21 Ocak 2026 Çarşamba

31-LOKMÂN SÛRESİ BİZE NE ANLATTI?

Mekke döneminde Sâffât sûresinden sonra nâzil olmuştur. 27-28 veya 27-29. âyetlerin Medine’de indiği söylenirse de üslûp ve muhteva bütünlüğü bu iddianın zayıf olduğunu göstermektedir (M. Tâhir b. Âşûr, XXI, 138; M. İzzet Derveze, III, 157). Adını 12-19. âyetlerde kendisinden bahsedilen Lokman’dan almıştır. Otuz dört âyet olup fâsılaları د، ر، ظ، م، ن harfleridir.

Sûrenin muhtevası dört bölümde incelenebilir. İlk bölümde (âyet 1-11) Kur’an’ın hikmet, hidayet ve rahmet kaynağı olduğu belirtildikten sonra ondan istifade edenlerin temel özellikleri namazı kılmak, zekâtı vermek ve âhirete inanmak şeklinde özetlenir. Bu sûrenin indiği dönemde henüz beş vakit namazın ve zekâtın farz kılınmadığı dikkate alınırsa buradaki namazı umumi mânada Allah’a ibadet ve dua veya o dönemdeki şekliyle namaz, zekâtı da bilhassa o sırada müşriklerin baskısı altında büyük sıkıntılar çeken müslümanlar için önem taşıyan malî dayanışma olarak anlamak yerinde olur. 6-7. âyetler, Mekke müşriklerinin İslâm ve müslümanlar karşısındaki karakteristik tutumlarını özetlemektedir. Buna göre onlar, hikâye ve masal türü bazı sözlerle Kur’an arasında benzerlik kurar, vahyi alay konusu yaparlar, böylece kendileri sapkın oldukları gibi başkalarını da Allah yolundan saptırmayı hedeflerlerdi; Allah’ın âyetleri kendilerine okunduğunda küstahça bir gurura kapılır, tam bir duyarsızlık ve ilgisizlik sergilerlerdi. Bu bölümün son iki âyetinde ilâhî kudretin canlı ve cansız varlıkları nasıl meydana getirdiği belirtildikten sonra putperestlere hitaben, “İşte bunlar Allah’ın yarattıklarıdır; şimdi gösterin bana, O’ndan başkası ne yaratmıştır?” denilmekte ve Allah’tan başka bir varlığa tapmanın hem mantıksız hem de haksız bir tutum olduğu vurgulanmaktadır.

İkinci bölümde (12-19) Lokman’dan bahsedilmektedir. Ancak burada onun hayatı ve kimliği hakkında bilgi verilmeyip sadece Allah’ın ona hikmet bahşettiği belirtilmekte ve oğluna hakîmâne öğütleri sıralanmaktadır. Bu öğütler Allah’a ortak koşmamak, anneye babaya iyi davranmak, namaz kılmak, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, sabırlı olmak, böbürlenmemek, başkalarını küçümsememek, alçak gönüllü olmak gibi dinî ve ahlâkî konuları içerir.

Üçüncü bölüm (âyet 20-32) Allah’ın insanlara verdiği nimetlerle O’nun yüceliğine ilişkin açıklamalardan oluşur. Bölümün başında Allah’ın göklerde ve yerde olan şeyleri insanların hizmetine verdiği, görünür ve görünmez nimetleri önlerine serdiği belirtilmektedir. 20. âyetin başındaki, “Görmez misiniz?” ifadesi, insanların varlık düzenini sağlıklı bir şekilde incelemeleri halinde evrendeki ilâhî kudret ve hikmete delâlet eden düzeni ve bu düzenin insanlara nimet olarak yansıyan yönlerini kendi akıllarıyla da kavrayabileceklerine işaret etmektedir. 21. âyette, Allah’ın indirdiği hükümlere uymaya çağrıldıkları halde bu çağrıya uymayıp atalarının bâtıl inanç ve geleneklerini sürdürmekte ısrar eden inkârcıların, böylece Allah’ın daveti yerine kendilerini alevli ateşin azabına çağıran şeytanın davetine uydukları, 22. âyette ise Allah’a teslim olup O’nun yolundan gidenlerin sağlam kulpa yapışmış bulundukları ve onların yollarının doğru, âkıbetlerinin hayırlı olduğu anlatılmaktadır. Daha sonra Allah’ın ilminin genişliğine dikkat çekilmekte ve gücünün sonsuzluğu ile, insanların tamamının yaratılması ve âhirette hepsinin diriltilmesinin bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibi olduğu vurgulanmakta, ayrıca bazı kozmolojik delillere yer verilmektedir.

Dördüncü bölümde (âyet 33-34) kıyamet gününde kimsenin kimseye fayda veremeyeceği belirtilerek müminlerin geçici dünya hayatının aldatıcılığına kapılmamaları gerektiği yönündeki uyarıların ardından sûre, Allah’ın ilminin ve kudretinin kusursuzluğunu özetleyen ve ilâhî bilgiyle insan bilgisi arasındaki büyük farkı gösteren ifadelerle sona ermektedir. Burada Allah’ın kıyametin vakti, yağmurun yağdırılması, rahimlerdeki çocuklar, insanın gelecekte elde edeceği şeyler ve ölüm vakti konularındaki kuşatıcı ilmine dikkat çekilmektedir. Bir hadiste Hz. Peygamber’in gaybın anahtarlarının beş olduğunu söyleyip bu âyeti okuduğu bildirilir (Buhârî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 31). Bu sebeple âyette sayılan konulara “mugayyebât-ı hams” (beş bilinmeyen şey) denilmiştir (Taberî, XXI, 88-89; İbn Atıyye el-Endelüsî, IV, 356). Ancak âyette kıyametin ne zaman kopacağına dair bilginin yalnız Allah’a ait olduğu, hiç kimsenin yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyeceği belirtilmiş; yağmurun yağma vakti ve rahimdeki çocuk hakkında, “Bunları da yalnız Allah bilir, başkası bilemez” gibi sınırlayıcı bir ifade kullanılmamış, “Allah ... yağmuru yağdırmakta ve rahimlerdekini bilmektedir” buyurulmuştur. Bu ise meteorolojik tahminlerle ve ceninin cinsiyetinin tesbit edilmesiyle çelişmemektedir. Ayrıca âyette, Allah’ın diğer bütün varlık ve olaylar gibi bu beş konuyu sadece zamanı bakımından değil insan bilgisinin aksine bütün yönleriyle ve kusursuz, sınırsız olarak bildiğine dikkat çekilmektedir.

Lokmân sûresini okuyanlara kıyamet günü Lokman’ın arkadaş olacağına ve bunların yaptıkları iyiliklere karşı onlarca sevap verileceğine dair rivayetler (Zemahşerî, III, 239) temel hadis kaynaklarında yer almadığı gibi araştırmalarda da bunların mevzû olduğu belirtilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 719).

Lokmân sûresiyle ilgili bazı eserler yazılmıştır. Ebü’l-Azm el-İsfahânî’nin Tefsîru sûreti Loḳmân (İÜ Ktp., nr. 1873), Muhammed Mustafa el-Merâgī’nin Tefsîru sûretey Loḳmân ve’l-ʿAṣr (Kahire 1943), Kâmil Selâme ed-Daks’ın et-Tefsîrü’l-edebî li-sûreti Loḳmân (Cidde 1397/1977), Abdülfettâh Îsâ el-Berberî’nin Min esrâri’l-beyân fî sûreti Loḳmân (Kahire 1986), Muhammed Re’fet Saîd’in Sûretü Loḳmân beyne ḥikmeti’t-tenzîl ve tenâsübi’s-süver (Kahire 1992), Mehmet Cesur’un Lokman Sûresi Işığında Ailede Çocuğun Ahlâkî Eğitimi (İstanbul 1997) ve Yunus Ekin’in İslâm Ahlâkı Açısından Lokman Sûresi’nin Tefsiri (1994, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) bunlar arasında sayılabilir.

Müellif: İLYAS ÜZÜM

BİBLİYOGRAFYA

Buhârî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 31.

Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 31.

Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXI, 88-89.

Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. İsâm b. Abdülmuhsin el-Humeydân), Beyrut 1411/1991, s. 345-347.

Zemahşerî, el-Keşşâf, III, 228-239.

İbn Atıyye el-Endelüsî, el-Muḥarrerü’l-vecîz (nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed), Beyrut 1413/1993, IV, 356.

Kurtubî, el-Câmiʿ, XIV, 50-83.

İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Beyrut 1385/1966, VI, 376-403.

Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî ʿan şedîdi’ż-żaʿf ve’l-mevżûʿ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 719.

Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, IV, 233-246.

Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXI, 61-115.

M. Tâhir b. Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, XXI, 138.

M. İzzet Derveze, et-Tefsirü’l-Hadîs: Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri (trc. Ahmet Çelen – Mehmet Çelen), İstanbul 1997, III, 157-181.

https://islamansiklopedisi.org.tr/lokman-suresi

Şaban ayı ve Berat gecesi hakkında


Şaban ayı

Üsâme b. Zeyd (r.a) şöyle demiştir: “Resulullah 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Şaban ayında tuttuğu orucu hiçbir ayda tutmadı. Kendisine, “Ya Resulallah! Senin, Şaban ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tutmadığını gördüm” dedim. Şöyle buyurdu: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, alemlerin Rabbi olan Allah azze ve celle’ye yükseldiği aydır. Ben de amelimin (Allah Teala’ya) oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”[23]

Şaban ayının özelliği hakkındaki bu hadis, bu aya –tıpkı Efendimiz 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yaptığı gibi– özel bir önem atfetmemiz için yeterlidir. Dolayısıyla bu ayı da ihya etmeye gayret göstermeli ve hadiste işaret edilen gaflete düşmemeliyiz. Peki bu ayı nasıl ihya etmeliyiz?

***Şaban ayına mahsus ibadetler

Hz. Aişe (r.anha) validemiz, -tıpkı yukarıdaki rivayette geçtiği gibi- Hz. Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, Şaban ayında tuttuğu orucu Ramazan ayı hariç başka bir ayda tutmadığını söylemiştir.[24]

Bu ayın 15. gecesi olan Berat gecesi hakkında da rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan birisinde Hz. Peygamber 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Muhakkak ki Allah Teala Şaban ayının ortası gecesi dünya semasına iner ve Benû Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri adedinden daha fazla sayıda insanı(n günahlarını) bağışlar.”[25]

İbn Mâce’nin Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a)’den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurmuştur: “Şaban ayının ortası gecesi olunca gece namaza kalkın, o gecenin gündüzünde de oruç tutun. Zira Allah Teala o gece güneş batınca dünya semasına iner ve ta ki güneş doğana kadar “Bağışlanma dileyen yok mu, mağfiret edeyim? Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim? (Bir derde) mübtela olan yok mu, afiyet vereyim?…” buyurur.”[26]


*** Ancak eserlerinde bu hadislere yer veren Tirmizî ve İbn Mâce, bunların sened yönünden zayıf olduğuna da işaret etmektedirler.

Bir kısım âlimlerin ise, kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Kâbe istikametine çevrilmesinin hicretin ikinci yılında Berat gecesinde vuku bulduğunu kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.

