12 Mart 2015 Perşembe

452.SÜNNETİN ÖNEMİ-2-

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


İslam Dininin iki ana esasa, yani Kur'an ve Sünnete, dayandığı hususu İslam'ın açık ve kesin ilkelerindendir. Cenab-ı Hakk her iki kaynağı koruması altına alarak muhafaza etmiştir. Dolayısıyla Allah Rasûlu 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kur'an'ın korunup, ezberlenmesini emir ve teşvik ettiği gibi, sünnete de önem verilmesini emir ve teşvik etmekle görevliydi.
Nitekim Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadın-erkek, küçük-büyük, hür-köle demeden bütün ashabına sünnetini talim ve telkin etmiştir. Ancak Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bununla yetinmemiş, ashabını buna teşvik ettiği ve bu doğrultuda çok açık direktifler ve sözlü emirler verdiği sabittir. Konuyla ilgili rivayetlerin bazısı konuyu açıkça (sarahaten) bildirirken, bazısı dolaylı olarak (delâleten) ifade etmektedir. Mesela, ilmi öğrenmek ve dinde derinleşmek (tefakkuh) ile ilgili hadisler bu kabildendir. Çünkü özellikle Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) döneminde ilim öğrenmek ve dinde derinleşmek ancak hadislere gereken önemi vermek ve onlardan hüküm çıkarmakla mümkün olabiliyordu.

Kaldı ki, İslam öğretim tarihinde birkaç asır boyunca "ilim" kelimesi hadisleri, hadislerin araştırılmasını ve hadislerle ilgili mevzuları ifade için kullanılmaktaydı. Selef uleması hadis öğrenimi(tahammulu'l-hadis) için tahammulu'l- ilm" ifadesini kullanıyordu. Nitekim sünnet kaynakları bu konuyu kitabu'l-ilm" başlığı altında incelemişlerdir. Hatib el-Bağdadî kitabına "Takyidu't-İlm" adını vermiş, İbni Ebi Hayseme eserini "Kitabu'l-İlm" şeklinde adlandırmıştır. İbn-i Abdilberr de kitabı için "Camiu Beyan'ul-Ilm ve Fadlihi" ismini seçmiştir.


Devam edeceğim inşallah...

Şeyh Hasan Karakaya, Fıkıh Usulu/İslam-tr


"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

10 Mart 2015 Salı

451.KUR'AN VE SÜNNET-1-

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


Kur'ân ve sünnetin vahye mustenid olmalarına rağmen her ikisi arasında fark olduğuna şuphe yoktur. Kur'ân, manâ ve lafız olarak vahyedilmiştir. Bu sebeple onun manen rivayeti veya nakli caiz değildir. Peygambere gönderilişinden bugüne kadar, nasıl tebdîl, tağyir ve tahriften korunmuş ise, kıyamete kadar da o şekilde korunacaktır. Çünkü onun korunmasını Allahu Ta'âlâ bizzat tekefful etmiş ve "Kur'ân'ı biz, evet biz indirdik; onu muhafaza edecek olan da elbette biziz." [Hicr 9] buyurmuştur. 
Lafzı ve manâsı ile mu'ciz olan Kur'ân, beşer kelâmı ile kıyaslanamayacak kadar üstün vasfa sahipdir. Hiç kimse onun bir benzerini getirmeye muktedir olamaz. Allahu Ta'âlâ bu gerçeği açık ve kesin bir ifade ile şöyle açıklamıştır: 
"De ki: İnsanlar ve cinler, bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere biraraya gelseler, biribirlerine de yardım etseler, onun bir benzerim yine getiremezler." [İsra 88]

İşte bu vasıflarıyle Kur'ân-ı Kerîm, namazda ve namaz dışında okunması ibadet hükmünde olan bir kitapdır.
Vahye mustenid olduğuna işaret ettiğimiz söz, fiil ve takrirlerden ibaret olan sünnete gelince; Onu Kur'ân-ı Kerîm'den ayıran en büyük özellik, lafzan vahyedilmiş olmamasıdır. Bu sebepledir ki, sünnetin lafızları Kur'ân lafızları gibi mu'ciz değildir; bu lafızlara ve manâlarına hakkı ile vâkıf olanlarca manen rivayet edilmesi caizdir; okunması ibadet hükmünde sayılmaz.


Devam edeceğim inşallah...

(Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadis Usulu, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, sf: 2-3)



"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

8 Mart 2015 Pazar

450.PEYGAMBER EFENDİMİZİN (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) TAVSİYESİ

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir başka  tavsiyesi daha. Rabbim(Celle celaluhu) amel edenlerden eylesin. Amin.

“Rasulullah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) , Muâz’ın elinden tutup:
‘Ey Muâz! Allah’a yemin ederim ki, ben seni gerçekten seviyorum. Sonra sana şunu gerçekten tavsiye ederim;
her namazın sonunda:


 ‘Allahümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetike’ 

(Allahım! Seni anmak, sana şükretmek, sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et) demeyi terk etme’ buyurdu.”

[Ebu Davud, Vitr 26 (1522). Ayrıca bk. Nesâî, Sehv 60; İbn Hibban, es-Sahîh, (2345)]


"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

6 Mart 2015 Cuma

449.HADİSLERE BAKIŞIMIZ NASIL OLMALI?

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


Haftalardır hadislerle ilgili Nurettin Yıldız'ın ders videolarını izliyorum ve notlar alıyorum .Hadislerle ilgili başka hocalardan da önemli yazılar paylaşmıştım. Bu konuyu çok önemsiyorum ve devamlı geri dönüp tekrar araştırıp kendime ders notları çıkarıyorum. Benim için hazine değerinde olan bu notları da sizinle paylaşıyorum. Bu notların , ders videolarını izlemeye vakit bulamayanlara faydalı olmasını Rabbimden dilerim.

Genel olarak hadise bakışımız nasıl olmalı? Okuduğumuz veya dinlediğimiz hadislerin sahihliğini nasıl anlayabiliriz gibi soruların cevaplarını aşağıdaki yazıda bulabilirsiniz:


Allah Teâlâ’nın kullarına cennet yolunu göstermek için gönderdiği peygamberi Muhammed aleyhisselamın sözlerine HADİS denmektedir. Peygamber aleyhisselam efendimiz, kendisinden sonrasına iki kaynak bırakarak gitmiştir. Bu kaynakların biri Kur’an diğeri de hadislerinden oluşan Sünnet’idir. Sünnet, bir manada hadislerin toplu olarak bulunduğu kültürün adıdır.

Müslüman’ın Sünnet’e bakışı, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme bakışı gibidir. Sözün sahibi muteber ama sözü muteber olmayan bir durum çelişkidir. Bu çelişki ise imanla ilgili sıkıntılar oluşturur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme iman etmek ama onun sözlerini sıradan insan sözü gibi değerlendirmek nasıl mümkün olabilir?

Elimizdeki hadislere bakışımızı şu kurallar ölçüsünde ele alabiliriz:
1- Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin yirmi üç yıllık nübüvveti süresince sürekli kendisine inen Kur’an ayetlerini ve o ayetleri açıklayacak nitelikteki hadisleri (ona ait sözleri) ashabına söylediği sabittir. Yirmi üç yıllık sürenin ardından büyük bir Kur’an ve Sünnet birikimi oluşmuştur. Bu hususta herhangi bir tartışmaya mecal yoktur.

2- Bizzat Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, kendisine inen ayetleri ‘vahiy kâtipleri’ olarak bilinen sahabiler aracılığı ile yazdırdığı da bilinen bir gerçektir. Ancak hadisler için yani Kur’an dışında Peygamber aleyhisselama ait sözler için bu yazılma gerçekleşmemiştir. Bizzat kendisi hadislerin yazılmamasını emretmiştir.

3- Kur’an ayetlerinin yazılması, hadislerin ise yazılmaması daha sonraki dönemlerde Kur’an’ın tek bir kelimesine bile zarar gelmeden saklanmasını, hadislerin ise korunabildiği kadarıyla bir sonraki kuşağa intikal etmesini doğurmuştur. Bu da ikinci bir gerçektir.

4- Ashabı kiramın idrakinde Kur’an, mümin olmanın yüzde yüz şartı görüldüğünden, onu muhafaza etme, ona hizmet etme gibi oluşumlar büyük bir alaka görmüş, Kur’an’ın anıldığı yerde adeta nefesleri kesilmiştir. Aynı heyecan ve hizmetin hadisler için o oranda yapılmadığını görüyoruz. Bu durum aslında hadislerin hafif görülmesinden kaynaklanmamıştır. Bilakis, Kur’an ve hadis arasında ‘Allah ile Peygamber’i arasındaki oranlamaya benzer bir oranlama’ yaptıklarından neticede hadisler, Kur’an’dan sonraki kaynak durumunda kalmıştır. Filhakika durum da böyledir. Kur’an ilk ve tek, hadisler ise Kur’an’dan sonraki ikinci durumundadır. İmanımız da böyledir, imanımız gereği oluşturduğumuz hukuk ve ilmi oluşum da böyledir. Birinci kaynağımız Kur’an, ikinci kaynağımız Peygamber aleyhisselamın hadisleridir.

