16 Haziran 2026 Salı
***AŞURE GÜNÜ ve HZ.HÜSEYİN
Bismillahirrahmanirrahim
Allah’u Teala’nın bir hikmeti ve takdiridir ki, Peygamber Efendimizin sas iki torunundan biri olan Hazreti Hüseyin (Radıyallahu anh) Efendimiz de aşure gününde şehit edilmiş ve Kerbela olayı vuku bulmuştur.
Ancak Muharrem ayının bu önemli günü nedense Hazreti Hüseyin’in şehid edilmesine bağlayıp, matem günü olarak anmak ülkemizde de yaygın hale getirilmeye çalışılıyor.
Peygamber Efendimiz sas Musa Aleyhisselam’ın Firavun’un şerrinden kurtulması nedeni ile Muharremin 10. gününe ayrıca önem vermiş, Ramazan orucu farz olana kadar bu günde oruç tutulmuş. Hatta Yahudiler de bu gün oruç tutuyor diye, onlara muhalefet olması için bir gün öncesinin veya sonrasının da tutulmasını emretmiştir.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bu gün bir matem ve yas günü değildir. Zaten İslam’da 3 günden fazla yas yoktur.
Hz.Hüseyin ra ,Hz. Peygamber (s.a.s)'in Hz. Fatıma (r.anha)'dan torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın ikinci oğludur. Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde dünyaya geldi.
Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber (s.a.s)'e çok benziyordu. Hz. Ali (r.a) "Hasan, Rasûlüllah'a göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi" (Ahmed b. Hanbel Müsned, 1, 108) demişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a)'a son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında,
"Allah'ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları" (Tirmîzî Sünen V, 661)buyurmuştur.
"Hasan ve Hüseyin'i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288);
Peygamber Efendimiz (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in gönüllerince oynayıp eğlenmeleri için onlara eşlik eder, bir çocuk gibi onlarla oynardı. Hz. Hüseyin ra, Rasûlüllah (s.a.s)'dan deve olmalarını istediklerinde hemen yere eğilir ve onları mübarek sırtına alırdı. Arkasından da "Bundan güzel deve olabilir mi?" buyururlardı.
Peygamber Efendimiz sas, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin ranhum , güreşmeye başladılar. Peygamber Efendimiz sas gülerek "Ha gayret Hasan; Göreyim seni, yakala Hüseyin'i!" diyerek Hz. Hasan'ı kayırınca, Hz. Ali: "Yâ Rasûlüllah: Sen Hüseyin'i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyüktür" dedi. Peygamberimiz "Baksana Cebrail'de, Hüseyin'e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor." buyurdu (Zehebî, Siyer Alâmü'n-Nübelâ, 111, s. 190-191).
Hz. Peygamber (s.a.s) torunlarından olan Hz. Hüseyin'in ra çocukluk yılları Peygamberimizin sas otağından geçmiştir. Rasûlüllah'ın eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin'in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûlü'nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.
Hz. Muâviye ra, hicretin altmışıncı yılında Recep ayının ortalarında Şam'da vefat etti. Muâviye'nin ra vefatından sonra Şamlılar Muâviye b. Ebi Sûfyan'ın oğlu Yezid'e bey'at ettiler.
Yezid'in iktidara geçmesi saltanat seklinde gerçekleşti. Yezid, kendisinin bu şekilde idareyi ele alışına başta Hz. Hüseyin ra olmak üzere pek çok Sahabe'nin rıza göstermeyeceğini, hatta şiddetli tepkilerle karşılayacağını biliyordu. İktidarı elden kaçırmamak için çok süratli davranıyordu. Hemen Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebi Sufyan'a bir mektup gönderdi.
Mektubunda şöyle yazıyordu: "Mektubum sana geldiği zaman, Hüseyin b. Ali ile Abdullah b. Zübeyr'i buldur, onların bana bey'atlarını al! Eğer, bey'attan kaçınırlarsa, boyunlarını vur, başlarını bana gönder: Halkın da bey'atlarını al, Bey'attan kaçınanlar hakkında, Hüseyin b. Ali ve Abdullah b. Zübeyr hakkında olduğu üzere, hükmü yerine getir, Vesselam "
Yezidin; Medine valisine yazmış olduğu mektubunda Hz. Hüseyin'den ra ve ileri gelen sahabilerden bey'atlarını almasını, bu konuda gevşek davranmamasını istediği de kaynaklarda kaydedilir .
Yezid'in iktidarı ele almasından sonra Kûfeliler Hz. Hüseyin (r.a)'e mektuplar göndererek, onu dâvet edip, yanlarına geldiği takdirde kendisini Emirü'l-mü'minin ilan edeceklerini üst üste yazdıkları mektuplarda belirtmişlerdi. Ayrıca şu anda emirleri olmadığından cuma namazına çıkmadıklarını bildirmişlerdi.
Hz. Hüseyin ra, Medine'den Mekke'ye gidip buradan Küfelilerle haberleşmeye başlamıştı. Kûfelilerin durumunu kesin olarak anlamak için de amcasının oğlu Müslim b. Akil'i Kûfe'ye göndermişti. Müslim Kûfe'de durumun iyi olduğunu, insanların bey'at için hazır bulunduklarını bildiren bir mektup gönderdi. Hz. Hüseyin ra bu haberden sonra kesin karar verip Kûfe'ye gitme hazırlıklarına başladı.
Hz. Hüseyin ra Kûfe yolculuğuna hazırlanırken, Abdullah İbn Abbâs, bu yolculuktan vazgeçmesini ısrarla istemişti. Aynı şekilde Abdullah ibn Ömer ve tabiunun ileri gelen âlimlerinden İmam Şa'bî de Hz. Hüseyin'in ra Kûfe'ye gitmemesini istemişler, özellikle Iraklılara güvenilmeyeceğini vurgulamışlardı. Ama Hz. Hüseyin ra Kûfe'ye gitme konusunda kesin kararlıydı .
Yezid, Hz. Hüseyin'in ra Kûfe'ye doğru yol aldığını haber alınca, Kûfe valisini değiştirmiş, Basra valisi olan Ubeydullah ibn Ziyad'a ek bir görev olarak, Kûfe valiliğini de vermişti.
Ubeydullah b. Ziyad, Kûfe valiliğini de üstlenince ilk iş olarak Müslim b. Akil'i çok feci bir şekilde şehid etti.
Yezid, Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad'a Hz. Hüseyin ra hakkında şu emri veriyordu:
"Şimdi sen, benim istediğim gibi olmakta devam ediyorsun. Yaptığını akıllı ve beceriklilere yaraşır bir biçimde yaptın. Sebatlı, azimli bir kahraman saldırışıyla saldırdın. Başkalarına ihtiyaç bırakmayıp bu işin üstünden geldin. Bana erişen habere göre: Hüseyin b. Ali, Mekke'den ayrılmış, senin tarafına doğru gelmekte imiş. O'na hemen casusları kavuştur. Yollara gözcüler dik. Olanca duruşla bunun üzerinde dur. Seninle çarpışmadıkça sakın kimse ile çarpışma. Her gün, olan bitenlerin haberini bana yaz."
Hz. Hüseyin'in Kûfe yolculuğu sürerken, gelen haberler hiç de iyi değildi. Müslim b. Akil'in şehid edildiği haberi bile kendisine ulaştığında artık geri dönmek mümkün değildi. Yol esnasında pek çok kişi Kûfe'ye gitmemesini, mutlaka geri dönmesi gerektiğini söylemişlerdi.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Hz. Hüseyin büyük bir kararlılıkla Kûfe'ye doğru yol almaya devam ediyordu. Bu arada kendisi için tuzaklar kuruldu. Gelişen olumsuz olaylar nedeniyle, Hz. Hüseyin beraberindekilere "dileyen dönebilir, ben sizi yanımda zorla götürmek istemem" demişti. Ama hiç bir kimse ondan ayrılmadı (Zehebî- A'lâmü'n-Nübelâ, 111, 201-202).
Hz. Hüseyin, Hurr b. Yezid et-Temimî'nin kumandası altındaki bin kişilik Kûfe süvârî birliği ile karşılaştı. Hurr b. Yezid, Ubeydullah b. Ziyâd'ın emrine uygun olarak hareket ediyordu. Hurr, Ubeydullah'ın emri gereğince Hz. Hüseyin'i ra Kerbelâ'ya doğru sürükledi.
Ubeydullah b. Ziyad olayın ciddiyetini fevkalade kavramıştı. O sırada Merv valiliğine tayin edilmiş bulunan Ömer b. Sa'd Kûfe'de hazırlıklarını yapıyordu. Ancak Ubeydullah; Ömer b. Sa'd'ı Hz. Hüseyin'e ra karşı kullanmak istedi ve hemen ona emir vererek ordusuyla beraber Kerbelâ'ya gelmesini istedi. Ömer b. Sa'd, Hz. Hüseyin'in ra karşısına çıkmak istemiyordu. Bu durumu anlayan İbn Ziyad: "eğer, onunla çarpışmaya gitmeyecek olursan, seni Merv valiliğinden azleder, evini yıkar, boynunu vururum"diyordu.
Durum giderek vahimleşiyordu. Hz. Hüseyin ra bu durumun önüne geçmek ve kanların akıtılmasına meydan vermemek amacıyla Ömer b. Sa'd'a şu teklifleri yapmıştı: "Ey Ömer! Şu üç teklifimden birini kabul ediniz; Bırakınız da ben, cihad etmek üzere, hudut boylarına gideyim. Yahut Yezid'in yanına varıp kendisiyle görüşeyim. Yahut dönüp Medine'ye gideyim" (Zehebî, A'lâmü'n-Nübela, 111, 208-209). Ama İbn Ziyâd bu teklifleri asla kabul etmiyor ve Hz. Hüseyin'i ra artık bırakmak istemiyordu.
Ömer b. Sa'd ise Hz. Hüseyin'e ra karşı her hangi bir saldırıda bulunmuyor ve günler böyle geçip gidiyordu. Ubeydullah b. Ziyâd, son emrini verdi. Ömer b. Sa'd'a yazdığı son emrinde şöyle diyordu:
"Ben seni, Hüseyin'le ra günler geçiresin, onun selâmet ve bekâsını dileyesin ve benim katımda onun şefâatçısı, kayırıcısı olasın diye göndermedim. Ona ve adamlarına hemen teklif et; hükmüme boyun eğsinler. Eğer, sana teslim olurlarsa, onu ve etrafındakileri bana gönder. Şayet kabule yanaşmazlarsa üzerlerine yürü. Çünkü, o asi ve şakidir."
Bu emirden sonra Hz. Hüseyin'e ra saldırılar başladı. Hz. Hüseyin'in ra yanındaki bir avuç mücahid ve Ehl-i beytten hanım ve çocuklar binlerce askerden oluşan orduya karşı büyük bir direnç gösteriyor ve bir bir şehit oluyorlardı. En son Hz. Hüseyin ra kahramanca savaştı ve almış olduğu otuzüç mızrak ve otuzdört kılıç yarasıyla bedeni toprağa yığılırken, ruhu şehidlerin ruhlarına karışıyordu.
Kerbelâ'da Hz. Hüseyin'in ra akrabalarından yetmişiki kişi şehid düştü. Adeta Ehl-i beyt, tümden imha edilmek istenmişti. Kufelilerden de seksensekiz kişi ölmüştü.
Hz. Hüseyin ra, Hicrî altmış birinci yılın on Muharreminde şehid olmuştu. Şehid düştüğünde elli yedi yaşında idi.
Hz. Hüseyin'in şehadeti Ömer b. Sa'd'ı ve Yezid'i derin bir şekilde etkilemiş ve üzülmelerine yol açmıştı. Ancak bu üzülmelerin ne anlamı olabilirdi. Hz. Hüseyin'in şehadetine yol açan öncelikle Yezid olmuştu.
Sorularla İslamiyet
"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.
EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR
***MUHARREM AYI'NIN ÖZELLİĞİ VE ÂŞÛRÂ ORUCU
Bismillahirrahmanirrahim
Yüce Allah buyuruyor:
Kuşkusuz gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın yazısına (takdirine) göre, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Onlardan dördü (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb) haram (saygın) aylardır. İşte dosdoğru din (hesap) budur. (Tevbe, 36)
Ayların adları ve yılbaşıları farklı da olsa, takvimlerin hepsinde ayların sayısı on ikidir. Ancak Allah katında geçerli olanı, içlerinde “haram (saygın) aylar” denilen Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarının bulunduğu kamerî aylardır.Çünkü Allah (c.c.) hac ve oruç gibi farz kıldığı temel ibâdetlerin vaktini kamerî aylara göre belirlediği gibi Kadir gibi mübarek geceleri de kamerî aylara göre düzenlemiş ve dosdoğru olan din (hesap ve yol) budur buyurmuştur.
Muharrem, kamerî ayların birincisi, müslümanların yılbaşısı ve dört saygın aydan biri olduğu için bu ayda günahlardan daha fazla sakınalım, hayırlarımızı ve ibâdetlerimizi çoğaltalım.
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor:
Ramazan'dan sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem orucudur. (Müslim-Tirmizî)
Kâbe'ye “Beytullah” (Allah'ın evi) denildiği gibi Muharrem ayına da “Şehrullah” (Allah'ın ayı) denildiğinden, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ramazan'dan sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem orucudur” buyurarak, ümmetine bu ayda oruç tutmalarını tavsiye ediyor.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e âşûrâ günü tutulan orucun fazileti soruldu:
“Geçmiş bir yılın günahlarına kefâret olur” buyurdu. (Müslim-Tirmizî-Ebû Dâvûd-İbni Mâce)
Ramazan orucu farz olmadan önce, âşûrâ günü oruç tutmak farzdı.
Ramazan orucu farz olunca, âşûrâ orucunun farziyeti kaldırıldı. Ancak en yetkili ağızdan o gün oruç tutmanın “Geçmiş bir yılın (küçük) günahlarına kefaret olacağı bildirildi”.
Âşûrâ günü Arap dilinde “aşere” on ve “âşûrâ” onuncu demektir. Bu nedenle muharrem ayının onuncu gününe “âşûrâ günü” yani onuncu gün denir.
Âşûrâ Günü Orucu(nun Hükmü) Babı
107- Bize EbûÂsim,Umer ibnu Muhammed'den; o da Sâlim'-den; o da babası İbn Umer'den tahdîs etti. İbn Umer (Ra): Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): "Âşûrâ günü, insan isterse oruç tutar" buyurdu demiştir.
108-.......ez-Zuhrî şöyle dedi: Bana Urveibnu'z-Zubeyr haber verdi ki, Âişe (Ranha) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) âşûrâ günü orucunun tutulmasını emretmiş idi. Ramazân orucu farz kılınınca isteyen âşûrâ orucunu tuttu, isteyen tutmadı.
109-.......Âişe (Ranha)şöyle demiştir: Câhiliyet devrinde Kureyş âşûrâ günü oruç tutar idi. (Hicretten evvel) Rasûlullah da âşûrâ orucu tutardı. Medine'ye geldiği zaman da (mu'tâdı üzere) bu orucu tuttu ve sahâbîlerine de bu orucu tutmalarını emretti. (İkinci sene) ramazân orucu farz kılınınca âşûrâ günü orucunu terketti. Artık isteyen bu orucu tuttu, dileyen de onu terketti.
110-.......Humeyd ibnu Abdirrahmân, Ebû Sufyân'ın oğlu Muâviye'den işitti ki, Muâviye (Ra) hacc ettiği (44. hicret) yılında âşûrâ günü Peygamberin minberi üzerinde yaptığı hutbede şöyle diyordu: Ey Medine ahâlîsi! Âlimleriniz nerede? (Biliniz ki) ben Rasûlullah(sallallahu aleyhi ve sellem)'tan şöyle buyururken işittim: "Bu gün âşûrâ günüdür., Âşûrâ günü oruç tutmak sizlere farz kılınmamıştır. Hâlbuki ben oruçluyum. Dileyen oruç tutsun; dileyen de iftar etsin"
111-.......İbnu Abbâs (Ra) şöyle demiştir: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde Yahûdîler'in âşûrâ günü oruç tuttuklarını gördü de:
— "Bu ne orucudur? diye sordu. Yahudiler:
— Bu gün iyi bir gündür. Bu gün Allah'ın İsrâîl oğulları'nı düşmanlarından kurtardığı bir gündür. Mûsâ Peygamber as(bu ilâhî lûtfa şükr olarak) bu gün oruç tutmuştur, dediler.
Rasûlullah:
— "Biz Musa'ya sizden daha ziyâde haklıyızdır" buyurdu da (Mekke'deki gibi) o günü oruç tuttu, ve sahâbîlerine bu orucu tutmalarını emreyledi
112-....... Ebû Mûsâ (el-Eş'ârî-Ra) şöyle demiştir: Yahudiler bu âşûrâ gününü bir bayram saymakta idiler. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) sahâbîlerine: "Bu gün sizler de oruç tutunuz!" buyurdu.
113-....... İbn Abbâs (Ra) şöyle demiştir: Ben Peygamber(sallallahu aleyhi ve sellem)'i başkası üzerine üstün tuttuğu bir günde oruç tutmaya samîmi kasd ve azmeder görmedim; ancak şu âşûrâ günü ve bir de şu ramazân ayı müstesna .
114-.......Selemetu'bnu'l-Ekva' (Ra) şöyle demiştir: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Eşlem kabilesinden (Hind ibnu Esma isminde) bir adama, insanlar içinde şunu i'lân et diye emretti: "Her kim yemek yediyse günün geri kalanında yemekten kendini tutsun! Yememiş olan kimse ise oruç tutsun. Çünkü bu gün âşûrâ günüdür".
Muharrem ayına mahsus yapılacak en güzel ibadet istenildiği kadar oruç tutmaktır- 9. ve 10. ya da 10. ve 11.günlerini oruçlu geçirmektir. Bunun dışındakiler bid’attir.
Söylemediği bir sözü Hz. Peygamber'e isnat etmek cehennemlik olmayı gerektirebilecek çirkin bir günahtır.
Kul ibadet koyamaz. İbadetlere zaman mekân keyfiyet ve sayı belirleme sadece Şeriatın sahibinin hakkıdır.
Sünnetin birimleri olan hadislerin sıhhati için söylenecekler söylenmiştir. Biz bir hadisin sahih, zayıf ya da uydurma olduğunu ancak asıl kaynaklarına bakarak bilebiliriz. Bu konuda kuru iddianın bir anlamı olmaz.
Muharrem Ayı Haram aylardan biridir. Haram olması, muhterem/değerli ve saygın olması, bu sebeple de onda savaşın yasak olması demektir.