Bu rivayetlerle, Hz. Peygamber’in şâban ayına ve özellikle bu ayın on beşinci gecesine ayrı bir önem vererek onu ihya ettiğine dair diğer rivayetleri göz önüne alan bazı âlimler bu geceyi namaz kılarak, Kur’an okuyarak ve dua ederek geçirmenin sevaba vesile olacağını, bu geceye mahsus olmak üzere belli bazı ibadet ve kutlama şekilleri ihdas edip âdet haline getirmenin ise dinde yeri bulunmadığını söylemişlerdir.

Kaynakların belirttiğine göre Berat gecesine ait özel bir namaz yoktur. Gazzâlî, bu gece her rek‘atında Fâtiha sûresinden sonra on bir İhlâs sûresi okunmak suretiyle kılınacak yüz rek‘at veya her rek‘atında Fâtiha’dan sonra yüz İhlâs okunan on rek‘at namazın çok sevap olduğuna dair bir rivayet naklettiği halde
(İḥyâʾ, I, 203), İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’deki hadisleri tenkide tâbi tutan Zeynüddin el-Irâkī (a.g.e., I, 203, dipnot 1) ile Nevevî bunun aslının olmadığını söylemişlerdir. 

Bu namazın bir bid‘at olduğunu kaydeden Nevevî, bu konuda Ḳūtü’l-ḳulûb ve İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’de geçen rivayete aldanılmaması gerektiğini söylemekte (el-Mecmûʿ, IV, 56), Ali el-Kārî de bu rivayetin uydurma olduğunu belirterek Berat gecesi namazının 400 (1010) yılından sonra Kudüs’te ortaya çıktığını kaydetmektedir (el-Esrârü’l-merfûʿa, s. 462). 

Bu namazın ilk defa 448 (1056) yılında Kudüs’te Mescid-i Aksâ’da kılındığına ve zamanla yaygınlık kazanarak sünnet gibi telakki edildiğine dair bir rivayet de nakledilmektedir (Ali Mahfûz, s. 288). 

Ancak Fâkihî’nin (ö. 272/885’ten sonra) Mekkeliler’in bu geceyi Mescid-i Harâm’da ihya ettiklerine ve bazılarının 100 rek‘atlı bir namaz kıldığına dair rivayeti (bk. Aḫbâru Mekke, III, 84) dikkate alınırsa bu namazın daha önceden de kılındığını söylemek mümkündür.

Duhân sûresinde (44/3) Kur’an’ın “mübarek bir gecede” nâzil olduğu ifade edilmektedir. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre burada işaret edilen gece Kadir gecesidir. Çünkü diğer âyetlerde Kur’an’ın ramazan ayında (el-Bakara 2/185) ve Kadir gecesinde (el-Kadr 97/1) indirildiği belirtilmektedir.

Tâbiîn âlimlerinden İkrime’nin de dahil olduğu bir grup âlim ise Duhân sûresindeki âyetle Berat gecesine işaret edildiği kanaatindedirler. Bu takdirde Kur’an’ın tamamının Berat gecesi levh-i mahfûzdan dünya semasına indiği, Kadir gecesinde de âyetlerin peyderpey inmeye başladığı şeklinde bir yorum ortaya çıkmaktadır. Nitekim bazı müfessirler bu görüşü benimsemişlerdir (bk. Elmalılı, V, 4293-4295).
 https://islamansiklopedisi.org.tr/berat-gecesi

Ayrıca bu konuda Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, İbn Ömer, Ebû Sa’lebe, Osman b. Ebi’l-Âs ve Mu’âz b. Cebel (Allah hepsinden razı olsun) gibi sahabîlerden gelen rivayetler de mevcuttur. Her ne kadar bu rivayetlerin bazılarının senedlerinde birtakım kusurlar bulunsa da, tümü bir arada değerlendirildiğinde bu mecmuadan sıhhat hasıl olur.[27] Kaldı ki, bunlar arasında sened itibariyle herhangi bir kusur taşımayanlar, yani sahih olanlar da mevcuttur.[28]

Şaban ayının 15. gecesi hakkında şöyle bir sahih hadis vardır:

Ebu Musa el-Eşari (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

‘Şüphesiz Allah-u Teâlâ Şaban ayının 15. gecesi (kullarına) bakar ve yarattıklarından hepsini mağfiret eder. Yalnız kendisine şirk koşanı ve düşmanlık eden, kin ve husumet besleyene mağfiret etmez’ buyurdu.”
İbni Mace 1390

***Bu gecenin fazileti sebebiyle Tabiun’dan Hâlid b.
Ma’dân, Mekhûl ve Lokmân b. Âmir gibi büyük zevat bu geceyi ihya etmeye büyük ehemmiyet verirlerdi.[29] 

***Ancak bu konuda onların davranışını onaylamayıp, bu gecenin ihyasının bid’at olduğunu söyleyenler de vardır. Atâ, İbn Ebî Müleyke ve Hicaz ulemasının ekseriyetinin tutumu böyledir.[30]

İbn Receb şöyle der: “Şu halde mü’minin, bu gece Allah Teala’yı zikretmesi, günahlarının bağışlanması, kusurlarının örtülmesi ve sıkıntılarının giderilmesi için dua ile iştigal etmesi ve bunları yapmadan önce tevbe etmesi uygun olur.”[31]

el-Leknevî de, yukarıda işaret ettiğimiz hadislerin sıhhat-zaaf durumu hakkında ulemanın ihtilaf ettiğini belirttikten sonra şöyle der: “Bu konuda, İbn Hacer el-Mekkî’nin “el-Îzâh ve’l-Beyân”da ayrıntılarıyla zikrettiği üzere el-Beyhakî ve daha başkaları tarafından nakledilmiş başka rivayetler de mevcuttur. Bu hadisler Hz. Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu gece ibadet ve duayı artırdığını, kabirleri ziyaret ederek ölüler için dua ettiğini göstermektedir. 

Bu konudaki kavlî ve fiilî hadislerin toplamından, bu gece çokça ibadet etmenin müstehap olduğu anlaşılır.”[32]

***Berat gecesine mahsus ibadetler

Konunun iyice anlaşılması için tekrar edelim: 

Berat gecesi muhtelif rek’atlarda ve muhtelif sureler okunmak suretiyle kılınacak bazı namazlar olduğu, “İhyâu Ulûmi’d-Dîn”, “Gunyetu’t-Tâlibîn” ve “Kûtu’l-Kulûb” gibi eserlerde zikredilmiş ise de, hadis otoriteleri bu namazların Sünnet’ten bir esasa dayanmadığını belirtmişlerdir.

el-Leknevî bu konuda şöyle der: “Kişi bu gece isterse namaz kılar, isterse diğer ibadetlerle meşgul olur. Ne miktarda ve nasıl namaz kılacağı kişiye bırakılmıştır; yeter ki Hz. Peygamber
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sarahaten veya işareten men etmediği şekilde olsun.

Daha sonra “İhyâu Ulûmi’d-Dîn”den, bu gece kılınacak namazın keyfiyeti konusunda bir nakilde bulunur ve şunları söyler: “Daha önce de birkaç kere belirttiğimiz gibi, bu türlü namazların “İhyâu Ulûmi’d-Dîn”, “Kûtu’l-Kulûb” ve “Gunyetu’t-Tâlibîn” gibi Sufiyye’ye ait kitaplarda zikredilmiş olmasına itibar edilmezel-
Irâkî, “Tahrîcu Ahâdisi’l-İhyâ”da, “Şabanın ortası gecesi namazı hakkındaki rivayet batıldır”demiştir.”[33]

el-Leknevî daha sonra da bu geceye mahsus olduğu söylenen muhtelif namazlardan bahseden bir kısım rivayetler zikreder ve bunların aslının olmadığını söyler.

***O halde "Her ne kadar bu rivayetlerin bazılarının senedlerinde birtakım kusurlar bulunsa da, tümü bir arada değerlendirildiğinde bu mecmuadan sıhhat hasıl olur." düsturuna göre bazı âlimler bu geceyi namaz kılarak, Kur’an okuyarak ve dua ederek geçirmenin sevaba vesile olacağını, bu geceye mahsus olmak üzere belli bazı ibadet ve kutlama şekilleri ihdas edip âdet haline getirmenin ise dinde yeri bulunmadığını söylemişlerdir. 


[23] en-Nesâî, “Sıyâm”, 70.
[24] el-Buhârî, “Savm”, 39, 53; “Libâs”, 43; “Rikâk”, 18; Müslim, “Müsâfirûn”, 215, 220, 221; “Sıyâm”, 58, 177; et-Tirmizî, “Kuble”, 13; İbn Mâce, “Zühd”, 28; Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned”, II, 231, 350, 496…
[25] et-Tirmizî, “Savm”, 38; İbn Mâce, “İkâme”, 191; Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned”, VI, 238.
[26] İbn Mâce, “İkâme”, 191.
Bu rivayetlerde zikredilen “Allah Teala’nın dünya semasına inmesi” konusu, yukarıdan aşağıya inmek olarak anlaşılmamalıdır. Burada ya Allah Teala’nın, rivayette geçtiği gibi nida eden bir melek göndermesi mecazen anlatılmakta veya Allah Teala’nın, rahmet ve rızık kapılarını sonuna kadar açtığı ifade edilmektedir.
[27] İbn Ebî Asım, “Kitâbu’s-Sünne”, 222-4.
Bu gecenin fazileti konusunda el-Kevserî merhum da “Makâlât”ında (60-4) müstakil bir makale kaleme almıştır.
[28] Bu rivayetlerin topluca zikri için bkz. es-Sehâvî, “el-Ecvibetu’l-Mardıyye”, I, 325 vd.
[29] İbn Receb, a.g.e., 152.
[30] İbn Receb, a.g.e., 152-3.
[31] İbn Receb, a.g.e., 154.
[32] el-Leknevî, a.g.e., 81.
[33] el-Leknevî, a.g.e., 82.

***ŞABAN AYINDA NASIL İBADET EDEBİLİRİZ?ve tesbih namazı

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


Resulullah efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Şaban ayına da çok değer verir ve "Ya Rabbi, Receb ve Şabanı bizler için mübarek kıl ve bizi Ramazana eriştir" diye dua ederdi.

Âişe validemiz buyuruyor ki:
(Resulullahın, hiçbir ayda, Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bazen Şabanın tamamını oruçla geçirirdi.) [Buhari]

Şaban ayında niçin çok oruç tuttuğu sorulduğu zaman Resulullah efendimiz 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
(Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gâfil olurlar. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçluyken arz edilmesini isterim.)[Nesai]

(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizi]


Hadis âlimleri, Peygamberimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bazı seneler Şâban'ın tamamını, bazı zamanlarda da çok günlerini oruçlu geçirdiği kanaatine varmışlardır. 


Biz de Şaban ayında tutabildiğimiz kadar oruç tutmaya çalışalım inşallah.