5- Bir Müslüman olarak Kur’an’ımıza bakışımız şu şekildedir:

a- Kur’an’ımız bize, Allah’tan indiği şekilde hiçbir harfi eksilmeden ve tek bir harf ilave edilmeden ulaşmıştır. Bu bir iddia değil, imandır. Böyle inanıyoruz. Kur’an’ımızın bize intikalinde eksilme azalma olabileceği iddiasında bulunanın imanını arızalı görürüz. Böyle bir tartışmayı kabullenmeyiz.

b- Kur’an’ımız, dinî, hukuki, ahlâkî, siyasî ve sosyal hayatımız için ilk ve öncelikli bir belgedir. Kur’an’da var olan her şey bizim için nihaî bağlayıcı niteliğe haizdir. Onu tartışmaya açamayız, ihtimalli bir kaynak olarak göremeyiz.

c- Allah için yapacağımız/yapmamız gereken en önemli cihat eylemlerimizin başında Kur’an’ı ebediyete kadar muhafaza etme görevi vardır. Kur’an için yapılacak her ne varsa onu lütfen değil iman gereği olarak yaparız. Ona hizmeti, onu okumak, onunla amel etmek düzeyinde bir görev telakki ederiz.

6- Kur’an’ımızdan sonra gelen ikinci kaynağımız olan hadisler hakkında ise şu hususları ilkelerimiz olarak belirleyebiliriz:

a- Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yirmi üç yıllık konuşmaları, olaylara tepkileri, örnekliğini oluşturduğu eğitimi olarak bize ulaştırılan kültürün bütününü aktaran hadisler, bizim açımızdan bir dindir. Dinimizin ayrıntılarını bu hadislerden öğrenmekteyiz. Zira Kur’an’ımız, bir Müslüman için yeterli olacak düzeyde ayrıntı ve izah getirmemiş, izah ve ayrıntıya Peygamber aleyhisselama yani onun hadislerine bırakmıştır.
Müslüman olarak hadisleri sahiplenmemiz bir anlamda Kur’an’ımızın anlaşılmasını, uygulanmasını kolaylaştırma demektir. Hadisler olmadan ele alınan bir Kur’an, onu ele alanın beynine göre şekillendirilmiş Kur’an’dır. Çünkü hadisler, Allah Teâlâ’nın ‘açıklayıcı’ kimliği ile gönderdiği peygamberinin açıklamalarından oluşmaktadır. Eğer bir hadis bize, sorunsuz bir şekilde ulaşmış ise teslim olmamız, Müslüman ismini hak etmemizin adeta bir şartıdır. Peygamber aleyhisselama iman edip, onun sözlerini sıradan bir insan sözü yerine koymanın Müslüman olmakla bir arada tutulamayacak bir sorun olacağını anlamak zor değildir.

b- Hadislerin bize ulaşması ile, Kur’an’ımızın bize ulaşması aynı olmamıştır. Kur’an, tek bir harfinde bile sıkıntı olamadan bize ulaşmıştır. Bütün mü’minlerin imanı böyledir.

Hadislerde ise şöyle bir süreç vardır:

– Peygamber aleyhisselam ilk önce ashabın hadisleri yazmasını yasaklamıştı. Daha sonra hadislerinin yazılmasına izin verdiğini söyledi.

– Ashabı kiram, Kur’an yazar gibi hadis yazmadılar ama hadisleri annelerinin babalarının adları gibi ezberlediler. Bu ezberde onların yöresel yaşantılarının da etkisi oldu. Ezber zekâlarının iyi olması işe yaradı. Ashabı kiram Allah onlardan razı olsun, köy köy dünyayı dolaşmaya denk bir azimle Peygamber aleyhisselamdan duydukları tek bir hadisi öğretmek için yollara, çöllere düştüler. Binlerce sahabi, bildiği hadisi on binlerce insana ulaştırdı. Bu ikinci nesil yani tabiin nesli, sahabiden öğrendikleri hadisleri (ve onun paralelinde Kur’an’ı) iyice hıfzettiler, başkalarına da öğretme heyecanı ile geceleri gündüzleştirdiler. Fakat bu nesilde de ciddi bir hadisleri Kur’an gibi yazma, kitaplaştırma hamlesi olmadı. Tek tük denecek gelişmeler oldu.

– Hadislerin sadece dilden dile aktarılarak taşınması iki sorunu gündeme getirdi. Ya da iki sorun, mü’minlerin endişelenmelerine neden oldu. Birinci sorun, hadis bilenlerden birinin ölmesi, ihtiyarlaması bir kaynağın kaybolması sonucunu doğurdu. İkinci sorun da, hadislerin yazılı bir belge hâline getirilmemiş olmasının tabii sonucu olarak, ‘bu hadistir’ diyerek, hadis olmayan sözleri hadis gibi uyduran iyi niyetli veya kötü niyetli kimselerin yaptığı işler ortaya çıktı. Böylece uydurma hadis faciası korkuttu. Bunun yanında zikredilebilecek bir sıkıntı da, herhangi bir kasıt olmadan bir hadisin yanlış aktarılması ihtimali de sıkıntı veriyordu.

– Müslümanların elindeki HADİS HAZİNESİ, Peygamber aleyhisselamın vefatından bir asır sonra ‘kaybolma ve içine hadis olmayanın karıştırılması’ tehlikesi ile karşı karşıya kalmış oldu. Kur’an için ise böyle bir tehlike yoktu. Çünkü Kur’an bir yandan yazılı nüshaları ile korunuyor bir yandan da Müslümanların büyük bölümü tarafından harflerine bile sadık kalınarak ezberleniyordu. Kimsenin bir harf ilave veya eksiltme yapamayacağı muazzam bir koruma altında idi.

– Birinci asrın sonunda Raşid Halife Ömer bin Abdülaziz’in gayreti ile ilk HADİSLERİ YAZIP KORUMA ALTINA ALMA hamlesi başladı. Bu tarihten önce de tek tük yazan bulundu ise de ilk defa yazma girişimi devlet eliyle başlatılmış oldu. Ömer bin Abdülaziz, bu işin sonunu göremeden vefat etti ama İslam topraklarında bir HADİSLERİ YAZMA SEFERBERLİĞİ başlamış oldu. On binlerce ilim mücahidi mü’min, üç asra yakın bir zaman adeta bütün dünyayı bir medreseye çevirdi. Binlerce kilometrelik yollar defalarca kat edildi. Buhara’dan Yemen’e, oradaki yirmi hadisi bilen birinden o bildiği hadisleri öğrenmek için insanlar, binekli bineksiz, aç tok seferlere çıktılar. Bilen bildiğini öğretti, bilmeyen bilmediğini öğrendi. İnsanlık tarih yazdığından beri bugüne kadar öyle bir ilim hamlesi gerçekleştirememiştir. Binlerce kitap çıktı ortaya. Bu kitaplarda on binlerce PEYGAMBERE İZAFE EDİLMİŞ HADİSLER yazılıydı. Hadisler kaybolmasın diye endişe edilirken, bir hadis kütüphanesi kurulmuş oldu.

– Hicretin üçüncü asrından itibaren ise, Peygamber aleyhisselama aittir denerek kitaplara yazılan bu hadislerin hangisinin ne oranda gerçek olduğunun irdelenmesi ihtiyacı belirdi. Bu sefer de hadisler üzerinde, Peygamber aleyhisselama ait olup olmama oranına göre bir değerlendirme hamlesi başlamış oldu. Âlimlerin bir kısmı hadis derlemeye çalışırken bir kısmı da derlenenlerin niteliğini araştırmaya koyuldu. Bu ikinci hamle daha uzun sürdü. Günümüze yakın zamanlara kadar da devam etti.

– Neticede hadisleri SAHİH OLANLAR VE OLMAYANLAR diye tasnif edebileceğimiz bir hadis kültürü oluştu. Başta Buharî ve Müslim olmak üzere bazı âlimler sadece sahih olan hadisleri derlemeyi ilke edindiler. Bu amaçla eserler yazdılar. Kimi bunda muvaffak oldu kimi de olamadı. Kiminin eserinde yüzde şu kadarı iddiaya uymayan sonuçlar gösterdi kimininkinde de yoğunluk sorunlu hadislerde oldu. Toplanmış hadisleri Sahih olan ve olmayan diye ele alanların çalışmaları da başkaları tarafından ele alındı. Büyük bir ilim hamlesi asırlarca sürdü. On binlerle ifade edilebilecek bilim ilim ordusu kuruldu. On asır denebilecek bir zaman bütün İslam coğrafyası bu çalışmaya şahit oldu.

– Hicretin altıncı asrından itibaren, yazılmış eserler üzerinde de yüzlerce tahkik, inceleme, araştırma yapılmış oldu. Tenkit eden oldu, beğenen oldu. Ortaya bir beğenilenler, tartışılanlar, reddedilenler çıktı. Elbette bütün bunlar, basından izlenen bir süreçte değil medreselerde bu işe ömür vermiş erbabının yaptığı bir iş olarak sürdü. On binlerce âlimin çalışmasını yine on birlerce âlim, hür bir şekilde tenkit etti, yazıp çizerek daha doğru olanını gösteren bir tepki ortaya koyarak ele aldı.

– Sonunda bir beğenilen eserler listesi oluştu. Bu listeye ALTI KAYNAK anlamına KÜTÜBİ SİTTE adı verildi. Bunların dışındaki eserler ise dışlanmış olmadı ama ileriki zamanda araştırılmaya devam edilmesi gereken eserler olarak görüldü. Bu altı eserin içinden ikisi BUHARİ ve MÜSLİM en öne çıkan eserler oldu.

– Buharî ve Müslim’deki hadislerin TAMAMININ sahih olduğu kabul edildi. Hadisin sahih olması ise, Peygamber aleyhisselama ait olduğunda tereddüt bulunmaması anlamına kullanılan bir kavram olarak ortaya çıktı. Peygamber aleyhisselama ait olduğunda şüphe bulunulan hadislere ise ZAYIF hadis dendi. Hiçbir şekilde Peygamber aleyhisselama ait olmayacağı kararı verilene ise MEVZU dendi.

