfiî, el-Ümm, 7/241; Zeylaî, Tebyîn, 1/58). Bununla birlikte muskadan medet umma, onu koruyucu olarak algılama, Allah’tan (c.c.) beklenilecek şeyleri muskadan bekleme gibi olumsuzluklara sebep olacaksa muska kullanılması caiz değildir. Bu bağlamda insanların duygularını istismar edenlere karşı da uyanık olunmalıdır.
16 Ocak 2025 Perşembe
Mazeretsiz olarak cuma namazına üst üste üç defa gitmeyenin nikâhı düşer mi?
Cuma namazı, akıllı, ergenlik çağına erişmiş, sağlıklı, hür ve misafir olmayan Müslüman erkeklere farz kılınmıştır. Kadınlar, hürriyeti kısıtlı olanlar, yolcular ve cemaate gelemeyecek kadar mazereti olanlar Cuma namazı kılmakla yükümlü değildirler. Cuma namazını terk edenlere yönelik tehditkâr ifadeler taşıyan hadisler, Cumanın önemini vurgulamak ve mazeretsiz terk edenlerin cezayı hak edeceklerini bildirmek amacını taşırlar. Bu hadislerden bir kısmında Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Birtakım insanlar ya Cuma namazını terk etmeyi bırakırlar yahut da Allah onların kalplerini mühürler, artık gafillerden olurlar.” (Müslim, Cuma, 40); “Her kim önemsemediği için üç Cumayı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler.” (Ebû Davûd, Salât, 212). Buna göre, özürsüz olarak Cuma namazını terk eden bir Müslüman büyük günah işlemiş olur. Fakat farziyetini inkâr etmedikçe ve hafife almadıkça; cumayı üç kez terk etmekle nikâhı düşmez.
15 Ocak 2025 Çarşamba
Büyü ve sihirden korunmak için ne yapılmalıdır?
İslam dini büyük günahlar arasında saydığı sihri şiddetle yasaklamış, Kur'an-ı Kerim'de sihir yapanların ahirette nasibi olmadığı ve bunu yapanların şerrinden Allah'a sığınması gerektiği vurgulanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s)de sihir yapmayı 7 büyük arasında sayılmıştır. Cahiliye devrinde sihir çok yaygındı. Cincilik, kahinlik, yıldızlardan hüküm çıkarmak, fal okullarına başvurmak, iplere düğüm atıp üflemek gibi işlemler yapılırdı. Müşrikler bu durumun da etkisiyle Kur'an'ın bir sihir eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Sihre ve büyüye karşı en etkili çözüm Allah'a sığınmak ve ona güvenmektir. Hz. Peygamber (s.a.s) her şeyin şerrinden Allah'a sığınarak Felak ve nas sureleriyle Ayetel kürsi'nin okunmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca O torunları Hz. Hasan ve Hüseyin'in nazar büyü ve benzeri olumsuzluklardan korumak için şu duayı okumuştur. “Euzu bi kelimâtillâhi't-tâmmeh, min külli şeytanin ve hammeh ve min külli aynin lammeh” yani Her türlü şeytan ve zehirli haşerattan ve bütün kem gözlerden Allah'ın eksiksiz kelimelerine sığınırım. Bunun yanında sihre maruz kaldığını düşünen bir kimsenin şifayı Allah'tan umarak güvenliği insanlara müracaatla kendisine Kur'an okunması ve dua edilmesinde bir sakınca yoktur. Din İşleri Yüksek Kurulu 28 Eylül 1979 tarihli ve 1883 sayılı kararında “Cenab-ı Haktan şifa umarak hastalara Kur'an-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumanın caiz, halkı kandırmak ve gaipten haber vermek amacıyla üfürükçülük yapmanın ise dinen yasak olduğunu” belirtmiştir.
14 Ocak 2025 Salı
Teheccüd namazı nasıl kılınır?