 Berat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesidir. Yani 14 Şabanın bittiği günün gecesidir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Şabanın 15. gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allahü teâlâ buyurur ki: “Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızk isteyen yok mu, rızk vereyim. Dertli yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa, istesin vereyim” Bu hâl, sabaha kadar devam eder.) [İbni Mace]

Bu geceyi, tevbe istiğfar etmek, kaza namazı kılmak, Kur'an-ı kerim okumak, salavat getirmek, bilhassa ilim öğrenmekle geçirebiliriz


Berat gecesi nafile namaz kılmak isteyenler için sünnete uygun bir namaz olan tesbih namazı kılınabilir.

Tesbih Namazı

Günahların afvına vesîle olan tesbih namazı 4 rek’atlı bir namazdır. Bu namazı kılabilmek için şu tesbihi bilmek gerekir.

"Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber."


Tesbih namazının kılınışı:

 Tesbih namazı kılmaya niyet edilir. "Allâhü Ekber“ diyerek namaza başlanır.

Yukarıdaki tesbih:

„Sübhâneke…“’den sonra 15 kere,

1 fatiha ,bir zammı sure sonra 10 kere,

Rükûda 10 kere,

Rükûdan doğrulunca 10 kere,

Secdede 10 kere,

Secdeden doğrulunca 10 kere,

İkinci secde de 10 kere,

okunur.


***Her 15 ve 10 kez tekrarın sonunda "Vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim"denir.

Böylece birinci rek’at kılınmış olur. İkinci rek’ate kalkılınca yine 15 kere, Fâtiha-i şerîfeden sonra ,bir zammı sure , sonra 10 kere aynı tespih okunur;

diğer yerlerde de, tarif edildiği gibi 10′ar kere okunarak 4 rek’at tamamlanır.

Tesbih namazının diğer tarafları aynen diğer namazlarda olduğu gibidir. Fark sadece okunan tesbihlerdir.


** 4 rekatı ikindinin ilk sünneti gibi yani İkinci rek’atte oturulduğunda, „Ettehiyyâtü…“’den sonra, „Allâhümme salli…“ ve „Allâhümme bârik…“, üçüncü rek’at için ayağa kalkıldığında da „Sübhâneke…“ okunarak yada 2x2 olarak sabah namazının sünneti gibi kılınabilir.

Tesbih namazında beher rek’atte okunan tesbih adedi 75′dir. Dört rek’atte 300 tesbih okunmuş olur.

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.


EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

20 Ocak 2026 Salı

31-Lokmân Suresi ‹‹ 34. Ayet Tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾34﴿

Kıyamet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah’ın katındadır; O, yağmuru yağdırmakta; rahimlerdekini bilmektedir. Hiç kimse yarın ne elde edeceğini bilemez; hiç kimse nerede öleceğini bilemez; ama Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Sûre, Allah’ın ilminin ve kudretinin kusursuzluğunu özetleyen ve ilâhî bilgi ile insan bilgisi arasındaki büyük farkı gösteren ifadelerle son bulmaktadır. Klasik tefsirlerde bu âyete dayanılarak, kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, rahimlerdeki bebeğin cinsiyetinin ve ten renginin ne olduğunu, insanın ileride neler elde edeceğini, gelecekte ne gibi durumlarla karşılaşacağını ve ne zaman nerede öleceğini Allah’tan başkasının bilemeyeceği ileri sürülmüş, dolayısıyla bunlara “mugayyebât-ı hams” (beş bilinmeyen) denilmiştir (meselâ bk. Taberî, XXI, 88-89; İbn Atıyye, IV, 356). Halbuki âyette kıyametin ne zaman kopacağı bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu, kezâ hiç kimsenin yarın ne elde edeceğini ve nerede öleceğini bilemeyeceği, dolayısıyla bu bilgilerin de sadece Allah’a ait olduğu belirtilmekte; fakat yağmurun yağma zamanı ve rahimdeki bebek hakkında “Bunları da yalnız Allah bilir” gibi bir sınırlama bulunmamakta; sadece yağmuru Allah’ın yağdırdığı, dolayısıyla zamanını da bildiği; kezâ O’nun rahimlerdekini de bildiği ifade edilmektedir. Bu ifadeden kesinlikle bu iki konuda Allah’tan başkasının önceden bilgi sahibi olamayacağı anlamı çıkmaz; diğer bir ifadeyle âyette diğer üç konudaki bilginin yalnız Allah’a mahsus olduğu açıkça belirtilirken yağmurun vakti ve henüz doğmamış olan bebeğin cinsiyeti ve özellikleri hakkında, böyle bir sınırlamaya yer verilmemiştir; bu da –eski tefsircilerin iddiasının aksine– belirtilen iki konuda insanların önceden bilgi sahibi olabileceklerini gösterir. Nitekim çağımızda bilim bu noktaya gelmiştir. Ancak, kuşku yok ki bu, insanın belirtilen konularda veya benzerlerinde önceden bildiklerinin mutlaka aynıyla gerçekleşeceği anlamına gelmez; zira olmuş ve olacak tabiat olaylarını bütün yönleriyle eksiksiz bilen yüce Allah, insanların bilgilerini ve tahminlerini alt üst eden yeni durumlar yaratabilir ve böylece insanların olmasını bekledikleri olaylar gerçekleşmeyebilir.

Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 344-345

19 Ocak 2026 Pazartesi

31-Lokmân Suresi ‹‹ 31-33. Ayet Tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾31﴿

Görmez misin, varlığının kanıtlarından bir kısmını size göstersin diye denizde gemiler Allah’ın lutfuyla nasıl yüzüp gidiyor! Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için açık işaretler vardır.

﴾32﴿

Dalgalar onları kara gölgeler gibi kapladığında içten bir inanç ve bağlılıkla sadece Allah’a yakarırlar; Allah kendilerini sağ salim karaya çıkardığında ise içlerinden bir kısmı ortada kalır. Hıyanete gömülmüş nankörler topluluğundan başkası âyetlerimizi inkâr etmez.

﴾33﴿

Ey insanlar! Rabbinize saygısızlıktan sakının; hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun. Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o, yoldan çıkarıcı da (şeytan) Allah hakkında sizi aldatmasın.

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Allah’ın insanlığa sayısız nimetlerinden biri daha hatırlatıldık­tan sonra 32. âyette insanların çaresiz kaldığı zamanlarla esenlik zamanlarındaki dinî tutumları arasında görülen tutarsızlığa dikkat çekilmekte; 33. âyette ise ön yargı, inat, taassup gibi olumsuz şartlanmalarla gönül ve zihin dünyası yoksullaşmamış her normal insan için kurtarıcı değer taşıyan uyarılar yer almaktadır.

“... orta yolu tutar” diye çevirdiğimiz muktasıd kelimesi tefsirlerde farklı şekillerde açıklanmıştır. İbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Râzî, Şevkânî gibi âlimler bu kelimeyi, “Tehlike sırasında ulaştığı samimi inancını kurtulunca da sürdürür” şeklinde olumlu bir tutum olarak açıklarken Mücâhid, Taberî gibi bazı müfessirler de “Sözüyle dengeli, ölçüye uygun yani doğru bir inancı ifade etmekle birlikte inkârını içinde saklar” şeklinde olumsuz bir anlamda yorumlamışlardır (bu yorumlar için bk. Taberî, XXI, 85; İbn Atıyye, IV, 355; İbn Kesîr, VI, 353-354; Râzî, XXV, 162; Şevkânî, IV, 281). Bize göre –Râgıb el-İsfahânî’nin el-Müfredât’ında, Fâtır sûresinin 32. âyetindeki aynı kelimeye getirdiği açıklama dikkate alındığında– âyetin bağlamına, “İnkâr etmekle inanmak arasında tereddüde düşer, ortada kalır” şeklindeki yorum daha uygun düşmektedir; meâlde de bu anlam tercih edilmiştir (muktasıd kelimesinin anlamı için ayrıca bk. Fâtır 35/32).

Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 344

18 Ocak 2026 Pazar

31-Lokmân Suresi 30. Ayet Tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾30﴿

Bu böyledir, zira Allah hakikatin kendisidir; O’nun dışında taptıkları şeyler ise asılsızdır ve Allah, yalnızca O, çok yücedir, çok büyüktür.

                         Sadakallahul Azim

Tefsir

Allah’ın irade, ilim ve kudreti hakkındaki bu kesin bilgilerden sonra 30. âyette artık reddedilmesi mümkün olmayan kesin hüküm ortaya konmaktadır: “Allah hakikatin kendisidir; O’nun dışında taptıkları şeyler ise asılsızdır ve Allah, yalnızca O, en yücedir, en büyüktür.”

Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 344

17 Ocak 2026 Cumartesi

31-Lokmân Suresi 25-29. Ayet Tefsiri

                 Eûzu billahi mineşşeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾25﴿

Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, mutlaka “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Bütün övgüler Allah’a mahsustur”; ama onların çoğu bilmez.

﴾26﴿

Göklerde ve yerde olan her şey yalnız Allah’ındır; kuşkusuz hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her türlü övgüye lâyık olan yalnız Allah’tır.

﴾27﴿

Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsaydı, deniz de -ardından ona yedisi daha eklenmek üzere- mürekkep olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi; Allah azîzdir, hakîmdir.

﴾28﴿

Sizin hepinizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir; Allah her şeyi işitir, her şeyi görür.

﴾29﴿

Allah’ın geceyi gündüze kattığını, gündüzü de geceye kattığını; her biri belirli bir süreye kadar hareketini sürdürmek üzere güneşi ve ayı (buyruğuna) boyun eğdirdiğini ve Allah’ın yapıp ettiklerinizden kesin olarak haberdar olduğunu bilmez misin?

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Putperest Araplar, aslında Allah’ın varlığına inanıyor, sorulduğunda O’nun yaratıcı kudretini tanıdıklarını ifade ediyorlardı; fakat putlarını aracı tanrılar saydıkları için Allah’ı bırakıp putlara tapıyor, onlara sığınıyor, böylelikle şirk inancına sapıyorlardı. 

25. âyetteki “Bütün övgüler Allah’a mahsustur” ifadesi, Allah’tan başka hiçbir varlığa tanrılık sıfatı, işlevi ve kutsallığı yüklenemeyeceği, ibadet edilemeyeceği anlamını içermektedir. 

26. âyetten sûrenin sonuna kadar devam eden kısım, neden bütün övgülerin Allah’a mahsus olduğu sorusunun âdeta cevabı mahiyetindedir. Zira 26. âyete göre müşriklerin taptıkları putlar da dahil olmak üzere evrendeki her şey Allah’a aittir, O’nun mülküdür; her şey O’na muhtaçtır ve O’nun hiç kimseye, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, dolayısıyla yaratma ve yönetmesinde kayıtsız bir hürriyete sahiptir. 

27. âyette Allah’ın bilgisinin zenginliği ve sınırsızlığı, 

28-29. âyetlerde kudretinin mükemmelliği, kusursuz ve hikmetli yaratıcılığı özetlenmektedir. 

Kısaca 25. âyetteki “Bütün övgüler Allah’a mahsustur” hükmü, 27-29. âyetlerde şu üç öncüle dayandırılmıştır: 

a) Allah evrenin mutlak ve özgür yöneticisidir; 

b) O’nun, insan zihninin kuşatamayacağı derecede sınırsız ilmi vardır; 

c) Her şeyi kolaylıkla var eden, varlığını sürdüren veya varlığına son veren üstün kudretin sahibidir.