– Ümmet bunu bu şekilde kabul etti. Ta ki Müslümanlar çocuklarını, İslam’a düşmanlığı olan Batılı ülkelerin üniversitelerine hadis, fıkıh öğrenmek için gönderinceye kadar. Papazların ve hahamların ders okuttuğu fakültelerde Müslümanların çocukları İslam öğrenip geldikten sonra on asra yakın bir zamandan beri bütün Ümmet’in söz birliği ettiği kaynaklarımızın bir yığın ayıbı olduğu ortaya çıktı. Müslümanlardan hayâ etmeden, onların yüzüne baka baka Buharî, Müslim tenkit edildi. Kusurlu olduğu söylendi. Bazen, Kur’an’ı savunma bahanesi ile bazen da ilmi gerçekler adı ile bu tenkit yapıldı.


Bizim için kâfirlerden İslam öğrenmişlerin ne dediği hiç de önemli değildir. 

Müslümanların Bağdat’taki medreselerinde hadis okuyarak âlim olmuş Zehebi’ler gerçek ölçüdür.

 Sahih olan her hadisi din kabul ederiz.

 Dinimizi de ilim için değil amel etmek için öğreniriz.

Buhari ve Müslim, bu Ümmet’in iki büyük kitabıdır. Filancanın tenkidi bizim için bir değer ifade etmez. Bizim yolumuz bellidir. Bu Ümmet’in medreselerinde okuyup âlim olanların yolundan gideriz. Onları önder kabul ederiz ve bizim yolumuz olan Buharilerin Müslimlerin yolunu takip ederiz. Dünyada onların yolunda olmayı, onlarla beraber de haşrolmayı temenni ederiz. Velev ki kâfirler beğenmesin, bilimsel bulmasın, çağdaş görmesin! 

N.Yıldız'ın "Hadislerle Diriliş" videosunun özetidir.

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"



Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

3 Mart 2015 Salı

447.PEYGAMBERİMİZİN (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ABDESTTEN SONRA OKUNMASINI TAVSİYE ETTİĞİ DUA

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

 Peygamberimizin 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdest sonrası  tavsiyesidir. Çok kolay ve ecri büyük.

Ukbe b. Amir demiştir ki: “Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin ya­nında iken kendi işimizi kendimiz görürdük, kendi develerimizi de sı­rayla güderdik. (Bir gün) deve gütme sırası bende idi. Develeri akşamleyin ağıllarına götürdüm. Resûl-ü Ekrem’e halka hitap ederken yetiştim. (Şunları) söylediğini işittim:

 “Sizden biriniz abdesti güzelce alır, sonra kalbi ve yüzüyle (namaza) yönelerek iki rekât namaz kılarsa (Allah celle celâluh o kimsenin cennete girmesine) kesin­likle hükmeder.” Ben, “Oh oh ne güzel şey” dedim, önümde bulunan bir kimse de, “Ey Ukbe bundan önceki bundan daha da güzeldi.” de­di. Bir de baktım ki bu Ömer radıyallahu anh… “Ey Ebû Hafs, bundan öncekiler neydi?” diye sordum.
 O da -Sen gelmeden biraz önce Resûlullah: “Sizden biriniz güzelce abdest alır, abdestini aldıktan sonra da:   "Eşhedü en la ilahe illallahü vahdehu la şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasülühü"  derse, o kimseye cennetin sekiz kapısı (birden) açılır, istedi­ğinden girer” buyurdu, diye cevap verdi. (Müslim, Taharet 17 (234); Ebu Davud, Taharet, 65; Nesai, Taharet, 109) 

Önemli not:Abdest tuvalette alındıysa çıkınca okunmalıdır.

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR   

2 Mart 2015 Pazartesi

446.SAHABE KUŞAĞININ DİNDEKİ YERİ

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim

Müslüman bilincinde Sahabe kuşağının (Allah hepsinden razı olsun) ayrı ve ayrıcalıklı bir yeri vardır. Günlük sıradan davranışlarımızdan ibadetlerimize ve bilgi kaynakları hiyerarşisindeki kabullerimize kadar hayatımızın her alanında Sahabe’nin derin etkisini görmek şaşırtıcı değildir. İslâmî ilimlerin metodolojilerinde (Usul’lerinde) başvuru mercii olarak Kur’an ve Sünnet’ten sonra Sahabe’nin üçüncü sırada yer almış olması da, bu açıdan son derece tabii bir husustur.

Hatta Kur’an ve Sünnet’te yer alan hususların nasıl anlaşılması gerektiği noktasında bir tereddüt söz konusu olduğunda Sahabe’nin birinci referans kaynağı olarak kabul edilmesi, Ehl-i Sünnet’i diğerlerinden ayıran en temel hususlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebepledir ki, herhangi bir hususta Kur’an ve Sünnet’in “ne dediği” sorusunun cevabı aranırken Sahabe’nin belirleyiciliğine başvurulması -bir de aralarında görüş birliği oluşmuşsa- bizim için kesinlikle tartışma konusu değildir.

Sahabe bizim için sadece bir “bilgi kaynağı” olarak değil, “örneklik” olarak da vazgeçilmezdir. Bu dinin nasıl yaşanacağını, nasıl ideal Müslüman olunacağını doğrudan Efendimiz s.a.v.’den öğrenmek şüphesiz ki sadece onlara kısmet olmuştur. Peygamber öğrencisi olmak, Kur’an’da ve Sünnet’te övülmek suretiyle ebedileşmek dünyada hangi kıymet ile denk tutulabilir?

İşte bu sebeple Ehl-i Sünnet, sahabîlik faziletinin peygamberlik dışındaki diğer bütün hususiyetlere üstün geldiğini kabul etmiştir. Daha sonra gelen kuşaklar arasında ilimde birçok sahabîden (özellikle Efendimiz s.a.v. ile uzun süre birlikte bulunma imkânına sahip olamamış sahabîlerden) ileri seviyede bulunanlar çıkabileceğini, ancak Sahabe’den sonra gelen kuşaklara mensup hiçbir ferdin sahabîlik faziletinden doğan üstünlüğe ulaşamayacağını söylemiştir. Bunun için biz, herhangi bir sahabînin adını yazdığımız veya söylediğimiz zaman, hemen arkasından “Allah ondan razı olsun” anlamında “radıyallâhu anh (kısaca r.a.)” dua cümlesini ekleriz.

Sahabe’yi ayrıcalıklı kılan
Kur’an ve Sünnet’in Sahabe’ye yaptığı vurgu hepimizin malumudur. Konuyla ilgili ayet ve hadisleri toplayan ve açıklayan sayısız eser yazılmıştır. Sahabe kuşağının Yüce Allah nezdinde farklı bir değere sahip olduğunu ifade buyuran ayetlerden biri şöyledir: “Muhacirun ve Ensar’dan sâbıkûn-i evvelûn ve bir de ihsan şuuruyla onlara tabi olanlar var ya, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe, 100)

Bu ayette yer alan bir inceliğe kısaca dikkat çekerek devam edelim: Ayette geçen “sâbıkûn-i evvelûn” ifadesi “önce geçen ilkler” demektir. Bu ifadeyle iki anlam kastedilmiş olabilir:

1. Muhacirun ve Ensar arasında salih amellerde önce davranıp diğerlerini geride bırakanlar. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: "Muhacirun ve Ensar’dan, hem salih amel işlemede önce davranıp diğerlerini geride bırakanlardan, hem de ihsan şuuruyla onlara tabi olanlardan Allah Tealâ razı olmuştur."

2. Salih amel işlemede önce davranıp diğer insanları geride bırakanlar, Muhacirun ve Ensar’ın tamamıdır; “onlara ihsan şuuruyla tabi olanlar” ifadesi de, Tabiun’dan başlayarak kıyamete kadar gelecek olan bütün Ümmet fertleri arasından bu özelliği taşıyanları anlatmaktadır.

Görüldüğü gibi ayeti nasıl anlarsak anlayalım, Sahabe kuşağının Allah Tealâ’nın rızasına nail olduğu gerçeği değişmemektedir. Bu özellik sebebiyledir ki Efendimiz s.a.v., ümmetini onlar konusunda ikaz etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Ashabım hakkında uygunsuz söz söylemeyin. Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizden birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve o bunun tamamını Allah yolunda infak etse, onların bir-iki avuçluk infakın(ın sevabın)a, hatta yarısın(ın sevabın)a bile ulaşamaz.” (Buharî, Müslim, Tirmizî)
Sahabe’siz dinlerin akıbeti
Şüphesiz her şey ilâhi takdir iledir. Kur’an’dan önceki ilâhi kitapların tahrif olması da elbette ilâhi takdir çerçevesinde cereyan etmiştir. Ancak ilâhi takdirin “sebepler” vasıtasıyla cereyan ettiği de bir vakıadır. Söz konusu tahrif faaliyetini ve o kitaplara inandığını söyleyen kitlelerin zamanla haktan bâtıla sapmasını sebepler zemininde mercek altına aldığımızda, Sahabe’nin nasıl kilit bir rol üstlendiğini yakından müşahede etme imkânına kavuşuruz. Özellikle Efendimiz s.a.v.’den önceki son iki büyük peygamber Hz. Musa ve Hz. İsa’nın (ikisine de selam olsun) sahabelerinin durumu bu noktada son derece dikkat çekicidir.

