30 Mart 2025 Pazar
***Riyâzü's Sâlihîn'in " HER AY ÜÇ GÜN ORUÇ TUTMAK " Bâbı-22-
29 Mart 2025 Cumartesi
***BAYRAM NAMAZI KILINIŞI
Bismillahirrahmanirrahim
Bayram namazına gitmeden evvel eğer fitrenizi vermediyseniz vermeyi unutmayın inşallah.Bu sene (2025) fitre miktarı en az 180 Tl olarak belirlenmiştir. Çoğu için sınır yoktur. Allah cc hayrını arttıranın ecrini arttıracağını vaadetmiştir.
Şevvâl ayının birinci günü (fıtr (Ramazân) bayramının 1. günü)nde, güneş doğduktan ve kerâhat vakti (namaz kılmak haram olan vakit) çıktıktan sonra, yâni işrâk vaktinde, iki rek’at bayram namazı kılmak, erkeklere vâcibdir. Bayram namazlarının şartları, Cumâ namazının şartları gibidir. Fakat burada hutbe sünnettir ve namazdan sonra okunur. Fıtr bayramında, namazdan önce tatlı (hurma veya şeker) yemek, gusletmek, misvâk kullanmak, en iyi elbise giymek, fıtrayı namazdan önce vermek, yolda yavaşça tekbîr okumak müstehâbdır.
Bayram namazının kılınışı:
Birinci rek'at:
''Niyet ettim Allah rızası Ramazan Bayramı Namazını kılmaya, uydum imama" diye niyet eder.
İmam, "Allâhu Ekber" deyip ellerini yukarıya kaldırınca, cemaat da imamın peşinden "Allâhu Ekber" diyerek ellerini yukarıya kaldırıp göbeği altına bağlar.
Hem imam, hem de cemaat gizlice "Sübhâneke"yi okur. Bundan sonra üç kere tekbir alınır. Tekbirlerin alınışı şöyledir:
Birinci Tekbir: İmam yüksek sesle, cemaat da onun peşinden gizlice "Allâhu Ekber" diyerek (iftitah tekbirinde olduğu gibi) ellerini yukarıya kaldırıp sonra aşağıya salıverirler. Burada kısa bir süre durulur.
İkinci Tekbir: İkinci defa "Allâhu Ekber" denilerek eller yukarıya kaldırılıp yine aşağı salıverilir ve burada da birincide olduğu kadar durulur.
Üçüncü Tekbir: Sonra yine "Allâhu Ekber" denilerek eller yukarıya kaldırılır ve aşağıya salıverilmeden bağlanır.
Bundan sonra imam gizlice "Eûzü-Besmele", açıktan fatiha ve sûre okur. (Cemaat birşey okumaz, imamı dinler.) Rükû ve secdeler yapılarak ayağa (ikinci rek'ata) kalkılır ve eller bağlanır.
İkinci rek'at:
İmam gizlice Besmele, açıktan fatiha ve bir sûre okur. Sûre bitince imam yüksek sesle, cemaat da gizlice (birinci rek'atta olduğu gibi) üç kere daha tekbir alır, üçüncü tekbirden sonra eller bağlanmadan, dördüncü tekbir ile rükua varılır, sonra da secdeler yapılarak oturulur.
Oturuşta, imam ve cemaat, Ettehiyyâtü, Allâhümme salli, Allâhümme barik ve Rabbenâ âtina… duasını okuyarak önce sağa, sonra sola selam verip namazı bitirirler.
Namazdan sonra imam minbere çıkarak oturmadan hutbe okur. Cuma hutbesindeki "Elhamdülillâh" yerine bayram hutbesine, "Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Lâ İlâhe İllallâhü ve'Ilâhü Ekber, Allâhu ekber ve lillâhil-hamd" diyerek başlar. Cemaat da imamla beraber tekbir getirir. Bayram hutbesini namazdan önce okumak mekruh olduğu gibi, hutbeyi terk etmek de mekruhtur.
İmam, Ramazan Bayramı hutbesinde fıtra, kurban bayramı hutbesinde de kurban hakkında cemaate bilgi verir.
Bayram namazından önce evde ve camide, bayram namazından sonra camide nafile namaz kılmak mekruhtur.
Bayram namazından eve geldikten sonra kılınabilir. Herhangi bir sebeple bayram namazını geçiren kimse, onu kaza edemez ve tek başına kılamaz.
Namaza geç gelinirse:
Bayram namazında imama birinci rek'atta zait tekbirler alındıktan sonra uyan kimse, hemen tekbirleri alır.
İkinci rek' atta imama yetişen kimse, imam selam verdikten sonra ayağa kalkıp kılmadığı rek'atı, tekbirlerle beraber yerine getirir.
Ramazan bayramı namazı, bayram gününün tespit edilmemesi veya şiddetli yağmur gibi bir sebeple birinci günü kılınamaması halinde ikinci günü kılınabilir. İkinci günü de kılınamazsa artık ondan sonra kılınmaz.
Kurban bayramı namazı, aynı sebeplerle bayramın birinci günü kılınmazsa ikinci günü kılınır. İkinci günü de kılınmadığı takdirde üçüncü günü kılınabilir. Bundan sonra kılınmaz.
Bayramımız mübarek olsun.
"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.
EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR
***NİÇİN BAYRAM YAPIYORUZ?
Bismillahirrahmanirrahim
İşte, onbir ayın sultanı, rahmet mağrifet ve cehennemden kurtuluşa vesile olan mübarek ay bitti. Bugün bayram... Oruçlarımızı tuttuk, namazlarımızı, terâvihlerimizi cami ve mescitlerde edâ ettik. Mümin kardeşlerimizle beraber olduk. Fakirlere, muhtaçlara, imkânlarımız el verdiği ölçüde yardım ettik.
Bayramda erken kalkmak, gusletmek, misvak kullanmak, güzel koku sürünmek, yeni ve temiz elbise giymek, sevindiğini belli etmek, Ramazan Bayramı’nda bayram namazından önce tatlı yemek, hurma yemek, hurmayı 1, 3, 5 gibi tek adet yemek, teke riayet etmek, karşılaştığı müminlere güler yüzle selam vermek, fakirlere sadaka vermek, İslamiyet’e doğru olarak hizmet edenlere yardım etmek, dargınları barıştırmak, salih akrabayı, din kardeşlerini ziyaret etmek, onlara hediye vermek sünnettir.
Ramazan gittiği için değil, günahlarımız affolup, büyük sevaba ve büyük nimete kavuştuğumuz için bayram yapıyoruz.
Bunu bilen Müslüman nasıl sevinmez ve bayram etmez? Bayram günleri sevinmek, neşelenmek gerekir. Hazret-i Ebu Bekir, kızı Âişe validemizin evine gidince, iki cariyenin def çalıp oynadığını gördü. Ensar-ı kiramın kahramanlıklarını övüyor, destan söylüyorlardı. Hazret-i Ebu Bekir, (Resulullah’ın evinde böyle şey yapılmaz, susun) dedi. Düğünlerde ve bayramlarda, kadınların def çalmaları caiz olduğu için, Peygamber efendimiz hazret-i Ebu Bekir’e, (Onlara mani olma! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. Bayram, sevinç günleridir) buyurdu. (Buhârî)
Hazret-i Ali, (Bugün, orucu kabul edilenlerin ve günahları affedilenlerin bayramıdır) buyurdu.
Eğer bunlar tevbe ederse, Allahü teâlâ günahlarını affeder.
Ne mutlu günahlardan sakınarak oruç tutanlara… Onlar, asıl bayramı âhirette yapacaklardır!
"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.
***RAMAZAN RİSALESİ-4-RABB'İMİZDEN GELEN BAYRAMIMIZ
İbni Abbas radıyallahu anhumadan şöyle rivayet edilmiştir:
… Bayram gecesi olduğunda o gece ‘ödül gecesi’ olarak adlandırılır. Bayram sabahı olunca da Allah Teâlâ, her yere meleklerini gönderir. Yeryüzüne inerler ve yollarda dururlar. Yüksek sesle nida ederler. Cinler ve insanlar hariç Allah’ın yarattığı her mahluka seslerini duyururlar. Derler ki:
“Ey Ümmeti Muhammed! Kerim olan Rabb’e koşun, bol veriyor; büyük günahları affediyor.”
Müslümanlar bayram namazını kılmak için çıktıklarında Allah meleklerine şöyle der:
“İşçi işini bitirince ne hak eder?”
Melekler şöyle cevap verirler:
“Ey ilahımız! Onun hak ettiği, ücretinin verilmesidir.”
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Ey meleklerim. Siz şahit olun. Ben onların tuttukları Ramazan oruçlarının ve kıldıkları namazların sevabı olarak rızamı ve mağfiretimi kararlaştırdım.”
Sonra şöyle buyurur:
“Kullarım!
Benden dileyin. İzzetime ve celalime yemin olsun ki, bugün benden ahiretiniz için ne dilerseniz onu vereceğim. Dünyanız için de ne isterseniz ona bakacağım. İzzetime yemin olsun, benden korktuğunuz sürece hatalarınızı örteceğim. İzzetime ve celalime yemin olsun ki, sizi utandırmayacağım. Hak sahipleri arasında sizi mahçup etmeyeceğim. Mağfiret edilmiş olarak dağılın. Beni razı ettiniz.”
Melekler sevinirler. Bu Ümmet’in Ramazan orucundan sonraki bayramda Allah’tan elde ettiklerine mutlu olurlar. -Tergib ve Terhib, 2/101-
Bizi tövbe edince bağışlayan, bağışladıktan sonra bir daha sorgulamayan ve bizi sevindiren Allah'ımız ne büyük, ne yücedir!
Rabb'imiz geçmişimizi bağışladığı için bugünümüz bayram oldu. biz de o günlerimize dönmeme kararı alarak bu günümüzü ebedi bir bayrama dönüştürebiliriz.
2- Namaza çıkmadan varsa birkaç hurma, yoksa bir miktar tatlı yiyerek bir sünneti yaşayalım.
7- Garipleri unutmayalım, kimsesizlerin kimsesi olalım.
8- Çocuklarımızı sevindirelim. Onlara neden bayram ettiğimizi ve bu bayramın neyi temsil ettiğini izah edelim. Onları çoşkulu ve umutlu bir bayramla tanıştıralım. Allah'ı ve Peygamber'ini sevmelerine, insanlığa hizmet etme duygularına zemin hazırlayalım.
26 Şubat 2025 Çarşamba
Allah'ın varlığını kabul etmeyenlere bir kaç bilimsel ve felsefi delil
1- Evrenin Bir Başlangıcı Vardır (Kozmolojik Delil)
-Big Bang Teorisi (Büyük Patlama), evrenin yaklaşık 13.8 milyar yıl önce yoktan var olduğunu gösteriyor. Bilim, evrenin sonsuzdan beri var olmadığını, bir başlangıcı olduğunu kabul ediyor.
SORU:
Bir şey yoktan var olamazsa, evren kendiliğinden nasıl var oldu?
Mantıklı Çıkarım:Evrenin bir başlangıcı varsa, onu başlatan bir ilk neden (yaratıcı) olmalıdır.
Bu yaratıcı, zamandan, mekândan ve maddeden bağımsız olmalıdır.
- Evrende sabit fizik kuralları var:Yerçekimi, ışık hızı, elektromanyetik kuvvet, atomun yapısı mükemmel bir denge içinde.
SORU:
Bu hassas dengeler tesadüfen mi oluştu?
Mantıklı Çıkarım: Tesadüfen oluşma ihtimali matematiksel olarak imkânsıza yakındır.
Bir düzen varsa, onu düzenleyen bir akıl olmalıdır.
- İnsanların çoğu ahlaki değerleri kabul eder:Örneğin, masum bir çocuğu öldürmek her toplumda yanlıştır.
SORU:
Ahlak neden her insanda ortak? Evrensel iyi ve kötüyü kim belirledi?
Mantıklı Çıkarım: Evrensel ahlak kuralları, üstün bir ahlaki otorite gerektirir.
Eğer Allah yoksa, ahlaki değerlerin objektif bir kaynağı olamaz.
- Eğer birden fazla Tanrı olsaydı: Biri “Güneş doğsun” derken, diğeri “Güneş doğmasın” dese ne olurdu?
Eğer biri insanı ölümsüz yapmak istese, diğeri ölüm vermek istese ne olurdu?
Mantıklı Çıkarım: İki mutlak güç bir arada olamaz. Çünkü biri diğerine üstün olursa, diğeri tanrı olamaz.
Evrenin kusursuz düzeni, tek bir iradenin eseri olduğunu gösterir.
"Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de fesada uğrardı." (Enbiya, 21:22)
Ateistler genellikle şöyle sorar: "Evrenin bir yaratıcıya ihtiyacı varsa, Allah’ı kim yarattı?"
Yanıt: Evren sonradan var olmuştur, bu yüzden bir yaratıcıya ihtiyaç duyar.
Ama Allah ezeli ve ebedidir, zamandan ve mekândan bağımsızdır.
Eğer her şeyin bir sebebi olsaydı, sonsuz bir döngü olurdu ve hiçbir şey var olamazdı.
Mantıklı Çıkarım: Mutlak bir başlangıç noktası olmalıdır.
Allah, her şeyin başlangıç sebebidir ve kendisi yaratılmamıştır.
SORU:
Bilinç sadece kimyasal tepkimelerden mi ibaret?
Mantıklı Çıkarım: Maddi bir şey olan beyin, manevi kavramları nasıl üretiyor?
Bilincin sadece fiziksel değil, ruhsal bir boyutu da vardır.
Bu, insanın sadece maddeden ibaret olmadığını ve bir yaratıcı tarafından yaratıldığını gösterir.
1. Evrenin bir başlangıcı var, o halde bir yaratıcısı olmalı.
2. Evrenin yasaları, akıllı bir düzenleyiciyi gösteriyor.
3. Ahlaki değerler, mutlak bir otorite gerektirir.
4. İki Tanrı olsaydı, düzen olmazdı.
5. Allah ezelidir, yaratılmaya ihtiyacı yoktur.
6. İnsan bilinci, yalnızca madde ile açıklanamaz.
Size Soru: Eğer gerçekten Allah yoksa, neden bu kadar çok delil O’nun varlığını gösteriyor?
25 Şubat 2025 Salı
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 263
Kişinin kendisini ancak O’na taparak kendisini önünde yerle bir etmesi
Allah’ın büyüklüğünü, gücünü, kudretini, azametini tanıdıkça kişinin kendisini ancak O’na taparak, yani secdeye vararak kendisini önünde yerle bir etmesi; ki bu farkındalığın tavana çıktığı bir andır!... Bütün gücü ve kudretiyle alemlerin Rabbine öyle bir yöneliyorsunuz ki; “Ben Sen’in ilmini düşündüm, şöyle bir inceledim, araştırdım; fezaya baktım, bulutlara vs...” Yeni doğan çocuğa baktın, yavrulayan bir canlıya ya da etrafınızdaki herhangi başka bir şeye... Etrafta hep Yüce Yaratıcının bilgi ve kudreti işliyor.
Farkındalığı ile varlıktan var ediciye aklederek o köprüyü kurmaya başladığında insan; Yüce Yaratıcının esirgeyişini...,Yüce Yaratıcının rahmetini...,Yüce Yaratıcının ilmini, kibriyasını, büyüklüğünü keşfettikçe; O’na sığınmak... O’na yakın olabilmek... O’na olan hayranlığını ifade edebilmek için yapabileceğimiz en güzel şeyin TAPMAK olduğunu anlıyorsunuz.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
24 Şubat 2025 Pazartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 262
Cenab-ı Allah diyor ki; ‘’Benim katımda bunlardan daha beteri yok’’
En mücrim bunlar, en suçlu bunlar, en zalim bunlar! Akletmemek, Allah'ın nazarında en büyük suç ve bunları kalıcı bir Cehennem azabıyla cezalandırılacağını söylüyor Cenab-ı Hak.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
23 Şubat 2025 Pazar
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 261
Bir kimsenin akletme nimetini hoyratça tepip kullanmaması
İnsan, varlığın farkındalığa dönüşmesi gereken kısmını ihmal ederse, Yüce Yaratıcı’nın sisteminde cezalandırılıyor.
Bir kimsenin akletme nimetini hoyratça tepip kullanmayarak, hayatın hep sonlu döngüsü içerisinde kendisini harcaması, çok önemli bir suç!
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
22 Şubat 2025 Cumartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 260
Dolayısıyla ‘bir sorumluluğumuz yok!”diye bizi sorumluluğa sevk eden düşüncelerden ve sorulardan kurtulamayız. Farkındalığımızı böyle öldürerek veya öldürmeye çalışarak kendimizi kandıramayız. Yaratıcı’nın oluşturduğu varlık sistemindeki farkındalığımızın sinir uçları dış dünyadan beslendikçe bizi rahatsız ediyor. Bu varlık içerisinde gördüğümüz her şeyden nem kapan bu akleden yanımız bize, Yaratıcı’ya karşı sorumluluğumuzu ve Kendisi’ni gündeme getiriyor.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
21 Şubat 2025 Cuma
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 259
O zaman ötede bir anlam ve karşılık olmalı dediğimiz zaman göklerin ve yerin yaradılışını tefekkür edip sonra Yaratıcı’ya yöneliriz: “Rabbimiz; Ey var eden Kudret, Sen bunları boş yere yaratmadın!.. Gökleri, yeri, bizi boş yere yaratmadın...” (Âl-i İmrân-191)
Dünya ölçeğindeki kahredici ve yok edici düşünceden, Âhiret ölçeğindeki kalıcı ve var edici düşünceye geçiş yapabiliriz ve ancak öyle bir farkındalıkla varlığımızı, üst düşünceye ve kalıcı bir varlığa dönüştürebiliriz. En önemlisi bunun arayışı içerisinde bir ufka sahip olabiliriz. Artık ondan sonra bizi ne Dünya ne de Dünyadakiler kandırmaz! Kandırmaz yani doyurmaz.
Artık farkındalığı oluşan bir insan beyni makro planda bir düşünceye geçer. Bu çok az insanın yöneldiği bir düşünce biçimi;
Gökler niçin var!
Yer ve yerin üzerindeki ben niçin varım? Eğer diyorsak ki BUNLAR ANLAMSIZ OLAMAZ...
O zaman anlamın peşine düşmüşüz ve Yaratıcı’ya anlam hususunda bize yol göstermesini istemişiz demek. Bu da hidâyet beklentisine dönüşüyor ve bu çok önemli bir basamak... Kişinin varlık temelinde bir düşünceye ve sonrasında önemli bir farkındalığa gelip bu farkındalıkla varlığın Sahibi’ne hidâyet talebi ile yönelmesi... Bu çok önemli bir aşama.
20 Şubat 2025 Perşembe
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 258
Sahabe-i Kiram İslam'a yol alırken nasıl bir süreç yaşadılar, nereden nereye ve nasıl araçlarla geldiler, ne tür engellerle karşılaştılar ve bu engelleri nasıl aştıklar?