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Lokm%C3%A2n-suresi/3494/25-29-ayet-tefsiri

16 Ocak 2026 Cuma

31-Lokmân Suresi 23-24. Ayet Tefsiri

                 Eûzu billahi mineş şeytânirracîm 

                 Bismillahirrahmanirrahim

﴾23﴿

Kim de inkâr ederse artık onun inkârı seni üzmesin; çünkü onların dönüp gelecekleri yer yalnız bizim huzurumuzdur; yaptıklarının sonucunu kendilerine bildireceğiz; Allah kalplerin derinliklerindekini dahi çok iyi bilmektedir.

﴾24﴿

Onlara kısa bir süre hayatın nimetlerini tattırır, sonra da onları çok ağır bir azaba katlanmaya mecbur bırakırız.

                        Sadakallahul Azim

Tefsir

Resûlullah, muhataplarının İslâm davetini kabul ederek kurtuluşa ermelerini büyük bir arzuyla istiyor, bunun için canla başla çalışıyor, ancak onun bu iyi niyetine, yüksek insanî tavrına rağmen halkının önemli bir kısmı eski yanlış inançlarında direniyor, bu da onu son derece üzüyordu. İşte bu âyetlerde Allah Teâlâ resulünü teselli etmekte; inkârcılara da kalplerinin derinliklerindeki kin, öfke, düşmanlık gibi kötü duygu ve düşüncelere varıncaya kadar her türlü hallerini eksiksiz bildiğini haber vererek âkıbetleri konusunda onları uyarmaktadır.

Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 343

15 Ocak 2026 Perşembe

Miraç olan bir namaz örneği -Faruk Beşer

Namazla ilgili bir önceki yazının devamı:

.... aslında bütün ibadetler namazı dosdoğru tastamam kılmak içindir, merkezde namaz vardır.

Müminin dünya şartlarından sıyrılabileceği, öbür âlemin zamanına ve mekânına geçebileceği yegâne menfez namazdır.

Urve bin Zübeyr gibi bazı sahabenin namaz kılarken dünyaya ilişkin hiçbir şey hissetmemeleri, hatta onun kangren olmuş ayağının namaz kılarken kesilmesini bile duymaması bundandır. Çünkü miraçta yaşanan o mülaki olma, yani tabir caiz ise yüz yüze gelme anı, dünyada iken sadece namazda yaşanabilir.

İşte bu sebeple, böyle dosdoğru, Efendimizin ifadeleriyle, ihsan ile yani, Allah"ı görür gibi kılınan bir namaz müminin miracı olur. Kulu Allah"a yükseltir ve kul bu sayede Allah Rasulü Efendimizin (sa) Miraç"ta yaşadığı hallere benzer duyguları namazda yaşayabilir.

Ama bu elbette hemen olabilecek bir şey değildir. İnsanın dikkatine, ihlasına ve kendisini toparlamasına göre bir ayda, bir yılda ve belki de bir ömürde olabilecek bir şeydir. Ömür boyu namaz kılmakla beraber bu hal hiç yaşanmayabilir de. Çünkü ödenmesi gereken bir borç gibi düşünülüp, aradan çıkarılmak istenen bir namaz elbette bu hali sağlayamaz. Aksine dostla mülaki olmak, yani O"nunla adeta yüz yüze gelmek için, bütün maddi ve manevi hazırlıkları yaptıktan sonra huşû" ve hudû" ile yani hem bedenin hem de kalbin hazır ve boyun eğmiş olmasıyla yaşanabilir.

Urve b. Zübeyr"in bütün Tabakat kitaplarında ittifakla anlattıkları hikâyesi şöyledir:....

...Bırakın beni, namaza durayım, tam namaza daldığımı ve secdede hareketsiz hale geldiğimi gördüğünüzde ben artık dünyada değilim, istediğinizi yapın, dedi.

Doktor bekledi, secdeye gittiğinde testereyi alıp ayağını kesti. Urve"nin sesi bile çıkmadı. Hatta o, secdede şöyle diyordu:

"Lailahe illellah! Rab olarak Allah"tan razıyım, din olarak İslam"dan razıyım, rasul ve nebi olarak Muhammed"den razıyım…"

Böylece kendinden geçti ve ayağını kesilmesine sesi bile çıkmadı.

Kendisine geldiğinde, getirip ayağını ona gösterdiler. Kesik ayağına baktı ve şöyle dedi:

"Ey ayak! Allah"a yemin ederim ki, seninle bir harama yürümedim. Seninle geceleri ne kadar ayakta durup namaz kıldığımı da Allah biliyor".

Sahabeden biri ona:

"Urve, sana müjdeler olsun! Bedeninden bir parça senden önce cennete gitti", deyince Urve:

"Vallahi, kimse bana bundan daha güzel bir sözle taziye veremezdi", dedi.

İşte namaz müminin böyle miracı olur. Yeter ki dosdoğru kılınsın.


Yazının tamamı için:
http://www.yenisafak.com/yazarlar/faruk_beser/mirac-olan-bir-namaz-ornegi-38784

Namaz nasıl mirac olur?-Faruk Beşer

Namazla ilgili bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim:

...Beş vakit namaz işte bu buluşmada verilen hediyeler arasındadır. Bu sebeple, namaz müminin miracıdır, denmiştir. Yani Efendimizin Miraçla yaşadığı manevi yükselmeye benzer bir yükselmeyi, müminler de namazla yaşayabilirler. Bu nasıl olur, İmam Rabbanî''den esinlenerek anlatalım:

İnsanoğlu bu dünya gözüyle Allah''ı göremez. Çünkü burada yaratılan gözün kapasitesi Allah''ı görebilmek için yeterli değildir. Allah Nur''dur ve bizim gözümüz nurun, yani ışığın belli bir gücü aşan miktarına tahammül edemez. Ses duyma kapasitemiz de böyledir. Belli frekansın üzerini duyamayız.

Cennete girecek olan müminlerin diğer duyuları gibi göz kapasiteleri de orada yeterli hale getirilecek ve bu sayede mümin Allah''ı bizzat görecektir. Bunun için Hz. Musa dünyada Allah''ı görmek istediğinde buna muvaffak olamamıştır ve kendisine buna güç yetiremeyeceği bildirilmiştir.

...İşte o buluşmanın meyvesi namazdır. Bununla Allah (cc), Rasulü''ne sanki şöyle demek istemiştir: Seni miraç ile böyle bir dereceye yükselttim, sana tabi olanlar da bunu ancak namaz ile başarabileceklerdir.

İmam Rabbanî der ki, namaz ibadetlerin özü, bütün ibadetlerden bir parça kendisinde bulunduran cami, yani toplayıcı bir ibadettir. İnsanın Allah''a en çok yaklaştığı andır. Bu sebeple Efendimiz (sa) ''Kulun Allah''a en yakın olduğu an secdede olduğu andır'' der. Namazın hepsine birden de secde denir. O halde namazın tamamı kulun Allah''la beraber olduğu anlardır. Yeter ki kul, şekil şartlarına da riayet ederek, Allah''ı görür gibi, huşû ile namaz kılsın.

İnsanın bazen Allah''ı (cc) çok yakından hissetmesi, böylece ürpermesi, cezbeye kapılması, titremesi, bazı haller ve renkler müşahede etmesi mümkündür. Ama İmam Rabbanî''ye göre bu hallerin namaz dışında olanları yanıltıcıdır. Sadece namazda yaşananlar gerçek hissedişlerdir, gerçek cezbe ve yakınlaşmalardır. Çünkü insanın Allah''a en yakın olduğu an namazda olduğu andır. Bu sebeple ehli tarikin bazı vird ve ezkârı yaparlarken gösterdikleri cezbe halleri kandırmacadır, kendilerini aldatmadan ibarettir. Sadece namazdır ki, orada kul gerçekten dosdoğru kılıyorsa Allah''ı, görür gibi hissedebilir ve dünyadan tamamen çıkmış olabilir. Namazda böyle bir şey hissetmeyenlerin namaz dışındaki cezbeleri, yalancı hissedişlerdir.


Yazının tamamı için:
http://www.yenisafak.com/yazarlar/faruk_beser/namaz-nasil-mirac-olur-38748

***MİRAC HADİSESİ

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"
Bismillahirrahmanirrahim


Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden tertemiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullah'ın(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur. Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Ebu Talip’in ve Hatice Radıyallahü anhümâ validemizin vefatı ile çok hüzünlenen, müşriklerin üç yıl süren ablukası ve Tâiflilerin saldırıları karşısında daralan Allah Rasûlü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (ve mü’minler), bu mi’rac olayı ile çok muhteşem bir teselliye ve ihsan–ı İlâhîye nail olmuştur.

Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur'ân'da şöyle anlatılır:

“Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra Suresi, 1)

Miracın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâ'dan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle anlatılır:


“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm Suresi, 7-18.)

Miraç nasıl oldu?

Mirac, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.

Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın 
(Aleyhisselam) makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miracını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.

Bir rivayette Hz. İsa'nın 
(Aleyhisselam) doğduğu yer olan Betlaham'a uğradı, orada da iki rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü's-Sahra'nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraca yükseldi.

Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim 
(aleyhimüsselâm) gibi peygamberlerle görüştü.

Bundan Sonra Hz. Cebrail
(Aleyhisselam) ile birlikte imkân ile vücub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.

Hz. Cebrail 
(Aleyhisselam)'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa 
(Aleyhisselam)ile karşılaştı., “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu.

Hz. Musa'nın 
(Aleyhisselam), “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.

Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail'in 
(Aleyhisselam) rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke'ye döndü.

Sabah olunca Kabe'nin yanında Mekkelilere Miracı anlattı. Onlar Peygamberimizden 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam de onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.

Ama yine de Peygamberimizden 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üst üste Miraca çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradığını anlatınca Kureyşliler, “Bir ayda gidilebilen bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir?” diye itiraz ettiler, ardından da Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar, “Mescid-i Aksâ'yı bize anlatır mısın?” diye Peygamberimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) soru yönelttiler.

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı:
“Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü'l-Makdis'i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, ‘Beytü'l-Makdis'in kaç kapısı var?’ diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü'l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım.”

Bunun üzerine müşrikler:
“Vallahi dosdoğru tarif ettin” dediler, ama yine de iman etmediler.

O esnada Hz. Ebû Bekir ra çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir 
(radıyallahu anh), “Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız şeksiz şüphesiz doğrudur” diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir “Sıddîk, tereddütsüz inanan” ünvanını aldı.

MİRAC’IN MANEVî HEDİYELERİ

1) Beş vakit farz namaz. 

2) “Âmenerrasûlü” diye bilinen âyetler. Bakara Sûresi’nin 285 ve 286. ayetleri.

3) İsra Suresi’nin 22-39. ayetlerinde bahsedilen 12 İslâm prensibi.

4) Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve Cennet’e girecekleri müjdesi.

5) İyi amele niyetlenen kişiye -onu yapamasa bile- bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı, fakat kötü amele niyetlenen kişiye -onu yapmadığı müddetçe- hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesi.