Hz. Musa a.s. ve İsrailoğulları

Hz. Musa a.s., Yüce Allah’tan, İsrailoğulları’nı Mısır’daki zelil kölelik hayatından kurtarma emri aldığında hemen harekete geçmiş, Mısır’ı terk etmek üzere İsrailoğulları ile birlikte yola çıkmıştı. Firavun bu durumu fark edip arkalarından kovalamaya başlayınca, İsrailoğulları hayli ilginç bir tepki gösterdiler. Tevrat durumu şöyle anlatıyor:

“Ve Firavun yaklaştı ve İsrailoğulları gözlerini kaldırdılar ve işte, Mısırlılar arkalarından yürüyorlardı; ve çok korktular ve İsrailoğulları Rabb’e feryat ettiler. Ve Musa’ya dediler: Mısır’da kabirler bulunmadığı için mi çölde ölmek üzere bizi getirdin? Bizi Mısır’dan çıkarmakla bize ettiğin bu nedir? Mısır’da sana, ‘Bırak bizi, Mısırlılar’a kulluk edelim!’ diye söylediğimiz söz bu değil midir? Çünkü çölde ölmektense Mısırlılar’a kulluk etmek bizim için daha iyi olurdu.” (Çıkış, 14/10-12)
İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkıştan itibaren yol boyunca gösterdiği tavır, yukarıdaki Tevrat pasajında da görüldüğü gibi, her sıkıştıklarında isyan etmek olmuştur. İşte bir örnek daha:

“Ve İsrailoğulları’nın bütün cemaati (…) Refidim’de kondular; ve kavme içecek su yoktu. Ve kavim Musa ile çekişip dediler: Bize su ver de içelim. Ve Musa onlara dedi: Niçin benimle çekişiyorsunuz? Niçin Rabb’i deniyorsunuz? Ve kavim orada susadı; ve kavim Musa’ya karşı söylenip dedi: ‘Bizi, oğullarımızı ve hayvanlarımızı susuzlukla öldürmek için, niye bizi Mısır’dan çıkardın?’ Ve Musa Rabb’e feryat edip dedi: Bu kavme ne yapayım? Az daha beni taşlayacaklar. (…) Çünkü İsrailoğulları (Musa ile) çekiştiler, ve çünkü acaba Rab aramızda mı yoksa değil mi diyerek Rabb’i denediler.” (Çıkış, 17/1-7)

Tevrat incelendiğinde baştan sona bu türlü örneklerle dolu olduğu görülecektir. Son örneği, Hz. Musa a.s. Tevrat’ı almak üzere Tur dağına gittiğinde olanlar konusundaki Tevrat pasajlarını aktararak vermiş olalım.

Hz. Musa a.s., Tevrat’ı almak üzere Tur’a gittiğinde, İsrailoğulları’ndan yoldan sapmayacaklarına dair söz almıştı. Ancak sözlerine sadık kalmadılar ve altından bir buzağı yaparak ona tapınmaya başladılar. Muharref Tevrat bu buzağıyı Hz. Harun a.s.’ın yaptığını söylerse de, gerçekte buzağıyı yaparak İsrailoğulları’nın ona tapınmasını sağlayan kişi Samirî’dir. (Kur’an-ı Kerim, Tâ-Hâ, 85). 


Dolayısıyla burada Tevrat’ın bir başka tahrifi söz konusudur. Hz. Harun ise bu şirke mani olmak istemişti; ancak kendisini ölümle tehdit ederek dinlememişlerdi. (Kur’an-ı Kerim, A’râf, 150). Esasen İsrailoğulları Nil nehrinden kurtulduktan sonra yola devam ettiklerinde, pagan (puta tapan) bir kavme rastlamış ve Hz. Musa’dan, kendileri için böyle putlar yapmasını istemişlerdi. (A’râf, 138). Kur’an’ın, altından buzağı yapma işini İsrailoğulları’na nisbet eden ayetleri (Bakara 51-54, 92-93; Nisâ, 153…) de dikkate alındığında, Samirî’nin bu suçta yalnız olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Hz. İsa a.s. ve Havariler
Hz. İsa a.s. tebliğine başladığında Filistin bölgesinde Roma İmparatorluğu’na bağlı özerk bir Yahudi idaresi hakimdi. Dolayısıyla Hz. İsa a.s. terk-i dünya ettikten sonra, onun sahabisi olan Havariler, bir taraftan işbirlikçi Yahudi gruplarla, bir taraftan da Roma idaresiyle mücadele etmek zorunda kalmışlardı.

Bir süre sonra Pavlus isimli yahudinin ortaya attığı müşrik Hıristiyanlık modeli de rağbet görmeye başladı. Dolayısıyla Havariler üç cephe ile aynı anda mücadele etmek zorunda kaldılar. Yahudiler ve Romalılar tarafından kovuşturmalara uğratıldılar, yargılandılar. Bir süre sonra kimi öldürüldü, kimi de Filistin’i terk etmek zorunda kaldı.

Bu baskı ve zulüm ortamında Havariler, ne Hz. İsa a.s.’ın tebligatını, ne de İncil’i gereği gibi muhafaza edebildiler. Gerek sayılarının azlığından, gerekse yaşadıkları ortamın olağanüstü hareketliliğinden, Tevhid akidesini ve İncil’in mesajını kendilerinden sonra gelenlere gereği gibi aktaramadılar. Hz. İsa a.s.’dan kısa bir süre sonra Havariler de birbiri ardınca dünyadan göçünce, meydan yahudilere ve müşrik hıristiyanlara kaldı.

Hz. İsa a.s.’ın tebliği, kendisinden sonra aradan bir nesil dahi geçmeden Pavlus tarafından “üçlü ilâh modeli”ne dayanan şirk itikadına nasıl dönüştürüldü? Elimizde mevcut muharref (tahrif edilmiş, aslından uzaklaştırılmış) İncillerde bile Hz. İsa a.s.’ın, kendisi için “Tanrının oğlu” ifadesini kullandığı zikredilmezken, bakınız Pavlus bu inancı nasıl yerleştiriyor:

“Çünkü şimdi insanların rızasını mı, yoksa Tanrı’nın rızasını mı arıyorum, yahut insanları hoşnut etmeye mi çalışıyorum? Eğer hâlâ insanları hoşnut etseydim, Mesih’in (İsa’nın) kulu olamazdım. Çünkü ey kardeşler, size bildiriyorum ki, benim tarafımdan vaz olunan İncil insana göre değildir. Çünkü ben onu insandan almadım ve öğretilmedim; fakat İsa Mesih’in vahyi ile aldım. Fakat Tanrı (…) milletler arasında onu vaz edeyim diye kendi oğlunu bende keşfetmeye razı olunca…” (Galatyalılar’a Mektup, 1/10 vd.)
Adına Hıristiyanlık denen bu dinin Hz. İsa a.s. ve onun sahabesi olan Havariler ile herhangi bir ilgisi yoktur. Hal böyle iken nasıl olmuştur da kısa bir zaman içerisinde Hz. İsa a.s.’ın saf Tevhid’e dayalı tebligatı ve İncil kaybolmuş, yerini şirk esaslı Hıristiyanlık dinine bırakmıştır?

Sahabe’nin kilit rolü
Eğer Hz. Musa ve Hz. İsa (ikisine de selam olsun), Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in Sahabesi gibi bir ilk ve örnek nesle sahip olabilselerdi, tebliğ ettikleri din ve kitap tahrif edilemez, tebligatları aslından uzaklaştırılamazdı.

Bu kesin yargıya nereden varıyoruz? Şüphesiz ki Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in “ilk/örnek nesil” yetiştirme konusundaki gayret ve hassasiyetinden, bir de Sahabe-i Güzin efendilerimizin Kur’an ve Sünnet’in muhafazası uğruna gösterdiği yeri doldurulamaz feragat ve fedakârlıklardan..

Kur’an’ın, üzerine yazılı bulunduğu çeşitli yazı malzemelerinden derlenip “Mushaf” haline getirilmesi ve ardından çoğaltılması, Sünnet’in titiz bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması, İslâm’ın adap ve erkânının, ruh ve kalp disiplininin nesilden nesile intikali hep güzide Sahabe topluluğunun ehliyet, dirayet, basiret ve feragatiyle mümkün olmuştur.

Onlar ki, İsrailoğulları en küçük bir zorluk karşısında “Ey Musa! Sen ve Rabbin gidip savaşın. Biz burada oturacağız!” (Maide, 24) derken, Bedir Savaşı öncesinde Efendimiz s.a.v.’e şöyle seslenmişlerdi:

“Ya Rasulallah! Allah sana ne emir buyurduysa, onu yap. Ne tarafa gidersen git, biz kesinlikle seninle beraberiz. Biz, İsrailoğulları’nın Hz. Musa’ya dedikleri gibi, ‘Ey Musa! Sen ve Rabbin gidip savaşın. Biz burada oturacağız’ demeyiz. (…) Biz sana iman ettik, seni tasdik ettik ve bize getirdiğinin hak olduğuna şehadet ettik. Bu konuda sana uymak ve itaat etmek üzere söz verdik. Bu durumda sen ne dilersen onu yap. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, sen bize denizi gösterip dalsan, biz de seninle birlikte dalarız, içimizden bir tek kişi bile geri kalmaz. (…) Yoluna devam et. İstediğin kimseyle bağ kur, istediğin ile de alakayı kes. İstediğinle düşmanlık et, istediğinle barış yap. İstediğin kadar mallarımızdan al ve dilediğini de bize ver. Mallarımızdan aldığını, bize bıraktıklarından daha çok severiz. Bize ne emredersen ona tabi oluruz.” (İbn Kesîr, 3/557)

Efendimiz s.a.v.’in hassasiyeti

Kur’an’ı ve Nebevî örnekliği gelecek kuşaklara aktaracak kilit bir neslin yetiştirilmesinin öneminin elbette farkında olan Efendimiz s.a.v., Sahabe’nin her bakımdan tam arzu edilen kıvamı kazanması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Mescid-i Nebi’nin sofasında barınan “Ashab-ı Suffe”ye özel bir itina gösteriyor, onların mükemmel birer eğitici/öğretici vasfına sahip olması için alabildiğine titizleniyordu. İslâm’ın diriltici soluğunu ruhlarında henüz hissedememiş kabilelere gönderilmek üzere tebliğci ve eğitici bir ekip istendiğinde bu güzide kadrodan 70 kadar sahabîyi göndermiş, ancak sahabîler, Bi’r-i Maune kuyusunun başında pusuya düşürülerek şehid edilmişlerdi.