Teheccüd namazı, yatsı namazını kılıp bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp gece kılınan nafile bir namazdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her kim geceleyin uyanır, ailesini de uyandırır ve iki rekât namaz kılarsa, Allah’ı çok zikreden erkekler ile kadınlardan yazılır.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 18) Başka bir hadiste de, “Farz namazlardan sonra en faziletli namaz gece namazıdır” (Müslim, Sıyâm, 202; Ebû Dâvûd, Sıyâm, 55) buyrulmuş olması, gece kılınan nafile namazların gündüz kılınanlardan faziletli olduğuna işaret etmektedir. Bunun gibi sözlü teşvikleri yanında fiilen de Hz. Peygamberin (s.a.s.) bu namazı devamlı kılmaya çalışması, teheccüd namazının bizim için sünnet olduğunu göstermektedir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 467-468). Bazı rivayetlerde, Peygamberin (s.a.s.), yatsı namazını kıldıktan sonra vitir namazını kılmadan uyuduğu, gece yarısından sonra uyanıp bir müddet gece namazı kıldıktan sonra vitir namazını ve daha sonra da sabah namazı vakti girince sabah namazını kıldığı belirtilmektedir (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 182). Teheccüd namazı kılacak kişi, “Niyet ettim Allah rızası için teheccüd namazı kılmaya” şeklinde niyet edebilir. Teheccüd namazının iki-sekiz rekât arasında çiftli sayılarda kılınması tavsiye edilmiştir. Bununla birlikte, dileyen kimse daha fazla da kılabilir. Bu durumda iki rekâtta bir selam vermek daha faziletli olmakla birlikte, dört rekâtta da selam verilebilir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 468-469). İki rekâttan fazla kılındığında arada konuşma, yeme içme gibi namaza aykırı davranışlarda bulunulmamışsa, tekrar niyet etmek gerekmez. Dört rekât olarak kılındığında, ikinci rekât sonunda teşehhüd için oturulduğunda “tahiyyat”tan sonra “Allahümme salli” ve “Allahümme barik” okunur. Üçüncü rekât için ayağa kalkıldığında önce “Sübhâneke” okunur, sonra “Eûzü besmele” çekilir ve Fâtiha suresi okunur.
https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/nafile-namazlar/teheccud-namazi-nasil-kilinir
10 Ocak 2025 Cuma
PEYGAMBERİMİZİN ŞİFA DUASI

Türkçe Okunuşu: "Ezhibil-be'se Rabben-nâsişfi ve-enteş'şafi la şifae illa şifauke şifaen la yugadiru sekame."
Anlamı:Bu hastalığı gider ey insanların Rabbi! Şifâ ver, çünkü şifâ verici sensin. Senin vereceğin şifâdan başka şifâ yoktur. Öyle şifâ ver ki hiç bir hastalık bırakmasın.»” (Buhârî, Merdâ, 20; Müslim, Selâm, 46; Ebû Dâvud, Tıbb, 18, 19)
Göz damlası orucu bozar mı?
Konunun uzmanlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan ilaç, miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20’si olan 50 mikrolitre) olup bunun bir kısmı gözün kırpılmasıyla dışarıya atılmakta, bir kısmı gözde, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallarda ve mukozasında mesâmat (gözenekler) yolu ile emilerek vücuda alınmaktadır. Kaldı ki bu işlem yeme içme yani gıdalanma anlamı da taşımamaktadır. Dolayısıyla göz damlası orucu bozmaz. (DİYK 22. 09. 2005 tarihli karar; bkz. Kâsânî, Bedâî’, II, 98).
https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/orucu-bozan-ve-bozmayan-seyler/goz-damlasi-orucu-bozar-mi
8 Ocak 2025 Çarşamba
Kadınlar çıplak ayakla namaz kılabilirler mi?
Kadınların ayakları Hanefî mezhebinde tercih edilen görüşe göre avret mahalli olmadığından, topuklarından yukarısı açık olmamak kaydıyla çorapsız namaz kılabilirler (Merğînânî, el-Hidâye, I, 289,290; Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 101-103). Diğer mezheplerde ise, kadınlar açısından ayaklar da örtülmesi farz olan yerlere dâhil olduğundan örtülmesi gerekir. Bu görüşe göre kadının ayakları çıplak olarak kıldığı namaz sahih olmaz (İbn Kudâme, el-Muğnî, II, 328-329; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, I, 285). İhtiyatlı olan, kadınların namaz kılarken ayaklarını örtmeleridir.