Bir diğer hediye de, Mi’rac Gecesi Allah ile karşılıklı selâmlaşma ve sohbetlerinden bazı sözleri getirmiştir ki Et-Tahiyyâtü diye bütün namazlarda teşehhütte okunuyor. Böylece Miraç’ta Allah ve Resulü arasındaki o kutlu konuşma hatırlanıyor.

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"


Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

İsra ve Miraç


Yüce Allah son peygambere, kendisini destekleyen yakınlarının vefatı ve Tâifliler’in eziyetlerinin ardından, manevi âlemlere seyahat etme mazhariyetini lutfetti. Bir gece Hz. Peygamber Cebrâil eşliğinde Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürüldü; oradan da yine Cebrail ile birlikte Sidretü’l-müntehâ adı verilen yüce makama yükseltildi. Bundan sonra Hz. Peygamber zaman ve mekân sözkonusu olmaksızın Yüce Allah’ın huzuruna çıkartıldı. Bu mucize ile İslam’ın, on yıldan beri mahsur kaldığı Mekke şehrinden çıkıp uzak mekânlara ve ülkelere yayılacağının işareti verilmekteydi. Çünkü Rasûl-i Ekrem bu manevi seyahatinde, kendi döneminde ve bugün mensupları bulunan veya bulunmayan diğer semavî dinlerin peygamberlerine imamlık yaparak namaz kıldırmıştı. “İsrâ ve mi‘rac” diye isimlendirilen seyahatin Mescid i Harâm’dan Mescid i Aksâ’ya kadar olan birinci kısmı (isrâ) bu adla nâzil olan on yedinci sûrenin ilk âyeti, mi‘rac ise Necm sûresinin ilk âyetleri (53/1-18), ayrıca birçok hadis rivayetiyle sabittir. Mi‘rac hadisesinin hicretten bir yıl önce Receb ayının 27. gecesi gerçekleştiği kabul edilmektedir.

Mi‘rac, Hz. Peygamber’in maneviyatını yükseltmiş, mü’minlerin imanını kuvvetlendirmiş, müşriklerin ise düşmanlıklarını arttırmıştır. Hz. Peygamber bu olayı Mekkeliler’e anlattığı zaman onlar gerçek dışı bulup inkar etmişler, Hz. Peygamber’e Kudüs ve Mekke’ye dönmekte olan bir kervanın yeri hakkında sorular sorup doğru cevap almalarına rağmen inkârlarını sürdürmüşlerdir. Müşrikler alaylı bir şekilde olayı Hz. Ebû Bekir’e de anlatıp onu zor durumda bırakmak istemişlerse de o: “Bu söylediklerinizi Muhammed mi anlatıyor? O söylüyorsa doğrudur” diyerek tasdik etmiş ve böylece “Sıddîk” lakabını almıştır. Bu gece beş vakit namaz farz kılınmış, Bakara sûresinin son ayetleri (el-Bakara 2/285-286) indirilmiş, Allah’a ortak koşmayanların affedileceği müjdesi verilmiştir. Bu gece ile ilgili olan İsrâ sûresinde emredilen şu prensipler İslâm’ın bazı hususlardaki temel yaklaşımını göstermesi bakımından önemlidir:

Allah’tan başkasına kulluk etmemek,
Ana-babaya iyi davranmak,
Akrabaya,yoksula, yolda kalmışa hakkını vermek,
Cimri olmamak ve israf etmemek,
Yoksulluk endişesi ile çocukları öldürmemek,
Fuhuş ve zinaya yaklaşmamak,
Cana kıymamak,
Yetim malına el uzatmamak,
Verilen sözü yerine getirmek (ahde vefa),
Ölçü ve tartıda doğruluğa dikkat etmek,
Hakkında bilgi sahibi olunmayan bir konunun peşine düşmemek
Yeryüzünde gurur ve kibirle yürümemek, büyüklük taslamamak (el-İsrâ 17/22-29).

***Miraç olayına nasıl bakmalıyız?-Faruk Beşer

...Dinde olanları inkâr etmekle, olmayanları dine eklemek arasında çok fark yoktur. Ve din akıldan önce nakle dayanır. Akıl naklin ve eşyanın, kısaca var olanın doğru anlaşılmasının aracıdır.

Müminler mucizeye inanırlar, Miraç olayı da bir mucizedir. Mucize bizim bildiğimiz ve tanıdığımız tabiat kanunlarını aşan, onlara bağlı kalmayan, Allah'ın peygamberlerine ikramı, harikulade olaylardır. Böyle olayları bilimsel yollarla yani fiziğin kanunlarıyla açıklamaya kalkışmak da, açıklayamadığını inkâr etmek kadar hatalıdır. Mucize söz konusu olunca mesele bir iman meselesi olur. Ve mümin Resulüllah'ın açıkça bildirdiklerine inanır. Bunlar ister Kur'an-ı Kerim'de bulunsun, ister o kendi sözleriyle anlatmış olsun fark etmez. Çünkü Kur'an-ı Kerim'i bize bildiren de odur.

Ateşin fizik kanunu yakmaktır, ama Allah'ın ona İbrahim'i yakma dediğinde onun serinlik olması bir mucizedir, bildiğimiz fizik kanunlarına aykırıdır.Mucizeleri bilimsel izahlarla anlamaya ve anlatmaya çalışmak, Allah'ın gücünü kendi yarattığı kanunlarla sınırlamak, O'nu da kendi yarattığı kanunlara mahkûm ve mecbur etmek demektir. Fizik dünyadaki kanunları yaratan, elbette zamanı geldiğinde o kanunlara aykırı şeyler de yaratabilir...

...İşte meseleye böyle bakamayan, kafaları ve düşünce mekanizmaları pozitivizmle malul MüslümanlarMiraç'ta cereyan eden pek çok olayı, böyle şeyler olamaz, zaten bunlar mütevatir haberlerle gelmemiştir diyerek inkâr ederler. Oysa biz Kur'an-ı Kerim'de ve sahih sünnette bir şeyden söz ediliyorsa ona iman ederiz, sonra onu anlamaya çalışırız. Ama anlayamamamız imanımıza zarar vermez.

Bilindiği gibi Miraç'ın iki aşaması vardır, birincisi Mescid-i Haram'dan, Mescid-i Aksâ'ya yolculuk/İsra, diğeri ise oradan Allah'a uruc/yükseliştir. Miraç da zaten merdiven gibi bir yükseltici demektir. Bu iki aşamalı seyr-i sülükün birincisi olan İsra Kur'an-ı Kerim'de açıkça anlatılır. İsra Suresi de ismini buradan almıştır. Dolayısıyla Miraç'ın İsra bölümünü inkâr küfürdür. İkinci aşama Miraç'tır. Miraç Kur'an-ı Kerim'de çok açık ifadelerle anlatılmaz. İsra Suresi'nin bazı ayetleri ve Necm Suresi'nin ilk on sekiz ayeti ona müteşabih, yani sembolik denilebilecek ifadelerle işaret eder. Miraç olayının teferruatını ise Resulüllah anlatır ve onun anlattıkları hemen bütün hadis kitaplarında mevcuttur. Zorunlu bilgi/tevatür ifade etmedikleri için bunları inkâr edene kâfir denmez ama sahih olmanın en üst seviyesinde bulundukları için inanmayan dalalete düşer, bidatçı olur...


Yazının tamamı için:

***Miraç rüyada mı gerçekleşti?-Faruk Beşer


Miraç olayı Mekke döneminde, Resulüllah'ın sıkıntılarla dolu Tâif seferi sonrasında gerçekleşti. Dolayısıyla 'Miraç'ın onun için bir teselli yönü vardır. Sanki; müşrikler sana inanmıyorlar, eza cefa ediyorlar ve sen bundan ileri derecede yoruldun. Şimdi gel biraz hasbihal edelim, bu yorgunlukların mükâfatını gör, yalnız olmadığını anlayıp ferahla ve dinlen denir gibidir. Gibidir, diyoruz, çünkü Allah zaten uzak bir yerde değildir, O'na gelmeler ya da gitmeler olmaz. O insana şah damarından daha yakındır. Bu sebeple bu tür müteşabih ifadeler, olayın beşerin idrak boyutuna indirgenmesi kabilinden sayılmalıdır.

...Miraç mucizesi, Resulüllah'ın Kur'an-ı Kerim dışında hissi/fiziki bir mucizesi yoktur diyenlere de bir cevaptır. Bunu sadece o yaşadı, muhatapları bunu görmedi ki bir mucize olsun diye düşünmek onu mucize olmaktan çıkarmaz. Sadece o gördü ama gördüklerini insanlara anlattı. Görmek bir bilgi aracı olduğu gibi duymak da öyledir. Kaldı ki, şöyle de düşünülebilir: “Miraç göktekiler için bir mucizedir. Yani Resulüllah nasıl yerdekilere Ay'ın yarılması mucizesini göstermişse göklerdekilere de Miraç mucizesini göstermiştir”.

Zamanı

'Miraç'ın Recep ayında gerçekleştiği kesin gibidir. Ancak ayın hangi gününde olduğu kesin değildir. Yirmi ikisi, yirmi yedisi, hatta onuncu günü diyenler vardır. İbn Recep "Bunların hiç birisi hakkında sahih bir rivayet yoktur" der. İmam Nevevî, kesin olmamakla beraber yirmi yedinci gecesini tercih eder. Demek ki, bu ayrıntı o kadar da önemli değildir. Önemli olan bu olayın bizzat kendisidir.

Zaten İsra'da 'bir gece' buyrulmuş olması gösteriyor ki, olayın zamanı hem belli değildir, hem de insanların bunu bilmeleri o kadar önemli değildir, o halde istenen de bu değildir.

Miraç mı Kadir Gecesi mi Daha büyüktür?

Mübarek gecelerin birbirine üstünlüğü meselesini tartışanlar olmuş, bazıları Miraç Gecesi'nin daha üstün olduğunu söylemişler. Çünkü o gece Resulüllah kulun varabileceği en yüksek noktaya çıkmıştır. Ama İbn Kayyim'a göre Miraç Resulüllah için en büyük gecedir, Kadir Gecesi ise onun ümmeti için öyledir. Çünkü Kadir Gecesi'nde Kur'an-ı Kerim indirilmiş ve onun insanlar için bin geceden hayırlı olduğu söylenmiştir. (Zâdü'l-Meâd).

Miraç bir Rüya Olayı mıdır?

İslam geleneğinin cumhur dediğimiz ana damarı, İsra Suresi'nin ilk ayetinde yer alan; “kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir” ifadesinden hem İsra'nın, hem de Miraç'ın ruh ve bedenle birlikte cereyan ettiğini söyler. Çünkü 'kul' demek olan 'abd' kelimesi sadece ruh, ya da sadece beden için kullanılmaz, ikisi birlikte olursa 'abd/kul' olmuş olur. Bunun böyle olmasının bir zorluğu da yoktur. Müşriklerin bu olaya inanmayıp onu imkânsız görmeleri de meselenin sadece bir rüya meselesi olmadığını gösterir. Çünkü rüya için imkânsızlık söz konusu olmaz. Ancak bu delil elbette imanı gerektiren kesin bir delil değildir. Ama Miraç rüya âleminde gerçekleşen bir olaydır, ya da sadece ruhun bir yükselişidir demenin bu kadar da bir delili yoktur. O halde olayın öyle mi böyle mi olduğuna inanmak imanın olmazsa olmaz bir rüknü değildir Kesin delilleri bulunmasa bile aklın tek başına halledemeyeceği konularda cumhurun dediğini kabul etmek her zaman en sağlam yoldur...