Hayatı boyunca beddua ettiği nadir olarak nakledilen Efendimiz s.a.v. bu olaydan o derece müteessir olmuştur ki, kaynaklar, Efendimiz s.a.v.’in, o 70 seçkin sahabîye suikast düzenleyen Ri’l, Zekvân ve Usayye kabilelerine bir ay süreyle beddua ettiğini nakletmektedir. (Taberî, Târîhu’r-Rusul ve’l-Mülûk, 2/81, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4/71)

Ashabını dinî meseleleri nasıl çözüme kavuşturacakları konusundan, aile efradına karşı nasıl muamele edeceklerine, ibadetlerinden beşerî münasebetlere kadar her alanda müstesna bir itina ile yetiştiren Efendimiz s.a.v., şüphesiz Hz. Musa ve Hz. İsa’nın (ikisine de selam olsun) yaşadığı olaylardan ve kendilerinden sonra neler olup bittiğinden haberdardı ve Sahabe’sini böyle bir arka planı dikkate alarak yetiştirmişti.

Pek çok hadisinde Sahabe’yi ilim öğrenmeye, edebe, ahlâka, toplumsal ve ailevî sorumluluklara riayete… teşvik etmiş, onların da öğrendiklerini kendilerinden sonra gelenlere aynı şekilde aktarmalarını emir buyurmuştu.

Tevrat ve İncil’in başına gelenler
Tevrat tek nüsha olup ezberlenmemiş ve çoğaltılmamıştı. Sadece 3 veya 7 senede bir, bulunduğu Ahit Sandığı’ndan çıkarılıp halka okunuyordu. Üstelik Hz. Musa a.s.’dan uzun yıllar sonra tam yedi kere topluca dinden dönmüş bulunan İsrailoğulları’nın Tevrat’ı gerektiği gibi muhafaza ettiğini söylemek de imkânsızdır. (G. Tümer-A. Küçük, Dinler Tarihi, 231)

Havariler’in başına gelenleri de yukarıda özet olarak zikretmiştik. Onlar dünyadan ayrıldıktan sonra İncil adıyla kaleme alınmış birçok metin dolaşıma çıkmıştır. 325 yılındaki İznik Konsili’nde 4’e indirilene kadar mevcut İncillerin sayısının 100’ü aşkın olduğu bilinmektedir. (Şaban Kuzgun, Dört İncil, Farklılıkları, Çelişkileri, 124)

Bu durumları göz önünde bulunduran Efendimiz s.a.v.’in, Sahabe’nin Kur’an’ı ezberlemesine, hükümlerini öğrenmesine, buna ilaveten Sünnet’i de iyice kavrayıp bellemelerine özel bir itina göstermiş olmasına şaşırmamalıdır. Gerçek şu ki, Sahabe de (Allah hepsinden razı olsun) bu kritik görevi hakkıyla ifa etmiş, bir taraftan fütuhat ile meşgul olurken, diğer taraftan Kur’an ve Sünnet’i Efendimiz s.a.v.’den aldıkları gibi Tabiûn kuşağına aktarmakta en küçük bir ihmal ve kusur göstermemiştir.

Ulemanın, ilim öğreniminde kitaptan okumayla yetinilmeyip, hoca-talebe ilişkisine riayette ısrar etmesinin hikmeti burada yatmaktadır. Kur’an ve Sünnet ilimlerini Sahabe, Efendimiz s.a.v.’den almıştı. Onlar Tabiûn’a, onlar Tebe-i Tabiin’e… aktardı ve bize kadar böylece devam edip geldi. Anlaşılmış olmaktadır ki, icazetli bir hocanın dizinin dibine oturan kimse ondan sadece ilim almamakta, ilimdeki senedini Efendimiz s.a.v.’e kadar dayandırmakla Nebevî feyizden de nasipdar olmaktadır.

Günümüzde Sahabe hakkında ölçüsüzlük sergilediği görülen kimseler acaba Sahabe kuşağına bir de bu açıdan bakmayı denemişler midir?..

E.Sifil


"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR   

21 Şubat 2015 Cumartesi

ÖMER bin Hattab MÜSLÜMANLIĞI

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


Nurettin Yıldız'ın dinlediğim bir sohbetinden çok etkilendim. Sohbetin videosunu dinlemenizi tavsiye ederim ama vaktiniz yok ise benim etkilendiğim bölümlerin özetini aşağıda bulabilirsiniz:

 Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bu dünyadan Rabb’ine giderken, ashabından 10 kişiyi Allah’ın onlara cennet sözü verdiği müjdesiyle müjdelendirerek ahirete gitti. 
 Dolayısıyla bu 10 insan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden sonra yaptıkları, sözleri, tavırları, kimlikleri, bizim için örneklerdir.
 Eğer biz Peygamber aleyhisselamdan başka birisini tavırları, konuşmaları eylemlerinde örnek alacaksak, bu “cennetle müjdelenmiş 10 insandan” almalıyız.

 Bu 10 sahabiden bir tanesi de “Ömer bin Hattab” radıyallahu anhtır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz ahirete intikal ederken Hz. Ömer’i  radıyallahu anh örnek göstermişti. Onu (radıyallahu anh) yerine geçebilecek, Ümmet’e örnek olabilecek insan olarak karşımıza çıkarmıştı. Elbette sadece Ömer radıyallahu anh değildi ama  bugün önümüzde örnek olarak durması açısından onu ele alıyoruz.

 Ömer bin Hattab radıyallahu anh bu Ümmet’in ilk Müslümanlarındandır. Allah Teâlâ’nın indirdiği Kur’an’ı Kerim’le, ayet ayet yan yana durmuş, Cebrail aleyhisselamın gelişini gidişini seyretmiş Müslümanlardandır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle defalarca baş başa kalmış insandır. Allah’ı ve rızasını dert edinmiş, bunun dışında hiçbir şeyi kendisine örnek almamış, hiçbir duygudan etkilenmemiş insandır. 

  Ömer bin Hattab gibi veya Ali bin Ebi Talib gibi, Ebu Bekir gibi, Enes ibni Malik radıyallahu anhum gibi büyük şahsiyetlerin bu Ümmet’in önünde duran büyüklerin hayatlarından öğrendiğimiz kesitler, olaylar karşısında gösterdikleri tepkiler, ayakta duruşları, duygusallıkları gibi örnekleri çok iyi değerlendirmeliyiz.

 Bu anlamdan yola çıkarak Ömer bin Hattab radıyallahu anhın ölüm döşeğinde iken karşımıza çıkan şahsiyetini defalarca düşüneceğimiz kadar ciddi bir örnek görüyorum. 

Her insan gibi Ömer bin Hattab  radıyallahu anh da ölümle karşılaştı. Ölümün insana unutturmadığı acı yoktur. Ölüm anında titremeyen yoktur.

 Ömer bin Hattab radıyallahu anh bir gün sabah namazı kıldırırken hançerlendi, üç gün kan kaybetti, üçüncü gün Rabb’ine şehit olarak kavuştu.
 Bu üç gün içerisinde Ömer bin Hattab’ın radıyallahu anh, yaşadığı bu üç gün Ümmeti Muhammed’in en değerli bilgi kaynaklarında, başta Sahihi Buhari olmak üzere kayıt altına alındı.

 “Ömer radıyallahu anh hançerlendi, kan kaybetti, mihrapta şehit oldu” dan ziyade, “Ömer  radıyallahu anh,  öleceğini anlayınca ne yaptı” sorusunun cevabından yola çıkmak istiyorum. İki şeyden dolayı:


 Bir insanın yanına gelen doktorlar “yapacak bir şey yok” dedikten sonra öleceğini anlayınca ne yapıyorsa, o insanın en ciddi tavrı odur, gerçek imanı odur. Bu hepimiz için bir gerçektir. Yani bir insan rahat zamanında gerekli-gereksiz her şeyi  konuşabilir; Ama can çekişmeye başlayan bir insan gereksiz şeyler konuşmaz. İkinci derecede gördüğü işleri gündeme getirmez. Can çekişmeye başlayınca “ çağırın eski asker arkadaşlarımı bir muhabbet edelim” demez herhalde.

İnsanlar neyi zirvede tutuyorlarsa hayatlarının en önemli noktası neyi görüyorlarsa son sahnelerinde onunla meşgul olurlar. Son dakikalarını onunla geçirirler.