7 Ocak 2025 Salı
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 244
ENBİYA SÛRESİ
11 Haziran 2023 tarihli dersten
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
6 Ocak 2025 Pazartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 243
O mecbur bırakmaz
Kul, kendi kulluk acziyetini, çaresizliğini, kul olarak ne kadar muhtaç ve fakir olduğunu bilirse Cenâb-ı Hakk’ın o kadar mutlak muktedir, mutlak zengin, mutlak ihtiyaçsız yani Ğani olduğunu kestirmeye başlar.
Kul, kendisini bir şey zannetmeye başladıkça, biraz biraz kendisine yeter sanmaya başladıkça o kulun Cenâb-ı Hakk’ı tasavvuru da bundan yara almaya başlar. O kulun Allah Azze ve Celle’ye bakışı da bozulmaya başlar. Zenginleştikçe, kendisini kendisine yeter sanmaya başladı mı bu kez Cenâb-ı Hakk'ın nasıl mutlak ‘’Ğani’’ olduğunu anlaması bozulmaya başlar.
Dolayısıyla kul kendisini, acziyetini, kulluğunu, hiçliğini daha doğrusu; eline geçenlerin nasıl kaybolup gideceğini, kendisinin bunlar ile sadece sınandığının farkındalığını iyi yaşarsa, bu da onun sürekli oksijen alır gibi kendi bilincini tazelemesi gerekir ki kul, kendi kulluğunun farkındalığı hususunda yanlış bir eksene sapmasın.
Yanlış bir eksene saparsa da bu kez Cenâb-ı Hakk’ı da olması gerektiğinden daha farklı, daha yanlış tasavvur etmeye başlar.
Kulun, kendi ve Allah Teala hakkındaki tasavvuru bozulunca, artık bir hayalin yani batılın peşine düşmüş olur ki Cenâb-ı Hakk buna çok uzun müsaade etmez. Bir süre sonra o kula, hayatın içerisindeki herhangi bir sebeple, bir çelme ile düşürür ki, kendine gelsin, tekrar acziyetinin farkına varsın, Rabb'ine olan ihtiyacının zaruretine uyansın, düzelsin, ıslah olsun diye.
Demek ki Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna biz gelmezsek, Cenâb-ı Hakk, bizi huzuruna çağırır.
Ezanla gelmezsek hemşire ile çağırır, doktorla çağırır... Bunların hepsi Cenâb-ı Hakk'ın ordularının birer elemanı gibi. Bizler de öyleyiz, farkında olmadan bir adamın kapısını çalarken aslında Cenâb-ı Hakk'ın ona götürdüğü mesajı ulaştırırız.
O bakımdan Allah Azze ve Celle, kulunu çağırıp kendisini ıslah etmesi için onu zorlar ama bu cebir ile olmaz, mecbur bırakmaz.
Kul iyileştikçe kendisi, yolun kalan kısmını gönüllü devam etmeyi isterse o zaman bakmışsın ki sağlığına kavuştuğu halde, fakirlikten çıkıp zenginliğe ulaştığı halde, itibar sahibi, iş güç sahibi olduğu halde yine Cenâb-ı Hakk'ın nidasına kulak verip huzura gelmiş ve; bu kez kendisi isteyerek bunu yapıyor.
—Ya Rabb'i!.. Arkada hiçbir zorlama, baskı yok, sırf seni sevdiğim için buraya geldim... Diyebiliyor, İşte bu;
Dolayısıyla kul, Cenâb-ı Hakk’a sevgisini yaşamaya kalktı mı Cenâb-ı Hakk böyle, ona yüz vermeyen, ona bu hususta yaklaşmayan, yüz vermeyen, zorluk çıkaran, sevgiye karşılık vermeyen asla olmaz.