Yazının tamamı için:

***İsrâ ve Miraç ile ilgili son notlar, olanlar ve olmayanlar-Faruk Beşer


Bilindiği gibi İsrâ Suresi 'sübhân' kelimesiyle başlar.Sübhân, tesbih demektir. Tesbih, yani Allah'ı O'na yakışmayan vasıflardan ve niteliklerden uzak bilme, O'nu kendi isimleriyle ve olduğu gibi tanıma demek. Daha surenin ilk kelimesinde; sakın ha, böyle bir olay sebebiyle Allah'ı da kullar ya da yaratıklar gibi tasavvur etmeye kalkışmayın, O'nu yanlış bilmekten sakının denmiş gibidir. Bu durum ayrıca bu olayla ilgili ayetlerin 'müteşabih/çok anlamlı' ayetler olduğuna, anlaşılması için rast gele tevillere başvurmanın yanıltıcı, hatta saptırıcı olacağına, meselenin rasih/ilmi oturmuş âlimlere havale edilmesi gerektiğine de işaret eder. Eğer mesele cahillere kalırsa onlar, Kur'an-ı Kerim ifadesiyle, müteşabihlerin teviline tutunur ve fitne çıkarırlar.

Bir beşerin ulaştığı bu en yüksek noktada Resulüllah 'abd/kul' olma vasfıyla anılır. Demek ki, beşerin çıkabileceği en yüksek derece ve en yüce makam O'na kul olmaktır. Bu seviyedeki bir kulluğa 'ubudiyet' denir.Ubudiyet, kulluğun ibadetten daha ileri bir teslimiyet ve aczini bilme safhasıdır. Bununla birlikte Resulüllah ilahlık dairesine geçmemiş ve bir kul olarak kalmıştır. Allah'ı hakkıyla tesbih onu da bu dairede bilmek ve onda ilahi vasıflar görmemekle olur.

Muhammed İkbal, insanlara Allah'ı anlatıp onların cehenneme gitmesini engellemeye çalışmanın zirvenin de zirvesi olduğunu söyler. Resulüllah'ın Miraç sebebiyle bunu yaşadığını anlatır. Allah ile mülaki olup cennete girdikten sonra, bu zevki bırakıp tekrar dünyaya dönerek kullarına O'nu anlatmaya çalışmasını bunun kanıtı sayar.

Bilindiği gibi Miraç'ın en önemli hediyesi namazdır. Bütün ibadetler yerde farz kılınmışken namaz gökte farz kılınmıştır. Bu sebeple kulun Allah'a en yakın olduğu an namazda ve özellikle de secdede olduğu andır. Yine bu sebeple, İmam Rabbanî'nin dediği gibi, Resulüllah (sa) Miraç'tan dünyaya döndükten sonra orada yaşadığı yakınlık halini en yoğun şekilde sadece namazda yaşamış ve sıkıntılı anlarında, “Bilal, kalk bir ezan oku da namaz kılıp rahatlayalım” buyurmuştur.

Yine bu sebeple kulun ubudiyet zirvesi, yani miracı namaz iledir. Resulüllah'ın yaşadığı hallerin küçük bir benzerini kul ancak namazda yaşayabilir ve namazla Allah'a yükselebilir. Yine İmam Rabbani'nin dediği gibi, Allah'ın en yakından hissedilip, elektriğe çarpılmış gibi cezbe hali yaşamanın sahih olanı sadece namazda olanıdır. Bunun dışındakiler yanıltıcı cezbelerdir, belki de yapmacıktır...

Surenin sadece birinci ayeti İsrâ olayından ve Mescidi Aksâ'dan söz ettikten sonra bir sayfayı aşan müteakip ayetler Yahudilere dikkat çeker. Sürekli fesat çıkaran bir kavim oluşlarına ve Mescid-i Aksa'nın bununla ilişkisine vurgu yapar. Aynı yerdeki bu ayetler İsrâ ayetinin kemiyet olarak on katıdır.

...Miraç Kutlamaları

Kaldı ki, Miraç için zaten özel bir ibadet yoktur. Ancak böyle bir olayı hatırlama maksadıyla bir araya gelmenin ve yukarıda bir kısmına işaret ettiğimiz ve surenin dikkat çektiği konularda, sağlam bilgiler edinmenin bir sakıncası olmamalıdır. Yeter ki, bu etkinlikleri Allah'ı, Resulüllah'ı ve O'nun anlatmak için bir fırsattan ibaret görmüş olalım, yeni bir ibadet haline getirmeyelim...



***EHL-İ SÜNNETE GÖRE İSRA VE Mİ'RAÇ

“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Bismillahirrahmanirrahim


Biz Ümmet-i Muhammed’e Rabbimizin (Celle celaluhu) verdiği en büyük onurlardan birisi de, bizzat Resulullah efendimizin(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Rabbimizin huzuruna kadar yükseltilmesidir ki, adına mübarek kitabımız Kuran-ı Kerim’de İsra Suresi mevcuttur.
 İsra; “gece yürüyüşü” demektir. Yani Mirac gecesi, sevgili peygamberimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke’deki Kabe’den alınarak, Mescid-i Aksa’ya, Burak’la, Hz.Cebrail’in (Aleyhisselam) refakatinde götürülmesidir ki; bu kısım bizzat Kuran'da anlatılmıştır. Şüphesiz, kati doğru bir bilgidir. Mescid-i Aksa’dan sonraki kısım, yani göğe yükseltilme olayı olan Mirac ise Resulullah’ın (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) anlattığı hadis-i şeriflerde mevcut olduğu için her Müslüman’ın bu olaya başından sonuna kadar inanması gerekir. Zaman zaman müminlerin tertemiz dimağlarını bulandırmak için ileri geri konuşanların olduğunu esefle görmekteyiz. Acaba bu tarz yorum ve kanaat sahipleri Hz. Ebubekir'e (radıyallahu anh) ve Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne yüzle bakacaklar yarın huzur-u ilahi’de? Bazı kişiler bugün çıkıp mirac olayı rüyada olmuştur diyorlar bunu anlamak hiçte zor değil; bir rüya olsaydı müşrikler bu kadar karşı çıkarlar mıydı? Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)bedeni ile gittiğini söylediği için itiraz ediyorlardı sonuçta herkes rüyada her yere gidebilir buna şaşırmak ve itiraz etmek mümkün mü?

Miraç olayının öncesine gidelim ...

Mekke ahâlîsî îmân etmiyor, Müslümanlara çok sıkıntı veriyordu. İşkenceye başlamış, işi azdırmışlardı. Resûlullah Efendimiz 

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), çok üzüldü. Hicretten bir yıl önce, elliiki yaşında idi. Zeyd bin Hârise'yi alarak Tâif'e gitti. Tâif halkına bir ay nasîhat eyledi. Hiç kimse îman etmedi. Ümitsiz, üzüntülü, yorgun geri dönerken, Tâif halkı, çocuklara taşlattılar. Mübârek bacakları yaralandı. Hazret-i Zeyd'in (radıyallahu anh) başı kan içinde kaldı. Çok sıcak bir saatte, yol kenarında, bitkin hâlde bir müddet istirahat edip, yaralarını, kanlarını sildiler. Mekke'ye yürüdüler. Karanlıkta şehre girdiler...

Birkaç ay, Mekke'de çok sıkıntılı geçti. Her taraf düşman idi. Gidecek bir yer yoktu. Doğruca amcası Ebû Talib'in kızı Ümm-i Hâni'nin Ebû Tâlib Mahallesinde bulunan evine geldi. Ümm-i Hânî, Resûlullahı içeri alıp, bir hasır, leğen, ibrik verdi.

Resûlullah 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmaya af dilemeye, kulların îmâna gelmesi, saâdete kavuşmaları için duâya başladı. Çok yorgun, aç, üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.

O ânda, Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma; "Sevgili Peygamberimi çok üzdüm. Mübârek bedenini, nâzik kalbini çok incittim. Bu hâlde, yine bana yalvarıyor. Benden başka, hiçbir şey düşünmüyor. Git! Habîbimi getir! Cennetimi, Cehennemimi göster. O'na ve O'nu sevenlere hazırladığım ni'metleri görsün... O'nu ben teselli edeceğim. O'nun nâzik kalbinin yaralarını ben gidereceğim" buyurdu...

Cebrâil aleyhisselâm hemen gelerek "Rabbin Seni kendine davet ediyor. Lütfen kalk. Buyur, gidelim" dedi... Burak adındaki beyaz hayvana binip, bir anda Kudüs'te, Mescid-i Aksâ'ya geldiler. Sonra, oradan çıkıp bilinmeyen bir mi'râc ile, bir ânda, yedi kat gökleri geçtiler. Cebrâil aleyhisselâm Sidre'de kaldı...

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Cenneti, Cehennemi, sayısız şeyleri görüp; anlaşılamayan, anlatılamayan şekilde Allahü teâlânın dilediği yüksekliklere ulaştı. Mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vâsıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Hiçbir mahlûkun bilemeyeceği, anlayamayacağı ni'metlere kavuşup, bir anda, Kudüs'e ve oradan Mekke-i mükerremeye, Ümm-i Hânî'nin evine geldi...

Sabah olunca, Kâbe yanına gidip mi'râcını anlattı. İşiten kâfirler alay etti. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vazgeçti...

 Kâfirlerden birkaçı hemen Ebû Bekir'in 
(radıyallahu anh) evine geldi. Çünkü, onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccâr olduğunu biliyorlardı. Dediler ki:

- Ey Ebâ Bekir! Sen çok defa Kudüs'e gittin geldin. İyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer?

- İyi biliyorum. Bir aydan fazla.

Kâfirler bu söze sevindi. "Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur" dediler. Gülerek, alay ederek ve hazret-i Ebû Bekir'in 
(radıyallahu anh) de kendi kafalarında olduğuna sevinerek:

- Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor. Artık iyice sapıttı!

Hazret-i Ebû Bekir 
(radıyallahu anh), Resûlullahın(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mübarek adını işitince, hiç tereddüt etmeden;

- Eğer O söyledi ise, inandım. Bir ânda gidip gelmiştir! dedi...

Kâfirler neye uğradıklarını anlayamadı. Önlerine bakıp gidiyor: "Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekir'e sihir yapmış" diyorlardı.

Hazret-i Ebû Bekir 
(radıyallahu anh) hemen giyinip, Resûlullahın (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle şöyle dedi:

- Yâ Resûlallah! Mi'râcınız mübârek olsun! Allah'a sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Senin her sözün doğrudur, inandım. Canım sana feda olsun!