Allah'ın Resulü sallallahu aleyhi ve sellemin doğduğu yer olan Mekke fazla kalabalık olmayan bir yerleşke ama yarımadanın merkezinde yer alıyor ve önemli bir merkez. Çünkü Kabe var, etrafında tavaf ederek ibadet ediyorlar ve orada putlar da var, bu putları da kutsal belliyorlar.
Onlar Allah'ın kızları olmaları bakımından dönüp bunu Allah'a ulaştırsınlar; desinler ki “senin kulların sana tazimde bulunuyorlar bizi kızların olarak çok yüceltiler talepleri var kimisi evlat istiyor, kimisi savaştan muzafferiyet istiyor, kimisi develerinin korunmasını istiyor.
Böyle bir teoloji, bir inanç sistematiği var ve bunun içerisinde doğuyor sahabiler. Cahiliye dönemindeki çocuklar böyle doğuyor. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir peygamber olarak Cenâb-ı Hâk tarafından gönderiliyor. Tabi bu bir oturmuş sistem, kuşaktan kuşağa devretmiş.
Sahabe Hz Cafer Necaşi’ye sesleniyor: “Ey Kral! Biz cahiliye kavmiydik. Biz putlara, taşlara tapardık şekillere suretlere resimlere tapardık. Böyle bir kimse idik. Allah bize bir peygamber gönderdi, kendisini tanıyoruz, mezhebini biliyoruz karakterini biliyoruz.”
Sahabe-i Kiram Allah azze ve celleyi biliyorlar; göklerin ve yerin yaratıcısının yüce arşın sahibinin Allah azze ve celle olduğunu biliyorlar. Biliyorlar ama Cenâb-ı Hâkk’a şirk koşuyorlar.
Allah'ın Resulü onlara gelip Allah'tan gayrı bir ilah olmadığı gerçeğini hatırlattı, akletmelerini istedi.
Sahabe-i Kiram dediğimizde ağırlıklı olarak gençleri tasavvur etmeliyiz. O gözü kara gençler Mekke ortamındaki statükoya baş kaldırdılar “hayır”dediler.
İlk başlarda karşı cephe nasıl yaklaştı; “Biz babalarımızı nasıl bulduksa onların peşine gideriz. Bizim için önemli olan odur. Yani biz onların zürriyetinden geliyoruz, babalarımıza güvenmeyeceğiz de kime güveneceğiz? Onlar bize kötüsünü bırakır mı, bırakmaz.” İşte bu güven duygusu temeliyle yaklaştılar. Bu bir model. Cenâb-ı Hâk bunu reddetti. Bu yanlış modelle yol alamazsınız.
“Kesinlikle doğru olan atalarımın yoludur. Ben başka bir doğru aramam, onların dediğiyle karşı karşıya gelmem.” Buna “kişiye dayalı bir yaklaşım” diyoruz yani doğrularınızı yanlışlarınızı kişiye dayalı seçiyorsunuz. Bazı kimseleri beğenmişsiniz ya atanız, babanız olduğu için ya hocanız olduğu için ama onlar bir “kişi” sonuçta ve o ne derse ben onun dediğini doğruluyorum diyorsunuz. Denileni kritik etmeyi, ele almayı, belki yanlıştır demeyi, asla bunu aklınızdan geçirmiyorsunuz.
“O ne derse doğrudur, kabulümdür” diyorsan bunun adı sınırsız, kayıtsız, mutlak teslimiyet olur.
Peki bu yanlış modelin yerine neyi öğretti Allah'ın Resulü onlara?
Bunun en çarpıcı örneği Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin Medine'ye muallim olarak gönderdiği Musab bin Ümeyr radıyallahu anh. Hz Musab Medine'ye gitmiş, tabi çoğu kişi kendisinden haz etmiyor. Düşünsenize Irak'tan birisi gelmiş bir şeyler anlatıyor, milletin aklını çeliyor karıştırıyor. Memleketi birbirine katacak karıştıracak diye tehlike algılıyorlar. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh da orada, Medine’nin tanınmış, ağırlığı olan şahsiyetlerinden. Hz Musab’a tabi kötü kötü bakıyor. Hz Musab, Sa’d’ın yanına gitti “Hele bir otursan, beni bir dinlesen, söylediklerim hoşuna giderse kabul edersin, beğenmezsen ben zaten senden uzaklaşırım, hiç rahatsız etmem, ikna etme gibi bir derdim yok.” dedi. Bunun üzerine Sa’d dedi ki; “Sen insaflı bir şey söyledin. Madem ki benim değerlendirmeme bırakıyorsun, sadece paylaşmak istiyorsun, buyur paylaş.” İşte bu yöntem, kişinin kendine olan güveni kadar, iradesinin saygınlığı ve onun bunu değerlendirmesine açtığınız fırsat alanı. Ama farkettirmeden de onu önyargılarından sıyırıyorsunuz, kendisine duyduğu güven üzerinden sıyırıyorsunuz.
Batı’da yaşayanlar bilirler, Hristiyanlarla biraz yakınlaşıp Teslis inançlarını sorduğunuzda, çok masumca yaklaşsanız bile “orada dur” derler, “o işe biz girmeyiz.” Çünkü öğüdü Yuhanna’dan almışlardır. Çünkü kilisede Yuhanna der ki “Teslis çok gizemli bir şeydir, çok sırlıdır. Tanrı’nın insanlığa öğrettiği en büyük sır! Kurtuluşun anahtarı. Bu kadar gizemli olduğu için öyle herkesin aklı ermez, öyle üstün bir sır ki; akıl sır ermez!” Yani demek istiyor ki bu inancı kapsülünü bile açmadan löp diye yutuyorsun, o sana iyi geliyor. "Bir dünya başka kapsüller de var, onları değil de niye bunu alıyorum, bana yararı mı zarar mı verir içine bir bakayım", demek yok, hayır!
"O yüzden kiliseden çıktığınızda biri sizinle Teslis’i konuşalım derse konuşmayın. Çok zorda kalırsanız onu alın buraya getirin", diye öğütlüyor papaz. Böyle bir bariyer oluşturarak kendilerini korumaya alıyorlar. Paylaşıma kapalılar.
Usül şu, paylaşıma açık olup karşı taraf ile nötr duruma ineceksin; yukarıda oturarak olmaz. Yani diyeceksin ki “Belki ben yanlışım, belki sen doğrusun. Sen seninkileri bana anlat, ben de benimkileri sana anlatayım. Ben hazırım yani doğruyu görürsem ben öyle babamı atamı vs dikkate almam!"
Yeter ki kişi doğruyu öğrenmenin önündeki bariyerleri kaldırsın, gerçeği öğrenmeye adım atsın. Akletmedeki en önemli engelimiz bu çünkü. Düşman akletmenin önünü tıkayarak ancak sonuç alabiliyor.
Çocuklarının gün be gün Müslüman olduğunu gören Mekke uluları “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, yanlış!” dedi. Cenâb-ı Hâk ise onların iman esaslarını bize anlatmaktan hiçbir imtina etmiyor. Çünkü batılın hak üzerinde hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Hak nur; batıllar ise çoktur, karanlıktır, zulümat gibidir. Karanlıklar çok gelse bile aydınlığı hiç bastırabilir mi? Zifiri karanlık bir odada bile olsan ufacık bir mum yaktığınızda karanlık sağa sola kaçışır. Aydınlığa karşı mukavemeti yoktur. İlke bu; HAK GELİNCE BATIL KAYBOLUR.
Kafirler, müşrikler anladılar ki bütün geçiş noktası bilginin akışından kaynaklanıyor, bilgi akarsa önünü alamıyoruz, hemen Müslüman oluyorlar. Dolayısıyla “dinlemeyin, dinlerseniz kendinizden geçiyorsunuz ve atalarınızı inkar ediyorsunuz, başkalaşıyorsunuz. Tedbir alın, Mekke’ye gelmeyin, gelirseniz de kulaklarınızı tıkayın.”
İman eden sahabilerin attığı önemli adım bu; batıl tarafta sırf ailem, atam var diye kalamam!
Hz Mus’ab ı dinleyince Hz Sa’d dedi ki “Vallahi hakkı söylüyorsun, ben buna daha ne diyeyim ki, doğru söyledin” İşte bu imanın parıltısının yüreğe düşmesi!
“Ya biz, ya siz dalalet üzereyiz. İki zıt şeyin ikisinin de doğru olması mümkün mü? Eğer hakkın arayışı içerisindeysek konuşalım, paylaşalım, atalarımızdan kalan yanlışa esir olmayalım.” Bu akletmenin önünü açmak demek.
Kişi yeter ki “Hakkı bilmek istiyorum. Bilir, öğrenirsem sahiplenirim, karşı rüzgarların hepsini göze alırım.” derse Allah o kişideki hayrı görür ve ona hidayet eder. Bir kimsede bu hayır var ise, Allah ona hakkı ulaştırır, duyurur.
Hollanda’da bir partinin başkan yardımcısı, İslam’a karşı çok şedit. “Bu yabancıları sürgün edip gönderelim, bu Müslümanlardan kurtulalım” diye o günkü Mekke’nin bugünkü halini yaşıyorlar. Gün be gün çocukların Müslüman olması onları çıldırtıyor. Başkan yardımcısı olan bu şahsiyet, bu iş böyle olmayacak diyerek kolları sıvıyor ve Kur’an’ı okuyup incelemeye kalkışıyor. Amacı “Bir kitap yazalım, gençliğin eline verelim, gençlerimiz bu kitabı okusun, İslam’ın nasıl yanlış olduğunu görsün de bu dertten kurtulalım.” Bunun üzerine kendisi yaz mevsiminde bir yere kapanıyor. İslam aleyhinde kitap yazacak., böylece Hollanda gençliğini böylesi bir karanlıktan kurtaracak, bu tehlikeyi izale edecek.
Kişi temelli yaklaşımdaysanız kişileri esas alırsınız, böylelerinin hep bir kişileri vardır.“Benim hocam falanca, doğrusuyla yanlışıyla benim kişim filanca” derler. Kişi temelli yaklaşımlar yanlış ihtiva etmeye müsaittir. Çünkü hiçbir kimse hatadan masum değildir.
“De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben, ne yaptığımı bilerek Allah’a çağırıyorum; ben ve bana uyanlar (bunu yapıyoruz). Allah’ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.” (Yusuf-108)
Yaratan ve yaşatan O. Her şeye gücü yeten, yüce arşın sahibi O. Hiçbir şey O’nun bilgisi dışında olmuyor. Bu yüzden O ancak BİR olabilir. Çünkü her şeye egemen. Hep yedirip, hiç yedirilmeyen. Her şeye tanık olan O.
Sümeyye radıyallahu anha bunu anladığında gözünde Ebu Cehilleri küçülttü, Mahzumileri, Haşimoğullarını, Mekke ulularını, atalarının gücünü küçülttü, Mekke oligarşisini, statikosunu gözünde miniminnacık kıldı. Hepimiz Allah’ın kullarıymışız diye, Allah azze ve celleyi tanımanın getirdiği kudret ile İslam’da bu uğurda ilk kanını veren insan oldu, bir kadın olarak hem de! Demek ki akledince bir insan köle de olsa fark etmiyor aynı güce geliyor, erkek olsa da kadın olsa da fark etmiyor aynı güce kavuşuyor.
“Sen ancak zikrin ardına düşen kimseyi uyarabilirsin.” (Yâ’sin-11)
Akletmedeki en temel prensip; sorumluluk sahibi bireyin kendisinde! “Benim yerime başkaları mı akledecek, ben onlara mı uyacağım? Niye? Benim fıtratımda akletmek yok mu, benim iradem yok mu?” diyebilmek..
Her birey gelirken nasıl tek başına emaneti yüklenip geldiyse; Allah’ın huzuruna da yine tek başına hesabını vermek üzere dönecek.
Allah beni yaratırken anneme babama sormadı ki; ben Rabbime şehadet ederken gidip anama babama danışayım! Sorumluluk kişinin kendisindedir; ben öğreneceğim, ben içselleştireceğim, Hakk’ı ben sahipleneceğim. Annem babam dediği için değil, burada doğduğum için değil..
Eğer sahabedeki akletmenin bir benzerini biz de yaşamak istiyorsak, gözümüzü yumduğumuzda şu soruya nasıl cevap verebildiğimizi düşünmeliyiz:
—Ben şu tarihte, Türkiye’de şu anneden Müslüman bir çocuk olarak doğmasaydım aynı tarihte Avrupa'da şu Hristiyan ortamda Hristiyan bir anne babadan da olsaydım, gelmişim 30 yaşıma veya gelmişim 25-40 yaşıma.. Ne durumda olurdum? Şu mühtediler gibi Hakkı aramış bulmuş, kendi dinini araştırıp batıl olduğunu görmüş, sonra öteye uzanmış İslam'ı araştırıp hidayete yol almış olur muydun yoksa ben şimdi orada teslis yapıyor, bir papaz efendimiz var böyle güzel kıyafetleri var cübbesi var, giyimi kuşamı güzel çok hümanist tavır içerisinde gülücükler dağıtıyor etrafa, zaten çocukken de o beni vaftiz yapmış kilisede büyümüşüm.. Bütün duygusal bağlantılar tamam. Onun haftalık sohbetine gidiyor, O ne derse onu dinliyor, iyi ki varsın, sen olmasan ben hidayeti bulamazdım, başkalarına kanardım.. Bu mu olurdu? Bu sorunun cevabını bugüne kadar yaşadıklarımız üzerinden verebiliriz ezbere değil..
“Ben oralarda 3 güne kalmaz o dinden çıkardım” diyorsanız bu güzel bir durum. Ama kendisi hiç araştırmamış, daha ben benimkini araştırmadım ki muhtemelen orayı da araştırmazdım öylece kalakalırdım çok talihsiz bir durum olurdu diyorsak eğer, o zaman biz Sahabe-i Kiramın içinde doğdukları topluma karşı Hakkı tanıma sürecinde Resûlullah’a kulak verirken yaptıkları şeyi henüz yapmaya başlamamış gibi oluruz. Körü körüne bir mukallid gibi kalırız. Eğer kişi dininin hak olduğuna dair, onun batıldan ayrımlarına dair hiçbir şey bilmiyorsa durumu son derece tehlikeli demektir. Akledilmemiş bir iman henüz kalbe inmemişse çok büyük bir tehlike.
Hendek Müftülüğü-Akasya Dergah | 14.06.2023
19 Şubat 2025 Çarşamba
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 257
Farkındalığa varmışken onu sürdürebilmek, işin esas sırrı
Farkındalığımızı nasıl sağlayabiliriz? Sağlayınca nasıl sürdürebiliriz?
Allah Azze ve Celle bu süreci ve her şeyi de buna göre ayarlayıp tasarımı da buna göre yaptı ki bu süreçte bunu isteyen kimseler başarabilsinler diye.
Namazı, vakitli bir ibadet olarak aralıklara yerleştirmiş. Çünkü biz dışarı çıktıkça sürekli anestezik bir etkiye maruz kalıyoruz. Namaza geldikçe toparlanıyoruz. Namaz, Cenâb- ı Hakk’ın huzuruna çıkıp, ayetleri okuyup, tekrar bir ‘refresh’ olma hâli. Ama tabi bu, belli bir bilinçle ve namazın özüne uygun bir farkındalıkla ikame edildiği takdirde..
Farkındalığa varmışken onu sürdürebilmek, işin esas sırrı. O yüzden Cenâb-ı Hak: “Sonuç ancak sabredenlerin, sonuç ancak sebat edenlerin’’ diyor.
Orada da bize yardımcı etkenler var. Cenâb-ı Hak süreci bile ona göre tasarlamış.
Cenâb-ı Hâk “Dünya hayatıyla yetinenler, dünya ile mutmain olanlar, onlar ayetlerimizden yana gaflet içerisindeler.” diyor. (Yunus Sûresi 7. Ayeti Kerîmeden alıntı)
Bizim farkındalık dediğimiz bu kelime aslında dinimizdeki en temel kavram: Gaflet!
Farkında olmak isteyenler ile farkında olmak istemeyenler, diye insanlar ikiye ayrılır. Farkında olmak isteyenlerin yolu başkadır; o kalbi ile birlikte yol alır, artık onun gözü Hakk’ı görmeye, kulağı Hakk’ı duymaya yönelik bir seçiciliktedir.
Ama kalbiyle mesafeyi açanlar, kalbine sırtını dönenler, Kur’anın ifadesiyle hevâlarının ardına düşenler, özellikle de biri gelip kalbini harekete geçirirse ondan rahatsız olur. Siz onun içerisinde, onun istemediği bir organı harekete geçiriyorsunuz. Sürekli susturmaya çalıştığı bir organı harekete geçiriyorsunuz. Bu organ doğal bir ölümle harekete geçse canın sıkılır ve o zaman dersin ki;
-Bir an önce bu durumdan çıkmalıyız.
-Ölenle ölünmez. Hadi unutalım bu konuyu yoksa hayatımızın zevki ve tadı kaçacak!
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
18 Şubat 2025 Salı
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 256
Yalana değil gerçeğe odaklanalım
İrade ve gerçeğin kendisi, acı da olsa belli zorlukları da olsa güzel olan bir yalandan daha iyidir. İnsan hakikatin arayışı içerisinde olur. Hakikatin kendisi maalesef dünya hayatının sınırlı olduğudur.
Yalana değil gerçeğe odaklanalım, biz yalanı tüketelim. Çünkü gerçeğin tükenmez cazibesi göz alıcı bir parıltıda, fark edebilirsen!
Atın ölümü arpadan olsun, diye bir ifade var. Bunu vakti zamanında birisinden duyduğumda, anladım ki şeytanın da sloganları var. Ölümünün ve akibetinin vahim olmasını, kötü gerçekleşmesini önden satın almış. Bu çok kötü. Bu önden satın almalar kendini özellikle suda boğulmaya bırakmak gibidir. Bu önden satın almalar kişide farkındalığı baştan kaybettiriyor.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
17 Şubat 2025 Pazartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 255
Cenâb-ı Hâkk “Farkına Varın!!!” der
Cenâb-ı Hâkk’ı tanıyıp, takdir edip ve sevip, hayatı O’nun adına yaşayacakken; insanların çoğu zaman nankörlük edip, farkındalığını öldürüp, elinde olmayanlar üzerinden belki de suçlayarak anıyor O’nu:
—Ya işte biz gariban ailede doğduk.
—Her şeyi kendimiz yaptık da bugünlere bile ancak gelebildik.
—Ne ailelerde doğanlar var ama baksan onlara yine de “şuyum yok buyum yok” derler.
Cenâb-ı Hâkk’ı suçlar bir durumdayız. Nimetleri yok saymak, bizi Cenâb-ı Hâkk’a karşı nankör kılıyor.
-Kur’an-ı Kerîm’de nice ayette Cenâb-ı Hâkk “Farkına Varın!!!” der.
Süreçte, Cenâb-ı Hâkk’ın bize olan nimetlerini hep azımsar bir KÖRLÜK İÇERİSİNDEYİZ. Bu, bizim farkındalığımız dediğimiz meselede, yanlış bir yolda olduğumuzun çok açık bir göstergesidir. Böyle bir körlüğü evlatlarımız bize karşı yapsa tepki koyarız, kızarız, harçlık da vermeyiz. Belki çalıştırırız. “Bir yerde çalışsın ki farkında varsın!” dediğimiz olur.
Cenâb-ı Hâkk bize onu da yapıyor. Artık iyice körelmiş, böyle yaparsa bu körlük ile kapanıp gidecek olan farkındalığımızı açmak için yeri geliyor Allah azze ve celle de bizi uyarıyor.
Allah azze ve celle kulundan kolay vazgeçmez.
Dolayısıyla kuluna farkındalığını tekrardan kazandırmak için gerekirse bir tane tokat vurur.
Bu da O’nun rahmetinin tezahürüdür.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
16 Şubat 2025 Pazar
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 254
Tanımadan, farkına varmadan bir kulluk bilincinden söz etmek
Cenâb-ı Hâkk’ın Kur’an-ı Kerîm’deki ve etrafımızdaki ayetlerini fark ederek ilmini, kudretini, esirgeyişini ve rahmetini görebildikçe Cenâb-ı Hâkk’ı tanırız. Tanıdıkça kudreti ve büyüklüğü karşısında sevgiye ve saygıya bürünürüz. Dolayısıyla tanımadan, farkına varmadan bir kulluk bilincinden söz etmek; hiç bilmediği, tanımadığı birine aşık olmasından bahsetmesi gibi bir şeydir.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
15 Şubat 2025 Cumartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 253
Öğüt almak isteyenler için
Cenâb-ı Hâk Furkan Sûresi 62. Ayeti Kerîmede “Düşünüp öğüt almak ve şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardına getiren de O’dur” buyuruyor. Bakınız ifade çok özenle kurulmuş; öğüt almak isteyenler için..
Yani almak isteyenler alabiliyorlar! Peki almak istemeyenler? Etrafa yağmur gibi öğüt yağsa bile.., Ayet ayet öğütler yapsa bile, istemeyenlerin, ilgi duymayanların önüne kapanan bir dünya bu.
Bütün mesele niyete bağlı.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
14 Şubat 2025 Cuma
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 252
Bu nasıl bir şey, kişinin kendisini unutması!!!
İman üzere olmayan, hayatı Yaratıcı’nın adına yaşamak gibi bir şuur üzere bulunmayan kimseler, Cenâb-ı Hâkk’ı unutmuş durumdalar. Bunlar aslında aynı anda da kendilerini unutmuş, unutmak üzere veya unutma sürecinde olan kimselerdir. Bir kişinin kendisini unutması, kendi yolculuğunu unutması kadar dramatik bir şey yok!
Yüce Yaradan muazzam bir öç almış.
“Allah aşkın, yüce, aziz olan ve intikam sahibidir!” (İbrahim Sûresi-47)
Kendisine değer vermeyen, O’nu göz ardı eden, umursamayan, böyle bir farkındalıktan uzaklaşmış kimselere kendilerini de unutturuyor.
https://www.youtube.com/live/_J05ca2WKoM?feature=share
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
13 Şubat 2025 Perşembe
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 251
Belli ki siz sevdiği kuluymuşsunuz
Bir insana hasta ziyaretinde bulununca ona “sen demek ki kötü bir şeyler yapmışsındır da başına bunlar geldi” gibi ifadeler değil de; “Allah azze ve cellenin sizi daha yüksek mertebelere çıkarmayı dilediği, günahlarınıza kefaret kılmayı dilediği, Allah Teala sevdiğiyle alışveriş yaparmış, belli ki siz sevdiği kuluymuşsunuz” biçiminde hüsnüzannımızı en üst mertebeden dile getirelim ki Allah azze ve celle olur ki bizim bu hüsnüzannımız üzere “Bak benim kullarım benim merhametimi bu kadar çok ümit ediyor” diye yanlışlarımızdan sarfınazar etsin.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
***KANDİL GECELERİ
İslam’ın hayatımızda iki noktaya indirgenmesi, karşı karşıya bulunduğumuz iki handikapı işaret ediyor.
Bunlardan ilki, “ideolojileştirme” yanlışı. Sanki İslam bize, kılımızı kıpırdatmaya gerek olmadan dünyamızı mamur etme garantisi veriyormuş gibi, yahut yaşadığımız dünyaya hakim olan çarpıklıklara itirazdan ibaretmiş gibi algılanıyor bir kesim tarafından. Soğuk savaş döneminin getirdiği “ideolojiler çarpışması” vakıasından kalma bir algı tarzı bu.
Bu algı tarzında İslam’ın toplumsal hayat, gelenek, kültür ve nihayet medeniyet oluşturucu yanı tamamen devre dışıdır. O, toplumun ekonomisini düzelten, siyasetine şekil veren ve uluslar arası düzeni Müslümanlar lehine yeniden dizayn etmeyi hedefleyen bir “ideoloji”dir. Tıpkı diğer ideolojiler gibi!..
İkinci handikap ise İslam’ı vulgarize etme yahut “popülerleştirme” tarzında kendisini gösteriyor. Bu algı tarzında da İslam, geleneklerde yaşanandan ibaret olup sokaktaki hayata, siyasete, ekonomiye, ulusal ve uluslar arası meselelerle alakası bulunmayan “kültürel” bir unsur olarak öne çıkıyor.
Bu anlayışların kandiller meselesiyle alakasına gelince; ilk algı tarzına göre kandiller, dinî bir anlam ve mahiyet taşımayan, herhangi bir meşruiyeti de olmayan zaman dilimleridir. Bu zaman dilimlerinde yapılan işlerin İslam’ın “esas meseleleri”yle hiçbir bağlantısı yoktur. Tam tersine kandiller ve benzeri uygulama ve anlayışlar birtakım gerçeklerin üstünü örtücü bir fonksiyona sahip olup, halkı uyuşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, yılda birkaç kere elde edilen birer “günah çıkarma fırsatı” olarak kandiller, aslında insanımızı dinin özünden uzaklaştırıcı bir mahiyete de sahiptir. Yılın büyük çoğunluğunda dinle-diyanetle ilişki kurma, dinî hassasiyetleri gözetme ve yaşama ihtiyacı hissetmeyen kesimlerin, işledikleri her türlü mel’anetten arınması için tanınmış birer fırsat olarak iş gören ve bu haliyle tümüyle zararlı birer bid’at olan bu ve benzeri uygulamalardan bir an önce vaz geçilmelidir!
İkinci anlayışa göre ise kandiller bu milletin özünü, kendisini, kültürünü yansıtmaktadır. İnsanların bu zaman dilimlerinde camileri doldurması, mevlitler dinleyip eve kandil simitleri götürmesi önemli bir şeydir. İnsanın bu gece dinlediği mevlit, dinî görevlerin yerine getirilmesi adına yeterlidir. Hiç başını örtmeyenlerin yarım yamalak da olsa başlarına birer örtü alıp türbelere koşması, iyi bir eş, iyi bir iş, para, şifa… dilemesinin dine aykırı bir yanı olmamalıdır!
Kandiller meselesini genellikle bu iki gerilim noktası arasında ya birinin veya öbürünün çekim alanına kapılarak konuşuyoruz genellikle. İtidali ve soğukkanlılığı elden bırakıp, genellemeler yapmak hoşumuza gidiyor belki. Ama heyecanla ve genellemeler yaparak ele aldığımız her meselede yanlışa düşmemiz kaçınılmazdır.
Meseleye itidal çerçevesinde baktığımızda şunları söylemek mümkün:
Bu zaman dilimleri insanlara modern hayatın getirdiği koşturmaca içinde bir an olsun durma, dinlenme, soluk alma ve her ne surette olursa olsun bir muhasebe yapma imkânı sunuyor; bu bir gerçek. Bir insanın hangi vesileyle olursa olsun Kur’an’la irtibat kurması, Allah’ı hatırlaması, günahlarını itiraf edip tevbeye yönelmesi elbette önemlidir ve önemsenmesi gereken bir durumdur.
Bir insanın cumadan cumaya camiye gitmesi, yahut Ramazan’dan Ramazan’a oruç tutup hayatına İslamî ölçüler çerçevesinde -ne kadar yapabiliyorsa o kadar- çeki düzen vermesi yanlış mıdır? Evet, elbette aslolan bu değildir. Ama bu kadarının da hiçbir önem taşımadığını söylemek herhalde abartı olacaktır!
Bu nasıl bir gerçekse, şu da öyle bir gerçek: İslam, kandillerle ya da benzeri zaman dilimleriyle sınırlı olarak yaşanabilen bir din değildir. Aslolan onu bir bütün olarak öğrenmek ve yaşamaktır. İçine birtakım bid’at uygulama ve anlayışların karıştığı kandiller ve benzeri hususları da İslam’ın birer “aslî unsuru” saymak doğru değildir.
Yorum:
İslamı belirli gecelere hapsederek insanları islamın mesajından uzaklaştırma yönündeki en önemli organizasyonlardan olan kandiller hakkındaki alıntının faydalı olacağı kanaatindeyim.
KANDİL GECELERİ
Ülkemizde kandil geceleri diye bilinen geceler; Rabiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid, Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaib, yine Recep ayının yirmiyedinci gecesi olan Mirac, Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat ve Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olan Kadir Gecesidir.
Bu geceler Osmanlılar döneminde II. Selim zamanından başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için “Kandil” olarak anılmaya başlamıştır.[1] Bu çalışmada kandillerin tarihi ile ilgili bilgi verilip dinimizin bunlara bakışı ortaya konulmaya çalışılacaktır.
1. Kadir Gecesi
Bu gecelerden Kadir gecesi ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sûre bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in doksan yedinci sûresi olan bu sûrede Allah-u Teala, Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Fakat bunun da Ramazanın yirmiyedinci gecesi olduğuna dair kesin bir delil yoktur. Kadir gecesi ile ilgili hadislere bakıldığında Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin mü’minlere tavsiyesi, Kadir gecesini Ramazanın son on gününün tek gecelerinde aramaları şeklinde olmuştur. Buna göre Kadir gecesi Ramazanın yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş, yirmi yedi ve yirmi dokuzuncu gecelerinden herhangi biri olabilir. Yani Kadir gecesi, zamanımızda Müslümanlarca ihya edilmeye çalışıldığı gibi herkesçe bilinen bir gece olmayıp, aksine gizlenmiştir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bile Kadir gecesinin Ramazanın kaçıncı gecesi olduğunu bilmiyordu.
Kadir gecesinin ihyası ile ilgili olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden bir dua haricinde herhangi ibadet tavsiye edilmemiştir. Fakat Âişe validemizin bildirdiğine göre Peygamberimiz Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise çok daha şiddetli bir gayrete geçerdi. Son on günde geceleri ihya eder, ailesini de (gecenin ihyası için) uyandırır ve itikâfa girerdi.[2]
Bir gün Âişe validemiz, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme: “Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim?” diye sormuş, Peygamberimiz de ona: “Şu duayı oku” buyurmuştur:
“Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet.”[3]
2. Beraat Gecesi / Kandili
Beraat gecesinin fazileti ile ilgili olarak da Peygamberimizden nakledilen birkaç hadis bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde bu gecede Allah’ın dünya semasına tecelli edeceği, Kelb kabilesinin koyunlarının kılları adedince (çokluk belirtmek için kullanılmış bir ifade) insanı bağışlayacağı ve kendisine edilen tüm duaları kabul edeceği anlatılmaktadır.[4] Bu hadise kitabında yer veren İmam Tirmizi ve onun hocası İmam Buhari başta olmak üzere birçok âlim, bu hadislerin isnadlarında problem bulunduğunu, dolayısıyla hadislerin zayıf olduğunu ve bunlarla amel edilmeyeceğini belirtmişlerdir.[5] Müfessirlerden Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, Beraat gecesinin fazileti hakkında bir tek sağlam hadisin bile gelmediğini, dolayısı ile bu konu ile ilgili olarak hadis diye dolaşan sözlere itibar edilmemesi gerektiğini söylemektedir.[6] Gerçekten de Peygamberimizin ve sahabe-i kiramın mescidlerde bu geceyi ihya etmek için toplandığı, özel dualar ettikleri, bugün özellikle ülkemizde olduğu gibi bu geceye has namaz kıldıkları şeklinde tek bir rivayet dahi gelmemiştir.
Bazıları Duhan sûresinde geçen: “O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır.” (Duhân, 44/4-5) ayetlerine bakarak o gecenin Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat gecesi olduğunu söylemişlerdir. Buna dayanarak da Allah’ın o gecede kulların rızıklarını taksim ettiğini, ecellerini tayin ettiğini, bir sonraki Şaban ayının on beşine kadar olacak tüm olayları takdir ettiğini, dolayısıyla bu gece yapılacak olan dua ve ibadetlerin mutlaka kabul edileceğini iddia etmişlerdir. Böylece peygamberimiz ve ashabının yapmadığı, bu geceye has bir takım ibadetler ortaya çıkmıştır. Hâlbuki Allah-u Teâlâ o sûrede şöyle buyurmaktadır:
“Hâ Mîm. Andolsun o apaçık kitaba ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz uyarıcıyız. O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır.” (Duhân, 44/1–5)
Görüldüğü gibi Allah-u Teala, işlerin taksim edildiği gecenin Kur’an-ı Kerim’in indirildiği gece olduğunu bildirmektedir. Kur’an’ın da Şaban ayının on beşinde değil; Ramazan ayında ve Kadir gecesinde nazil olduğunu diğer ayetlerden öğrenmekteyiz:
“Ramazan ayı ki o ayda insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an indirilmiştir.” (Bakara, 2/185)
“ Muhakkak ki biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir, 97/1)
Âlimlerin büyük bir çoğunluğu Duhân suresinde geçen “mübarek gece”nin kadir gecesi olduğunu söylemişlerdir. Müfessir Ebu Bekir İbnu’l-Arabî bu konuda şöyle demektedir: “Bu ayette geçen mübarek gecenin kadir gecesi değil de başka bir gece olduğunu iddia edenler, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olurlar.”[7]
Bir de Beraat gecesi ile alakalı olarak halk arasında “Beraat gecesi namaz”ı veya “Salâtu’l-Hayr” olarak bilinen bir namaz vardır. 100 rekât olan bu namazın her rekâtında Fatiha ve on defa İhlâs suresinin okunması gerektiği söylenmektedir.[8] “Kaynakların belirttiğine göre Berat gecesine ait özel bir namaz yoktur. Gazzâlî, bu gece her rekâtında Fatiha’dan sonra on bir İhlâs okunmak suretiyle kılınacak yüz rekât veya her rekâtında Fatiha’dan sonra yüz İhlâs okunan on rekât namazın çok sevap olduğuna dair bir rivayet naklettiği halde (İhyâ, 1/203), İhyâ-u Ulûmi’d-dîn’deki hadisleri tenkide tâbi tutan Zeynüddin el-Irâkî ile Nevevî bunun aslının olmadığını söylemişlerdir. Bu namazın bir bid’at olduğunu kaydeden Nevevî, bu konuda Kûtü’l-Kulûb ve İhyâ-u Ulûmi’d-dîn’de geçen rivayete aldanılmaması gerektiğini söylemekte (el-Mecmû’, 4/56), Ali el-Kârî de bu rivayetin uydurma olduğunu belirterek Berat gecesi namazının h. 400 (m. 1010) yılından sonra Kudüs’te ortaya çıktığını kaydetmektedir. Bu namazın ilk defa h. 448 (m. 1056) yılında Kudüs’te Mescid-i Aksâ’da kılındığına ve zamanla yaygınlık kazanarak sünnet gibi telakki edildiğine dair bir rivayet de nakledilmektedir.”[9]
3. Regaib ve Mirac Kandilleri
Recep ayında bulunan Regaib ve Mirac kandilleri ve faziletleri hakkında da herhangi bir delil bulunmamaktadır. Özellikle tasavvufi eserlerde yer alan, Hz. Peygamberin Regaip gecesinde ana rahmine düştüğü, Recep ayının ilk Perşembe günü oruç tutup gecesinde Regaip namazı adıyla bir namaz kılmanın sevap olduğu ve bu gecenin birçok faziletinin bulunduğu yönündeki rivayetlerin “asılsız” olduğu hadis âlimlerince belirtilmiştir.[10]
Bir de halk arasında “üç aylar” olarak bilinen Recep, Şa’ban ve Ramazan ayları hakkında rivayet edilen: “Recep Allah’ın ayıdır, Şa’ban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” Sözü hakkında âlimlerin çoğu “bu uydurmadır” demiştir. Ayrıca yine Recep ayının fazileti hakkında: “Kim o ayda şu kadar namaz kılarsa ona şu kadar sevap verilir, kim o ayda istiğfar ederse ona şu kadar ecir verilir.” Şeklinde hadis diye rivayet edilen sözlerin hepsi mübalağadır, hepsi âlimler tarafından tekzib edilmiştir.[11] Özellikle Regaip gecesi ile ilgili olarak halk arasında meşhur olan Regaip namazıyla ilgili rivayeti, 1023 (h. 414) yılında vefat eden Ali b. Abdullah b. Cehdâm isimli Mekkeli sûfî bir zatın ihdas ettiği / ortaya çıkardığı kaynaklarda belirtilmektedir.[12] Yine kaynaklarda Regaip gecesiyle ilgili özel ibadet ve kutlamaların hicri 4. yüzyılda (miladi 10. yy) ortaya çıktığına ve bu gecenin ilk defa “kandil” olarak kutlanmasına hicri 448 (m. 1056) yılında Kudüs’te, 480 (m. 1087) yılında da Bağdat’ta kutlanmaya başladığına dikkat çekilmektedir.[13]
“İslam âlimlerinin büyük bir kısmı Hz. Peygamber, sahâbe ve tâbiîn dönemlerinde Regaib kandilinin bilinmediğini, kandil geceleri kutlanmasının diğer dinlerin tesiriyle ortaya çıktığını, dolayısıyla bu gecede özel bir ibadet yapmanın dinde yeni ibadet ihdası anlamına geleceğini, Resul-i Ekrem tarafından genel olarak bidatlerin yasaklanmasının yanı sıra Cuma günü ve gecesi özel bir ibadet yapılmasının da yasaklandığını[14], bu sebeple Regaib günü ve gecesinde muayyen ibadetler yapmanın dinen sakıncalı olduğunu belirtmişlerdir.”[15]
Yalnız Recep ve Şa’bân ayları hakkında bir kaç söz söylenmesi gerekmektedir: Recep ayı “dört haram ay”dan bir tanesidir. Diğerleri Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır. Dolayısıyla bu ayların diğer aylara göre bir fazileti bulunmaktadır. Âlimler bu aylarda oruç tutmanın müstehab olduğunu söylemişlerdir. Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden ve ashab-ı kiram’dan “özellikle” bu ayda oruç tutmanın faziletine dair herhangi bir sahih rivayet nakledilmemiştir.
Şa’bân ayına gelince: Sahih rivayetlere göre Peygamberimizin Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Şa’bân ayıdır.[16] Üsâme b. Zeyd (r.a) şöyle bir hadis rivayet etmiştir: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Şa’bân ayında tuttuğu orucu hiçbir ayda tutmamıştır. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! Senin, Şa’bân ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tuttuğunu görmedim” dedim. O da şöyle buyurdu: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a yükseldiği aydır. Ben de amelimin (Allah Teala’ya) oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”[17] O halde bu ayda oruç tutmanın Peygamber (sav)’in güzel bir sünneti olduğu rahatlıkla söylenebilir.
4. Mevlid Kandili
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Ashab-ı Kiram, Emevîler ve Abbâsîler dönemlerinde herhangi bir kutlama örneğine rastlanmayan Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid kandili, ilk defa hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır’da, Şii Fâtimî Devleti döneminde kutlanmaya başlamıştır.[18] Eyyûbîler döneminde birçok tören ve bayram kaldırılmış olduğundan Mevlid kutlamaları Erbil Atabegi Begteginli Muzafferuddin Kökböri (ö. 629/1232) tarafından büyük törenlerle yeniden kutlanmaya başlamıştır.[19] Muzafferuddin Kökböri’nin bu kutlamaları yeniden başlatmasının ardında, Musullu sûfi Ömer b. Muhammed el-Mellâ’nın bulunduğu belirtilmektedir.[20] Peygamber Efendimizin doğum günü olan bu günün / gecenin faziletine dair de herhangi bir delil mevcut değildir.
Ebû Şâme el-Makdisî, Şehâbeddin el-Kastallânî, İbn Hacer el-Askalânî, Celâleddin es-Suyûti gibi bazı âlimler Peygamberimizin dünyaya gelmesi sebebi ile sevinmenin, bu gün münasebetiyle muhtaçlara yardım etmenin, Peygamberimize şiirler (mevlid gibi) okumanın güzel birer amel olduğu söyleyerek, bu gibi Mevlid kutlamalarının “bid’at-ı hasene” sayılması gerektiğini söylemişlerdir. Mâlikî fakihi İbnu’l-Hâc el-Abderî, Ömer b. Ali el-Lahmî el-Fâkihânî, İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, Abdulaziz İbn Bâz ve Hammûd b. Abdillah et-Tuveycîrî gibi âlimler ise mevlid kutlamalarına “bid’at-i seyyie” gözüyle bakmış ve buna şiddetle karşı çıkmışlardır.[21]
Değerlendirme
Dinde sonradan ortaya çıkan ve hakkında herhangi bir delil bulunmayan bu gibi durumlar hakkında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenler / ortaya çıkarılanlardır.”[22]
“Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir”[23]
“Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.”[24]
İmam Malik’in konuyla ilgili şu sözünü hatırlamakta da büyük fayda vardır:
“Kim, bu ümmet içerisinde (din adına) geçmişte olmayan bir şey ihdas ederse (ortaya çıkarırsa) bu kişi, Hz. Peygamber’in Allah tarafından kendisine verilen risalet (elçilik) görevine ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü Allah Teala “…Bugün dininizi olgunlaştırdım; size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm…” (Mâide, 5/3) buyurmuştur. Bu yüzden, o gün din olmayan (dine dâhil olmayan) şey bugün de din olamaz!”[25]
Sonuç olarak şu söylenebilir ki; ne Kur’an’da ve ne de sünnette bugün geniş halk kitleleri tarafından kutlanan kandil gecelerine işaret vardır. Mübarek kabul edilen bu geceler, Peygamber Efendimiz ve ashabından çok sonra Mısır ve Kudüs’te kutlanmaya başlamış, daha sonra İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Bu kutlamalar kesinlikle İslam’ın bir emri veya bir tavsiyesi değildir. Müslüman toplumlar tarafından ortaya çıkarılmış ve gelenek haline gelmiştir. Osmanlı padişahlarından II. Selim döneminden itibaren ‘kandil’ adını alan bu geceler miraciye, regaibiye, mevlüt gibi çeşitli etkinliklerle ihya edilmiştir. Kandil gecelerini kutlayan her toplum kendi kültüründen bir şeyler eklemiş ve böylece bu geceler gelenekselleşmiştir. Günümüzde de kandil geceleri halk camilere akın etmekte, kandil simidi ve tebrikleşmelerle son derece yoğun bir şekilde kutlanmaya devam etmektedir.
Ebubekir Sifil
1 Nebi Bozkurt, “Kandil”, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001, c. 24, s. 300.
2 Buharî, Fadlu Leyleti’l-Kadr 5, Müslim, Îtikâf 8, (1175); Ebu Dâvud, Salât
3 18; Tirmizî, Savm 73; Nesâî, Kıyâmu’ l-Leyl 17.
3 Tirmizi, Daavât, 84.
4 Tirmizi, Sıyam, 39; İbn Mace, İkamet, 191
5 Bkz: Tirmizi’nin Sıyam, 39’da bu hadisten sonra yer alan açıklaması ile Muhammed Fuad Abdulbaki’nin İbn Mace, İkamet 191’de yer alan açıklamaları.
6 Bkz: Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2. Bs., y.y., 1968, c. 4, s. 1678 (Duhân Sûresi, 2. ayetin tefsiri)
7 Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, a.g.e., c. 4, s. 1678.
8 Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, İstanbul, 1986, s. 188.
9 İhyâ, el-Mecmû ve el-Esrâru’l-Merfûa gibi kaynaklardan naklen; Halit Ünal, “Berat Gecesi”, DİA, c. 5, s. 475.
10 Hamdi Tekeli, “Regâip Gecesi”, DİA, İstanbul, 2007, c: 34, s: 535.
11 Bkz: Yusuf el-Kardâvî’nin Recep ayı ile ilgili bir fetvası: http://www.islamonline.net/servlet/Satellite?cid=1122528600570&pagename=IslamOnline-Arabic-Ask_Scholar%2FFatwaA%2FFatwaAAskTheScholar
12 İsmail b. Ömer İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut, trs., c. 12, s. 16; Nebi Bozkurt, “Kandil”, DİA, c. 24, s. 301; Hamdi Tekeli, “Regâip Gecesi”, DİA, İstanbul, 2007, c: 34, s: 535.
13 Hamdi Tekeli, “Regâip Gecesi”, DİA, c: 34, s: 535.
14 Müslim, Sıyâm, 146 (1143).
15 Hamdi Tekeli, “Regâip Gecesi”, DİA, c: 34, s: 535.
16 Buhari, Savm, 52; Müslim, Sıyâm, 176; Tirmizi, Savm, 36; İbn Mâce, Sıyâm,
17 Nesâî, Sıyâm, 70.
18 Ahmet Özel, “Mevlid”, DİA, c. 29, s. 475.
19 Ahmet Özel, a.g.e., aynı yer.
20 A.g.e. s. 476.
21 Ahmet Özel, a.g.e., s. 477-478; Ahmet Özel, “Mevlid: Tarihi ve Dini Hükmü”, Dîvân İlmî Araştırmalar Dergisi, Bilim ve Sanat Vakfı, İstanbul, 2002/1, sayı: 12, s. 243-246.
22 Müslim, Cuma, 43.
23 Nesâi, Îdeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7.
24 Müslim, Cuma, 43; Ebu Davud, Sünnet, 6.
25 Ebu Muhammed İbn Hazm, el-İhkâm, fî Usûli’l-Ahkâm, Dâru’l-hadîs, Kahire, 1984, c: 6, s: 225.
12 Şubat 2025 Çarşamba
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 250
Sıkıntının kimlere isabet ettiğine bakarak yorum yapmayı öğrenmeliyiz
Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem dedi ki; aynı azap kafirlere gelince helak edici, onları cezalandırıcı iken, Mü’minlere gelince Allah Teala bunu rahmet kıldı.
Adı deprem, sel vs ne olursa olsun, öldürücü ya da hasta edici ne türden olursa olsun, iki yol var, ya Cenâb-ı Hâkk’a sırtını dönmüşlerin yolu (yanlış yoldan dönsünler diye) ya da Cenâb-ı Hâkk’ı tanımış ve O’na saygılı yaşamaya çalışanların yolu (onları aklamak paklamak için)
Dolayısıyla azabın, sıkıntının kendisine bakarak değil; azabın, sıkıntının kimlere isabet ettiğine bakarak yorum yapmayı öğrenmeliyiz.
Mü’mine isabet ettiğinde hüsnüzan ile hayırlı bir yorum yapmalıyız. Kafire isabet ettiğinde bir ceza olarak, helak edici olarak yorum yapmalıyız. Arada kalan münafık ve fasıkları bilmiyoruz, o da Allah’ın katında belli olur.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
11 Şubat 2025 Salı
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 249
Amansız düşman
Şeytan peygamberlerde bile ümidini kesmemiş, amansız bir düşman, o zaman bizleri bırakır mı? En ufak bir boşlukta bizi amansız yakalayacağını aklımızdan çıkarmamak gerek.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
10 Şubat 2025 Pazartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 248
“Ya Rabbi gözüm batıyor”
Hz Eyyüb aleyhisselâm Cenâb-ı Hâkk’a çok ufak bir şekilde, hafifçene şekvasını iletiyor. Haya üzere olduğunu anlıyoruz. Bizim buradan ders almamız lazım. Kulun en ufak bir göz batmasında bile “Ya Rabbi gözüm batıyor” diyerek Cenâb-ı Hâkk’a yönelmesi dua etmesi çok değerlidir. Hiç bir hastalığı O’ndan gayrı giderecek kudret yoktur.
KUR’AN-I KERÎM’DE HZ EYYUB (a.s.)(Dost Tv- Ramazan Geceleri Programı Ankara 5 Nisan 2023)
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
9 Şubat 2025 Pazar
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 247
Cenâb-ı Hâk çocukla elemin arasına girer
Çocukların ne günahı, ne kusuru olabilirdi ki çocuklara da musibetler geliyor, bir takım kazalara uğrayabiliyorlar? sorusuna cevap vermek gerekir:
Allah Teala hakkındaki hüsnüzanımızı koruyarak, çocuk bu acıya maruz kalmıyor, çocuk bunu hiç hissetmiyor dememiz icap eder.
Allah azze ve cellenin masum ve günahsız bu yavruya bu musibetteki acıyı asla yansıtmayacağını, bunu tamamen ebeveynin sınavı olduğunu düşünmeliyiz.
Kim acı acı elem duyuyorsa dönüp kendine bakıp “ne yaptım ki?” diye soracak durumdadır. Henüz iradesi açılmamış bu yavrucağın elem duymasını beklemiyoruz.
Cenâb-ı Hâk çocukla elemin arasına girer. Bunu doktorlar bile yapıyor, bir anestezi ile.
Demekki acılar ile yaşadığımız elem doğrusal ve ayrılmaz bir ilişki içerisinde değiller, ayrılabiliyorlar. “Yok arkadaş, burada adil bir sistem işlemiyor, masum yavrular bile perişan oluyorlar, o zaman alemlerin Rabbi yok mu ki bu kadar adaletsiz bir süreç işliyor.” demeye hızlıca meyletmek, Allah azze ve celle hakkındaki hüsnüzannımızdan kolayca vazgeçmek anlamına gelir.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
8 Şubat 2025 Cumartesi
Uykuluyken namaz kılınmaz mı?
Hz. Aişe R.anha)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurdu:
« إِذَا نَعَسَ أَحدُكُمْ وَهُوَ يُصَلِّي ، فَلْيَرْقُدْ حَتَّى يَذْهَبَ عَنْهُ النَّوْمُ ، فإِن أَحدَكم إِذَا صلَّى وهُو نَاعَسٌ لا يَدْرِي لعلَّهُ يذهَبُ يسْتَغْفِرُ فيَسُبُّ نَفْسَهُ »
“Sizden biriniz namaz kılarken uyku hali bastırırsa, kendisinden bu hal gidinceye kadar yatsın. Çünkü uykulu vaziyette namaz kılan kimse, belki de bilmeyerek, istiğfar edip Allah’tan bağışlanma dileyeceğim derken kendine söver, beddua eder.” (Buhârî, Vüdû 53; Müslim, Müsâfirîn 222.)
Geceleyin herkes derin uykudayken tatlı uykusunu bırakıp Allah’a ibadet etmek, nefsine söz dinletebilen yiğitlerin harcıdır. Zira uyku bir ihtiyaç olduğu kadar insanın en fazla haz duyduğu zaaflarından biridir. Bu lezzeti bırakıp Rabbinin rızasını kazanmak için onun huzuruna durma başarısını, ancak Allah’ın rızâsının her şeyin üstünde olduğunu bilen şuurlu insanlar gösterebilir.
Uyku, vücuttaki bazı faaliyetlerin durması halidir. Uykulu iken, düşünme, konuşma, hareket etme gibi faaliyetler durur; şuur hali kaybolur. Bu sebeple, insan uykulu halde yaptığı işlerden sorumlu tutulmaz. Allah’a karşı yapılan ibadetlerde tam bir uyanıklık ve şuurluluk aranır. Namaz bir dua, bir niyâz, bir yakarış, bir huzura varış ve nihayet Allah ile yüzyüze geliş ve onunla konuşmadır. Bütün bu üstün nitelikleri taşıdığı için, gönül ve kalp uyanıklığına olduğu kadar, vücudun zindeliğine, canlılık ve diriliğine de ihtiyaç vardır. Oysa uyku hali, -bir atasözümüzün çok güzel ifade ettiği gibi- küçük ölümdür. Ölüden, dirinin yapması gereken şeyleri beklemek söz konusu olamaz.
Uyuklama halindeki insan, ne söylediğinin farkında olmaz. Uykulu vaziyetteki konuşmalar da sayıklama kabul edilir. İnsan uyuklarken hayır yerine şer, iyi yerine kötü, güzel yerine çirkin şeyler söyleyebilir. Şayet namaz veya ibadet halinde ise, iyilik yerine kötülük, hayır yerine şer, dua yerine beddua temennisinde bulunabilir. İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz, uykulu halde namaz kılmayı, dua etmeyi uygun bulmamış, bilakis uyku hali geçecek kadar uyuduktan sonra ibadete devam edilmesini öğütlemiştir.
Özet olarak;
- Yorgun ve bitkin düşünceye kadar ibadet etmek, dinde hoş karşılanmamış, takvadan sayılmamıştır.
- Uykulu halde iken ibadet yapmak, özellikle namaz kılmak, dua etmek tavsiye edilmemiştir.
- İnsan gece veya gündüz, uykulu iken ibadet etmemeli, yatıp dinlendikten sonra ibadetine devam etmelidir.
- Uykulu iken insan ne söylediğini bilemez; dua edeceğim derken kendine beddua edebilir.
- İbadetler, gönül ve kalb uyanıklığı içinde ve vücudun zindelik ve dirilik halinde yapılmalıdır.
- İslâmiyet kolaylık dinidir. Her konuda olduğu gibi, ibadetler konusunda da orta yolu tutup haddi aşmamak, ölçülü olmak en güzel dindarlıktır. (bk. Riyazü’s-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Erkam Yay., Hadis No: 149, 1188)
7 Şubat 2025 Cuma
Müslümanım diyen ama ömrü boyunca hiç dua etmeyen hayatını istediği gibi yaşayanın durumu nedir?
Bir insan "Müslümanım" dediği hâlde ömrü boyunca hiç dua etmiyor ve hayatını tamamen kendi isteklerine göre yaşıyorsa, bu durum onun dinle olan bağının zayıf olduğunu gösterir. Dua, kul ile Allah arasındaki en önemli bağlantılardan biridir ve İslam’da büyük bir yere sahiptir.
Duasız Bir Müslüman Ne Durumdadır?
İmanın Zayıflığı: Dua, Allah’a olan bağlılığın bir göstergesidir. Hiç dua etmeyen bir kişi, Allah’a olan ihtiyacını ve kulluğunu yeterince hissetmiyor olabilir.
Tevazu Eksikliği: Dua, insanın Rabbine muhtaç olduğunu kabul etmesidir. Dua etmeyen kişi, kendini yeterli görerek Allah’a yönelmiyorsa, bu bir kibir belirtisi olabilir.
Gaflet İçinde Olmak: Hiç dua etmemek, kişinin dini değerlerden uzaklaşmış ve dünyaya fazlasıyla dalmış olduğunu gösterir. Allah’ı anmayan bir kalp, zamanla katılaşabilir.
İbadetleri Terk Etme Riski: Dua, ibadet şuurunu artıran bir etkendir. Dua etmeyen kişi, zamanla diğer ibadetleri de terk edebilir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Dua, ibadetin özüdür.” (Tirmizî, Deavât 1) buyurmuştur.
Bir başka hadisinde de "Dua, ibadettir." (Tirmizî, Tefsîr 40) diyerek, dua etmemenin bir ibadetten uzak kalmak anlamına geldiğini belirtmiştir.
Allah Teala, Kur’an’da şöyle buyurur:
“Bana dua edin, size icabet edeyim.” (Mü’min, 60)
Bu ayetten de anlaşılacağı gibi, dua etmeyen bir kişi, Allah’ın açıkça davet ettiği bir ibadeti terk etmiş olmaktadır.
Peki, Böyle Bir Müslümanın Ahiretteki Durumu Ne Olur?
İslam inancına göre, kişinin cennete veya cehenneme girmesi Allah’ın rahmetine, kişinin imanına ve amellerine bağlıdır. Hiç dua etmeyen ve hayatını tamamen kendi keyfine göre yaşayan biri:
Eğer İslam’ın temel şartlarını yerine getirmiyorsa (örneğin namaz, oruç, zekât, haram ve helal hassasiyeti yoksa), günahkâr olur.
Ama imanını koruyarak ölürse, günahlarına rağmen Allah dilerse onu affedebilir ya da bir süre cehennemde azap çektikten sonra cennete koyabilir.
Eğer bu kişi, zamanla Allah’ı inkâr eder ya da İslam’a tamamen sırt çevirirse, bu küfre düşmesine neden olabilir.
Sonuç
Müslüman olduğunu söyleyen bir kişi, Rabbine yönelmeli, dua etmeli ve Allah Teala’ya olan ihtiyacını hissetmelidir. Dua, insanın Rabbine yakınlaşmasını sağlayan büyük bir nimettir. Duasız bir hayat, susuz bir toprağa benzer; zamanla kuruyup çoraklaşabilir. Bu yüzden dua etmeyen birinin kendini gözden geçirmesi, Allah’la olan bağını güçlendirmesi gerekir.
👉 "Hiç dua etmedim, artık geç mi?" diye düşünen biri için cevap çok net: Hayır, asla geç değil! Allah’ın rahmeti sonsuzdur, yeter ki samimi bir şekilde O’na yönelin.