Allah Azze ve Celle, kullarının sevgisine daha baştan, peşinen açıktır, kul yeter ki Cenâb-ı Hakk'ın kapısını çalsın. Kul yeter ki Cenâb-ı Hakk’a;
—"Ya Rabb'i ben, ‘Sensiz’ yaşamaktan vazgeçtim. Bundan böyle Sen’inle yaşayacağım. Sabahtan kalkıp yürüdüğüm yolda, attığım adımda, yaptığım işte hep
‘’Rabb'im ne der, O bundan memnun olur mu olmaz mı?..’’ Hep Sen’in düşüncen ile hareket edeceğim. Bana verdiğin imkanları, Sana karşı kullanmayacağım. Bana verdiğin hayat imkânını, Seni ‘yok sayarak’ Sen ‘yokmuşçasına’ kendi başına buyruk yaşamayacağım. Bundan böyle farkındalığımı, zemine ayaklarımı basarak; “Bu hayatı bana, Cenâb-ı Hakk ihsan etti. O’nun havasını soluyup O’nun gıdasını tüketiyorum. Sağlıklı olduğum bugünlerde, zengin olduğum, imkân sahibi olduğum, itibar sahibi olduğu olduğum
bugünlerde ben, Allah Azze ve Celle‘yi sevdiğim için O’nun istediği gibi yaşayacağım..."desin.
Kul bu kapıyı böyle çalar.
Yoksa Cenâb-ı Hakk’a, uzaktan uzağa selam göndermek gibi bir şey yok. Kulun Cenâb-ı Hakk’a;
—"Artık Ya Rabb'i barışalım..." demesi, Allah Azze ve Celle’ye itaate yönelmesi demektir. Cenâb-ı Hakk'ın istediği gibi hayatı yaşamaya başlaması demektir.
Kulunun; menhiyata (Dînin yasak ettiği, nehyettiği şeyler, yasaklar)gitmiş, yanlış istikametlere gitmiş, Cenâb-ı Hakk’ı yok saymış, varmış gibi değil de sanki hiç Rabb'i yokmuş gibi davranmış, yaptığı hiçbir işte;
Cenâb-ı Hakk buna kızar mı veya bundan memnun olur mu kaygısı duymamış bir kimseden bahsediyoruz. Bu fısk hali... Bu kimse “Allah bir” dese de durumu çok sıkıntılı, çünkü fasık, Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir sözü, onun hayatında karşılık bulmuyor veya çok az sayıda karşılık buluyor.
Halbuki kul dediğimizde Müslüman dediğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın emrine teslim olmuş kimseden bahsediyoruz, o;
Allah Azze ve Celle ne der?..kaygısıyla, düşüncesiyle hareket ediyor. Onun Cenâb-ı Hakk ile ilişkisi barışçıl, irtibatı kavi, düzgün. Yoksa namaz bile kılmıyor ama;
—Ben, Rabb'imle çok iyiyim, diyor.
Cenâb-ı Hakk'ın emir ve yasaklarına karşı kayıtsız ama “Ben, Rabb'imle çok iyiyim” diyor.
Bunlar sözde şeyler. Söz ile olsaydı çok şey olurdu ama söz kâfi değil. Burada, içinde bulunduğumuz bir hayat var. Cenâb-ı Hakk, o yüzden bizi hayatın içerisine getirdi.
Sonra sizi yeryüzünde, onlardan sonra halefler kıldık;
Bakalım nasıl amel edeceksiniz?
Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk, nasıl amel edeceğiz, nasıl yapacağız diye bizi hayatın içerisine getirdi. ‘Nasıl söyleyeceğiz’ diye değil;
Sözlerimizi nasıl hayatımıza iz düşüreceğiz, tatbik edeceğiz?..
Öyleyse kulun fiiliyle, hareketleriyle, davranışlarıyla ‘hamd’ı Alemlerin Rabb'i olan Allah Azze
ve Celle’ye tahsis etmesi lazım.
Fatiha Suresi 13. DERS
23.10.2020 tarihli Cuma Vaazından
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://youtu.be/UIrQ6eKJXKU
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
5 Ocak 2025 Pazar
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 242
İlahi sanatın en büyük tezahürleri
Kalem 1-2: “Nûn. Kaleme ve onun satır satır yazdıklarına andolsun ki sen -Rabbinin nimeti dolayısıyla- bir deli değilsin.”
Kur’an-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hâkk’ın üzerine kasem ettiği varlıklar son derece dikkat çeker. İlahi sanatın en büyük tezahürlerindendir. Örneğin yıldızların konumuna kasem ediyor Cenâb-ı Hâkk. Oradaki sanatın, ilmin, büyüklüğün önemi için Cenâb-ı Hâkk kasem etmektedir. Cenâb-ı Hâkk bu kadar önemli bir şeye kasem ettikten sonra, neyin önemini neyin doğruluğunu neyin gerçekliğini insana hatırlatacak?
Bu ikisi arasındaki ilişki kasem-cevap ilişkisidir. Bunu bazı insanlar Allah azze ve celle açısından yadırgamaktadırlar. Demektedirler ki; Allah kuluna inandırmak için yetmiyor bir de yemin billah çekiyor. Belli ki bu bir beşer sözü. Çaresiz kalınca yemine başvuruyor. Allah’ın sözü olsaydı yemine ihtiyaç duyar mıydı? Bu bir çaresizliğin eseri… şeklinde yorumlar yapıyorlar.
Halbuki kasem-cevap ilişkisi bu denli basit bir düzeyde ele alınamaz. Ayeti kerimedeki kalemin satır satır yazdıklarını okuyunca aklımıza akıl dolu ifadeler geliyor, bilgi geliyor. Bunların ciddiyeti önemini ifade edip “Sen bir deli, mecnun değilsin” diyor.
Ölüm sonrası kemikler çürümüşken, sonrasında dirilip yeni bir hayattan söz ettikleri için bunu ancak şaşıran, cinnet geçiren, akli dengesini kaybeden kimseler söyler zannıyla maksatlı bir şekilde, Nuh aleyhisselam’dan başlayarak resullere mecnun yakıştırmasında bulunuyorlar. Bu çok yerici, çok küçük düşürücü bir ifade. (Sanki anlaşmış, söz birliği yapmış gibi her topluluk kendilerine gelen resulüne ya mecnun ya sihirbaz ithamı yapmış)
Resullerin çağrıları karşısında öfkeye sarılıyorlar. Öfkeyle de yapabildikleri şeyler; hakaret, aşağılamak, işkence ve sonucunda da katletmek. Bu bâtıl cephenin verdiği tepkidir.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
3 Ocak 2025 Cuma
DİN KARDEŞİNE DOĞRU YOLU GÖSTERMEYENİN GÜNAHI
259. Ebü Hüreyre radıyallahu anhdan rivâyet edildiğine göre, Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Söylemediğim bir sözü, “Peygamber böyle söyledi? diye bana isnâd eden, cehennemdeki yerine hazırlansın.”
“Kendisine fikir danışan Müslüman kardeşine yanlış yolu gösteren kimse, ona ihânet etmiş olur.”
“Kime yanlış fetvâ verilirse, bunun günahı fetvâ verenedir.”
Hadisin Açıklaması
* Hadis-i şerifler bize dinimizi öğretir. Hadisler aynı zamanda Kur'ân-ı Kerim'in de tefsiridir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz'in söylemediği bir sözü, O Söyledi diye iddia etmek, dine ilâvede bulunmaktır. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur. Böyle bir işe yeltenen en büyük günahlardan birini işlediği için, cehennemi hak etmiş olur.
* Bir konuda görüşü alınmak istenen kimse, kendisine güven duyulan insandır. Bu kişi kendisine danışana bildiği doğruyu söylediği zaman, bir emâneti yerine getirmiş olur. Kendisine güvenen ve danışan kimseye doğru bildiği şeyi söylemeyen ise onu aldatmış, kardeşine ihânet etmiş olur.
* Fetvâ, bilenden istenir. Bir konuda fetvâ vermek, o konuda sorumluluğu üzerine almak demektir. Bu sebeple fetvâ verecek olan, acele etmeden o konuyu araştırmalı, kesin kanaate vardıktan sonra cevabını vermelidir. Verilen cevap yanlış da olsa fetvâ isteyenin günahı yoktur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hadis-i şerifler bize dinimizi öğretir. Resül-i Ekrem'in söylemediği bir sözü onun söylediğini iddia ederek nakleden kimse dine ilâvede bulunmuş olur. Bu ise en büyük günahlardan biridir.
2. İnsan, güvendiği kimseye akıl danışır. Fikri sorulan kimse, ona bildiği doğruları söylemelidir. Söylemezse din kardeşine ihânet etmiş olur.
3. Fetvâ vermek Zor iştir. Araştırmadan yanlış fetvâ veren, ağır bir vebâl, büyük bir günah yüklenmiş olur. Ancak o fetvâyı uygulayanın bir günahı yoktur.
EL EDEBÜ'L MUFRED - Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir
Peygamberimiz (sas)'in uyku konusundaki öğütleri
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem"in sünnetinde, uykunun vakti, süresi ve yeri hakkında tavsiyeler bulunmasının yanı sıra uykuyu maddî ve mânevî açıdan en iyi şekilde nasıl değerlendirebileceğimize dair de pek çok örnek vardır. Biz de bu örnekleri hayatımıza geçirmeye çalışarak Onun uyku konusunda da sünnetine ittiba etmeye gayret edeceğiz inşaAllah.
Uykunun dinlenme amacını aşarak haddinden fazla uzatılması, insanı tembelliğe sürüklediği için hoş görülmemiştir. Hz. Osman radıyallahu anh"ın naklettiği bir hadiste, “Sabah uykusu, rızkın azalmasına sebep olur.” (İbn Hanbel, I, 73.) buyrularak özellikle sabah namazından sonra uyumak uygun bulunmamıştır. Çalışmaya erken başlayanın gününün daha verimli geçtiği ve kazancının daha fazla olduğu bilinen bir gerçektir. Bu sebeple Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah"ım! Ümmetimden sabahın erken vakitlerinde işe koyulanlara bereket ver.” diye dua eder ve bir askerî birlik göndereceğinde onları günün ilk saatlerinde gönderirdi. (Dârimî, Siyer, 1.)
Diğer yandan ibadeti engellememesi bakımından da uykunun zamanına dikkat edilmesi konusuna dikkat çekilmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem"in, ümmeti konusunda en çok korktuğu şeylerden biri olarak çok uyumayı zikretmesi, (Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, III, 832.) fazla uyumanın hem ibadetleri ihmale hem de günlük işlerin akışını bozmaya yol açtığı ile ilgili bir vurgudur.
Bu hassasiyetin gereği olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, yatsıdan önce uyumayı ve sonrasında da oturup konuşmayı hoş karşılamazdı. (Buhârî, Mevâkîtü’s-salât, 23.) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem"in yatsı namazını bazen gecenin daha ileri saatlerine kadar ertelediği de göz önüne alınacak olursa yatsıdan sonraki herhangi bir saatten sabah namazına kadar olan sürede uyuduğu anlaşılmaktadır.
Ancak Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in kesintisiz olarak uyumadığını, gece yarısı kalkıp ibadet ettiğini, zira bunun kendisine Allah Teala tarafından emredildiğini(İsrâ, 17/79.) bilmekteyiz. Kur"ân-ı Kerîm"de geceleri az uyuyup da ibadet edenler, Allah Teala"ya karşı sorumluluğunun bilincinde olan takva sahibi kimseler olarak vasıflandırılıp övülmüştür. (Zâriyât, 51/17.) Çünkü onlar, herkesin uyuduğu gecenin karanlığında uyanıktırlar. Mağfiret ve rahmet dileyerek Rablerine yönelmişlerdir.
Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazından sonra uyumayıp sohbet etmeyi ve ashâbıyla beraber vakit geçirmeyi tercih ederdi. O, “Sabah namazını kılıp sonra da oturduğum yerden kalkmayarak güneş doğuncaya kadar Allah"ı zikretmem, benim için Allah yolunda düşmana saldırmamdan daha sevimlidir.” (Abdürrezzâk, Musannef, I, 530.) derdi.
Uyku, bütün nimetler gibi, aynı zamanda dünya hayatının sınavlarından biridir. Kişinin hayatını düzene koyması için uyku saatlerini denetim altında tutması gerekir. Bir Müslüman için sabah namazı, başlı başına bir denetim imkânıdır. Bu bakımdan uyku, daha verimli ve üretken olmak için güç kazanma fırsatı olarak görülmelidir.
Hadislerde uykunun ibadetle ilişkisi vurgulanır. Örneğin Allah"ın Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, uyuklayarak namaz kılmayı doğru bulmaz. (Buhârî, Vudû’, 53.) Uyku ile tembellik arasındaki bağlantı ise sabah namazına kalkmamakta gösterilir. Bu olumsuz durumu Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şeytanın bir müdahalesi olarak ifade eder. (Buhârî, Teheccüd, 13;)
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, şeytanın uyku esnasında insana verebileceği namaz vaktini kaçırmak, uyuşukluk ve huzursuzluk gibi zararlardan kurtulmak için şunları tavsiye eder: “İnsan uyuduğunda şeytan onun ensesine üç düğüm atar. Her bir düğümü atarken "Önünde uzun bir gece var, yat!" der. Eğer kişi gece uyanıp Allah"ı zikrederse düğümün biri çözülür. Kalkıp abdest alınca bir düğüm daha çözülür. Namaz kılınca üçüncüsü de çözülür ve kişi canlı ve kendini iyi hissederek sabaha girer. Eğer böyle yapmazsa kendini kötü hissederek tembel bir şekilde güne başlar.” (Buhârî, Teheccüd, 12.)
Hadislerde abdestli olarak yatağa girmenin önemine de vurgu yapılır. Abdest aldıktan sonra yatan ve uykusu gelinceye kadar Allah"ı zikreden kimseye, dünya ve âhiret hayrına dair istediğinin verileceği müjdesi, bunlardan biridir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 96-97;)
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in uykuya dalmadan önce okunmasını tavsiye ettiği dualardan birisi şöyledir: "Allahım, (rahmetini) umarak, (azabından) korkarak kendimi Sana teslim ettim, yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana ısmarladım, sırtımı Sana dayadım. Senden başka sığınak, Senden başka dayanak yoktur. Allahım, indirdiğin kitabına, gönderdiğin peygamberine iman ettim. Allahım, kullarını dirilteceğin gün beni azabından koru. Senin ismini (anarak) ölür ve dirilirim."
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, yatacağı zaman abdest alıp sağ tarafına yatarak bu duayı okuyan kimsenin, o gece ölürse fıtrat üzere ölmüş olacağını müjdelemiştir. (Buhârî, Vudû’, 75.)
Öte yandan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, uyumak istediği zaman sağ elini başının altına koyarak (İbn Hanbel, I, 400.)“Allah"ım! Kullarını mahşerde topladığın veya mahşerde kaldırdığın gün beni azabından koru.” (Tirmizî, Deavât, 18.) şeklinde dua eder, “Bizi doyuran ve içiren, ihtiyaçlarımızı gideren ve bizi meskenlerimizde barındıran Allah"a hamdolsun.” (Müslim, Zikir, 64;) diye şükrederdi.
Benzer bir uyuma âdeti de sabah namazından hemen önce dinlenmek istediği zamanki hâlidir. Bu durumda da iki dirseğini dizlerinin üstüne dikip başını avuçlarına alarak dinlenmiştir.
Uyurken insanların rahat etmesi ve dinlenmesi önemlidir. İmkânlar dâhilinde bunun gerçekleşmesi sağlanmalıdır. Çünkü uyanıkken insanın daha dinç ve verimli olabilmesi buna bağlıdır. Her ne kadar Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendisini rehavete sevk edip gece namazına kalkmasını engelleyebilir gerekçesiyle çok rahat yatakta yatmamayı tercih etmişse de (Tirmizî, Şemâil, 148.) bunu ümmetine emretmemiştir. Çünkü uyku insanın fıtrî bir ihtiyacıdır ve âyet-i kerimelerde de vurgulandığı gibi istirahat etmesi için verilmiş bir nimettir.
Öyleyse diğer doğal ihtiyaçların giderilmesinde gözetilen prensipler uyku konusunda da geçerlidir. Müslüman, uykuyu ve dinlenmeyi hayatının temel gayelerine hizmet eden bir araç olarak kullanmalı, kendisini çalışmaktan ve kulluk etmekten alıkoyacak derecede keyfe dönük bir uyku düzeninden sakınmalıdır.
Uyku, insan yaşantısında önemli bir zaman dilimi teşkil ettiğinden dolayı ibadet hayatını etkilemektedir. Uyuyan kişi uykusunu da ibadet hayatına göre tanzim edip sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayatının her döneminde tertip, düzen, temizlik ve tedbire riayet
etmiştir. İbadetlerini kasten uyuyarak ihmal etmemiş, tembelliğe yenilmemiştir.