Hz. Ebubekir’i 
(radıyallahu anh) “Sıddık” makamına yükselten şu muhteşem cevabı sadece o zamanın müşriklerine değil, sanki asırlar boyu hiç eksilmeyecek, sinsi ve çok yüzlü suratlara haykırırcasına diyordu ki; “Hz. Muhammed demişse, doğrudur, evet bir gecede Kabe’den Kudüs’e gidip gelmiştir. Siz ne zannediyorsunuz, bu ne ki, O (Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)) bize gökten vahiy geldiğini haber veriyor, biz de ‘amenna ve saddekna ya Resulallah’ diyoruz.” dedi. İşte, en üstün iman olan gaybi iman, Hz. Ebubekir (radıyallahu anh)de şekil ve vücud buluyor ve o günden sonra, kıyamete kadar Hz.Ebubekir’in lakabı “Sıddık” oluyordu. Demek ki Mirac, günümüzün sıddıklarını bulmak için, her yıl bıkmadan, usanmadan gönül kapılarımıza kadar geliyormuş.

Ehl-i Sünnet’e Göre İsra ve Mi’raç

Hz.Peygamber’in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) göklere yükseltilip,Arş’a ulaştırılarak Mi’rac yaptığına [yani bu olayın vaki olduğuna/meydana geldiğine ve mi’rac ile ilgili olan delillere] inanırız.Kim Mi’racı inkar eder ve konuyla ilgili ayetleri reddederse kafir olur. [Burada ki kafir olma,Mi’rac’ı inkar değil,Mi’rac’ öncesi gerçekleşen İsra’yı (gece yürüyüşünü) inkar edenler içindir.Çünkü İsra hakkında sarih ayet vardır.] Yine kim konuyla ilgili ayetleri ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Beyt’ül Makdis’e (Mescid-i Aksa) ulaştığını kabul eder fakat Mi’rac’ı [yani Rasulüllah’ın Beytü’l Makdis’ten (Mescid-i Aksa'dan) Arş’a yükselişini,cenneti/cehennemi görüşünü] inkar eder veya “Mi’rac olmuş mudur ? Olmamış mıdır ?,bilmiyorum” diyerek tereddüt ederse o kimse (kafir değil) bi’datçi (batıl,sapık) olur.

Mi’rac’ın hak olduğuna delil teşkil eden ayetler;


“Arkadaşın (Muhammed) ne sapıttı,ne de şaşırdı.” (Necm Suresi,2) ayetinden itibaren“Muhammed’in gözü şaşmadı ve o sınırı aşmadı” (Necm Suresi,17) ayetine kadar süren bölümdür.

Güvenilir kimselerin,İbn Mes’ud yoluyla Rasulüllah’tan senediyle (1 – Ebu’l Hasen 2 – Ebu Muhammed 3 – Ebu’l Kasım 4 – Ahmed b.Nasr en-Nesefi 5 – Ahmed b.Muhammed b.Musa el-Ammari 6 – Ebu Bekir b.İsmail el-Cürcani 7 – Muhammed b.el-Minhal 8 – Abdu’l Vahid b.Ziyad 9 – Kasım b.Abdu’r-Rahman 10 – İbn Mesud) birlikte haber verdiğine göre,O (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle demiştir ;


“Gökyüzüne çıkartıldığım gece İbrahim (Aleyhisselam)ı gördüm ve bir süre onunla yüz yüze konuştum.Kalkacağım sırada benden,ümmetime kendisinin selamını ulaştırmamı ve onlara,Cennetin güzel olduğunu ve bunun için hayır ve kulluk işlerinde yarışarak Allah’ın rızasını aramaları gerektiğini söylememi istedi.” ( el-Mu’cemu’l-Evsat,s.4170)

Açıklama

İsra kelimesi lügatta,yürümek anlamına gelir ve genelde gece yürüyüşü olarak kullanılır.

Dini kullanımda İsra kelimesi,Rasulüllah’ın (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mi’rac için Mescid-i Haram (Kabe)’den Beytü’l Makdis’e kadar yürütülmesi anlamına gelir.Nitekim bu hadise (sarih,açık,net bir şekilde) Kur’an ayetiyle sabit olup,bunu inkar eden kafir olur.

İsra ile ilgili ayet şöyledir ; “Eksiklikten uzaktır. O Allah ki geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan,çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü.Ona ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye.” (İsra Suresi,1)

Mir’ac kelimesi lügatte,çıkma ve yükselme aracı anlamına gelir.
Hz.Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimizin göğe yükselmesini sağlayan bir araç olup keyfiyeti hakkında bilgimiz yoktur.Mi’rac kelimesi daha çok,İsra gecesi gerçekleştiren kutsal yolculuğunu,Beytü’l Makdis’ten (Mescid-i Aksa’dan) göklere kadar olan tarafını anlatır.

Mi’rac ile ilgili ayetler,İsra ile ilgili olan ayetler gibi açık ve net olmadığından Mi’rac’ı inkar eden kişi bi’dat ehl-i olsada, kafir olmaz.

Mirac-ı Mübin’in bizlere hatırlattığı bir başka şuur da, çevresi mübarek kılınmış Kudüs-Mescid-i Aksa şuurudur. Zira sevgili Peygamberimizin 
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İsra Gecesi direkt Kabe’den değil de, önce Kabe’ye yani Mescid-i Haram'a getirilişi, sonrada Mescid-i Aksa’ya getirilişi ve oradan Mirac’a yürüyüşü bize bir şey anlatmak ister. Üstelik, Mirac gecesi ümmete farz kılınan 5 vakit namazın, Hicret’ten 16-17 ay sonrasına kadar, Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya yönelerek kılınışını da doğru okumak gerekir. Bunlara benzer daha pek çok hadiseden de anlayabileceğimiz gibi, Mescid-i Aksa, her Müslüman için müstesna bir öneme ve değere sahip olmalıdır. İşte tam da burada, şunu herkes kendine sormalıdır “Benim için mescid-i Aksa nedir? O mübarek beldelerin bugünkü mahzun hali ve mükedder halkı beni ne kadar ve nasıl ilgilendirmelidir? Neler yapabilirim?” Her Mirac gecesinde buna benzer sualleri kendimize sormalıyız ki Mescid-i Aksa şuurumuz biraz daha gelişip artsın.


Ömer Döngeloğlu

"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim"

Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah(cc)’dandır.

EN DOĞRUSUNU ALLAH cc BİLİR

İsrâ Gecesi Namaz Nasıl Farz Kılındı?

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabb'il âlemin. Ve sallallahu ve selleme ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmaîn.


"Fethu'l-Bari" (Sahih-i Buhari Şerhi)
   
8. BÖLÜM NAMAZ

1. İsrâ Gecesi Namaz Nasıl Farz Kılındı?

İbn Abbâs şöyle demiştir: Ebu Süfyân, bana Herakleios ile olan konuşma­sını şu şekilde anlattı: "Hz. Peygamber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem bize namazı, doğru­luğu ve iffetli olmayı emretti."

349- Enes b. Mâlik, Ebu Zerr'in Hz. Peygamberin 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurduğunu anlattığını nakletmiştir: "Ben Mekke'deyken evimin tavanı açıldı ve Cebrail indi. Göğsümü yardı, sonra (kalbimi) zemzem suyu ile yıkadı. Daha sonra, hikmet ve iman dolu altın bir kap getirip içinde­kileri göğsüme boşalttı. En sonunda göğsümü kapadı.

Daha sonra etimden tutup beni yakın semaya doğru çıkardı. Yakın semaya geldiğim zaman, Cebrail semanın bekçisine 'Aç' dedi. Bekçi 'Kim o?' diye sordu. Melek 'Cebrail diye cevap verdi. Bu defa bekçi, Yanında biri var mı?' diye sordu. Cebrail, 'Evet, yanımda Muhammed var' diye yanıt verdi. Bekçi, 'ona vahiy verildi mi?' diye sordu. Cebrail, 'Evet' dedi. Bekçi kapıyı açınca yakın semanın üzerine çıktık. Birden karşıma oturan bir adam çıktı. Sağ ve sol tarafında karaltılar vardı. Sağına baktığı zaman gülümsüyor, soluna baktığı zaman ise ağlıyordu. (Bana) 'Hoş geldin salih Peygamber ve salih oğul' dedi. Cebrail'e 'Bu kim?' diye sordum. O da, 'Bu Adem'dir, sağındaki ve solundaki karal­tılar da, evlatlarının ruhudur. Sağında yer alanlar, cennet ehli, solunda yer alanlar ise, cehennem ehlidir. Sağına baktığı zaman gülümser, so­luna baktığı zaman ise ağlar' dedi. Sonra beni, ikinci semaya çıkardı. Bekçisine, 'Aç' dedi. O da, daha önceki bekçi gibi davrandı, sonra kapıyı açtı."

Enes bu olayı anlatmaya şu şekilde devam etti: "Ebu Zerr şöyle dedi: Hz. Peygamber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem Adem, Idris, Musa, Isa ve ibrahim peygamberleri gördüğünden bahsetti. Ancak, onların derecelerinden söz etmedi. Sadece Hz. Adem'i yakın semada, Hz. ibrahim'i ise, altıncı semada gördüğünü belirtti. Cebrail, Hz. Peygamberi aleyhisselam'ın yanına getirdi. Idris Peygamber ona, 'hoş geldin salih Peygamber, salih kardeş' dedi. Cebrail'e 'bu kim?' diye sordum. O da, Bu Idris diye cevap verdi. Sonra Musa Peygamber'in yanına geldim. O da, 'Hoş geldin, salih Peygamber, salih kardeş dedi. Cebrail'e, 'Bu kim?' diye sordum, o da, 'Musa' dîye cevap verdi. Sonra Isa Peygamber'in yanına vardım. Bana, 'hoş geldin, salih Peygamber, salih kardeş' dedi. Cebrail'e 'Bu kim?' diye sordum, o da, 'İsa' diye ce­vap verdi. Nihayet ibrahim Peygamber'in yanına geldim. Bana, 'hoş geldin, salih Peygamber, salih oğul dedi. Cebrail e 'Bu kim?' diye sor­dum, o da İbrahim' diye cevap verdi"

İbn Şihâb, İbn Hazm kanalıyla îbn Abbâs ve Ebu Habbe'nin Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem Şöyle buyurduğunu söylediklerini nakletmiştir: "Sonra Cebrail, beni yukarı çıkardı. Nihayet öyle bir noktaya geldim ki, (kaza ve kaderi yazan) kalemlerin çıkardığı sesi duyuyordum."

İbn Hazm ile Enes b. Malik şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, ümmetime, na­mazı elli vakit olarak farz kıldı. Bu farz ile dönerken Musa peygam­berle karşılaştım. Bana 'Hak Teâlâ ümmetine neyi farz kıldı?' diye sordu. Ben de 'elli vakit namazı farz kıldı' dedim. Bunun üzerine 'Rabbine dön (ve bunu azaltmasını dile!) Zira, ümmetin buna güç yetiremez' dedi. Ben de gidip müracaatta bulundum. Bunun üzerine Rabbim yarı­sını indirdi. Tekrar Musa peygamber'e döndüm ve Yarısını indirdi' de­dim. Yine bana Rabbine dön (ve bunun azaltılmasını dile!) Zira, ümmetin buna güç yetiremez' dedi. Ben de gidip müracaatta bulundum. Rabbim yarısını daha indirdi. Tekrar Musa peygamber'e gittim. Yine Rabbine dön (ve bunun azaltılmasını dile!) Zira, ümmetin buna güç yetiremez' dedi. Bende Rabbim'e müracaatta bulundum. Nihayet Allah Teâlâ, 'Onlar beştir, aynı zaman da ellidir de. Benim katımda söz değişmez' buyurdu. Musa peygamber'e döndüm. Yine Rabbine dön (ve bunun azaltılmasını dile!) dedi. Ben de, 'Rabbimden utanır oldum' diye karşılık verdim.

Sonra Cebrail sidretü'l-müntehâ'ya kadar beni götürdü. Burayı bilmediğim renkler kaplamıştı. Daha sonra cennete girdirildim. Orada inciden gerdanlıklar vardı. Toprağı da misk idi."

Açıklama

(İsrâ Gecesi Namaz Nasıl Farz Kılındı?) İmam Buharı bu şekilde başlık at­mak suretiyle, miracın isrâ gecesinde gerçekleştiğini belirtmek istemiştir. Ancak bu konuda ihtilaf vardır. Anlatıldığına göre isrâ ile miraç, Hz. Peygamber'in uyanık olduğu bir sırada, aynı gecede gerçekleşmiştir. Ço­ğunluk nezdinde meşhur olan görüş de, budur. Beyt-i Makdis'e olan isrânın Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem uyanık halinde meydana geldiği konusunda İhtilaf olmaması gerekir. Çünkü Kur'an'ın zahiri bunu göstermektedir. Ayrıca Kureyş'liler bu olayı yalanlamışlardı. Eğer isrâ, rüyada gerçekleşmiş olsaydı, bu durumu, hatta bundan daha olağanüstü durumları yalanlamazlardı.

Namazın neden miraç gecesi farz kılındığının hikmeti şu şekilde izah edilir: Hz. Peygamber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem hikmet dolu zemzem suyuyla yıka­nınca hem zahiren hem de batınen arındırılmıştı. Namaz için de, mutlaka temiz­liğin olması gerekir. Hal böyle olunca Hz. Peygamber'in Sallallahü Aleyhi ve Sellem bu durumu, namazın farz kılınmasına uygun oldu. Ayrıca onun değerinin melei a'lâ'da ortaya çıkması ve burada bulunan melekler ile peygamberlere namaz kıldırması münasip oldu. Bir de Rabbine münacatta bulunması uygun oldu. Nitekim namaz kılan kişi Rabbine münacatta bulunuyor demektir.

İbn Abbâs'tan gelen hadisin bâb başlığı ile ilgisi: Hadise göre namaz, hic­retten önce Mekke döneminde farz kılınmıştır. Çünkü Ebu Süfyan Herakleios'la görüştüğü zamana kadar Hz. Peygamberle 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem hiç karşılaşmamıştı. Bu durumda, gerçekten Hz. Peygamber'in Sallallahü Aleyhi ve Sellem ona, bir takım hususları emreden konumunda olması mümkün değildir. İsrânın hicretten önce gerçekleştiği konusunda zaten ihtilaf yoktur. Dolayısıyla burada namazın ne zaman farz kılındığı belirtilmiştir. Bunun da, namazın ne şekilde farz kılındığı ile bir ilgisi yoktur. Fakat ondan önce meydana gelen hadiselerden biridir. Nitekim İmam Buhârî'nin buna benzer bir uygulaması "Vahiy Nasıl Başladı" başlığı al­tında geçmişti. Orada da, gayesiyle ilgili meseleleri zikretmişti. Bu şekilde, bu rivayetin bab başlığı ile uyumu ortaya çıkar.

"Evin tavanı açıldı" derken buradaki hikmet, meleğin gökyüzünden bir anda herhangi bir şeye iltifat etmeden aniden evin içine düşer gibi dalmasıdır. Böyle olmasının nedeni Cebrail'in Allah'a münacatta mübalağa etmek ve bu konudaki İsteğin daha önceden söz konusu olmayan bir şey olduğu hususunda bir uyarı olmasıydı. Bundaki sır ve hikmet İsraya bir giriş mahiyetinde olan Resûlullah'ın göğsünün yarılmasıyla yapılan hazırlık da olabilir. Sanki Me­lek, evin tavanının aniden açılması ve tekrar aniden kapanmasıyla, göğsünün yarılmasını gerçekleştirmeden önce Resulullah'a olan şefkati ve O'nu sakinleştir­meyi hedeflediğini göstermek istemişti.

(Göğsümü yardı); Kâdî Iyâz, burada bahsi geçen Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem göğsünün yarılma hadisesinin, küçükken süt annesi Halime'nin yanında olduğu sırada gerçekleştiği şekilde ileri sürülen görüşü tercih etmiştir. An­cak Süheylî buna itiraz ederek, Hz. Peygamber'in Sallallahü Aleyhi ve Sellem göğsünün iki defa açıldığını ifade etmiştir. Doğru olan da budur. "Kitâbu't-tevhîd' Tevhid Bölümünde Şüreyk'ten gelen hadisi açıklarken, bu meseleyi ayrıntılı bir şekilde ele alacağız. Burada özetle ifade edelim ki, göğsün ilk kez yarılması, olay sıra­sında kendisine "Bu, şeytanın sendeki payı" denen parçanın alınması için Hz. Peygamber'in Sallallahü Aleyhi ve Sellem hazır hale getirilmesi gayesine yönelikti. İkinci kez yarılması ise, o gecede gerçekleşecek buluşmaya hazır hale gelmesi İçindi.

(iman ve hikmetle) Nevevî şöyle demiştir: "Hikmetin tarifi hakkında birbi­riyle çelişen pek çok görüş vardır. Bize göre en isabetlisi şudur: Hikmet, Allah'ı bilmeye dair ne varsa hepsini kapsayan ilimdir. Tabiî bu ilimle birlikte kişinin, hakkı İyice öğrenip onunla amel edip, onun dışındakilere bulaşmaması, nefsini güzel özelliklerle süslemesi ve basiretli davranması da gerekir. Hikmetli kişi ise, bu vasıfları taşıyan kimsedir." Kur'ân'a da, hikmet denir. Çünkü Kur'an, bu anla­tılanları tamamen içerir. Aynı şekilde peygamberliğe de, hikmet denir. Bazen sadece İlim için, bazen sadece marifet İçin ve bazen de bunlara benzer şeyler için, hikmet lafzı kullanılır.

(aç) Bu ifade kapının kapalı olduğunu gösterir. İbnü'l-Müneyyir şöyle de­miştir: "Kapının kapalı olmasındaki hikmet, semanın kapısının ancak Hz. Pey­gamber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem için açıldığının kesin olarak bilinmesidir. Eğer Allah Resulü kapıyı açık bulsaydı, böyle bir mana ortaya çıkmazdı,"

(Cebrail' diye cevap verdi) Burada içeri girmek için izin isteyen kimsenin ne şekilde davranması gerektiğinin bir örneği vardır. Zira hadiste izin isteyen melek, başkalarıyla karıştırılmasın diye kendi ismini söylemiştir.

(kaza ve kaderi yazan) kalemlerin çıkardığı sesi duyuyordum) Hz. Peygam­ber 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem kalemlerin yazarken çıkardığı sesi itmiştir. Burada melek­lerin Allah Teâlâ'nın takdir ettiği kaza ve kaderi yazdıkları kasdedilmiştir.

İbnü'l-Müneyyir, Hz. Peygamber'in 
Sallallahü Aleyhi ve Sellem namaz beş vakte in­dikten sonra kendisinden tekrar Rabbi'ne müracaat etmesini isteyen Hz. Musa'ya 'Rabbimden utanır oldum' demesi hakkında çok güzel bir açıklama yapmıştır: Muhtemelen Allah Resulü namaz vakitlerinin beşer beşer azaltılmasına bakarak, namazın beş vakit haline gelmesinden sonra yeni bir tahfif istemesi, namazın kalkması anlamına geldiği için utanmıştır."

(inciden gerdanlıklar) Bu ifade ile, cennette inciden yapılmış kolyeler ve gerdanlıkların bulunduğu kasdedilmiştir.

350- Müminlerin annesi Hz. Âişe'den şöyle nakledilmiştir: "Allah Teâlâ, hem ikamet halinde hem de seferîlikte, namazı ikişer rekat olarak farz kıldı. Seferilikteki hali aynen korundu, ancak ikamet halinde kılınan namaza ilave yapıldı.[86]

Açıklama

(Allah Teâlâ, hem ikamet halinde hem de seferîlikte, namazı ikişer rekat ola­rak farz kıldı) Kanaatime göre akşam namazı hariç diğer namazlar isrâ gecesi, ikişer ikişer farz kılındı. Daha sonra hicretin akabinde sabah namazı hariç diğer namazlara ilave yapıldı. Nitekim bu hususta İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve Bey-hakî Şa'bî ve Mesrûk kanalıyla Hz. Âişe'den şu hadisi nakletmişlerdir: "İkamet ve seferîlikte kılınan namazlar ikişer rekat farz kılındı. Allah Resulü Medine'ye gelip rahat bir ortama kavuşunca, sabah ve akşam namazı hariç diğer namazlar ikişer rekat artırıldı. Sabah namazına, kıraatin uzun sürdüğü için, akşam namazına da, gündüzün vitri olduğu İçin ilave yapılmadı."

Sonra, namazların dört rekat farz oluşu yerleşince, daha önce nazil olan "Namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur [87] âyetine binaen seferîlikte, namazlar kısaltılmaya başlandı. İbnu'l-Esîr'in "Müsned Şerhinde, namazların hicre­tin dördüncü yılında kısaltılmaya başlandığını belirtmesi de, bunu destekler.

Bir grup âlim, isrâdan önce hakkındaki emrin belirleyici olmadığı gece na­mazı dışında farz namazın bulunmadığı kanaatindedir. Harbî, sabah ve akşamları iki rekat namazın farz olduğu görüşünü benimsemiştir. İmam Şafiî ise, bazı ilim ehli kimselerden şöyle nakletmiştir: "Gece namazı, farzdı. Sonra "Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun [88] âyeti ile neshedildi. Böylece gecenin bir bölümünü ihya etmek farz oldu. Daha sonra bu da, beş vakit namazla neshedildi." Muhammed b. Nasr el-Mervezî bu görüşü reddedip şunları söylemiştir: "Ayetin tamamı, 'Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun!' kısmının Medine'de nazil olduğunu gösterir. Zira âyetin devamında 'diğer bir kısmınızda Allah yolunda çarpışır' bö­lümü yer alır. Savaş, Mekke'de değil, Medine'de farz kılınmıştır. İsra olayı da savaştan önce Mekke'de vuku bulmuştur." Mervezî'nin itirazı pek yerinde değil­dir. Zira ayette yer alan ifadesi gelecek zamana dair bir ifadedir.

Dolayısıyla Allah Teâlâ bu âyetle, Müslümanların gelecekte maruz kalacaklarını bildiği bir meşakkatten önce yüklerini hafifletmek suretiyle onlara lütufta bulun­muştur. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

Sallallahu ve sellem ve ala seyyidina Muhammed ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve’l hamdüli’llahi rabbi’l âlemin.