 Ömer bin Hattab radıyallahu anh üç gün kadar öldü ölecek sahne yaşadı. Sürekli kan kaybetti. Bir sabah, namazı kıldırırken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mihrabında hançerlendi. Kaldırıldı evine götürüldü. Evinde üç gün kadar zaman yaşadı. Geleni oldu, gideni oldu. İstekleri oldu. Konuşmaları oldu. Bu sahneleri Sahihi Buhari’den toplayıp sizinle paylaşmak istiyorum : İki şey için paylaşmak istiyorum:

 Birincisi: Ömer bin Hattab’ın zirve hayalleri neydi son anında hepsi ortaya çıktı.

 İkincisi de: Biz nasıl bir Müslüman olmalıyız? Bunu Ömer’in radıyallahu anh üzerinden ölçmek istiyorum. Ömer’in radıyallahu anh 63 yıllık hayatında siyasetin başındayken dünyanın en büyük imparatorluklarından birini yere sermiş bir adam olarak, büyük imparatorlukların elçilerinin önünde diz çöktüğü, bütün insanların adil bir lider olarak bildiği bir Ömer olarak. Ama artık ayağa kalkamayacağı, başını bile kaldırıp yastığa koyamayacak durumdayken oğlundan, kızından istediği şeyler, Müslümanlarla konuştukları bize örnek olacak. Biz, kim gibi olmalıyız sorusunun cevabını Ömer’in radıyallahu anh son üç gününde görüyoruz. Bu sebeple Müslümanlığımız hadi Ömer’in diri günleri gibi olmadı diyelim, anam babam sana feda olsun ya Resûlullah diyen Ömer gibi olamadık diyelim, son duygularında birkaç saat sonra ölecek bir insan olarak Ömer bin Hattab’ın üzerinden alacağımız dersleri düşünelim istiyorum . Duygusal bir sahne şüphesiz. Ölmek üzere olan bir insanın konuşmaları ama biz kuru kuru ağlama yerine “vah Ömer ne büyükmüş, ah Ömer ne iyiymişsin sen” deme yerine “işte Müslümanlık” buymuş dememiz gerekiyor. Genelde insanlar bu tip sahneleri dinlerken “vay be ne insanlar geçmiş” diyerek şeytanın tuzağına düşerler. Vay be ne büyükmüş Ömer demek bir şeytan tuzağıdır. İşte Müslümanlık buymuş, demek ise ibret almaktır. Ders almaktır. Boş ağlamaları bitirmemiz lazım. Saatlerce ağlamak bir ibadet değildir. Bir dakika tefekkür edip gerçek Müslümanlığı yakalamak ise Kâbe’nin huzurunda yüz sene namaz kılmaktan değerlidir. 

 İşte Müslümanlık! Ömer’in Müslümanlığı! Son sahnesinde riya imkânı yok. Uzun uzun düşünme imkânı yok. Ölüyor çünkü. Midesinden kanlar boşanıyor. Doktor süt getirmiş içirmiş; bağırsaklarından, midesinden dışarı çıkmış. Anlaşılmış ki ölecek. Böyle bir zamanında konuşuyorsa, bu zamanında bir şeyler talep ediyorsa bu o kişinin altmış üç sene neyle yaşadığını gösteren bir duygudur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin: “ bu Ömer hakkın lisanıyla konuşuyor” dediği zaman gerçekten bunu hak ederek Ömer’in radıyallahu anh, ona söylediğini anlamamızı gösteren bir fırsattır bu sahneler.

 Bu sebeple, Ömer’in Müslümanlığı, Ömer’in radıyallahu anh 63 senesinden değil, son 63 saatinden anlaşılsın istiyorum. Ölen birisi konuşuyorsa doğru konuşuyordur. İşte Ömer bin Hattab’ı radıyallahu anh bu açıdan bir kere daha düşünmemiz gerekiyor. Müslümanlığımızı, diriykenki Müslümanlığımızı, ölüm yatağındaki Ömer’in Müslümanlığıyla karşılaştıralım istiyorum. Ashabı kiram gibi değerli insanların şahitliği ile ortaya konmuş bir Müslümanlık var bir de bizim Müslümanlığımız var. Bu Müslümanlığımızla o Müslümanlığı kıyas edelim, erkek olarak, kadın olarak kıyas edelim, genç olarak, ihtiyar olarak kıyas edelim “neredeyiz”i bulalım. Çünkü bizim nerede olduğumuz ve bulunduğumuz yerin kalitesi belgeli değildir. Ama Ömer’in radıyallahu anh Müslümanlığı, Allah’ın ve Peygamberi’nin garantisindedir. bu nedenle Ömer’in radıyallahu anh bize kıyas edilmesi mümkün değildir. Biz kimiz ki? Ama bizim Ömer’e radıyallahu anh kıyas edilmemiz mümkündür, gerçektir, olması gerekendir.

Ömer bin Hattab’ın şahadetinden önceki son haccında, yanında bulunanların dinlediği bir duası var. Dua ederken demiş ki: “Allahım! Artık yaşlandım. Kendimi güçlü de hissetmiyorum. Bu insanların sayısı da arttı. Başımı bir belaya sokmadan, bir yanlış iş yapmadan beni Sana al ya Rabb’i!”  Böylece Ömer bin Hattab’ın radıyallahu anh haccında son duasının bu olduğunu yanındakiler tespit etmişler.

 Sonra da bir gün kızı Hafsa radıyallahu anhanın yanında -kızı biliyorsunuz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hanımlarından biridir, annemiz durumundadır-  şu şekilde dua etmiş. “Allahım! Ben senden hem şehitlik istiyorum hem de bu şehitliği Resûlullah’ın yanında istiyorum” demiş.

 Şehitlik cihadda ortaya çıkan, kâfirle yüzleşince ortaya çıkan bir nasiptir. Kızı Hafsa da: “Baba hem şehitlik istiyorsun hem Medine’de istiyorsun. Medine’de savaş olmaz ki” demiş. “  Dönmüş demiş ki: “Kızım Allah yapar, merak etme!” 

Burada henüz hayattayken dersleri başlayan bir Ömer'le karşılaşıyoruz. Ders vermeye devam ediyor. İtimada bakın. İki olmaz bir arada olmaz şeyi istiyor, Resûlullah'ın Hanımı, Annemiz Hafsa: "baba böyle bir şey olmaz" diyor, Medine'de savaş olmuyor ki. Ama Ömer radıyallahu anh istekte bulunduğu Allah'ın her şeye muktedir olduğuna iman ediyor. 

 Amr ibni Meymun'un radıyallahu anh Buhari'de ve diğer hadis kitaplarında rivayet edilen uzunca bir olayı var. Bu olay Ömer bin Hattab radıyallahu anhın şehadetiyle ilgilidir. 

 Amr ibni Meymun diyor ki: "Ömer sabah namazına geldiğinde, önce safları düzeltir, sonra da safların düzeldiğini görünce namaza tekbir getirirdi. Yusuf Suresi, Hicr Suresi gibi sureleri okurdu ki insanlar birinci rekâta yetişsin. Yine bir gün sabah namazına geldi, safları düzeltti. Sonra da namaza durdu, tekbir getirdi. O tekbir getirince Ebu Lu'lue isimli bir köle, Mecusi, Ömer bin Hattab'ı arkasından hançerledi, Ömer bin Hattab: "bir köpek beni ısırdı" diye bağırdı.

 Amr ibni Meymun radıyallahu anh hemen arkasında namaz kıldığı için sahneyi iyi görmüş. O arada da katil yakalanmamak için etrafındakileri hançerleyerek kaçtı. Kaçarken de on iki kişiyi daha yaraladı, yedisi şehit oldu o esnada. Olayın yeri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin on sene namaz kıldırdığı mescidin mihrabı. Ömer de sabah namazı kıldıracaktı, tekbir getirdi. İstiftah yaparken bu olay meydana geldi. Bir Müslüman Ebu Lu’lue denen Mecusi’yi yakaladı ama o da kendini öldürdü, intihar etti. Böylece katil de ölmüş oldu. Ömer radıyallahu anh yere düştü, hemen bu sahneye dikkat edelim: Ömer yere düştü, insanlar ne oldu diye arka saftakiler Ömer’in üzerine geldiler. Ömer, Abdurrahman ibni Avf’ın elini tuttu, sen geç namazı kıldır, dedi. Abdurrahman ibni Avf çok kısa zammı sureler okuyarak namazı kıldırdı. Diyor ki Amr ibni Meymun: “Ne olduğunu arka saftakiler anlamadığı için ‘subhanallah, subhanallah’ diye bağırmaya başladılar.” Yani imamın sesini duymuyoruz imam yüksek sesle okusun, demek istiyorlar. Önde ne olduğundan haberleri yok. Burada kanın mı duracak aklın mı duracak, imam kim cemaat kim mi ölçeceksin Allah için hepimiz tefekkür edelim. Ümmet’in lideri hançerleniyor, birisini safa geçiriyor, o orada yaralar içerisinde kıvranıyor, arka saftakiler kıpırdamıyor. Ön saftakiler de kıpırdamıyor. Çünkü namazdalar! 