“Kim Aşure Günü çoluk çocuğuna bol davranırsa, Allah da ona senenin kalan günlerinde bolluk verir”, sözünün Ahmet bin Hanbel aslının bulunmadığını söyler. Bazılar zayıf bir hadistir derler. Yani hiç hesaba katılmayabilir. Ancak sevap için itibar edene de bir şey denmez demek isterler.
Aşure Günü çocukların da oruca teşvik edilmesi sünnette olan güzel bir davranıştır.
Aşure günü gerçekleştiği sayılıp dökülen olaylardan sadece Hz. Musa'nın ve kavminin Firavunun zulmünden kurtulmaları doğrudur.
Muharrem ayında Olmayanlar
Muharrem'de kim dokuz, on… gün oruç tutarsa Allah ona semada bir kubbe inşa eder. Kim Zilhicce'nin son günü, Muharrem'in ilk günü oruç tutarsa elli senelik, yetmiş senelik günahlarına kefaret olur. Kim Muharrem'de şöyle şöyle bir namaz kılarsa onun için şu kadar melek yaratılır, onlar onun için sürekli istiğfar ederler. Allah Arşı, Kürsüyü, cenneti ve cehennemi Aşure Günü yaratmıştır. Âdem'in tövbesi o gün kabul edilmiş, İsmail kurban edilmekten o gün kurtulmuş, Yusuf kuyudan o gün çıkarılmış, Yunus balığın karnından o gün çıkmış gibi sayılan onlarca olayın Aşure ile ilgili bir aslı ve ilgisi de yoktur. Kim o gün bir fakiri doyurur, bir yetimin başını okşarsa ümmetin bin fakirini doyurmuş sevabı alır, bin hac ve umre sevabı alır, yabani hayvanlar bile o gün oruç tutarlar. Kim o gün sürme çekerse, musafaha ederse şu kadar sevap alır gibi haberler birer çirkin yalandan ibarettir.
“Hz. Nûh'un Cûdi Dağı'na inmesi Aşure Günü'dür hadisi” zayıftır. Gemideki insanların azıklarından arta kalanlarla karıştırıp bir çorba yapılması söyleminin aslı yoktur. Dolayısıyla Aşure Günü aşure tatlısı yapıp dağıtmanın da dini bir dayanağı bulunmamaktadır. O güne denk getirilerek bundan bir sevap umulursa bidat işlenmiş olur. Yoksa aşure tatlısı çok güzel bir tatlıdır ve yemek kültürümüz olarak devam ettirilmelidir.
Hz. Peygamber'in dediklerini ve demediklerini öğrenmek suretiyle böyle zamanlar için uydurulan sözleri ayıklamaya çalışmak böyle günlerde yapılacak en güzel ibadetlerden biridir. (Faruk Beşer-Yeni Şafak)
http://www.yenisafak.com/yazarlar/faruk_beser/muharrem-olanlar-ve-olmayanlar-2022432
Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.
EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR
***İSLAMİ YILBAŞI
Bismillahirrahmanirrahim
ÖNEMLİ BİLGİ:
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, muharrem ayında değil rebiülevvel ayında hicret etti. Ancak o dönemde yaygın olarak kameri takvim kullanılıyordu ve ilk ay da muharrem ayı olduğu için ayların sırasına riayet ederek ve yıl olarak da hicret yılını alarak tarihi iki ay sekiz gün geri alınıp Hicri takvimin başlangıcı 23 Temmuz 622 olarak tesbit edildi.
İslâm tarihinde ve Müslümanların hayâtında maddî-mânevî büyük te’sirleri bulunan Muharrem ayı ve Hicret, Hazreti Ömer(radıyallahu anh)’ın hilâfeti (Hazreti Peygamber’in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vekîli olarak Müslümanların Dînî ve dünyevî işlerini idare edip, hukûkunu koruma vazifesi) zamanında kurulan bir şûrâ (Müslümanların işlerini idare eden yetkili tarafından hazırlanan kânun tasarıları üzerine düşüncesini bildirmek gibi vazifeleri olan seçilmiş kişiler) tarafından Islâmî takvim başlangıcı olarak kabul ve ilan edilmiştir.
Hazreti Ömer(radıyallahu anh)devrine kadar Arap yarımadasında, doğru dürüst bir takvim mevcut değildi. Geçen seneler ise, o yıl içinde meydana gelen önemli hadisenin adı ile anılıyordu.
Hicretin 21. senesinde, (miladî 643) Halife-i Müslimîn Hazreti Ömer’e(radıyallahu anh) getirilen bir borç senedi üzerindeki ihtilaf, (anlaşmazlık) İslâmî idâre (devlet yönetimi) için esaslı bir tarih başlangıcı ve takvim kabûlünün şart olduğunu ortaya çıkardı.
Halife’ye getirilen bu ihtilaflı senette, borcun Şaban ayında ödeneceği yazılıydı. Ancak bu ay, alacaklının iddiasına göre, bu yılın; borçluya göre ise, gelecek yılın Şaban ayı olarak gösteriliyordu.
Ayrıca hudutları çok genişlemiş bulunan İslâm memleketlerindeki vâlilerden Hilâfet makâmına gelen yazılarda da, bu gibi tereddüde sevkedici (şüphe ve kararsızlığa sebep olucu) zaman mefhumları ortaya çıkıyordu.
İleri görüşlü büyük halife Hazreti Ömer(radıyallahu anh), ileride bu işin daha çok karışıklıklara sebebiyet vereceğini, daha çok mahzurlar çıkaracağını düşünerek, istişâre (eshâbın büyükleri ve âlimlerinden oluşan danışma) meclisini topladı. Meseleyi izah ederek bir tarih ve takvim başlangıcı tesbit edilmesini istedi.
O tarihte dünyada kullanılmakta olan muhtelif millet ve inançlara mahsus takvimlerden birisinin kullanılmasına dair tekliflerde bulunanlar oldu, ancak bu tekliflerin hiç biri “İslâmî (Kur’ân’da ve Rasûlüllah’ın uygulamalarında örneği) olmadığı için” kabul görmedi.
Daha sonra, Rasûlüllah’ın(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ifadeleri ile “İlim şehrinin kapısı ” makâmının sâhibi ve eshâbın en âlimi bulunan Hazreti Ali kerremAllahü vecheh: “Rasûlüllah’ın(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke’den Medine’ye yaptığı tarihî hicretinin, takvim yılı başlangıcı olmasını” teklif etti.
Bu teklif, heyette bulunanlar tarafından ittifakla kabul edildi. Ancak küçük bir değişiklik yapılarak mer’iyete (yürürlüğe) konuldu.
Şöyle ki; Rasûlüllah’ın(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hicreti, 12 Rebîülevvel, miladî 622 senesinde vukû bulmuştu. Araplar arasında ise, sene başı, Muharrem ayının biri olarak kabul edilegelirdi. Bu hususta kolayca intibâkı (uyumu) sağlamak için, yeni kabul edilen hicret takvimi yılının başı, o senenin Muharrem ayının biri olarak kabul edildi. Böylece, 1 Muharrem miladî 622 senesi, Hicrî birinci senenin başlangıcı oldu. İslâm âlemi de kendi takvimine kavuşmuş oldu.
Özetle; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, rebiülevvel ayında hicret etmişti. Ancak yaygın olarak kameri takvim kullanılıyordu ve ilk ay da muharrem ayı olduğu için Hz Ömer (radıyallahu anh) ayların sırasına riayet ederek yıl olarak hicret yılını ay olarak da kameri yıl muharrem ayı ile başladığından tarih iki ay sekiz gün geri alınıp Hicri takvimin başlangıcı 23 Temmuz 622 olarak tesbit edildi.
"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.
EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR
15 Haziran 2026 Pazartesi
84-İnşikak Sûresi-Hakkında-Nüzul-Konusu
Hakkında
Mekke döneminde inmiştir. 25 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “inşakka” fiilinin mastarı olan “İnşikâk” kelimesinden almıştır. İnşikâk, yarılmak demektir
Nüzul
Mushaftaki sıralamada seksen dördüncü, iniş sırasına göre seksen üçüncü sûredir. İnfitâr sûresinden sonra, Rûm sûresinden önce Mekke’de inmiştir.
Konusu
Bu sûrede de kıyametin kopması, onun ardından gerçekleşecek olan uhrevî hesap, insanların iman ve amellerine uygun olarak yargılanmaları, ceza veya ödül gibi konular etkili bir üslûpla anlatılmaktadır.
14 Haziran 2026 Pazar
88-GĀŞİYE SÛRESİ BİZE NE ANLATTI?
Kur’ân-ı Kerîm’in seksen sekizinci sûresi.
Mekke’de nâzil olmuştur, yirmi altı âyettir. Fâsılaları ت، ة، ر، ع، م harfleridir. Adını birinci âyette geçen ve “örten, bürüyen, kaplayan” veya “örtü, ansızın gelip insanı saran üzücü ya da sevindirici hadise” mânasına gelen gāşiye kelimesinden alır. Tefsirlerde gāşiyenin bu sûrede istiare yoluyla kıyameti, cehennem ateşini veya cehennem ateşine atılacak olanları ifade ettiği şeklinde farklı görüşler ileri sürülmüş olup bunların ilki sûrenin muhtevasına daha uygun görünmektedir.
Sûrenin ilk yedi âyeti cehennem ehlinin, ardından gelen dokuz âyeti de cennet ehlinin durumunu tasvir eder. Daha sonra ebedî saadetle ebedî bedbahtlığın temel unsurunu teşkil eden iman ve inkâr konularına geçilerek Allah’ın varlık ve kudretine inanmak için tabiatın yaratılış ve işleyişinin incelenmesi tavsiye edilir. Hz. Peygamber’den, İslâm’a davet hususunda zor kullanma yerine uyarıcı bir tutum takip etmesi istenir. Sûre, bütün insanların Allah’ın huzuruna döneceklerini ve bizzat O’nun tarafından hesaba çekileceklerini belirten âyetlerle son bulur. Bu âyetler, bazı Şîa gruplarınca kabul edilen ve mahşer halkının Hz. Ali tarafından hesaba çekileceğini ileri süren görüşle, bir kısım tarikat mensuplarının âhirette kendi hesaplarının şeyhleri tarafından görüleceği vehmini doğuran telakkilerinin yanlış olduğunu açıkça ispat etmektedir.
Hz. Peygamber’in cuma ve bayram namazlarında Gāşiye sûresini okuduğu rivayet edilmektedir. Zemahşerî ve Beyzâvî gibi bazı müfessirlerin naklettiği, “Allah Gāşiye sûresini okuyanın âhiret hesabını kolaylaştırır” meâlindeki hadisin mevzû olduğu kabul edilmiştir.
Müellif: BEKİR TOPALOĞLU
BİBLİYOGRAFYA
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ġşy” md.
İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “ġşy” md.
Lisânü’l-ʿArab, “ġşy” md.
Kāmus Tercümesi, “ġşy” md.
Müslim, “Cumʿa”, 62-63.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (Bulak), XXX, 101-102.
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, XXXI, 150.
İbn Hacer, el-Kâfi’ş-şâf (Zemahşerî, el-Keşşâf içinde), Kahire 1373/1963, IV, 595.
Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, V, 422, 431.
Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXX, 111-112, 118.
13 Haziran 2026 Cumartesi
BENİM KALBİM TEMİZ DİYENLER!!
Bismillahirrahmanirrahim
Bazı kimseler kalp temizliğini sadece insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek yahut yardımsever olmak gibi çok basit manada anlıyorlar. Bununla da kalmayıp insanlara iyi davranmakla, ALLAH’a ibadet mükellefiyetinden kurtulduklarını zannediyorlar. Bu şeytanın bir desisesi, nefsin bir oyunudur. Bunlar, namaz kılan ibadet eden bir mü’minin günlük hayatında İslam’ın ruhuna ters düşen ve diğer insanlara zarar veren birtakım noktalar tespit ediyorlar, bunları öne sürüyor ve “ bu adam namaz kılıyor ama şu hataları da işliyor; ben ise onun düştüğü hatalara düşmüyorum “ diyerek kendi ibadetsizliklerine, onun kusurlarında bir özür kapısı bulmaya çalışıyorlar.
Şuara Suresi'nin 89. ayetinde cennete girecek olanların "Ancak Allah'a selim (temiz) bir kalp ile gelenler..."olduğu bildirilir. Ancak Kuran'da bildirilen kalp temizliği, günümüz toplumlarından bazılarının anladığı gibi bir temizlik değildir. "Kalp temizliği"nin öneminden yola çıkarak, "ben insanlara hiç kötülük yapmıyorum, fakirlere yardım ediyorum, demek ki Allah'ın istediği ahlaktayım" demek, kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Çünkü Kuran'a göre kalbin temiz olması demek, Allah'a yönelmiş ve O'na itaat etmiş olmak demektir.
Belki bazı insanlar, arada sırada fakirlere yardım ederek, hayvanlara yiyecek vererek, komşularına gülümseyerek,"iyi insan" olarak tanınabilirler. Ancak cehennemden kurtulmanın, Allah'ın rızasını ve rahmetini kazanmanın yolu "iyi insan"olarak tanınmak değil, Allah'ın Kuran'da tarif ettiği şekilde bir mümin olmaktır. Bu ahlakı kazanmadan yapılan ve cahiliyenin kendi değer yargılarına göre "iyilik" olarak kabul edilen bir davranışın, Allah katında herhangi bir değeri olmayabilir.
"Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır." (Bakara Suresi, 177)
sürekli Allah'ı anan ve kalbi Allah'ın zikriyle "mutmain" olmuş (tatmin bulmuş) kişidir. Öyle ki Kuran'da müminler şöyle tarif edilir:
Bir başka ayette ise müminlerden şöyle söz edilir: Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir;(Hac Suresi, 35)
Yine bir başka ayette, müminlerin kalplerinin "Allah'ın ve haktan inmiş olanın zikri için saygı ve korku ile yumuşadığı"(Hadid Suresi,16) haber verilir.
İman kalptedir, ancak kalpteki imanın göstergesi, ruhi ve pratik hayattır. Bunun için ibadet ve ahlak şart koşulmuştur. Yoksa insanın Müslüman olup olmadığı bilinemez.
Kalbiyle iman eden, ibadetleri de yapmalıdır, yoksa o şahsın imanında problem var demektir.
Hem ibadet etmeyen insanın kalbinin temizliğini Allah bilir. Kalbim temiz demekle kalp temiz olmaz.
Kalp Allah'ın her zaman baktığı ve değer verdiği yerdir. İnsan her gün ibadetlerini yapmamak suretiyle Allah'a isyan ediyorsa, Allah o kalbe iyi nazarla bakmaz, O'nun iyi nazarla bakmadığı kalp de temiz olmaz.
İbadet imanı kuvvetlendirir. İbadetsiz iman, zamanla zayıflar ve belki de yok olur.
İmanın zayıf ya da yok olduğu kalp temiz değildir.
Bunu iddia eden insan, sadece kendi kendini aldatır. İbadetten ayrı olarak ayrıca tefekkür de gereklidir. (kalbi parlatmak için)
Sonuç olarak; kalp temizliği, imanın yanında, ibadet ve tefekkürle de beraber olur.
Son olarak: Benim kalbim temiz diyenlere soruyoruz “Senin kalbin Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemden daha mı temiz ki o ayağı şişinceye kadar namaz kılıyordu?"
Hz Yusuf aleyhisselam, Yusuf suresinde “ben nefsimi temize çıkarmam” diyor. Bu Peygamber vahiye muhatap olmuş, Allah Teala’nın yüce makamında olan biri böyle söylerken “benim kalbim temiz” demek ne büyük cürettir?
Yaradılış gayemiz olan “Bana kul olsunlar diye yarattım” sözüne ermek için ibadetlerin yerine getirilmesi şarttır.
Sorularla İslamiyet'ten alıntılar vardır.
"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.
EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR
88-Gâşiye Suresi ‹‹ 25-26. Ayet Tefsiri
Eûzu billahi mineş şeytânirracîm
Bismillahirrahmanirrahim
﴾25﴿
Kuşkusuz onların dönüşü ancak bizedir.
﴾26﴿
Daha sonra onları sorgulamak da ancak bize aittir.
Sadakallahul Azim
Tefsir
Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’den yüz çeviren inkârcılar her ne kadar inkârlarında devam etseler de sonunda varacakları yerin Allah’ın huzuru olduğu ifade edilmiştir. Bu sebeple onların, 24. âyette anlatılan “en büyük azap”la cezalandırılmaktan kurtulmaları mümkün değildir. Zira hesaplarını başkasına değil Allah’a vereceklerdir. Hesap, insanların dünyadaki inanç ve davranışlarından dolayı âhirette sorguya çekilip yargılanmalarını ifade eder. Kur’an terminolojisinde hesap genellikle, “kötü davranışların dünyadaki (Talâk 65/8) ve daha çok da âhiretteki yansımaları ve sahiplerinin cezalandırılması” mânasında kullanılmıştır. Bununla birlikte iyi davranışların âhirette mükâfatlandırılması anlamı da vardır (hesap hakkında bilgi için bk. Emrullah Yüksel, “Hesap”, DİA, XVII, 240).
Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa: 613
12 Haziran 2026 Cuma
ALLAH (CELLE CELÂLUH) BENİ AFFEDER Mİ?
Evet, affeder. "Allah beni affeder mi?" diye soran bir kalp, affa en yakın olan kalptir. Şirk (Allah’a ortak koşmak) hariç ve samimi olarak pişman olunduğu sürece Allah'ın affetmeyeceği günah yoktur.
İnsan hem iyilik hem de kötülük yapmaya uygun yaratılmıştır. Onun için zaman zaman isteyerek veya istemeyerek günahlara girebiliyor.
"Ey kendi nefislerine karşı haddi aşan, günahlarla kendi nefsine kötülük eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Muhakkak Allah günahları affeder. O Gafur ve Rahimdir." Zümer, 39/53.
Pişmanlık tövbenin ilk şartıdır. Nitekim Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, önemine binaen,
“Tövbe pişmanlıktır!..” (İbn Mâce, Zühd 30; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/376, 423) buyurmuştur. Pişmanlık tövbenin kendisidir. Pişmanlık olmadan tövbe yapılamaz.
Şunu unutmayalım ki günahlardan duyulan pişmanlık, tövbenin kendisidir. Bu konuda,
“Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur.” (İbn Mace, Zühd 30) mealindeki hadis-i şeriflerin sırrıyla Allah katında da rahata kavuşmuş olursunuz.
Canıgönülden yapılan tövbenin Allah tarafından kabul edileceği ifade edilir. Nitekim Allah Teala,
“Ey iman edenler, nasuh tövbe ile tövbe edin ki Allah da sizin kabahatlerinizi affetsin ve altlarından ırmaklar akan cennetlerine koysun.” (Tahrim, 66/8)
buyurarak, yapılan tövbelerin kabul edileceğini beyan eder. Ayette geçen nasuh tövbe ise şöyledir:1. Allah’a karşı günah işlediğini bilerek, bu günahtan dolayı Allah’a sığınmak ve pişman olmak.
2. Bu suçu işlediği için üzülmek, Yaratıcıya karşı böyle bir günah işlediğinden dolayı vicdanen rahatsız olmak.
3. Bir daha böyle bir suça dönmeyeceğine dair kesin bir karar içerisinde olmak.
4. Kul hakkını ilgilendiriyorsa onunla helalleşmek.
Bir insan tövbesinin kabul olduğunu, günahtan kurtulduğunu nasıl anlar, nasıl fark eder, bu hal nasıl bilinir?
Cevabını Peygamber Efendimizden sallallahu aleyhi ve sellem öğrenelim:
"Bir günah işledikten sonra tövbe edip iyilik işleyen kimse, üzerine çok dar bir zırh giyinen bir adama benzer. Günahtan sonra bir iyilik yaparsa zırhın halkalarından biri çözülür. Bir iyilik daha işlerse öbür halka da çözülür. Yapılan iyiliklerin sonunda zırh yere düşer." (et-Tergîb ve't-Terhîb, 4:97).
Tövbe edecek kimsenin iki rek'at namaz kılması, akabinde Allah’a hamd, Resûlü sallallahu aleyhi ve selleme salât ve selâm getirdikten sonra tövbe ve istiğfar etmesi ve salavat ve hamd ile bitirmesi tövbenin adabındandır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, bağışlanması için yaptığı pek çok duadan ikisi şudur:
اللَّهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا وَلاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الغَفُورُ الرَّحِيمُ.
"Allâhümme innî zalemtü nefsî zulmen kesîran ve lâ yağfirü’z-zünûbe illâ ente, fağfir-lî mağfireten min indik, ve’rhamnî inneke ente’l-gafûru’r-rahîm."
“Allah’ım! Ben kendime çok zulmettim. Günahları bağışlayacak ise yalnız sensin. Öyleyse tükenmez lütfunla beni bağışla, bana merhamet et. Çünkü affı sonsuz, merhameti nihâyetsiz olan yalnız sensin.” (Buhârî, Ezân 149 [834]; Müslim, Zikir, 48 [2705]).
رَبِّ اغْفِرْ لِي خَطِيئَتِي وَجَهْلِي وَإِسْرَافِي فِي أَمْرِي كُلِّهِ وَمَا أَنْتَ أَعْلَمُ بِهِ مِنِّي اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي خَطَايَايَ وَعَمْدِي وَجَهْلِي وَهَزْلِي وَكُلُّ ذَلِكَ عِنْدِي. اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي مَا قَدَّمْتُ وَمَا أَخَّرْتُ وَمَا أَسْرَرْتُ وَمَا أَعْلَنْتُ أَنْتَ المُقَدِّمُ وَأَنْتَ المُؤَخِّرُ وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.
“Allâhümmağfirlî hatîetî ve cehlî ve isrâfî fî emrî ve mâ ente a‘lemü bihî minnî. Allâhümmağfirlî ciddî ve hezlî, ve hataî ve amdî ve küllü zâlike indî. Allâhümmağfirlî mâ kaddemtü vemâ ahhartü, vemâ esrartü vemâ a‘lentü, vemâ ente a‘lemü bihî minnî, ente’l-mukaddimü ve ente’l-muahhir, ve ente alâ külli şey’in kadîr"
“Ey Rabbim! Günahlarımı, bilmeden ve haddimi aşarak işlediğim kusurlarımı, benden daha iyi bildiğin bütün suçlarımı bağışla!
Allah’ım! Bilerek, bilmeyerek ve umursamadan yaptığım yanlışları! Bütün bu kusurların bende bulunduğunu itiraf ederim.
Allah’ım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum günahlarımı affeyle! Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin ve Senin gücün her şeye yeter.” (Buhârî, Deʽavât, 60 [6398]; Müslim, Zikir, 70 [2719]).
Pişmanlık tevbenin ilk şartıdır. Hakiki bir tevbe için nefsin kendisi ile hesaplaşması, mücadele etmesi ve bir daha o günaha dönmemesi gerekir.
Ardından istiğfar etmek, yani, Allah"tan, affetmesini istemek gelmelidir ki, tevbe tamamlanmış olsun.
Tevbe dil ucuyla söylenen bir iki kelime ile geçiştirilmemesi gereken bilinçli bir eylemdir.
Tevbe-istiğfarı samimi olarak yapmak ve Allah Teala"nın “Tevvâb”, “Afüv”, “Gafûr” yani tevbeleri çok kabul eden, çok affedici ve çok bağışlayıcı sıfatlarına sahip olduğunda tereddüt etmemek önemlidir.
Tevbeyi tamamlayan unsurlardan biri de, günahın derhâl terk edilmesi ve bir daha ona dönülmemesidir
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İzzet ve celâl sahibi Allah buyurur ki: "Ey kullarım! Benim affettiklerim dışındakiler günahkâr (kalır). Benden bağışlanma dileyin, sizi bağışlayayım. Kim benim affediciliğimi bilir ve af dilerse onu affederim, (hatasını) önemsemem..."İbn Hanbel, V, 152
Tevbe-istiğfar ederken insan istediği ifadeleri seçebilir; yeter ki, içten ve samimi olsun. Ancak pişmanlık ve af dileği en güzel sözcüklerle dile getirilmek isteniyorsa, o zaman Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin ifadelerine bakmak gerekir. İşte O"nun dilinden “seyyidü"l-istiğfar” yani tevbe-istiğfarın en güzeli:
SEYYİDÜL İSTİĞFÂR:
اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّى ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ ، خَلَقْتَنِى وَأَنَا عَبْدُكَ ، وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ ، أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ وَأَبُوءُ بِذَنْبِى ، اغْفِرْ لِى ، فَإِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ
“Allâhümme ente Rabbî, lâilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va’dike mesteda’tü eûzü bike min şerri mâ sana’tü, ebû uleke, bi ni’metike aleyye ve ebû ü bi zenbî fağfirlî fe innehû lâ yağfiru zünûbe illâ ente”
Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Her kim, bu Seyyidü’l istiğfârı sevâbına ve fazîletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse Cennetlik olur. Yine her kim, sevâbına ve fazîletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse Cennetlik olur.” (Buhârî, Deavât, 2, 16; Ebû Dâvûd, Edeb, 100-101)
“Allah"ım, benim Rabbim sensin, senden başka ilâh yok
Beni sen yarattın ve ben senin kulunum.
Ben gücüm yettiğince sana verdiğim söz üzereyim ve senin vaadine de güveniyorum.
Yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım.
Bana olan nimetini itiraf ediyorum.
Günahlarımı da itiraf ediyorum.
Günahlarımı bağışla, çünkü günahları senden başka bağışlayacak hiç kimse yoktur.”
Allah Teala buyuruyor:
“Allah’tan bağışlanma iste, çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (Nisa: 4/106)
“Hemen Rabbine yönel, O’nu eksiksiz övgülerle överek tesbih et ve kendisini her türlü yakıştırmalardan uzak ve mukaddes bil, onun şanını yücelt. Ondan bağışlanmanı ve affedilmeni iste. Çünkü gerçekten o kendisine tevbe ile yönelenleri her zaman bağışlayıp affedendir.” (Nasr: 110/3)
“...Yolunu Allah’ın kitabıyla bulanlar için Rableri katında mesken olarak içlerinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan bir hoşnutluk vardır. Allah kullarını çok iyi görendir. O yolunu Allah’ın kitabıyla bulanlar, Ey Rabbimiz, sana inanıyoruz, bizi affet, günahlarımızı bağışla ve bizi azabından koru derler. Onlar ki sabrederler ve doğru dürüsttürler. Rablerine yürekten bağlı olup malların Allah yolunda harcarlar ve seher vakitlerinde bağışlanma dilerler.” (Al-i İmran: 3/15-17)
“Ama kim kötülük yapar, yahut başka şekillerde varlık sebebine aykırı davranır, daha sonra affetmesi için Allah’a yalvarırsa, Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli olarak bulacaktır.” (Nisa: 4/110)
“Ve onlar utanç verici bir iş yaptıkları veya varlık sebebine aykırı bir davranışta bulundukları zaman, Allah’ı hatırlar ve günahlarının affı için yalvarırlar. Zaten Allah’tan başka kim günahları affedebilir. Onlar işledikleri günah üzerinde de bilerek ısrar etmezler.” (Al-i İmran: 3/135)
* Bakara: 2/222’de belirtildiği üzere Allah tevbe edenleri sever. Allah’ı gazaplandıran şey kişinin Rabbını hatıra getirmemesidir. Çünkü Rabbi ona hatasını düzeltme yeteneği vermiştir. Bu yeteneği kullanmamak gafletin en büyüğüdür. Bütün insanlar böyle büyük gaflete düşerlerse, Allah’ı unuturlarsa Allah onların hepsini helak eder. Allah’tan bağışlanma isteyecek başka bir toplum getirir. Dolayısıyla insan günahtan değil, işlediği günahtan sonra tevbe ve istiğfar etmemekten korkmalıdır. [Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 551.]
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:
Egar el–Müzenî radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakletti:
“Bazan kalbimin perdelendiği olur. Ama ben Allah’a günde yüz defa istiğfâr ediyorum.”[Müslim, Zikir 41. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 26.]
Ebû Hüreyre radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim, dedi:
"Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah'tan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim."[Buhârî, Daavât 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîr 47; İbni Mâce, Edeb 57.]
Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder, yerinize, günah işledikten sonra Allah’tan af dileyecek bir millet getirir ve onları affederdi.”[Müslim, Tevbe 11. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 238.]
İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir yerde yüz defa:
“Rabbiğfir lî ve tüb aleyye inneke ente’t–tevvâbü’r–rahîm: Allahım! Beni bağışla ve tövbemi kabul eyle. Çünkü sen tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edensin” dediğini sayardık.[Ebû Dâvûd, Vitir 26; Tirmizî, Daavât 39. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 57.]
İbni Abbâs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bir kimse istiğfârı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.”[Ebû Dâvûd, Vitir 26. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 57.]
İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Her kim ‘estağfirullâh’ellezî lâ ilâhe illâ hû, el–Hayye’l–Kayyûme ve etûbü ileyh: Kendisinden başka ilâh bulunmayan, ebedî hayatla daima diri olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı yöneten Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tövbe ederim’ diye yalvarırsa, savaştan kaçmış bile olsa, günahları bağışlanır.”[Ebû Dâvûd, Vitir 26; Tirmizî, Daavât 118; Hâkim, el–Müstedrek, I, 511. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 57.]
Sevbân radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, selâm verip namazdan çıkınca üç defa istiğfâr eder ve “Allâhümme ente’s–selâm ve minke’s–selâm tebârekte yâ ze’l–celâli ve’l–ikrâm: Allahım selâm sensin. Selâmet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allahım, sen hayır ve bereketi çok olansın” derdi.
Hadisin râvilerinden biri olan Evzâî’ye:
– İstiğfâr nasıl yapılır? diye sorulunca:
– Estağfirullah, estağfirullah demektir, dedi.[Müslim, Mesâcid 135. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 25; Tirmizî, Salât 108; Nesâî, Sehv 81, 82; İbni Mâce, İkâme 32.]
Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefatından önce sık sık “Sübhânallahi ve bi–hamdihî, estağfirullâhe ve etûbü ileyh: Ben Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim. Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tövbe ederim” derdi.[ Buhârî, Ezân 123, 139; Müslim, Salât 218–220.]
1882. Enes radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim dedi:
“Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım.
Ey Âdemoğlu! Günahların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa, sonra da benden affını dilesen, seni affederim.
Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla karşıma gelsen; fakat bana hiçbir şeyi ortak koşmamış olsan, şüphesiz ben de seni yeryüzü dolusu bağışla karşılarım.”[Tirmizî, Daavât 98. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 172]
O halde Allah’tan daima günahlarımızın affını dileyeceğiz, Allah’ın çok bağışlayan ve çok affeden olduğunu, cennetin bağışlanma isteğinde bulunan mü’minlere hazırlandığını, kötülük işleyen kimse bağışlanma talebinde bulunursa Allah’ı merhametli bulacağını, tevbe ve istiğfar edenlere Allah’ın azap etmeyeceğini, müslümanın günahta ısrar etmeyip bağışlanma talebinde bulunması gerektiğini, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın günde yetmiş veya yüz defa istiğfar ettiğini bir topluluk hiçbir günah işlemeseydi Allah’ın yeniden günah işleyen ve istiğfar eden bir topluluk meydana getireceğini, istiğfarı dilinden düşürmeyene Allah’ın beklemediği yerden rızık vereceğini ve bağışlayacağını, seyyidü’l-istiğfarın ne olduğunu, Rasulün sallallahu aleyhi ve sellem namazdan sonraki istiğfarını, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ’ın vefatından önce sık sık söylediği duayı Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yeryüzü dolusu günahla Allah’ın huzuruna çıkılsa bile bağışlanabileceğini, sadakayı çok verip istiğfar etmenin gerekliliğini öğrendik. [1] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 550.
GELİN BUGÜN TÜM KUL HAKLARIMIZI HELAL EDELİM...
Bismillahirrahmanirrahim
Kıyamet günü insanlar hesaba çekilirken, bir münadi üç defa "Allah’tan alacağı olanlar, kalksın ve Cennete girsin" diye seslenir. Bunu duyanlar, "Allah’tan alacaklı olanlar kimler ki?" derler. "İnsanları affedenlerdir" denir. Bunun üzerine binlerce kişi ayağa kalkar, sorgusuz sualsiz Cennete girerler.) [Taberani]
Ancak günahlarına tövbe edip hakkını yediği kimselerle helalleşmek istediği halde onlara ulaşamıyor ya da bulamıyorsa, bu durumda onların adına hayır yapmak, sadaka vermek ve onlar için dua etmek gerekir.
Şayet hakkını eda etmek zor görünen bir adamın hakkını açıktan yemiş isek, o zaman bu adama doğrudan ödemenin yolunu bulmak ya da bir vekil vasıtasıyla ona hakkını vermeye çalışmak gerekir. Şayet hakkını yediğimiz kişi, hakkını yediğimizi bilmiyor ve ona açıktan söylemek mümkün değilse, o zaman evine veya başka bir vasıtasıyla bu parayı ona ulaştırıp, durumu da bir pusulayla bildirmek gerekir. Ona açıktan isim vermeye de gerek yoktur.
İnsan şerefli bir mahluktur. Onun hürriyet, haysiyet, namus ve şeref gibi manevî hukukuna yönelik bir haksızlık kadar, canına ve malına yapılan bir tecavüz de o nisbette ağır bir mesuliyeti gerektirir.
İnsan bilerek veya bilmeyerek, farkında olarak veya olmayarak birisine haksız bir davranışta bulunmuş olabilir. Hattâ onu mağdur bir duruma düşürüp bazı haklarının elinden çıkmasına sebep olacak bir muamelede de bulunabilir. Bir fert olarak kendimizi her ne kadar çekip çevirsek, hakpereset olarak kalmaya azmetsek de, birtakım hata ve kusurlara kapılmaktan tamamiyle kurtulamıyoruz.
İnsanlık hali olan böyle bir durum karşısında ne yapmalıyız?
İslâmda esas itibariyle bir Allah hakkı, bir de kul hakkı vardır. Allah hakkı, her insanın Rabbine karşı yapması gereken kulluk vazifeleridir. Bu hususta yaptığı bir kusur, günah ve eksiklikten dolayı Allah'a yalvarır, tövbe istiğfar ederek affını diler.
Fakat kul hakkı öyle değildir. Onun bir tek telâfisi vardır, o da haksızlığa uğrayan, hukuku zayi olan kişiyle bizzat görüşüp özür beyan etmek, helâllik dilemekle birlikte , maddi bir kaybı varsa telâfisine gitmektir.
Evet, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin de tavsiyesine göre, bu durumda helâlleşmekten başka çıkar yol yoktur. O kadar ki, insan şehit bile olsa, üzerinde kul hakları varsa, Allah azze ve celle diğer günahlarını bağışladığı halde kul hakkını bağışlamamaktadır. Bunun için mesele, hak sahibinin gönlünü almada, rızasını kazanmada kalıyor. Siz, zarara uğramasına sebep olduğunuz kimseye gider, önce bir hata yaptığınızı itiraf ederek özür beyan eder, sizi affetmesini, hakkını helâl etmesini rica edersiniz. Maddi bir kaybı varsa, imkânınız nisbetinde onun razı olabileceği nisbette hakkını verirsiniz.
Böylece elinizden geleni yapmış olursunuz. Muhatabınız da sizi hoş karşılar, müsamaha ve anlayış gösterirse, mes'uliyetiniz kalkmış, hadis-i şerifte açıklandığı gibi, dünyada iken helâlleşerek âhiretteki hesaplaşma ve azaptan kurtulmuş olursunuz.
mealindeki hadis-i şeriflerin sırrıyla Allah katında da rahata kavuşmuş olursunuz.
Bir insan tövbesinin kabul olduğunu, günahtan kurtulduğunu nasıl anlar, nasıl fark eder, bu hal nasıl bilinir?
Cevabını Peygamber Efendimizden sallallahu aleyhi ve sellem öğrenelim:
"Bir günah işledikten sonra tövbe edip iyilik işleyen kimse, üzerine çok dar bir zırh giyinen bir adama benzer. Günahtan sonra bir iyilik yaparsa zırhın halkalarından biri çözülür. Bir iyilik daha işlerse öbür halka da çözülür. Yapılan iyiliklerin sonunda zırh yere düşer." (et-Tergîb ve't-Terhîb, 4:97).
Gerek Rabbine karşı bir günah işleyen, gerekse bir insana haksız bir davranışta bulunan bir kimse, o günah ve hatanın akabinde pişmanlık duyarak sevaplı ameller işler, Kur'ân ve imana yönelik hizmetlerini ve çalışmalarını arttırırsa günah zırhının düğmeleri teker teker çözülür, kısa zamanda o günahlardan kurtulur. Artık bundan sonra bir vicdan azabı çekmesine, huzursuz olup üzüntüye kapılmasına gerek kalmaz. Çünkü o bir kul olarak hâlis bir niyet ve ihlâsla elinden geleni yapmış sayılır.
Bu arada şu mealdeki âyet-i kerimeyi de unutmayalım:
"Ey kendi nefislerine karşı haddi aşan, günahlarla kendi nefsine kötülük eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Muhakkak Allah günahları affeder. O Gafur ve Rahimdir." Zümer, 39/53.
Peki bize haksızlık eden herkese hakkımızı helal etsek bize ne kazandırır?
Hakkını helal etmek bir fazilettir. Kişi kendi hukukuna karşı yapılan tecavüzleri dilerse affedebilir. Mümin kardeşinden gördüğü bir kötülüğe karşı, misliyle yahut daha fazlasıyla mukabele etmeyip af yolunu tutanlar, bunun büyük ücretini ahirette mutlaka görürler.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin güzel ahlâkından birisi de, affedici ve bağışlayıcı olmasıdır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendi yakınlarına ve sahabîlerine devamlı hoşgörülü olduğu gibi, düşmanlarını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş, sonunda da pekçoğunun iman etmesine vesile olmuştur.
Hz. Aişe radıyallahu anha validemizin de buyurduğu gibi, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem yaratılışı icabı, kendisine kötülük edene kötülükle karşılık vermez; affeder ve intikam almaya da yanaşmazdı.
Bu üstün vasıflardır ki, düşmanları tarafından bile takdir edilmiş, sevilmiş ve sevgisini onların kalbine de ulaştırarak, ebedî kurtuluşlarına vesile olmuştur.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem savaş dışında, düşmanlarından kendine sığınan, teslim olan ve bağışlanmayı dileyenleri yüz üstü çevirmemiştir. Ricalarını kabul ederek affetmiştir.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kalabalık ordusuyla Mekke'nin fethi için yola çıktığı, Mekke'ye yaklaştığı ve şehre girdiği sırada, düşmanlarının pekçoğu çaresiz kalarak eline düşmüş, zelil bir vaziyette önüne yığılmışlardı. Fakat Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem imkânı olduğu, gücü yettiği halde, rahmet Peygamberi olduğunu bir sefer daha göstermiş, düşmanlarım affetme büyüklüğünü ilan etmiştir.
Zaten Rabbi de kendisine böyle tavsiye etmiyor muydu?
"Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, cahillerden de yüz çevir." (Araf, 7/199.)
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin Mekke'yi fethe çıkan ordusunun şehre yaklaştığını öğrenen Mekke müşriklerinin içini bir korku sardı. Mekke'nin eski reisi Ebû Süfyan yanına iki kişi daha alarak ordu hakkında bilgi edinmek istedi. Ancak yolda giderken Müslüman askerleri tarafından yakalandı. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin amcası Hz. Abbas ellerinden alarak onu Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellemhuzuruna getirdi.
Ebû Süfyan, Hicretten önce Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme Mekke'de bulunduğu süre içinde her türlü işkence ve eziyeti yapmaktan geri kalmamıştı. Medine'ye hicretinden sonra da onu rahat bırakmadı. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme karşı yapılan bütün düşmanca hareketlerin başında o bulunuyordu.
Kureyş'in başına geçerek müşrikleri devamlı Müslümanların aleyhine geçiriyor, ordu kurarak savaşa hazırlıyordu. Uhud ve Hendek savaşlarında müşrik ordusunda başkumandandı. Bu savaşlarda pekçok Müslümanın kanını dökmüştü.
İşte böyle bir müşrik reisi Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin karargâhına getirildi. Bir gece bekledikten sonra da İslâmı kabul etti. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendisine yaraşan büyüklüğü gösterdi. Onu affetti. Bununla da kalmayarak, ona bazı imtiyazlar verdi."Ebû Süfyan'ın evine kim girerse güvendedir." dedi.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin affı sayesinde baş düşman, dostlar sınıfına geçti.
Peygamber ordusu Mekke'ye girince, İslâm safına giren pekçok insan bulunuyordu. Ebû Süfyan'ın hanımı Hind de Kureyş kadınlarıyla birlikte yüzü örtülü olarak Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna geldi. Müslüman olarak affını diledi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem onu tanımıştı; fakat belli etmedi. Yaptıklarını hiç yüzüne vurmadan affetti.
O Hind ki, Uhud Savaşında Kureyş kadınlarıyla birlikte def çalıp şarkı söyleyerek müşrikleri savaşa kızıştıranların başında geliyordu.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sevgili amcası Hz. Hamza radıyallahu anh şehit düşünce, onu parça parça etmiş, kin ve ihtirasını yenemeyerek ciğerini çıkarıp dişlemişti.
Bu hali gören Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin içi parçalanmıştı. Fakat onun affı her zaman üstün geldi. En azılı can düşmanını bile, iman ettiği için affetti. Bu esnada nefreti sevgiye dönüşen Hind, "Bugün senin meclisinden daha sevimli bir meclis görmüyorum." diyerek takdirini gizleyememişti.
Hz. Hamza radıyallahu anh'nın katili Vahşi de Mekke'den kaçarak bir müddet kabileler arasında gizlendi. Fakat emin bir yer bulamıyordu.
Sonunda birisi kendisine "Sen kendin için en güvenli yeri ancak onun yanında bulabilirsin; git, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'tan af dile." dedi.
Vahşi çekinerek ve sıkılarak Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in huzuruna girdi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Vahşi'yi görür görmez başını yere eğdi. Ona bakamıyordu. O anda amcasını hatırlamıştı. Hz. Hamza radıyallahu anh'ın al kanlar içinde bulunan başı gözünün önüne geldi. Mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Katil, karşısındaydı. Kısas yapabilirdi. Kimse de bir şey diyemezdi. Fakat o yine büyüklük göstererek Vahşi'yi affetti. Fakat bir daha gözüne görünmemesini söyledi. Çünkü her gördükçe gözünün önüne Hz. Hamza radıyallahu anh geliyor, içi yanıyordu.
Ebû Cehil ve oğlu İkrime, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemi her seferinde sıkıntıya sokan, ona eziyet vermek için elinden geleni yapan iki din düşmanıydı. Ebû Cehil, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Kabe'de namaz kılarken üzerine deve işkembesi atan, arkasına geçip hücum ederek abasıyla boğmak isteyen, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemi öldürmek için tuzaklar kuran, Müslümanlardan gelen bütün barış tekliflerini reddederek Bedir Savaşını körükleyen azılı bir düşmandı. Oğlu İkrime de babasıyla birlikte hareket ediyor, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme düşmanlıkta önde gidiyordu.
İslâm ordusu Mekke'ye girince İkrime korkusundan Yemen'e kaçtı. Fakat hanımı Müslüman olmuştu. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin büyüklüğünü tanıyor, bağışladığı insanları yakından görüyordu. Kölesini yanına alarak kocasının peşine düştü. Yemen'de buldu. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den kendisini affedeceği hususunda teminat aldığını söyledi.
Medine'ye geldiler. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem İkrime'nin geldiğini duyunca onu karşılamak için çıktı. Öyle acele etti ki, sırtından hırkası bile yere düşmüştü. Onu güleryüzle karşıladı. "Merhaba ey süvari muhacir." diyerek kucakladı ve iltifatta bulundu.
İman eden İkrime, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme yaptıklarından dolayı mahcuptu. Fakat rahmet Peygamberi, Müslüman olan İkrime'ye şöyle dua etti:
"Allah'ım, İkrime'nin bana yaptığı bütün kötülükleri, Senin nurunu söndürmek için attığı her adımı affet. Yüzüme karşı ve gıyabımda söylediği sözleri de affet."
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin affı en azılı bir düşmanını bile kuşatmıştı. Affın şartı pişmanlık, Allah’ın emirlerine itaat etmek ve haramlardan kaçınmaktır.
Hebbar bin Esved, gözü dönmüş bir Peygamber düşmanıydı. Her fırsatta Müslümanlara eziyet etmekten zevk duyuyordu. Pekçok Müslümanın canına kıymıştı. Bununla kalmamış, hicret esnasında Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin kızı Zeyneb'i devesinden iterek düşürmüştü. Hamile bulunan Hz. Zeynep radıyallahu anh çocuğunu düşürdü. Bir müddet sonra da bu hastalıktan vefat etti. Böylece Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kan düşmanı da olmuştu.
Mekke'nin fethi günü Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem onun kanını helal kılmıştı. Görüldüğü yerde öldürülecekti.
Hebbar çok korkuyordu. İran'a kaçmayı düşündü. Fakat daha sonra bundan vazgeçti. Akıllı davranarak Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna gitti. Ona iltica etti.
"Ya Resulallah, önce İran'a kaçmayı kararlaştırdım. Fakat sizin büyük affınızı, benzersiz müsamahanızı düşünerek işte huzurunuza geldim. Yaptığım bütün suçlarımı itiraf ediyorum. Sizden af diliyorum." dedi.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem af kapısını ona da açtı. Samimi itirafları üzerine Hebbar'ı bağışladı.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendisine yapılan tüm kötülükleri, haksızları affetmişken, Rabbimiz azze ve celle bir tevbeyle bizi affediyorken biz nasıl başka türlü davranabiliriz ki. Hayatımız boyunca o güzel ahlaklı Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e benzemeye çalışmıyor muyuz?Belki hiçbir amelimizle değilde sadece bu amelimizle Rabbimiz azze ve celle'nin rızasını kazanacağız...
Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.
EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR
88-Gâşiye Suresi ‹‹ 21-24. Ayet tefsiri
Eûzu billahi mineş şeytânirracîm
Bismillahirrahmanirrahim
﴾21﴿
Artık sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın.
﴾22﴿
Onların üstünde egemen bir zorba değilsin.
﴾23﴿
Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse,
﴾24﴿
Allah onu en büyük azapla cezalandırır.
Sadakallahul Azim
Tefsir
Allah Teâlâ resulüne, hiçbir baskı ve zorlamaya meydan vermeden insanları uyarmasını ve gerçekleri onlara yalnızca tebliğ etmesini emretmektedir. Çünkü iman ve ibadet ancak kişinin ikna olmasına, gönülden isteyip benimsemesine bağlıdır. Zor karşısında kalan kimsenin “inandım” demesi ve ibadet etmesi sadece bir aldatma ve durumu kurtarmadır. Bu yüzdendir ki muhtelif âyetlerde peygamberin görevinin insanları mutlaka hidayete erdirmek değil, sadece Allah’ın gönderdiği vahyi tebliğ etmek olduğu bildirilmiştir (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/20; Nahl 16/82; Kasas 28/56; Şûrâ 42/48) ve bu son derece önemli, evrensel bir ilkedir. Bazı müfessirler bu âyetin neshedildiğini yani hükmünün kaldırıldığını söylemişlerse de bize göre bu görüş isabetli değildir. Meşrû savunma ve hakların korunması için savaş emri geldikten sonra da Hz. Peygamber inanmayanları imana zorlamamış, yalnızca topluma zarar verenleri, yıkıcı hareketlere kalkışan elebaşıları cezalandırmıştır. Bilinen tarihinde hiçbir zaman siyasî bir birlik ve devlet kuramamış olan Hicaz Araplarını siyasal bir birliğe kavuşturmak için ölüm kalım mücadelesinin verildiği bir ortamda yıkıcı hareketlere öncülük edenler gerektiği şekilde cezalandırılırken, kendi halinde yaşayanlara güvenli bir toplumsal, siyasal ve hukukî ortam hazırlanmıştır.
23-24. âyetlerde uyarıldıkları halde söz dinlemeyip inkâra devam edenleri, Allah’ın “en büyük azap” ile cezalandıracağı vurgulanmaktadır. Başka bir âyette de en büyük azabın âhiret azabı olduğu ifade edilmiştir (bk. Kalem 68/33).
Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa: 612-613
11 Haziran 2026 Perşembe
HER İNSANIN SAHİP OLMASI GEREKEN GÜZEL HUYLAR!!
“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim
1.-Allah´a isyandan korkmalı,kötülüklerden kaçmalı,takva sahibi olmalıyız,
2.-Haddimizi bilmeli edebli olmalıyız,
3.-İnancımızda ve amellerimizde samimi ve ihlaslı olmalıyız,
4.-Emirlere itaatli olmalıyız,
5.-İstikamet yolundan ayrılmamalıyız,
6.-Sözüne ve işine itimat edilir olmalıyız,
7.-Her hususta ölçülü,tutumlu olmalı,iktisadlı yaşamalıyız,
8.-Çalışmakta gayretli,ama elde ettiğimiz neticede de kanaatli olmalıyız,
9.-Ülfetli olmalı,insanlarla kaynaşmalıyız,
10.-Aldığımız emanetleri korumakta emniyetli olmalıyız,
11.-Gerçekler aleyhimize bile olsa her zaman insaflı olmalıyız,
12.-Doğrulukları itirafta,Hakkı teslimde hakperest olmalıyız,
13.-Düşünmeden,araştırmadan karar vermemeliyiz.Temkin ve teenni ile hareket etmeliyiz,
14.-Büyüklerimize tazim göstermeli,saygılı olmalıyız,
15.-Olayları hep hayra yormalı,hayata bakışta iyimser olmalıyız,
16.-Hiçbir meselede düşüncesizce hareket etmemeli,yaptıklarımızı tefekkür süzgecinden geçirmeliyiz,
17.-Alçak gönüllü tevazu sahibi olmalıyız,
18.-Yaptığımız işte sebat göstermeli,sonucunu alana kadar sabırla devam etmeliyiz,
19.-Dilimizi gereksiz sözlerden korumalıyız,
20.-Hilim sahibi (soğuk kanlı) olmalı,olaylar karşısında hiddet ve heyecanı yenmeliyiz,
21.-İnsanlara rıfk ile,nezaket ve yumuşaklıkla muamele etmeliyiz,
22.-Acılara dayanıklı,telaşsız ve sabırlı olmalıyız,
23.-Hata ve kusurları bağışlayıcı ve affedici olmalıyız,
24.-İnsanlara karşı hoşgörülü ve müsamahalı olmalıyız,
25.-Herkese karşı adaletli olmalıyız,
26.-İhsan sahibi,iyilik sever olmalıyız,
27.-Hayırda gayretli,engelleri aşmakta hamiyetli olmalıyız,
28.-Haya sahibi,kötülük işlemekten utanır olmalıyız,
29.-Muhabbet ve sevgiyle dolu olmalıyız,
30.-İnsan-hayvan her canlıya şefkat göstermeliyiz,
31.-Çaresizlerin haline kalben üzülmeli,merhametle yardımlarına koşmalıyız,
32.-Doğruluk ve sadakattan ayrılmamalıyız,
33.-Akrabalarımızla iyi münasebetler kurmalı, Sıla-i Rahime dikkat etmeliyiz,
34.-Yardımsever (Muavenet ve Tasadduk ehli) olmalıyız,
35.-Görgülü ve geçimli olmalı,muaseret kaidelerine riayet etmeliyiz,
36.-Dostluk kurmaya önem vermeli,dostlukları korumakta dikkatli olmalıyız,
37.-Tedbirimizi aldıktan sonra,neticeyi Allah´tan beklemeli,ona tevekkül etmeliyiz,
38.-Azimli ve kararlı olmalıyız,
39.-İffetli olmalıyız,
40.-Verdiğimiz sözde durmalı,ahdimize riayet etmeliyiz,
41.-Eski dostluklara vefalı olmalıyız,
42.-Kötülüğe karşı dirençli,fütüvet ehli olmalıyız
43.-Mürüvvet ehli (iyilik sever) olmalıyız,
44.-Vakarlı,ağırbaşlı ve ciddi olmalıyız,
45.-İzzet-i nefis sahibi,yani onurlu olmalıyız,
46.-Övülmekten (Medihten) hoşlanmamalıyız,
47.-Tenkid ve yerilmekten (zemden)de üzülmeliyiz,
48.-İnsanlara karşı idareli olmalı ve uyumlu davranmalıyız,
49.-Metanetli,dayanıklı ve güçlü olmalıyız,
50.-Akıllı olmalı,muhakemeli davranmalıyız,
51.-Ferasetli (sezisi kuvvetli,uyanık) olmalıyız,
52.-Yaptığımız iyiliklere tahdis-i nimet olarak sevinmeli,mübahatta bulunmalıyız,
53.-Uluv-i Himmet ve yüksek ideal sahibi olmalıyız,
54.-Hikmeti bulduğumuzda hemen almalıyız,
55.-Elimizdeki nimetlerin verenini ve değerini şükürle bilmeliyiz,
56.-Kusur ve ayıp örtücü olmalıyız,
57.-İyilikte minnetsiz olmalı,iyiliği başa kakarak kimseye eziyet vermemeliyiz,
58.-Vadine sadık,sözüne bağlı olmalıyız,
59.-Kadirbilir olmalıyız,insanlara seviyelerine göre davranmalıyız,
60.-Herkese karşı lütüfkar olmalıyız,
61.-Dini ve manevi değerlerine sımsıkı bağlı olmalıyız,
62.-Maddi-Manevi haklarımızı korumakta cesur ve secaatli olmalıyız,
63.-Salahat (iyi hal) sahibi olmalıyız,
64.-Masum (ismet sahibi) olmalıyız,
65.-Kibarlık ve incelik (Zerafet) sahibi olmalıyız,
66.-Sır saklayıcı (Ketum) olmalıyız,
67.-Emanete riayetkar olmalıyız,
68.-İlahi takdire rıza göstermeliyiz,
69.-Fazilet (Erdem) sahibi olmalıyız,
70.-Aşk ehli olmalıyız,
71.-Huşu ve hasiyet içinde olmalı fenalık işlemek konusunda Allah´tan korkmalıyız,
72.-Hayırhah olmalı,herkes için sadece iyilik dilemeliyiz,
73.-Herkese hüsn-i zanla bakmalıyız,
74.-Cömert (Cüd ve seha ehli) olmalıyız,
75.-Hayırlara karşı istekli (gıptalı) olmalıyız
76.-Olaylar karşısında hazımlı ve tedbirli olmalıyız,
77.-Nefsimize hakim olmalıyız, (Zapt-i nefs)
78.-Meselelerimizi bilenlere sormalı,istişare ile karar vermeliyiz,
79.-Zikir ehli olmalı,Allah Teala'yı bir an bile unutmamalıyız!!
80.-İsar (Kendisi muhtaç olduğu halde başkasına vermek, cömertlik, ikram)hasletine sahip olmalıyız,
81.-Namusumuza düşkün olduğumuz gibi,kimsenin namusuna da göz dikmemeliyiz,
82.-İkramsever-konuksever (Kerem sahibi) olmalıyız,
83.-İhtiyaç sahiplerine yardımına Karz-i hasenle (Sadece Allah rızası için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç)koşmalıyız.
M.Dikmen
"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.