Namaz kılıyorlardı. Abdurrahman bin Avf namazı kıldırdı, namazdan sonra dünya yıkıldı, Ömer’in radıyallahu anh hançerlendiği  anlaşıldı. Ömer bin Hattab’ı hemen sal yapıp evine götürdüler. İbni Abbas radıyallahu anhuma anlatıyor -( ibni Abbas bundan sonrasına devam ediyor. Amr ibni Meymun’dan sadece o sahnesini alıntıladık. Ama bu olayı da Sahihi Buhari’den naklediyoruz,) özetleyerek: “Eve götürdüler, Ömer bin Hattab radıyallahu anhı yatırdılar. İbni Abbas’ı işaret etti, “gel” dedi. “Çabuk git, beni kim yaraladı bak.” Dedi. İbni Abbas: “gittim, dolaştım” diyor “Öldürenin Muğire ibni Şu’be’nin kölesi Ebu Lu’lue olduğunu anladım, geldim, dedim ki: ‘Ya emire’lmüminin! Seni öldüren Muğire’nin Mecusi kölesiymiş.
 Ellerini kaldırmış “Elhamdülillah, elhamdülillah, Rabb’im sana şükür olsun, beni bir mü’min öldürmedi. Kıyamet günü mü’minle yüzleşmeyeceğim.” Demiş. Bir kere daha aklımızı ve beynimizi durdurup  Ömer Müslümanlığını görebiliriz. Resûlullah’ın mihrabında hançerleniyor, Sevindiği şey ise “mü’minle karşılaşmayacağım kıyamet günü” diyor. “Benim yüzümden bir mü’min cehenneme girmeyecek.” Diyor.

 Mü’min kardeşliği! Aklımızın durması gerekiyor. Müslümanlığımızı bu şablonun üstüne oturtmamız gerekiyor -radıyallahu anh-. Sonra diyor ki: “İbni Abbas! Sen ve baban hep bana karşı çıktınız, diyor. Size dedim ki: Resûlullah’ın Medine’sine mü’min olmayanı sokmayalım. Bak siz beni gevşettiniz, mü’min olmayanları da Medine’ye soktunuz, Resûlullah’ın mihrabında cinayet işlediler.” diyor. 

Olay şu: Ömer bin Hattab "mü’min olmayan Resûlullah’ın şehrine girmesin" diye kararname çıkarmış. İbni Abbas da babası Abbas da radıyallahu anhum cemian, böyle yapmayalım, mü’min olmayan niye gelmesin ki, demiş. O da Peygamber’in amcası karşı çıkıyor diye “peki, gelebilirler” demiş. Ölürken de: “ben size demedim mi” deyince İbni Abbas demiş ki: “merak etme ya emire’l mü’minin, toplayıp hepsini öldürürüz şimdi” demiş. Ömer radıyallahu anh bir kere daha: “Resûlullah’ın şehrine girme şerefine erdikten, bizim camilerimize girdikten sonra mı insan öldüreceksin?” Demiş. “Hala hata yapıyorsunuz?”
 Eğitimi hala devam ediyor Ömer’in radıyallahu anh. 

 Bu arada bir genç geliyor Ömer’i radıyallahu anh ziyarete. İçeri giriyor ve diyor ki: “Ya Emire’l Mü’minin! Ne mutlu sana ilk Müslümanlardansın. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ölürken seni seviyordu. Ebu Bekir seni severek gitti. Bütün mü’minler de seni seviyorlar. Ne mutlu ya Emire’l Mü’minin!” Deyip çıkıyor. Çıkarken gence bakıyor ve “Bu çocuğu bana çağırın.” diyor. 

Bir kere daha aklı durdurabiliriz. Akla gerek yok. Mantığa gerek yok. Ömer’e radıyallahu anh ihtiyaç var şu anda. Genç geri gelmiş. “Yavrum” demiş “eteklerin çok uzun, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ‘paçalarınız uzun olmasın’ buyurmuştu. Sen paçalarını kısa tut hem de daha temiz olursun, hadi yavrum şimdi git.” 

Ölüyor, bir delikanlının paçasının kiri onu meşgul ediyor. Akla gerek yok, Ömer’e radıyallahu anh gerek var şu anda. Şurada, burada helak olan binlerce, milyonlarca genci dert etmeyen bizler,Hz. Ömer’in radıyallahu anh girdiği cennete gireceğiz değil mi? İşte onun Kimliği yüzde yüz ortaya çıkıyor. Sonra oğlunu çağırmış: “oğlum anamız Aişe’ye git, ondan bir ricada bulun” demiş “ama içeri girerken Mü’minlerin Emiri Ömer gönderdi deme” demiş “Ömer bin Hattab gönderdi de” demiş, “sonra de ki anamıza: ‘Ömer’in bir hayali var, iki arkadaşının yanına gömülmek istiyor’ izin verir mi -çünkü Aişe anamızın evi, babası ve kocasının mezar olarak bulunduğu yer- izin verirse beni oraya gömün.” Demiş. Abdullah radıyallahu anh  Aişe annemizle ilgili sahneyi  anlatıyor: “Gittim baktım ki,  Aişe anamız hüngür hüngür ağlıyor.Ben de dedim ki: Mü’minlerin emiri senden  ricada bulunuyor.” demiş. O da buyurmuş ki: “Ben orayı kendime ayırmıştım ama Ömer benden daha hak sahibidir, olur gelsin.” demiş. Sonra ibni Abbas diyor ki: “Biz  Ömer’le teselli verici konuşmalar yaparken Biri dedi ki: ‘Abdullah geliyor, Abdullah geliyor’ Beni doğrultun, beni doğrultun’ demiş. Kaldırmışlar birisi dizine koymuş onu. Gelir gelmez ‘ne dedi’ demiş. ‘Babacığım, ne istediysen onu dedi’ demiş. ‘Ömer’in bir isteği kalmadı bu dünyada tamam’ demiş. Bundan sonra ne isterseniz yapın."   

Son sahneyi de Osman İbni Affan anlatıyor radıyallahu anh:  ‘Emirel Mü’minin Ömer bin Hattab radıyallahu anhı en son ben ziyaret ettim. Benim yanımda vefat etti’ diyor.

  “oğlu Abdullah oturmuş kanlar içindeki babasının başını dizine koymuştu artık can çekişiyor. 
“Demiş ki: ‘oğlum başımı toprağa koy’ 
 O da: ‘Baba toprakla benim dizim ne fark eder, sen rahat et’ demiş.
 Biraz sonra: ‘oğlum başımı toprağa koy dedim sana’ demiş. ‘Ne fark eder baba’ demiş. Zaten işte can çekişiyorsun demeye getirmiş. ‘be çocuk başımı toprağa koy dedim sana’ demiş.
 Üçüncü defa -Osman bin Affan’dan bu sahneyi dinliyoruz- üçüncü defa deyince başını yere koymuş. Sonra da dönmüş oğluna demiş ki: ‘oğlum sizin bildiğiniz gibi değil ‘vay bana Allah beni affetmezse ben ne yapacağım bari Allah başımı toprakta görsün, beni tevazuda görsün’ demiş.

 Bir hacca gidip geldiği için, Ramazan’da fitre verdiği için kendisini garanti gören mü’mine bak, Ömer bin Hattab’a bak. Vay benim halime diyen, ağlayan Ömer’e radıyallahu anh bak.
Ağlama hakkımız bile bulunduğunu zannetmiyorum. Bu gerçeklerin bizi ağlatması lazım. Ömer’in radıyallahu anh duygusallığı değil. Halimiz bizi ağlatmalı. Bu esnada Ömer bin Hattab ile uzun uzun görüşmeler de yapıyor ashabı kiram. Diyorlar ki: “Ya Emire’l Mü’minin! Ölüyorsun, senden sonra Müslümanların başına geçecek adamın da ismini versen çok iyi olur.” Yani birisini söyle senin yerine geçsin. Böylece Müslümanların lideri hazır olsun.

  Cevabına dikkat ediniz: “Yaşarken sizin sorumluluğunuzla yaşadım öldükten sonra da mı bu sorumluluğa devam edeceğim ben, benim sülalemden bir kurban size yeter” diyor.

 Akıllar bir kere daha dursun. Mantığı öldür. desteklediği, “bunu lider yapın” dediği insanın yüzünden mezarda rahat edip edemeyeceğini düşünüyor. Diyorlar ki: “oğlun Abdullah’ı çok beğeniyoruz onu başımıza bırakabilirsin” “bizim ailemizden bir kurban size yeter” diyor. Sonra da müthiş bir proje geliştiriyor. Diyor ki: “Aşere-i mübeşşereden -Yani hayatta iken cennetle müjdelenen on kişiden (o dördüncüsüydü)  altısı hayattaydılar.- bu altı kişiye bir komisyon kurdurun, onlar Ümmeti Muhammed’in liderini kendi aralarında seçsinler. Çünkü Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ederken onlardan razıydı. Demek ki onlardan birisidir Resûlullah’ın yerine vekil olacak” diyor sonra da ashabı kiramdan ensardan birisini çağırıyor. Dikkat edin! “Sen, bir elli kişilik silahlı grup kur” diyor. “Bunları ben vefat ettiğim dakikadan itibaren bir odaya kapatın. Üçüncü gün dolduğunda eğer Ümmet’in liderini seçmedilerse hepsini öldürebilirsin.’ 

Ömer Müslümanlığı; aşere-i mübeşşereden de olsan Ümmet’i başsız bıraktın mı Ömer’e göre ölümü hak ediyorsun demektir. Bunlar böyle bir Müslümanlık öğrendiler Resûlullah’tan sallallahu aleyhi ve sellem. 

 Ömer üçüncü gün vefat etti.

Çok önemli birkaç noktayı Ömer Müslümanlığı olarak bugün biz önümüze koyup şu maddeleri bir kenara yazıp Müslümanlığımızı yorumlarken, “Araplardan daha iyi Müslüman’ız biz demek ne demekmiş bunu da ölçmek için önümüze malzeme olarak koyabiliriz. 

 Var mı içimizde, yedi-sekiz hançer yiyeceksin, ciğerlerin dışarı çıkacak ama önce Müslümanların namazını kıldıracak adamını düşüneceksin. Önce namaz diyeceksin. Ömer Müslümanlığı budur işte. Yedi hançer de yesen kafan da kopsa namaz daha önemli. Abdurrahman ibni Avf’ı mihraba geçirdi. Namazı kıldırdı ve ondan sonra “eve götürün beni” dedi. 

 Önce namaz, sonra hayat! Önce namaz, sonra iş! Ömer Müslümanlığı budur.

 İkincisi: cümlesine dikkat ediniz. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin cennetle müjdelediği adam, on yıl Ümmeti Muhammed’in başında başarılı bir siyasetçi, ümmeti yönetmiş. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin pek çok hayali onun elinde gerçekleşmiş. Ama derdine bakın: “beni öldüren mü’min olsa ne yapacaktım kıyamet günü” diyor. “Bir mü’min beni öldürdüğü için cehenneme girerse ne yaparım” diyen adam insanlığın aradığı adamdır bugün. Elhamdülillah, benim kanıma mü’min bulaşmadı. Elhamdülillah diyen bir  Ömer Müslümanlığını konuşuyoruz.

 Ömer’deki radıyallahu anh Müslümanlık idraki bizim bugün anlamakta zorlandığımız bir seviyedir. Ama zorlanmamız gereken bir şey daha var. Yirmi tane cennet yok, bir tane cennet var. Bu Ömer radıyallahu anh ile mi cenneti paylaşacağız biz!  Çok tefekkür etmemiz gerekiyor. 

Bu ölüm sahnesinde oğlunu çağırmış. Bir nokta daha, beyin durduracak bir şey daha var. "Oğlum çok çabuk git kime ne kadar borcum var bunları topla bana" demiş. On yıl Bizans İmparotorluğu'yla savaşmış, Pers İmparatorluğu'nu yerle bir etmiş bir devletin başındaki adam bu. On yıl. Her ay bir fetih gerçekleşmiş, Medine'ye altın ve mücevher yağmış. "Oğlum borçlarımı topla" demiş. Bir zaman sonra gelmiş Abdullah: "baba, seksen bin dinar kadar borcun var" demiş.  "Oğlum neyim varsa benden sonra hepsini topla, onları sat. Eğer yetmezse bu borca amcanlardan, bizim Benî Hattab ailesinden topla, o da yetmezse Kureyşliler'den topla, sakın Ümmeti Muhammed'e borç bırakma" demiş." Peki babacığım" demiş, rahatlamış Ömer.  Ömer borçlandıysa yetim çocuklar için borçlandı.

 Bu Müslümanlık, Ömer Müslümanlığı, kalite Ömer kalitesiydi.

 Ve Bir mantık daha Ömer'den bize vasiyet kalmalı. Resûlullah'ın mihrabında hançerlendin, şahadet arzun vardı, Medine'de Resûlullah'ın aleyhisselatu vesselamın kabrine beş metre bulunan yer. Resûlullah'ın yanı başında şehit oldun. Yanı başına defnedileceksin, garanti aldın. Ama bir delikanlı, bir mekruh işliyor sen onla uğraşıyorsun. Ömer Müslümanlığı! Dertli Müslüman, Ölürken de dertli. Bu genç günaha giriyor, yazık oluyor buna, sünnete aykırı davranıyor. Haram işliyor, zina işliyor değil paçaları uzun, kirleniyor paçaları, kirli paçalarıyla dolaşacak bu delikanlı. 

Ömer'in radıyallahu anh gözünde büyük, küçük iş yok. Her iş Ömer'in işi. 

Ölürken de Ümmeti Muhammed'in lideri; Emîru’l Mü'minin iken de. Ömer Müslümanlığı. Muhtaç olduğumuz ruhtur bu. İslam'ı, Kudüs meselesi ve küçük meseleler, büyük cihatlar, küçük cihatlar diye ayıran anlayış yerine Kudüs'ü de Ömer fethetmişti zaten. İran'ı İslamlaştıran da Ömer'di zaten. Bizans'a ordular salan da Ömer'di. "Bu çocuğun paçası kirleniyor, eyvah günaha girecek" diyen de o Ömer. 

Kudüs Fatihi Ömer, bir delikanlının paçasını dert ediyor kendine. Müslümanlık bu çünkü. Allah'ın emirlerinde, Peygamber’in bizdeki arzularında büyük, küçük yok ki. Her şey büyük. 

Allah emretmedi mi, Peygamber demedi mi "paçalarınız uzun olmasın."  Kudüs'ün fethi kadar ciddi bir şey Ömer için bu. Büyük, küçük olmaz. Ben ölüyorum. Ben ölürken Resûlullah'ın emirlerinden biri ölmüyor ya ben ölüyorum.

Anlayış bu; ölen benim. Resûlullah'ın dini yaşayacak.İslam Ömer'in İslam'ı, Ömer' in Müslümanlığı. Ve Hepimizin şu sahneyi Buhari'den bir kere daha dinlememiz lazım: "Allah beni mağfiret etmezse vay halime kıyamet günü." 

Tek umudu var, Allah'ın mağfireti.

İbni Abbas diyor ki: "Öyle deyince ben ona dedim ki, 'ya Emire’l Mü'minin, hatırlamıyor musun Uhud sahnelerini, şehadet manzaralarını, Resûlullah "Ömer" deyince sana nasıl tebessüm ediyordu, o ne günlerdi. İlk Müslümanlardansın, cihat ettin Resûlullah'la, Peygamber’in arkadaşısın, niye böyle endişeleniyorsun ki?" 

Yine aklımızı ve mantığımızı bir kenara koyabiliriz, Demiş ki: "O bahsettiğin şeyler var ya, ilk Müslümanlık, Resûlullah'ın arkadaşlığı, halifelik bunlar hep Allah'ın lütfuydu, borç bile bunlar bana" 

 "Allah lütfetti, ben bir şey yapmadım ki" demiş. "Şimdiki kıvranışıma gelince; benden sonra sen ve Ümmet’im ne olacak onu düşünüyorum" demiş. Ömer Müslümanlığı radıyallahu anh.

 Ve Ömer ciğerleri parçalanmış, yemez içmez artık sekerat haline gelmiş Ne dedi? "Ben Ümmet’ime hizmet ettim, bu hizmetimi Rabb'imin nimeti olarak biliyorum. Benden sonra planım budur. Bu planım ne kadar tutarsa o kadar."dedi. 

Ümmetini dert etti. Kendi hançerlendi, Ümmeti’nin derdiyle Rabb'ine gitti. 

Kendi öldü, davasını öldürmedi.

 Yaralandı, Şeriatı'nı yaralatmadı.

 Arkada bir cinayet davası bırakmaması onu mutluluğa boğdu. 

Ömer Müslümanlığı'nı konuşuyoruz. Ölürken borçları hesaplandı, borçlarını hesaplattı, kimin ne kadar ödeyeceğini, nereden karşılayacağını garanti etti. Rahat öldü.

 Ömer Müslümanlığı.

  Ben nefsim olarak kendime ve siz kardeşlerime bu muhasebeyi tavsiye ediyorum. Eğer Allah Ömer'i radıyallahu anh baz alıp cennetin kapılarını açacaksa biz neredeyiz? Bizi baz alıp  bizim gibi Müslümanlara cennetin kapılarını açacaksa Ömer radıyallahu anh nereye gidecek? 

 Merak ediyorum, endişeleniyorum.

 Mü'minlerin onurunu değersiz gören ama Müslüman olduğunu da iddia edenin, Ümmeti Muhammed'in serveti üzerinde menfaat kollayan ama hacca gittiği için de kendisini çok iyi Müslüman kabul edenin bütün bu hatalarımızın kıyaslandığında Ömer'le nereye konacağını merak ediyorum. Hangi Müslümanlığımızı örnek alalım? gıybet ederken gıybetin haram olduğunu hatırlayamayan, Müslüman’a iftira ederken, Müslüman’ı rencide ederken, yanlış bir şey yaptığını bile düşünemeyen ama Müslümanlığa gelince 'yok rakibi' diye kendi kendini ortaya süren Müslümanlığımız mı, Ömer Müslümanlığı mı? 

 Biz kendi kendimizin şahitleriz. Ömer'in şahidi ise Allah ve Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem. Ömer'i Allah sevdi, cennet vaat etti ona. Peygamberi sevdi, "Ömer'im" dedi. Biz kimi şahit getireceğiz iyi Müslümanlığımıza?  

 Halimize ağlayalım. Çünkü Ömer radıyallahu anh kazandı. Bu sözünü ettiğimiz olay gerçekleşeli tam bin dört yüz yirmi beş sene oldu. Bin dört yüz yirmi beş senedir dostu Resûlullah ve Ebubekir'le beraberler. Zaten aradığını buldu,. Biz ne aradığımızın farkında değiliz hâlâ. Ömer'e ağlamanın gereği yok; halimize, şu meleklerin güldüğü halimize ağlamak zorundayız. Zavallıyız. Hâlbuki Allah bizi aynı cennete davet ediyor, aynı kalitede Müslümanlığa davet ediyor. Kalite Ömer'dir, Allah Ömer'i ölçü almamızı istiyor. Kalite Ömer'dir, Müslümanlık Ömer'in Müslümanlığıdır.

Nureddin Yıldız Hocaefendi'nin 29.12.2013 tarihli (224.) Hayat Rehberi dersinin özetidir.

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"



Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR