30 Mart 2025 Pazar

***Riyâzü's Sâlihîn'in " HER AY ÜÇ GÜN ORUÇ TUTMAK " Bâbı-22-


Bu üç gün orucun en üstün olanı "eyyâm-ı bîz = aydınlık günler" denilen ayın 13, 14 ve 15. günlerinde tutulandır. 12, 13 ve 14. günlerdeki oruç daha üstündür denilmişse de meşhur olan doğru görüş birincisidir.

 Hadisler

1261. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi: 

Dostum sallallahu aleyhi ve selllem bana şu üç şeyi; her ay üç gün oruç tutmayı, iki rek'at kuşluk (duhâ) namazı kılmayı ve uyumadan önce vitir namazını edâ etmeyi tavsiye etti.

 Buhârî, Savm 60; Teheccüd 33; Müslim, Müsâfirîn 85. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 7; Nesâî, Sıyâm 81, Kıyâmü'l-leyl 28 

1267 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır. 

1262. Ebü'd-Derdâ radıyallahu anh şöyle dedi:

 Sevgilim sallallahu aleyhi ve sellem bana, yaşadığım sürece asla terketmeyeceğim üç şeyi; her ay üç gün oruç tutmayı, kuşluk namazını kılmayı ve uyumadan önce vitir namazını eda etmeyi tavsiye etti. 

Müslim, Müsâfirîn 86. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir

 1267 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.


1263. Abdullah İbni Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 "Her ay üç gün oruç tutmak, bütün seneyi oruçla geçirmek demektir." 

Buhârî, Savm 59 ; Müslim, Sıyâm 197. Ayrıca bk. Nesâî, Sıyâm 78, 82 

1267 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.


1264. Muâze el-Adeviyye'den rivayet edildiğine göre kendisi, Hz. Âişe'ye: 

- Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, her ay üç gün oruç tutar mıydı? diye sordu. Âişe: 

- Evet, dedi. Bu defa Muâze : 

- Ayın hangi günlerinde tutardı? diye sordum, diyor. Âişe: 

- Ayın hangi günlerinde tutacağına pek ehemmiyet vermezdi, cevabını verdi. 

Müslim, Sıyâm 194. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 70; Tirmizî, Savm 54; İbni Mâce, Sıyâm 29 

Muâze el-Adeviyye

Ümmü's-Sahbâ' diye bilinen Basralı bu hanım, sahâbîlerden Abdullah el-Adevî'nin kızıdır. Tâbiûn neslinin orta tabakasına mensup güvenilir bir kimsedir. Sünen sahipleri onun hadislerini rivayet etmişlerdir. Hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. 

Allah ona rahmet eylesin.

 1267 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.


1265. Ebû Zer radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

- "(Ey Ebû Zer!) Ayda üç gün oruç tutacağın zaman, on üç, on dört ve on beşinci günleri tut." 

Tirmizî, Savm 54. Ayrıca bk. Nesâî, Sıyâm 84

 1267 numaralı hadis ile birlikte açıklanacaktır.


1266. Katâde İbni Milhân radıyallahu anh şöyle dedi:

 Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize eyyâm-ı bîz'da, ayın on üç, on dört ve on beşinde oruç tutmayı emretti. 

Ebû Dâvûd, Savm 68. Ayrıca bk. Nesâî, Sıyâm 84; İbni Mâce, Sıyâm 29 

Katâde İbni Milhân 

Kays İbni Sa'lebe oğullarından olan Katâde, Hz. Peygamber'den iki hadis rivayet etmiştir. Kendisinden oğlu Abdülmelik ile Yezid İbni Abdullah rivayette bulunmuştur. Efendimiz onun yüzünü mübârek elleriyle sıvazlamıştır. Katâde çok yaşlandığı zaman bütün organları son derece yıprandığı halde yüzü tazeliğini korumuştur. Vefat edeceği zaman yanında bulunan Hıbbân İbnu Umeyr, Katâde'nin yüzünün, bir ayna gibi parladığını söylemiştir.

 Allah ondan razı olsun.

 Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.


1267. İbni Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

 Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazarda ve seferde eyyâm-ı bizı oruçsuz geçirmedi. 

Nesâî, Sıyâm 70 

Açıklamalar

 Her ay üç gün oruç tutmak, Peygamber Efendimiz'in çok oruç tutmak isteyenlere ısrarla yaptığı tavsiyeler arasındadır. Bununla ilgili bir hayli rivayet bulunmaktadır. Bu tavsiyelerin asıl gerekçesi, Üçüncü hadiste yer almaktadır: Her ay üç gün oruç tutmak, bütün seneyi oruçla geçirmek demektir. Bu, şevval orucu bölümünde (bk. 1257 hadis) işaret edildiği ve rakamlarla belirtildiği gibi bir iyiliğe on katı sevap verileceği müjdesinin tabii sonucudur.

 1141 numarada da geçmiş olan birinci hadiste Hz. Ebû Hüreyre; ikinci hadiste Ebü'd-Derdâ hazretleri; burada yer almamakla birlikte bir başka rivayette de Hz. Ebû Zer, hemen aynı ifadelerle Peygamber Efendimiz'in, kendilerine üç şeyi tavsiye ettiğini bildirmektedirler. Her üç rivayette de Resûlullah'ın ilk tavsiyesi, her ay üç gün oruç tutulmasıdır. Kuşluk ve vitir namazı ile ilgili diğer iki tavsiye de aynen tekrar edilmektedir.

 Ebû Hüreyre ve Ebû Zer hazretlerinin "halîlim = dostum" diye, Ebü'd-Derdâ'nın ise, "habîbim = sevgilim" diye nitelendirdikleri Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu üç sahâbîsinin fakir kimseler olduklarını dikkate alarak, onların haline en uygun ve onları mânevî bakımdan zengin kılacak olan oruç ve namaz tavsiyesinde bulunmuştur. Çünkü oruç ve namaz bedenî ibadetlerin en şereflisi ve en önde gelenidir. Farzlar dışında Allah rızâsı için yapılacak ibadetlerin en uygun sayısını ve zamanını da ilk iki hadiste bulmaktayız. Bunlar her ay üç gün oruç tutmak, her gün iki rek'at kuşluk namazı kılmak, özellikle uyuduktan sonra uyanmaları zor olan müslümanlar için de uyumadan önce vitir namazını kılıvermek. 

Bizim buradaki konumuz, her ay tutulması tavsiye edilen üç gün oruçtur. Nevevî merhum, konunun baş tarafına koyduğu açıklamada bu üç gün oruç için en uygun zamanın, eyyâm-ı bîz denilen her ayın 13, 14 ve 15. günleri olduğuna dikkat çekmektedir. Nitekim beşinci ve altıncı hadislerde görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz, bu üç günü oruçlu geçirmeyi açıkça tavsiye etmiştir. Yedinci hadiste ise, sefer ve hazar hâlinde Efendimiz'in eyyâm-ı bîzı hep oruçlu geçirdiği bildirilmektedir. Yani hem sözlü hem de fiilî sünnet, her ay tutulacak üç gün oruçun eyyâm-ı bîzda tutulması yönünde gerçekleşmiştir. Sadece dördüncü hadiste, Peygamber Efendimiz'in, bu üç günlük oruç için gün tayini yapmadan ayın evvelinde, ortasında veya sonunda tuttuğu bildirilmektedir. Bu rivayet, işi biraz daha kolaylaştırmakta ve söz konusu olan sevabın sadece eyyâm-ı bîzda tutulacak üç gün oruç için değil, ayın herhangi bir kesiminde tutulacak üç günlük oruç için de geçerli olduğu müjdesini vermektedir. 

Bir kere daha hatırlatalım ki, hadislerde söz konusu olan ay, kamerî aydır. Bizim kullanmakta olduğumuz milâdî senenin ayları değildir. Dolayısıyla günler de Kamerî aya ait günlerdir. Ona göre hesap edilmelidir.

 Hadislerden Öğrendiklerimiz 

1. Her ay üç gün oruç tutmak, bütün bir seneyi oruçlu geçirmek demektir. 

2. Her ay tutulacak üç gün orucun kamerî ayların on üç, on dört ve on beşinci günleri tutulması daha uygundur. 

3. Bu üç gün orucunun, kamerî ayın herhangi bir kısmında tutulması da mümkündür. 

4. İki rek'at kuşluk namazı kılmak ve uyumadan önce vitir namazını edâ etmek, Peygamber Efendimiz'in tavsiyeleri arasındadır. 

5. Hz. Peygamber'in tavsiyeleri ile fiilleri arasında tam bir uyum bulunmaktadır. O, ümmetine tavsiye ettiklerini kendisi de yapmış ve yaşamıştır.

26 Şubat 2025 Çarşamba

Allah'ın varlığını kabul etmeyenlere bir kaç bilimsel ve felsefi delil


1- Evrenin Bir Başlangıcı Vardır (Kozmolojik Delil)

 -Big Bang Teorisi (Büyük Patlama), evrenin yaklaşık 13.8 milyar yıl önce yoktan var olduğunu gösteriyor. Bilim, evrenin sonsuzdan beri var olmadığını, bir başlangıcı olduğunu kabul ediyor.

 SORU:
Bir şey yoktan var olamazsa, evren kendiliğinden nasıl var oldu?

Mantıklı Çıkarım:Evrenin bir başlangıcı varsa, onu başlatan bir ilk neden (yaratıcı) olmalıdır.
Bu yaratıcı, zamandan, mekândan ve maddeden bağımsız olmalıdır.

Bu özelliklere sahip varlık Allah’tır.

2- Evrenin Kusursuz Yasalarla Yönetilmesi (İnce Ayar Argümanı)

- Evrende sabit fizik kuralları var:Yerçekimi, ışık hızı, elektromanyetik kuvvet, atomun yapısı mükemmel bir denge içinde.

Eğer bu sabitler %0.0001 bile değişseydi, hayat mümkün olmazdı.

SORU:
Bu hassas dengeler tesadüfen mi oluştu?

Mantıklı Çıkarım: Tesadüfen oluşma ihtimali matematiksel olarak imkânsıza yakındır.
Bir düzen varsa, onu düzenleyen bir akıl olmalıdır.

Bu akıl, sonsuz ilme sahip olan Allah’tır.

3-Evrensel Ahlak ve İnsan Fıtratı (Ahlaki Delil)

- İnsanların çoğu ahlaki değerleri kabul eder:Örneğin, masum bir çocuğu öldürmek her toplumda yanlıştır.

Eğer Allah olmasaydı, iyi ve kötü sadece insanların keyfi kararları olurdu.

 SORU:
Ahlak neden her insanda ortak? Evrensel iyi ve kötüyü kim belirledi?

Mantıklı Çıkarım: Evrensel ahlak kuralları, üstün bir ahlaki otorite gerektirir.
Eğer Allah yoksa, ahlaki değerlerin objektif bir kaynağı olamaz.

Ahlakın kaynağı Allah’tır.

4- İki Tanrı Olsaydı Evrenin Düzeni Bozulurdu (Tevhid Delili)

- Eğer birden fazla Tanrı olsaydı: Biri “Güneş doğsun” derken, diğeri “Güneş doğmasın” dese ne olurdu?
Eğer biri insanı ölümsüz yapmak istese, diğeri ölüm vermek istese ne olurdu?

Mantıklı Çıkarım: İki mutlak güç bir arada olamaz. Çünkü biri diğerine üstün olursa, diğeri tanrı olamaz.
Evrenin kusursuz düzeni, tek bir iradenin eseri olduğunu gösterir.

"Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de fesada uğrardı." (Enbiya, 21:22)

5- "Allah’ı Kim Yarattı?" Sorusuna Cevap

Ateistler genellikle şöyle sorar: "Evrenin bir yaratıcıya ihtiyacı varsa, Allah’ı kim yarattı?"

Yanıt: Evren sonradan var olmuştur, bu yüzden bir yaratıcıya ihtiyaç duyar.
Ama Allah ezeli ve ebedidir, zamandan ve mekândan bağımsızdır.
Eğer her şeyin bir sebebi olsaydı, sonsuz bir döngü olurdu ve hiçbir şey var olamazdı.

Mantıklı Çıkarım: Mutlak bir başlangıç noktası olmalıdır.
Allah, her şeyin başlangıç sebebidir ve kendisi yaratılmamıştır.

6- İnsan Bilinci ve Ruh (Bilinç Delili)

 Beynimiz bir et parçası ama düşünebiliyor, karar verebiliyor, sevgi hissedebiliyoruz.

SORU:
Bilinç sadece kimyasal tepkimelerden mi ibaret?

Mantıklı Çıkarım: Maddi bir şey olan beyin, manevi kavramları nasıl üretiyor?
Bilincin sadece fiziksel değil, ruhsal bir boyutu da vardır.
Bu, insanın sadece maddeden ibaret olmadığını ve bir yaratıcı tarafından yaratıldığını gösterir.

Özetle: Allah’ın Varlığı ve Birliği Mantıken En Doğru Açıklamadır:

 1. Evrenin bir başlangıcı var, o halde bir yaratıcısı olmalı.
 2. Evrenin yasaları, akıllı bir düzenleyiciyi gösteriyor.
 3. Ahlaki değerler, mutlak bir otorite gerektirir.
 4. İki Tanrı olsaydı, düzen olmazdı.
5. Allah ezelidir, yaratılmaya ihtiyacı yoktur.
6. İnsan bilinci, yalnızca madde ile açıklanamaz.

Size Soru: Eğer gerçekten Allah yoksa, neden bu kadar çok delil O’nun varlığını gösteriyor?

25 Şubat 2025 Salı

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 263

Kişinin kendisini ancak O’na taparak kendisini önünde yerle bir etmesi

Allah’ın büyüklüğünü, gücünü, kudretini, azametini tanıdıkça kişinin kendisini ancak O’na taparak, yani secdeye vararak kendisini önünde yerle bir etmesi; ki bu farkındalığın tavana çıktığı bir andır!... Bütün gücü ve kudretiyle alemlerin Rabbine öyle bir yöneliyorsunuz ki; “Ben Sen’in ilmini düşündüm, şöyle bir inceledim, araştırdım; fezaya baktım, bulutlara vs...” Yeni doğan çocuğa baktın, yavrulayan bir canlıya ya da etrafınızdaki herhangi başka bir şeye... Etrafta hep Yüce Yaratıcının bilgi ve kudreti işliyor.

Farkındalığı ile varlıktan var ediciye aklederek o köprüyü kurmaya başladığında insan; Yüce Yaratıcının esirgeyişini...,Yüce Yaratıcının rahmetini...,Yüce Yaratıcının ilmini, kibriyasını, büyüklüğünü keşfettikçe; O’na sığınmak... O’na yakın olabilmek... O’na olan hayranlığını ifade edebilmek için yapabileceğimiz en güzel şeyin TAPMAK olduğunu anlıyorsunuz.

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1

24 Şubat 2025 Pazartesi

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 262

Akletmemek, Allah'ın nazarında en büyük suç

Akletmeyen kimseler, farkındalığını yok etmek için gözlerini kapatmış, ilgi duyduğu yemek, ilgi duyduğu şeyler, her ne ise zevk aldıkları, hayatın zahirine dair olan şeylerin dışındaki hiçbir şeye bakmaz, hiçbir şeye kulak vermez.. Onun haricinde eğlendiği ve zevk aldığı işte, hayatın o kısıtlı döngüsünde, o sarmalın dışında kendisini uyandıracak, farkındalığıyla ışık tutacak hiçbir şeye yönelmeyen bu kör, sağır tipler...

Cenab-ı Allah diyor ki; ‘’Benim katımda bunlardan daha beteri yok’’

En mücrim bunlar, en suçlu bunlar, en zalim bunlar! Akletmemek, Allah'ın nazarında en büyük suç ve bunları kalıcı bir Cehennem azabıyla cezalandırılacağını söylüyor Cenab-ı Hak. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

23 Şubat 2025 Pazar

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 261

Bir kimsenin akletme nimetini hoyratça tepip kullanmaması


İnsan, varlığın farkındalığa dönüşmesi gereken kısmını ihmal ederse, Yüce Yaratıcı’nın sisteminde cezalandırılıyor.

Bir kimsenin akletme nimetini hoyratça tepip kullanmayarak, hayatın hep sonlu döngüsü içerisinde kendisini harcaması, çok önemli bir suç!

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

22 Şubat 2025 Cumartesi

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 260

"Bir sorumluluğumuz yok!"

Bir şey çok küçük diye anlamsız olmaz! Kendimizi fezâdaki çok küçük bir gezegende ve gezegenin üzerindeki çok küçük bir varlık olarak düşünüp sonrasında da; “Rahat olalım arkadaşlar, bir anlamımız yok! Öylesine devineceğiz, tepineceğiz, bir şekilde yaşayacağız ve yine öyle anlamsız bir şekilde yok olacağız!

Dolayısıyla ‘bir sorumluluğumuz yok!”diye bizi sorumluluğa sevk eden düşüncelerden ve sorulardan kurtulamayız. Farkındalığımızı böyle öldürerek veya öldürmeye çalışarak kendimizi kandıramayız. Yaratıcı’nın oluşturduğu varlık sistemindeki farkındalığımızın sinir uçları dış dünyadan beslendikçe bizi rahatsız ediyor. Bu varlık içerisinde gördüğümüz her şeyden nem kapan bu akleden yanımız bize, Yaratıcı’ya karşı sorumluluğumuzu ve Kendisi’ni gündeme getiriyor.

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

21 Şubat 2025 Cuma

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 259

Varlık anlamsız olabilir mi?

Varlığın manasını nedir? Varlık anlamsız olabilir mi? Kendi içinde baktığımızda bir anlam bulamadık; çünkü tükeniyor, karşılıksız kalıyor.

O zaman ötede bir anlam ve karşılık olmalı dediğimiz zaman göklerin ve yerin yaradılışını tefekkür edip sonra Yaratıcı’ya yöneliriz: “Rabbimiz; Ey var eden Kudret, Sen bunları boş yere yaratmadın!.. Gökleri, yeri, bizi boş yere yaratmadın...” (Âl-i İmrân-191)

Dünya ölçeğindeki kahredici ve yok edici düşünceden, Âhiret ölçeğindeki kalıcı ve var edici düşünceye geçiş yapabiliriz ve ancak öyle bir farkındalıkla varlığımızı, üst düşünceye ve kalıcı bir varlığa dönüştürebiliriz. En önemlisi bunun arayışı içerisinde bir ufka sahip olabiliriz. Artık ondan sonra bizi ne Dünya ne de Dünyadakiler kandırmaz! Kandırmaz yani doyurmaz.

Artık farkındalığı oluşan bir insan beyni makro planda bir düşünceye geçer. Bu çok az insanın yöneldiği bir düşünce biçimi;

Gökler niçin var!

Yer ve yerin üzerindeki ben niçin varım? Eğer diyorsak ki BUNLAR ANLAMSIZ OLAMAZ...

O zaman anlamın peşine düşmüşüz ve Yaratıcı’ya anlam hususunda bize yol göstermesini istemişiz demek. Bu da hidâyet beklentisine dönüşüyor ve bu çok önemli bir basamak... Kişinin varlık temelinde bir düşünceye ve sonrasında önemli bir farkındalığa gelip bu farkındalıkla varlığın Sahibi’ne hidâyet talebi ile yönelmesi... Bu çok önemli bir aşama.

20 Şubat 2025 Perşembe

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 258


Akledilmemiş bir iman henüz kalbe inmemişse  

Sahabe-i Kiram İslam'a yol alırken nasıl bir süreç yaşadılar, nereden nereye ve nasıl araçlarla geldiler, ne tür engellerle karşılaştılar ve bu engelleri nasıl aştıklar?

Allah'ın Resulü sallallahu aleyhi ve sellemin doğduğu yer olan Mekke fazla kalabalık olmayan bir yerleşke ama yarımadanın merkezinde yer alıyor ve önemli bir merkez. Çünkü Kabe var, etrafında tavaf ederek ibadet ediyorlar ve orada putlar da var, bu putları da kutsal belliyorlar. 

Kaideler var, Allah azze ve cellenin haşa kızlarının yani meleklerin gelip bu kaidelere yerleştiklerine inanıyorlar. Yani “Biz yer açıyoruz, herhangi bir taşı oyuyoruz, bir kaide gibi koyuyoruz ve diyoruz ki Allah'ın kızları geldikleri zaman nerede buluşacağız onlarla nerede kontak kuracağız yerleri belli olsun gelsin bunun içerisine nüfuz etsinler ve onlar buna nüfuz ettikleri zaman biz de onlara bu kulluklarımızı sergileyelim”

Onlar Allah'ın kızları olmaları bakımından dönüp bunu Allah'a ulaştırsınlar; desinler ki “senin kulların sana tazimde bulunuyorlar bizi kızların olarak çok yüceltiler talepleri var kimisi evlat istiyor, kimisi savaştan muzafferiyet istiyor, kimisi develerinin korunmasını istiyor.

Böyle bir teoloji, bir inanç sistematiği var ve bunun içerisinde doğuyor sahabiler. Cahiliye dönemindeki çocuklar böyle doğuyor. Resûlullah 
sallallahu aleyhi ve sellem bir peygamber olarak Cenâb-ı Hâk tarafından gönderiliyor. Tabi bu bir oturmuş sistem, kuşaktan kuşağa devretmiş. 

Yani bir çocuk yukarı baktığı zaman atalarını, büyüklerini bu esas üzere görüyor. Bunun ne zararı var derseniz; bu bir bariyer teşkil ediyor. Ne kadar çok köklü bir inanışınız varsa, ne kadar soyunuzda bu böyle devam etmişse onlara ve babanıza duyduğunuz saygı eşliğinde size intikal etmiş bir inanç var. Dolayısıyla duygusallıkla karışık bir durum var.

 Eğer burada bir aykırı düşünce geliştirecekseniz, bu inanç sistemi ile alakalı olarak “bu bana yanlış geliyor”diyecekseniz karşınızda koca bir statiko var; atalar var, paşalar, cengaverler var, kahramanlar var, aykırı olabilmenin getirdiği korkunç bir müeyyide var, tehdit var doğası gereği! 

Dolayısıyla Allah azze ve cellenin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi gönderdiğinde bunca ağırlığın altından hangi güçle sıyrılıp kalkacaklar? İnsanda öyle bir güç olmalı ki önceki nesillerden birike birike üzerine binen bu batılı, bunun yanlış olduğunu söyleyecek. 

Akletmek böyle serinkanlı, nötr ortamda olan bir şey olmuyor çoğunlukla. Allah azze ve celle ortamda bir de karşı rüzgar oluşturuyor. Diyor ki bu karşı rüzgara rağmen doğru gördüğünü, doğru kavradığını sahiplenebilmelisin ve onu sahiplenip, kalkıp batıla batıl diyebilmelisin. Uğruna gerekirse canını vermelisin, malını vermelisin, yerinden yurdundan olmayı göze almalısın.

Sahabe Hz Cafer Necaşi’ye sesleniyor: “Ey Kral! Biz cahiliye kavmiydik. Biz putlara, taşlara tapardık şekillere suretlere resimlere tapardık. Böyle bir kimse idik. Allah bize bir peygamber gönderdi, kendisini tanıyoruz, mezhebini biliyoruz karakterini biliyoruz.”

Sahabe-i Kiram Allah azze ve celleyi biliyorlar; göklerin ve yerin yaratıcısının yüce arşın sahibinin Allah azze ve celle olduğunu biliyorlar. Biliyorlar ama Cenâb-ı Hâkk’a şirk koşuyorlar. 

Şeytan kişiye iki türlü yanaşır ya yok saydırmaya, Allah yoktur demeye çalıştırır ya da bakar ki kişi Cenâb-ı Hâkk’ı inkar etmeye yanaşmıyor o zaman ona Allah çoktur demeye çalıştırır.

Allah'ın Resulü onlara gelip Allah'tan gayrı bir ilah olmadığı gerçeğini hatırlattı, akletmelerini istedi. 

Peki nasıl akdedecekler? 

İnsan nasıl akledip; Var Eden İlahın tek bir ilah olması gerektiği sonucuna ulaşır? Ekstra ilave ilahların batıl olduklarını nasıl deşifre eder? Üstelik ortamda bu inanış yerleşik olduğu halde kabul görmüş olduğu halde.. Çünkü karşı bir direnç var; üstelik duygusal bir direnç.. Atalar dedeler var, tam içinde doğmuşsun.

Sahabe-i Kiram dediğimizde ağırlıklı olarak gençleri tasavvur etmeliyiz. O gözü kara gençler Mekke ortamındaki statükoya baş kaldırdılar “hayır”dediler.

İlk başlarda karşı cephe nasıl yaklaştı; “Biz babalarımızı nasıl bulduksa onların peşine gideriz. Bizim için önemli olan odur. Yani biz onların zürriyetinden geliyoruz, babalarımıza güvenmeyeceğiz de kime güveneceğiz? Onlar bize kötüsünü bırakır mı, bırakmaz.” İşte bu güven duygusu temeliyle yaklaştılar. Bu bir model. Cenâb-ı Hâk bunu reddetti. Bu yanlış modelle yol alamazsınız.

“Kesinlikle doğru olan atalarımın yoludur. Ben başka bir doğru aramam, onların dediğiyle karşı karşıya gelmem.” Buna “kişiye dayalı bir yaklaşım” diyoruz yani doğrularınızı yanlışlarınızı kişiye dayalı seçiyorsunuz. Bazı kimseleri beğenmişsiniz ya atanız, babanız olduğu için ya hocanız olduğu için ama onlar bir “kişi” sonuçta ve o ne derse ben onun dediğini doğruluyorum diyorsunuz. Denileni kritik etmeyi, ele almayı, belki yanlıştır demeyi, asla bunu aklınızdan geçirmiyorsunuz.

“O ne derse doğrudur, kabulümdür” diyorsan bunun adı sınırsız, kayıtsız, mutlak teslimiyet olur.

Peki bu yanlış modelin yerine neyi öğretti Allah'ın Resulü onlara? 

Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırıp, doğru düşünceyi nasıl sahiplenebilir, ona taraf olabilir ve ona artık varlığımızı adayabiliriz? Cenâb-ı Hâk dedi ki “De ki onlara kanıtınızı getirin” Bu yaklaşımın adı da “kanıta dayalılık” Cenâb-ı Hâk buna davet etti. Tüm Nebevi süreçlerde, hatta önceki peygamberler de dahil, insanlarda açmak istedikleri fırsat aralığı; kendi değerlendirmelerine, kendi akletmelerine, dolayısıyla bireysel sorumluluklarına onları yaklaştırabilmek, tabiri caizse kendileriyle yüzleştirebilmek.

Bunun en çarpıcı örneği Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin Medine'ye muallim olarak gönderdiği Musab bin Ümeyr radıyallahu anh. Hz Musab Medine'ye gitmiş, tabi çoğu kişi kendisinden haz etmiyor. Düşünsenize Irak'tan birisi gelmiş bir şeyler anlatıyor, milletin aklını çeliyor karıştırıyor. Memleketi birbirine katacak karıştıracak diye tehlike algılıyorlar. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh da orada, Medine’nin tanınmış, ağırlığı olan şahsiyetlerinden. Hz Musab’a tabi kötü kötü bakıyor. Hz Musab, Sa’d’ın yanına gitti “Hele bir otursan, beni bir dinlesen, söylediklerim hoşuna giderse kabul edersin, beğenmezsen ben zaten senden uzaklaşırım, hiç rahatsız etmem, ikna etme gibi bir derdim yok.” dedi. Bunun üzerine Sa’d dedi ki; “Sen insaflı bir şey söyledin. Madem ki benim değerlendirmeme bırakıyorsun, sadece paylaşmak istiyorsun, buyur paylaş.” İşte bu yöntem, kişinin kendine olan güveni kadar, iradesinin saygınlığı ve onun bunu değerlendirmesine açtığınız fırsat alanı. Ama farkettirmeden de onu önyargılarından sıyırıyorsunuz, kendisine duyduğu güven üzerinden sıyırıyorsunuz.

Batı’da yaşayanlar bilirler, Hristiyanlarla biraz yakınlaşıp Teslis inançlarını sorduğunuzda, çok masumca yaklaşsanız bile “orada dur” derler, “o işe biz girmeyiz.” Çünkü öğüdü Yuhanna’dan almışlardır. Çünkü kilisede Yuhanna der ki “Teslis çok gizemli bir şeydir, çok sırlıdır. Tanrı’nın insanlığa öğrettiği en büyük sır! Kurtuluşun anahtarı. Bu kadar gizemli olduğu için öyle herkesin aklı ermez, öyle üstün bir sır ki; akıl sır ermez!” Yani demek istiyor ki bu inancı kapsülünü bile açmadan löp diye yutuyorsun, o sana iyi geliyor. "Bir dünya başka kapsüller de var, onları değil de niye bunu alıyorum, bana yararı mı zarar mı verir içine bir bakayım", demek yok, hayır!

"O yüzden kiliseden çıktığınızda biri sizinle Teslis’i konuşalım derse konuşmayın. Çok zorda kalırsanız onu alın buraya getirin", diye öğütlüyor papaz. Böyle bir bariyer oluşturarak kendilerini korumaya alıyorlar. Paylaşıma kapalılar.

Usül şu, paylaşıma açık olup karşı taraf ile nötr duruma ineceksin; yukarıda oturarak olmaz. Yani diyeceksin ki “Belki ben yanlışım, belki sen doğrusun. Sen seninkileri bana anlat, ben de benimkileri sana anlatayım. Ben hazırım yani doğruyu görürsem ben öyle babamı atamı vs dikkate almam!"

Yeter ki kişi doğruyu öğrenmenin önündeki bariyerleri kaldırsın, gerçeği öğrenmeye adım atsın. Akletmedeki en önemli engelimiz bu çünkü. Düşman akletmenin önünü tıkayarak ancak sonuç alabiliyor.

Çocuklarının gün be gün Müslüman olduğunu gören Mekke uluları “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, yanlış!” dedi. Cenâb-ı Hâk ise onların iman esaslarını bize anlatmaktan hiçbir imtina etmiyor. Çünkü batılın hak üzerinde hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Hak nur; batıllar ise çoktur, karanlıktır, zulümat gibidir. Karanlıklar çok gelse bile aydınlığı hiç bastırabilir mi? Zifiri karanlık bir odada bile olsan ufacık bir mum yaktığınızda karanlık sağa sola kaçışır. Aydınlığa karşı mukavemeti yoktur. İlke bu; HAK GELİNCE BATIL KAYBOLUR.

Kafirler, müşrikler anladılar ki bütün geçiş noktası bilginin akışından kaynaklanıyor, bilgi akarsa önünü alamıyoruz, hemen Müslüman oluyorlar. Dolayısıyla “dinlemeyin, dinlerseniz kendinizden geçiyorsunuz ve atalarınızı inkar ediyorsunuz, başkalaşıyorsunuz. Tedbir alın, Mekke’ye gelmeyin, gelirseniz de kulaklarınızı tıkayın.” 

Bu kişilerden bazılarının kulaklarındaki tıkacı çıkarıp akletmeye fırsat açmaları Cenâb-ı Hâkk’ın hidayet etmesine yetiyor. “Gerçek ise eğer; elbette ki kabul ederim!” diyebilmek. Bunu kendinizde deneyin, kolay bir şey değil bu.

İman eden sahabilerin attığı önemli adım bu; batıl tarafta sırf ailem, atam var diye kalamam!

Hz Mus’ab ı dinleyince Hz Sa’d dedi ki “Vallahi hakkı söylüyorsun, ben buna daha ne diyeyim ki, doğru söyledin” İşte bu imanın parıltısının yüreğe düşmesi!

“Ya biz, ya siz dalalet üzereyiz. İki zıt şeyin ikisinin de doğru olması mümkün mü? Eğer hakkın arayışı içerisindeysek konuşalım, paylaşalım, atalarımızdan kalan yanlışa esir olmayalım.” Bu akletmenin önünü açmak demek.

Kişi 
yeter ki “Hakkı bilmek istiyorum. Bilir, öğrenirsem sahiplenirim, karşı rüzgarların hepsini göze alırım.” derse Allah o kişideki hayrı görür ve ona hidayet eder. Bir kimsede bu hayır var ise, Allah ona hakkı ulaştırır, duyurur.

Hollanda’da bir partinin başkan yardımcısı, İslam’a karşı çok şedit. “Bu yabancıları sürgün edip gönderelim, bu Müslümanlardan kurtulalım” diye o günkü Mekke’nin bugünkü halini yaşıyorlar. Gün be gün çocukların Müslüman olması onları çıldırtıyor. Başkan yardımcısı olan bu şahsiyet, bu iş böyle olmayacak diyerek kolları sıvıyor ve Kur’an’ı okuyup incelemeye kalkışıyor. Amacı “Bir kitap yazalım, gençliğin eline verelim, gençlerimiz bu kitabı okusun, İslam’ın nasıl yanlış olduğunu görsün de bu dertten kurtulalım.” Bunun üzerine kendisi yaz mevsiminde bir yere kapanıyor. İslam aleyhinde kitap yazacak., böylece Hollanda gençliğini böylesi bir karanlıktan kurtaracak, bu tehlikeyi izale edecek. 

Kapandığı yerden –kaç ay durduysa- tekrar kapılarını açıp dış dünyadaki kameralara merhaba dediğinde bu zatı muhterem eşhedü en la ilahe illallah diyerek Müslüman oluşunu ilan etti. Henüz genç yaşında ve şuan İslam tarihçisi olarak devam ediyor.

Kişi temelli yaklaşımdaysanız kişileri esas alırsınız, böylelerinin hep bir kişileri vardır.“Benim hocam falanca, doğrusuyla yanlışıyla benim kişim filanca” derler. Kişi temelli yaklaşımlar yanlış ihtiva etmeye müsaittir. Çünkü hiçbir kimse hatadan masum değildir.

“De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben, ne yaptığımı bilerek Allah’a çağırıyorum; ben ve bana uyanlar (bunu yapıyoruz). Allah’ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.” (Yusuf-108)

Yaratan ve yaşatan O. Her şeye gücü yeten, yüce arşın sahibi O. Hiçbir şey O’nun bilgisi dışında olmuyor. Bu yüzden O ancak BİR olabilir. Çünkü her şeye egemen. Hep yedirip, hiç yedirilmeyen. Her şeye tanık olan O.

Sümeyye radıyallahu anha bunu anladığında gözünde Ebu Cehilleri küçülttü, Mahzumileri, Haşimoğullarını, Mekke ulularını, atalarının gücünü küçülttü, Mekke oligarşisini, statikosunu gözünde miniminnacık kıldı. Hepimiz Allah’ın kullarıymışız diye, Allah azze ve celleyi tanımanın getirdiği kudret ile İslam’da bu uğurda ilk kanını veren insan oldu, bir kadın olarak hem de! Demek ki akledince bir insan köle de olsa fark etmiyor aynı güce geliyor, erkek olsa da kadın olsa da fark etmiyor aynı güce kavuşuyor.

“Sen ancak zikrin ardına düşen kimseyi uyarabilirsin.” (Yâ’sin-11)

Akletmedeki en temel prensip; sorumluluk sahibi bireyin kendisinde! “Benim yerime başkaları mı akledecek, ben onlara mı uyacağım? Niye? Benim fıtratımda akletmek yok mu, benim iradem yok mu?” diyebilmek..

Her birey gelirken nasıl tek başına emaneti yüklenip geldiyse; Allah’ın huzuruna da yine tek başına hesabını vermek üzere dönecek.

Allah beni yaratırken anneme babama sormadı ki; ben Rabbime şehadet ederken gidip anama babama danışayım! Sorumluluk kişinin kendisindedir; ben öğreneceğim, ben içselleştireceğim, Hakk’ı ben sahipleneceğim. Annem babam dediği için değil, burada doğduğum için değil..

Eğer sahabedeki akletmenin bir benzerini biz de yaşamak istiyorsak, gözümüzü yumduğumuzda şu soruya nasıl cevap verebildiğimizi düşünmeliyiz:

—Ben şu tarihte, Türkiye’de şu anneden Müslüman bir çocuk olarak doğmasaydım aynı tarihte Avrupa'da şu Hristiyan ortamda Hristiyan bir anne babadan da olsaydım, gelmişim 30 yaşıma veya gelmişim 25-40 yaşıma.. Ne durumda olurdum? Şu mühtediler gibi Hakkı aramış bulmuş, kendi dinini araştırıp batıl olduğunu görmüş, sonra öteye uzanmış İslam'ı araştırıp hidayete yol almış olur muydun yoksa ben şimdi orada teslis yapıyor, bir papaz efendimiz var böyle güzel kıyafetleri var cübbesi var, giyimi kuşamı güzel çok hümanist tavır içerisinde gülücükler dağıtıyor etrafa, zaten çocukken de o beni vaftiz yapmış kilisede büyümüşüm.. Bütün duygusal bağlantılar tamam. Onun haftalık sohbetine gidiyor, O ne derse onu dinliyor, iyi ki varsın, sen olmasan ben hidayeti bulamazdım, başkalarına kanardım.. Bu mu olurdu? Bu sorunun cevabını bugüne kadar yaşadıklarımız üzerinden verebiliriz ezbere değil..

“Ben oralarda 3 güne kalmaz o dinden çıkardım” diyorsanız bu güzel bir durum. Ama kendisi hiç araştırmamış, daha ben benimkini araştırmadım ki muhtemelen orayı da araştırmazdım öylece kalakalırdım çok talihsiz bir durum olurdu diyorsak eğer, o zaman biz Sahabe-i Kiramın içinde doğdukları topluma karşı Hakkı tanıma sürecinde Resûlullah’a kulak verirken yaptıkları şeyi henüz yapmaya başlamamış gibi oluruz. Körü körüne bir mukallid gibi kalırız. Eğer kişi dininin hak olduğuna dair, onun batıldan ayrımlarına dair hiçbir şey bilmiyorsa durumu son derece tehlikeli demektir. Akledilmemiş bir iman henüz kalbe inmemişse çok büyük bir tehlike.

Aklı Kullanmada Sahabe Efendilerimizin Usulü |
Hendek Müftülüğü-Akasya Dergah | 14.06.2023

19 Şubat 2025 Çarşamba

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 257

Farkındalığa varmışken onu sürdürebilmek, işin esas sırrı

Farkındalığımızı nasıl sağlayabiliriz? Sağlayınca nasıl sürdürebiliriz?


Allah Azze ve Celle bu süreci ve her şeyi de buna göre ayarlayıp tasarımı da buna göre yaptı ki bu süreçte bunu isteyen kimseler başarabilsinler diye.

Namazı, vakitli bir ibadet olarak aralıklara yerleştirmiş. Çünkü biz dışarı çıktıkça sürekli anestezik bir etkiye maruz kalıyoruz. Namaza geldikçe toparlanıyoruz. Namaz, Cenâb- ı Hakk’ın huzuruna çıkıp, ayetleri okuyup, tekrar bir ‘refresh’ olma hâli. Ama tabi bu, belli bir bilinçle ve namazın özüne uygun bir farkındalıkla ikame edildiği takdirde.. 

Farkındalığa varmışken onu sürdürebilmek, işin esas sırrı. O yüzden Cenâb-ı Hak: “Sonuç ancak sabredenlerin, sonuç ancak sebat edenlerin’’ diyor. 

Orada da bize yardımcı etkenler var. Cenâb-ı Hak süreci bile ona göre tasarlamış.

Cenâb-ı Hâk “Dünya hayatıyla yetinenler, dünya ile mutmain olanlar, onlar ayetlerimizden yana gaflet içerisindeler.” diyor. (Yunus Sûresi 7. Ayeti Kerîmeden alıntı)

Bizim farkındalık dediğimiz bu kelime aslında dinimizdeki en temel kavram: Gaflet! 

Farkında olmak isteyenler ile farkında olmak istemeyenler, diye insanlar ikiye ayrılır. Farkında olmak isteyenlerin yolu başkadır; o kalbi ile birlikte yol alır, artık onun gözü Hakk’ı görmeye, kulağı Hakk’ı duymaya yönelik bir seçiciliktedir.

Ama kalbiyle mesafeyi açanlar, kalbine sırtını dönenler, Kur’anın ifadesiyle hevâlarının ardına düşenler, özellikle de biri gelip kalbini harekete geçirirse ondan rahatsız olur. Siz onun içerisinde, onun istemediği bir organı harekete geçiriyorsunuz. Sürekli susturmaya çalıştığı bir organı harekete geçiriyorsunuz. Bu organ doğal bir ölümle harekete geçse canın sıkılır ve o zaman dersin ki;

-Bir an önce bu durumdan çıkmalıyız.

-Ölenle ölünmez. Hadi unutalım bu konuyu yoksa hayatımızın zevki ve tadı kaçacak!

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

18 Şubat 2025 Salı

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 256

Yalana değil gerçeğe odaklanalım

İrade ve gerçeğin kendisi, acı da olsa belli zorlukları da olsa güzel olan bir yalandan daha iyidir. İnsan hakikatin arayışı içerisinde olur. Hakikatin kendisi maalesef dünya hayatının sınırlı olduğudur. 


Yalana değil gerçeğe odaklanalım, biz yalanı tüketelim. Çünkü gerçeğin tükenmez cazibesi göz alıcı bir parıltıda, fark edebilirsen! 

Atın ölümü arpadan olsun, diye bir ifade var. Bunu vakti zamanında birisinden duyduğumda, anladım ki şeytanın da sloganları var. Ölümünün ve akibetinin vahim olmasını, kötü gerçekleşmesini önden satın almış. Bu çok kötü. Bu önden satın almalar kendini özellikle suda boğulmaya bırakmak gibidir. Bu önden satın almalar kişide farkındalığı baştan kaybettiriyor. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

17 Şubat 2025 Pazartesi

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 255

Cenâb-ı Hâkk “Farkına Varın!!!” der 

Cenâb-ı Hâkk’ı tanıyıp, takdir edip ve sevip, hayatı O’nun adına yaşayacakken; insanların çoğu zaman nankörlük edip, farkındalığını öldürüp, elinde olmayanlar üzerinden belki de suçlayarak anıyor O’nu:


—Ya işte biz gariban ailede doğduk. 

—Her şeyi kendimiz yaptık da bugünlere bile ancak gelebildik. 

—Ne ailelerde doğanlar var ama baksan onlara yine de “şuyum yok buyum yok” derler. 

Cenâb-ı Hâkk’ı suçlar bir durumdayız. Nimetleri yok saymak, bizi Cenâb-ı Hâkk’a karşı nankör kılıyor. 

-Kur’an-ı Kerîm’de nice ayette Cenâb-ı Hâkk “Farkına Varın!!!” der. 

Süreçte, Cenâb-ı Hâkk’ın bize olan nimetlerini hep azımsar bir KÖRLÜK İÇERİSİNDEYİZ. Bu, bizim farkındalığımız dediğimiz meselede, yanlış bir yolda olduğumuzun çok açık bir göstergesidir. Böyle bir körlüğü evlatlarımız bize karşı yapsa tepki koyarız, kızarız, harçlık da vermeyiz. Belki çalıştırırız. “Bir yerde çalışsın ki farkında varsın!” dediğimiz olur. 

Cenâb-ı Hâkk bize onu da yapıyor. Artık iyice körelmiş, böyle yaparsa bu körlük ile kapanıp gidecek olan farkındalığımızı açmak için yeri geliyor Allah azze ve celle de bizi uyarıyor. 

Allah azze ve celle kulundan kolay vazgeçmez. 

Dolayısıyla kuluna farkındalığını tekrardan kazandırmak için gerekirse bir tane tokat vurur. 

Bu da O’nun rahmetinin tezahürüdür. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

16 Şubat 2025 Pazar

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 254

Tanımadan, farkına varmadan bir kulluk bilincinden söz etmek

Cenâb-ı Hâkk’ın Kur’an-ı Kerîm’deki ve etrafımızdaki ayetlerini fark ederek ilmini, kudretini, esirgeyişini ve rahmetini görebildikçe Cenâb-ı Hâkk’ı tanırız. Tanıdıkça kudreti ve büyüklüğü karşısında sevgiye ve saygıya bürünürüz. Dolayısıyla tanımadan, farkına varmadan bir kulluk bilincinden söz etmek; hiç bilmediği, tanımadığı birine aşık olmasından bahsetmesi gibi bir şeydir. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

15 Şubat 2025 Cumartesi

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 253

Öğüt almak isteyenler için

Cenâb-ı Hâk Furkan Sûresi 62. Ayeti Kerîmede “Düşünüp öğüt almak ve şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardına getiren de O’dur” buyuruyor. Bakınız ifade çok özenle kurulmuş; öğüt almak isteyenler için.. 


Yani almak isteyenler alabiliyorlar! Peki almak istemeyenler? Etrafa yağmur gibi öğüt yağsa bile.., Ayet ayet öğütler yapsa bile, istemeyenlerin, ilgi duymayanların önüne kapanan bir dünya bu. 

Bütün mesele niyete bağlı. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

14 Şubat 2025 Cuma

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 252

Yüce Yaradan muazzam bir öç almış

Cenâb-ı Hâk Haşr Sûresi 19. Ayette diyor ki; “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu.”

Bu nasıl bir şey, kişinin kendisini unutması!!!

İman üzere olmayan, hayatı Yaratıcı’nın adına yaşamak gibi bir şuur üzere bulunmayan kimseler, Cenâb-ı Hâkk’ı unutmuş durumdalar. Bunlar aslında aynı anda da kendilerini unutmuş, unutmak üzere veya unutma sürecinde olan kimselerdir. Bir kişinin kendisini unutması, kendi yolculuğunu unutması kadar dramatik bir şey yok!

Yüce Yaradan muazzam bir öç almış.

“Allah aşkın, yüce, aziz olan ve intikam sahibidir!” (İbrahim Sûresi-47)

Kendisine değer vermeyen, O’nu göz ardı eden, umursamayan, böyle bir farkındalıktan uzaklaşmış kimselere kendilerini de unutturuyor.

https://www.youtube.com/live/_J05ca2WKoM?feature=share

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

13 Şubat 2025 Perşembe

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 251

Belli ki siz sevdiği kuluymuşsunuz

Bir insana hasta ziyaretinde bulununca ona “sen demek ki kötü bir şeyler yapmışsındır da başına bunlar geldi” gibi ifadeler değil de; “Allah azze ve cellenin sizi daha yüksek mertebelere çıkarmayı dilediği, günahlarınıza kefaret kılmayı dilediği, Allah Teala sevdiğiyle alışveriş yaparmış, belli ki siz sevdiği kuluymuşsunuz” biçiminde hüsnüzannımızı en üst mertebeden dile getirelim ki Allah azze ve celle olur ki bizim bu hüsnüzannımız üzere “Bak benim kullarım benim merhametimi bu kadar çok ümit ediyor” diye yanlışlarımızdan sarfınazar etsin. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR 

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

12 Şubat 2025 Çarşamba

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 250

Sıkıntının kimlere isabet ettiğine bakarak yorum yapmayı öğrenmeliyiz

Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem dedi ki; aynı azap kafirlere gelince helak edici, onları cezalandırıcı iken, Mü’minlere gelince Allah Teala bunu rahmet kıldı. 

Adı deprem, sel vs ne olursa olsun, öldürücü ya da hasta edici ne türden olursa olsun, iki yol var, ya Cenâb-ı Hâkk’a sırtını dönmüşlerin yolu (yanlış yoldan dönsünler diye) ya da Cenâb-ı Hâkk’ı tanımış ve O’na saygılı yaşamaya çalışanların yolu (onları aklamak paklamak için) 

Dolayısıyla azabın, sıkıntının kendisine bakarak değil; azabın, sıkıntının kimlere isabet ettiğine bakarak yorum yapmayı öğrenmeliyiz.  

Mü’mine isabet ettiğinde hüsnüzan ile hayırlı bir yorum yapmalıyız. Kafire isabet ettiğinde bir ceza olarak, helak edici olarak yorum yapmalıyız. Arada kalan münafık ve fasıkları bilmiyoruz, o da Allah’ın katında belli olur. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

11 Şubat 2025 Salı

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 249

Amansız düşman

Şeytan peygamberlerde bile ümidini kesmemiş, amansız bir düşman, o zaman bizleri bırakır mı? En ufak bir boşlukta bizi amansız yakalayacağını aklımızdan çıkarmamak gerek.  

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

10 Şubat 2025 Pazartesi

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 248

“Ya Rabbi gözüm batıyor”

Hz Eyyüb aleyhisselâm Cenâb-ı Hâkk’a çok ufak bir şekilde, hafifçene şekvasını iletiyor. Haya üzere  olduğunu anlıyoruz. Bizim buradan ders almamız lazım. Kulun en ufak bir göz batmasında bile “Ya Rabbi gözüm batıyor” diyerek Cenâb-ı Hâkk’a yönelmesi dua etmesi çok değerlidir. Hiç bir hastalığı O’ndan gayrı giderecek kudret yoktur. 

KUR’AN-I KERÎM’DE HZ EYYUB (a.s.)

(Dost Tv- Ramazan Geceleri Programı Ankara 5 Nisan 2023)

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

9 Şubat 2025 Pazar

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 247

Cenâb-ı Hâk çocukla elemin arasına girer

Çocukların ne günahı, ne kusuru olabilirdi ki çocuklara da musibetler geliyor, bir takım kazalara  uğrayabiliyorlar? sorusuna cevap vermek gerekir:

Allah Teala hakkındaki hüsnüzanımızı koruyarak, çocuk bu acıya maruz kalmıyor, çocuk bunu hiç hissetmiyor dememiz icap eder. 

Allah azze ve cellenin masum ve günahsız bu yavruya bu musibetteki acıyı asla yansıtmayacağını, bunu tamamen ebeveynin sınavı olduğunu düşünmeliyiz. 

Kim acı acı elem duyuyorsa dönüp kendine bakıp “ne yaptım ki?” diye soracak durumdadır. Henüz iradesi açılmamış bu yavrucağın elem duymasını beklemiyoruz. 

Cenâb-ı Hâk çocukla elemin arasına girer. Bunu doktorlar bile yapıyor, bir anestezi ile. 

Demekki acılar ile yaşadığımız elem doğrusal ve ayrılmaz bir ilişki içerisinde değiller, ayrılabiliyorlar. “Yok arkadaş, burada adil bir sistem işlemiyor, masum yavrular bile perişan oluyorlar, o zaman alemlerin Rabbi yok mu ki bu kadar adaletsiz bir süreç işliyor.” demeye hızlıca meyletmek, Allah azze ve celle hakkındaki hüsnüzannımızdan kolayca vazgeçmek anlamına gelir. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

8 Şubat 2025 Cumartesi

Uykuluyken namaz kılınmaz mı?


Peygamber Efendimiz (asm) uykulu iken namaz kılmamamızı; bu hâlde namaz kılan kişinin yanlışlık yapabileceğini, hatta Allah’tan bağışlanma dileyim derken belki de kendine beddua edebileceğini buyurmuştur.

Hz. Aişe R.anha)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurdu:

« إِذَا نَعَسَ أَحدُكُمْ وَهُوَ يُصَلِّي ، فَلْيَرْقُدْ حَتَّى يَذْهَبَ عَنْهُ النَّوْمُ ، فإِن أَحدَكم إِذَا صلَّى وهُو نَاعَسٌ لا يَدْرِي لعلَّهُ يذهَبُ يسْتَغْفِرُ فيَسُبُّ نَفْسَهُ »

“Sizden biriniz namaz kılarken uyku hali bastırırsa, kendisinden bu hal gidinceye kadar yatsın. Çünkü uykulu vaziyette namaz kılan kimse, belki de bilmeyerek, istiğfar edip Allah’tan bağışlanma dileyeceğim derken kendine söver, beddua eder.” (Buhârî, Vüdû 53; Müslim, Müsâfirîn 222.)

Geceleyin herkes derin uykudayken tatlı uykusunu bırakıp Allah’a ibadet etmek, nefsine söz dinletebilen yiğitlerin harcıdır. Zira uyku bir ihtiyaç olduğu kadar insanın en fazla haz duyduğu zaaflarından biridir. Bu lezzeti bırakıp Rabbinin rızasını kazanmak için onun huzuruna durma başarısını, ancak Allah’ın rızâsının her şeyin üstünde olduğunu bilen şuurlu insanlar gösterebilir.

Uyku, vücuttaki bazı faaliyetlerin durması halidir. Uykulu iken, düşünme, konuşma, hareket etme gibi faaliyetler durur; şuur hali kaybolur. Bu sebeple, insan uykulu halde yaptığı işlerden sorumlu tutulmaz. Allah’a karşı yapılan ibadetlerde tam bir uyanıklık ve şuurluluk aranır. Namaz bir dua, bir niyâz, bir yakarış, bir huzura varış ve nihayet Allah ile yüzyüze geliş ve onunla konuşmadır. Bütün bu üstün nitelikleri taşıdığı için, gönül ve kalp uyanıklığına olduğu kadar, vücudun zindeliğine, canlılık ve diriliğine de ihtiyaç vardır. Oysa uyku hali, -bir atasözümüzün çok güzel ifade ettiği gibi- küçük ölümdür. Ölüden, dirinin yapması gereken şeyleri beklemek söz konusu olamaz.

Uyuklama halindeki insan, ne söylediğinin farkında olmaz. Uykulu vaziyetteki konuşmalar da sayıklama kabul edilir. İnsan uyuklarken hayır yerine şer, iyi yerine kötü, güzel yerine çirkin şeyler söyleyebilir. Şayet namaz veya ibadet halinde ise, iyilik yerine kötülük, hayır yerine şer, dua yerine beddua temennisinde bulunabilir. İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz, uykulu halde namaz kılmayı, dua etmeyi uygun bulmamış, bilakis uyku hali geçecek kadar uyuduktan sonra ibadete devam edilmesini öğütlemiştir.

Özet olarak;

- Yorgun ve bitkin düşünceye kadar ibadet etmek, dinde hoş karşılanmamış, takvadan sayılmamıştır.

- Uykulu halde iken ibadet yapmak, özellikle namaz kılmak, dua etmek tavsiye edilmemiştir.

- İnsan gece veya gündüz, uykulu iken ibadet etmemeli, yatıp dinlendikten sonra ibadetine devam etmelidir.

- Uykulu iken insan ne söylediğini bilemez; dua edeceğim derken kendine beddua edebilir.

- İbadetler, gönül ve kalb uyanıklığı içinde ve vücudun zindelik ve dirilik halinde yapılmalıdır.

- İslâmiyet kolaylık dinidir. Her konuda olduğu gibi, ibadetler konusunda da orta yolu tutup haddi aşmamak, ölçülü olmak en güzel dindarlıktır. (bk. Riyazü’s-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Erkam Yay., Hadis No: 149, 1188)

7 Şubat 2025 Cuma

Müslümanım diyen ama ömrü boyunca hiç dua etmeyen hayatını istediği gibi yaşayanın durumu nedir?

Bir insan "Müslümanım" dediği hâlde ömrü boyunca hiç dua etmiyor ve hayatını tamamen kendi isteklerine göre yaşıyorsa, bu durum onun dinle olan bağının zayıf olduğunu gösterir. Dua, kul ile Allah arasındaki en önemli bağlantılardan biridir ve İslam’da büyük bir yere sahiptir.

Duasız Bir Müslüman Ne Durumdadır?

İmanın Zayıflığı: Dua, Allah’a olan bağlılığın bir göstergesidir. Hiç dua etmeyen bir kişi, Allah’a olan ihtiyacını ve kulluğunu yeterince hissetmiyor olabilir.

Tevazu Eksikliği: Dua, insanın Rabbine muhtaç olduğunu kabul etmesidir. Dua etmeyen kişi, kendini yeterli görerek Allah’a yönelmiyorsa, bu bir kibir belirtisi olabilir.

Gaflet İçinde Olmak: Hiç dua etmemek, kişinin dini değerlerden uzaklaşmış ve dünyaya fazlasıyla dalmış olduğunu gösterir. Allah’ı anmayan bir kalp, zamanla katılaşabilir.

İbadetleri Terk Etme Riski: Dua, ibadet şuurunu artıran bir etkendir. Dua etmeyen kişi, zamanla diğer ibadetleri de terk edebilir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Dua, ibadetin özüdür.” (Tirmizî, Deavât 1) buyurmuştur.

Bir başka hadisinde de "Dua, ibadettir." (Tirmizî, Tefsîr 40) diyerek, dua etmemenin bir ibadetten uzak kalmak anlamına geldiğini belirtmiştir.

Allah Teala, Kur’an’da şöyle buyurur:

“Bana dua edin, size icabet edeyim.” (Mü’min, 60)

Bu ayetten de anlaşılacağı gibi, dua etmeyen bir kişi, Allah’ın açıkça davet ettiği bir ibadeti terk etmiş olmaktadır.

Peki, Böyle Bir Müslümanın Ahiretteki Durumu Ne Olur?

İslam inancına göre, kişinin cennete veya cehenneme girmesi Allah’ın rahmetine, kişinin imanına ve amellerine bağlıdır. Hiç dua etmeyen ve hayatını tamamen kendi keyfine göre yaşayan biri:

Eğer İslam’ın temel şartlarını yerine getirmiyorsa (örneğin namaz, oruç, zekât, haram ve helal hassasiyeti yoksa), günahkâr olur.

Ama imanını koruyarak ölürse, günahlarına rağmen Allah dilerse onu affedebilir ya da bir süre cehennemde azap çektikten sonra cennete koyabilir.

Eğer bu kişi, zamanla Allah’ı inkâr eder ya da İslam’a tamamen sırt çevirirse, bu küfre düşmesine neden olabilir.

Sonuç

Müslüman olduğunu söyleyen bir kişi, Rabbine yönelmeli, dua etmeli ve Allah Teala’ya olan ihtiyacını hissetmelidir. Dua, insanın Rabbine yakınlaşmasını sağlayan büyük bir nimettir. Duasız bir hayat, susuz bir toprağa benzer; zamanla kuruyup çoraklaşabilir. Bu yüzden dua etmeyen birinin kendini gözden geçirmesi, Allah’la olan bağını güçlendirmesi gerekir.

👉 "Hiç dua etmedim, artık geç mi?" diye düşünen biri için cevap çok net: Hayır, asla geç değil! Allah’ın rahmeti sonsuzdur, yeter ki samimi bir şekilde O’na yönelin.

6 Şubat 2025 Perşembe

Resmi nikâh kıydıran kimse ayrıca dinî nikâh kıydırmalı mıdır?

İslam’a göre nikâh, evlenme ehliyetine sahip ve aralarında evlenmelerine dinî açıdan bir engel bulunmayan kadın ile erkeğin (veya vekillerinin) şahitler huzurunda “seni nikâhladım, seninle nikâhlandım, seni eş olarak kabul ettim, seninle evlendim.” gibi yoruma ve inkara imkan vermeyecek sözlerle, birbirleriyle evlenmeleri konusunda karşılıklı rızalarını ifade etmelerinden (îcap ve kabul) ibarettir (İbn Nüceym, el-Bahr, III, 82-83). Bu nikâh akdinin gizli değil, evlenecek olanların kendi aileleri ve yakın çevrelerinin bilgisi dâhilinde icra edilmesi gerekir. Bütün şartların yerine getirilmesi neticesinde icra edilen bu şekildeki bir resmi nikâh, dinen de muteberdir. Nikâh dairelerinde kıyılan resmi nikâhlarda nikâh memurunun “evlenmeyi kabul ediyor musun?” şeklindeki sözün tarafların “evet” veya “kabul ediyorum” şeklinde verdikleri cevaplar bu akdin dinen geçersiz olmasını gerektirmez. Çünkü yapılan nikâh akdinin kesin olduğu hem resmi tescille hem de ortam karinesi ile sabittir. Evlenecek kişiler resmi nikâhtan sonra, isterlerse evlerinde veya münasip bir yerde istedikleri kişilere Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm okutup dua ettirip nikâh kıydırabilirler. Kurulan yuvanın mutluluklar getirmesi, salih ve sağlıklı nesillere vesile olması için dua edilmesi elbette iyidir. Bu aynı zamanda örfümüze de uygundur. Ancak günümüzde resmi nikâh olmadan dinî nikâh yapılması kadının ve çocukların haklarının korunması açısından uygun değildir. Nitekim Osmanlı Aile Hukuku kararnamesinde de şehrin kadısına kayıt yaptırılması şart koşulmuş ve nikâhın tescili üzerinde ısrarla durulmuştur.




4 Şubat 2025 Salı

Kabir azabı var mıdır?

Duyular ve akıl yürütme vasıtasıyla bilinemeyip vahiy yoluyla sabit olan gaybî konulardan biri de kabir azabıdır. Bu husus bazı ayetlerin işareti (Tevbe, 9/101; Mü’min, 40/46), çeşitli hadislerin de açık beyanlarıyla (Buhari, Cenâiz, 86) bilinmektedir. Bir hadis-i şerifte “Kabir, ahiret duraklarının ilkidir. Bir kimse eğer o duraktan kurtulursa sonraki durakları daha kolay geçer. Kurtulamazsa, sonrakileri geçmek daha zor olacaktır.” (Tirmizî, Zühd, 5) buyrularak ölümle ahiret hayatının başladığı ifade edilmiştir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek kendisine gelerek soru soracaklar, iman ve güzel amel sahipleri bu sorulara doğru cevaplar verecekler ve kendilerine cennet kapıları açılarak cennet gösterilecektir. Kâfir ve münafıklar ise bu sorulara doğru cevap veremeyecek, onlara da cehennem kapıları açılacak ve cehennem gösterilecektir. Kâfirler ve münafıklar kabirde acı ve sıkıntı içinde azap görürlerken müminler nimetler içerisinde mutlu ve sıkıntısız bir hayat süreceklerdir (Tirmizî, Cenâiz, 71). Bu sebepledir ki Resûl-i Ekrem (s.a.s.) pek çok kez kabir azabından koruması için Allah’a niyazda bulunmuştur (Buhârî, Ezan, 149; Müslim, Küsûf, 8, Cenâiz, 85; Ebû Dâvûd, Salât, 155).

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/cenaze-ve-kabir-ile-ilgili-diger-konular/kabir-azabi-var-midir

2 Şubat 2025 Pazar

Cuma günleri oruç tutmanın hükmü nedir?

Sadece Cuma günleri nafile oruç tutmak, tenzîhen mekruh görülmüştür. Resul-i Ekrem (s.a.s.), “Sizden hiç kimse Cuma günü oruç tutmasın. Ancak bir gün önceden veya sonradan oruç tutuyorsa, bu takdirde Cuma günü de oruç tutabilir.” (Ebû Dâvûd, Savm, 50) buyurmuştur. Cuma günü kazaya kalan farz veya adak gibi vacip bir oruç tutmakta sakınca bulunmamaktadır. Cuma günü nafile oruç tutmak isteyenlerin, bir gün önce veya sonrasında da oruç tutması uygun olur. Oruç tutmak için özellikle Cuma gününü seçmenin mekruh oluşu bu günün müslümanların haftalık bayram günü kabul edilmesindendir.

30 Ocak 2025 Perşembe

Gizli nikâhın hükmü nedir?

Tarafların şahitler huzurunda irade beyanında bulunmalarına rağmen ailelerinden ve yakın çevrelerinden gizleyerek yaptıkları akit, gizli nikâh olarak adlandırılır. Böyle bir akit, nikâhta bulunması gereken aleniyet niteliğini taşımadığından dinin nikâh ve aile hayatı ile ilgili genel ilkelerine aykırıdır. Sadece iki şahidin bildiği bir nikâh akdinin aleni olduğu söylenemeyeceğinden ailelerin, akrabaların ve komşuların muttali olmadığı bir akit gizli nikâh olmaktan çıkmaz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Bu nikâhı ilan edip duyurun...” (Tirmizî, Nikâh, 6; İbn Mâce, Nikâh, 20); “Haram olan (ilişki) ile helal olan (evlilik) ayıran şey, def çalmak ve duyurmaktır.” (Tirmizî, Nikâh, 6) buyurarak alenîliğin ve hatta tescilin gerekliliğine işaret etmektedir. Hz. Ebubekir de gizlenmesi şartıyla yapılan nikâh akdini geçersiz saymıştır (Sahnun, el-Müdevvene, II, 128,129).

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/evlilik-nikah-/gizli-nikahin-hukmu-nedir

26 Ocak 2025 Pazar

Miraç Hadisleri


Sünnet-i seniyyeye bakışı ve yaklaşımı yansıtan söz konusu tartışmalar sonucu, Mi’râc hadislerinin sıhhat durumunu merak eden Müslümanların, olayın içeriğinin bazı detayları konusunu akılla açıklamaya kalkan ve sonuçta o detayları inkâra yönelenlerin varlığı -acı ama- güncel toplum gerçeğimizdir.

Giriş

Son senelerde Mi’râc gecesi yaklaştığı günlerde özellikle Mi’râc olayı ile ilgili rivayetler yani mi’râc hadisleri üzerinde değişik kesimlerde tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmalarda amacın gerçekten meseleyi kavramak mı yoksa farkında olmadan ya da bilinçli olarak, yaşanmış olan bu tarihi olay vesilesiyle peygamberlik kurumuna yönelik bazı tenkitler ve şüpheler geliştirmek mi olduğu kestirilememektedir. Pratikte hemen hiçbir faydası olmayan bu tartışmaların, Müslümanların ufkunu daralttığı, kişisel tecrübe imkânlarının dışında kalan gerçekleri algılayıp tefekkür etme şansını ortadan kaldırıcı etkiler yaptığı ortadadır.

Sünnet-i seniyyeye bakışı ve yaklaşımı yansıtan söz konusu tartışmalar sonucu, Mi’râc hadislerinin sıhhat durumunu merak eden Müslümanların, olayın içeriğinin bazı detayları konusunu akılla açıklamaya kalkan ve sonuçta o detayları inkâra yönelenlerin varlığı -acı ama- güncel toplum gerçeğimizdir. Giderek “tartışan toplum olma eğilimi”, kabul ve amel erdemlerinden uzaklaşmayı kamçılamaktadır. Kitle iletişim ve haberleşme araçlarının ve medyanın bu konudaki olumsuz etkisi de işin tuzu biberi olmaktadır.

Böylesi bir ortamda Mi’râc ile ilgili hadisleri ve kimi itiraz noktalarını açıklamak hem bir görev hem de “hakkı tavsiye” niteliğinde bir tebliğ olur ümidini taşımaktayım. Ancak önce olaydan başlayıp sonra deliller/hadisler üzerinde durmak uygun olacaktır.

Mi’râc Olayı ve Mi’râc Gecesi

Mi’râc, kelime olarak yükselme âleti, merdiven anlamına gelmektedir. Dinî terminolojide ise, Hz. Peygamber’in, Allah Teâlâ’ya yükseliş mucizesini anlatmak için kullanılır. Leyletü’l-Mi’râc (Mi’râc Gecesi), bu yükselişin cereyan ettiği gece demektir. Dilimizde öteki mübarek geceler için olduğu gibi bu gece için de kandil (Mi’râc Kandili) kullanımı yaygınlaşmış bulunmaktadır. Aslında Peygamber Efendimiz Mi’râc ile ilgili hadîs-i şeriflerde “…عَرَجَ بِي إِلَى السَّمَاءِ beni semaya çıkardı” veya عُرِجَ بِي “ben çıkarıldım” buyurduğu için olaya Mi’râc adı verilmiştir.

Dikkatli İslâm Tarihi ve siyer yazarları, “İlahi huzura yükselme” özünde ifadesini bulan Mi’râc olayının, Hz. Peygamber’in peygamber olarak gönderilmesinin 11. yılında (Hicretten bir buçuk sene önce) talihsizliklerle dolu Taif yolculuğu sonrasında, Akabe bey’atlarından önce cereyan ettiği görüşünü paylaşmaktadırlar. Olayın Recep ayının 27. Gecesi gerçekleştiği konusunda tam bir kesinlik olmamakla birlikte genel kabul bu yönde oluşmuştur.

Olay, cereyan tarzı bakımından iki aşamadan oluştuğu için kaynaklarımızda “İsrâ ve Mi’râc Olayı” diye yer alır. Olayın gece yürüyüşü demek olan İsrâ kısmı, ayetle belirlenmiş olduğu için [İsrâ sûresi;17/1], kesin olup tartışma dışı kabul edilmiş ve bu kısmın inkâr edilmesi hâlinde küfre girileceğine hükmedilmiştir. Mi’râc kısmı ise hadis-i şerifler tarafından açıklanmıştır. Bu sebeple bu kısmın inkârı halinde dalâlet ve fısk (haktan uzaklaşma, gerçekten sapma) söz konusu olacağı bildirilmiştir.

Yaklaşımlar

İnsanların olayı kabullenmedeki farklılıkları, Allah Teâlâ’nın dilemesiyle gerçekleşmiş olağanüstü, hâriku’l-âde bir durum (mucize) olmasına rağmen Mi’râc’ı, salt akılla anlamaya ve açıklamaya kalkışmaktan kaynaklanmaktadır. Olayın oluş biçimini ve içeriğini yorumlama ve açıklama çabaları, bu açıdan bakıldığında, gereksiz yorgunluktan öte bir anlam ifade etmemektedir.

Başlangıç yeri, zamanı, gerçekleşme şekilleri (ruh ile mi, ceset ile mi, uyanıkken mi uykuda mı), içeriğinin detayları hakkında bazı rivayet farklılıkları bulunmakla beraber, olayın yaşanmışlığı yani kendisi hakkında ihtilaf yoktur.

Söz konusu farklılıklar yerine, olayın özüne, mesajına ve neticelerine dikkat kesilmenin ve dini yaşantımız için ondan nasıl yararlanmamız lazım geldiği noktasına yoğunlaşmanın yararı ve isabeti ortadadır. Zira;
“Mucize”, peygamberlerin elinde zuhur etmekle beraber, onların irade ve isteğiyle meydana gelmez. Tamamen Allah Teâlâ’nın dilemesine bağlıdır.
Olağanüstülük ‘mucize’nin olmazsa olmaz niteliğidir. Böyle olunca, olayın akıl sınırlarını zorlayan yapısal yanları elbette bulunacaktır.

O halde bir olaya hem “mucize” (olağanüstü) deyip sonra da onun içeriğinin bütününü veya belli kısımlarını akılla açıklamaya kalkmak, aslında çelişki içinde kıvranmak demektir. Ne yazık ki, Mi’râc mucizesinin detaylarını anlatan hadis-i şeriflerin verdiği bilgiler, böylesi bir anlamsız muameleye konu yapılmakta, akılla açıklama zorlamasına tabi tutulmaktadır. Hatta kimi kendini ve haddini bilmez kimselerce, 45 sahabiden nakledilmiş bulunan rivayetlere [1] “senaryo” deme cür’eti gösterilebilmektedir. Bu tür tavır sahiplerine, Necm sûresi’nde yer alan olayla ilgili bir ayet-i kerimeyi hatırlatmak yerinde olacaktır. اَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرٰى “Onun gördükleri hakkında şimdi siz onunla tartışacak mısınız?”[2]

Öte yandan olayın belki en çok tereddütle karşılanan, elli vakit namazın beş vakte indirilmesi ile ilgili kısmını[3], “çingene pazarlığı”na benzetebilen ünvanlı edepsizler bile görülmektedir.

Oysa bilinmelidir ki, teklifler değil, haberler değişmez. Mi’râc mucizesinin bu kısmının Hz. Peygamber’e cehalet isnad etmek olduğu ve dolayısıyla bu kısmın İsrâiliyyattan sayılması gerektiği fikri, Şia yandaşı Mısırlı yazar Mahmud Ebû Reyye’nin otuzdan fazla reddiyeye muhatap olmuş Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması adıyla Türkçeye çevrilmiş Advâ’ ale’s-sünneti’l-Muhammediyye isimli eserinde yer almaktadır.[4]

Özetle bir kez daha vurgulamak gerekirse, bir olay mucize ise, akıl dışı değil, akıl üstüdür. Akılla açıklanabiliyorsa, mucize değildir. Çünkü “Mucizede harikuladelik bir kayd-ı esâsidir.” Bu sebeple onun aklen imkânından söz etmek, mucizenin harikalık niteliği karşısında asla doğru değildir. Mucizeler illetleri ve sebepleri bilinmeyen harikalardır.”[5] Detayları, olayın aslının önüne geçirecek polemiklere girmek, olayın aslına ve kahramanına yönelik açıklanamayan olumsuz bir yaklaşımın göstergesi olabilir. Ahmed Naim merhumun ifadesiyle, “… Efendimizin mucize-i İsrâ ve Mi’râcını istiskâl edecek kimseler eksik değildir. Bu meselede ızhâr veya ızmâr edilecek şek ve yakîn-i asl, gâye-i nübüvvete râcidir.”[6]

Mucizeler peygamberlerin muhatapları tarafından peygamberin haklılığına delil olması için istenir. Mi’râc olayında da müşriklerin böyle bir mucize isteği söz konusudur. “أَوْ تَرْقَى فِي السَّمَاءِ = ya da gökyüzüne çıkmalısın”[7] demişlerdir. Fakat Müşrikler, olayı kendileri izleyememişler, Hz. Peygamber’in haber vermesiyle İsrâ ve Mi’râc’dan haberdâr olmuşlardır. Çünkü Mi’râc, Allah Teâlâ’nın, resûlünü “kimi ayetlerini göstermek için” Beyt-i makdis’e oradan da katına davet etmesi ve çıkarması sonucu “özel iltifat ve ikram” olarak gerçekleşmiştir.

Özel davet yolculuğunun detaylarının da çok özel olması pek tabiidir. Bu sebeple Peygamber Efendimizin o gece yaşadıklarına ve tanık olduklarına dair verdiği bilgilerin her biri onun bildirdiği gibidir. Aklın araya girip kimi anlatımları kendi kuralları içinde yorumlamaya kalkışması boşuna yorgunluktur. Çünkü menkûlat naklin, ma’kulât aklın kurallarına göre yorumlanır. Mi’râc olayı ise ‘menkûlat’tandır. Öte yandan “Aklen müstahil olmadıkça şer’î nassları zâhirleri üzere bırakmak vaciptir.”[8]

“Mu’cize anlamında ilâhî ayetlerden olan bu hadiseyi tamamen aklî çerçeveye sokmak kolay değildir.”[9]

“Haremgâh-ı visâle Ahmed’i tenha alup Mevlâ
O halvet oldu mahsus, hazret-i Sultan-ı kevneyn’e!”

Mi’râc ile ilgili hadisler

Hakkında onlarca hadis bulunan Mi’râc olayını anlatan ana rivayet, Buhârî’nin Sahih’inde 9 ayrı bölümde[10] yer almaktadır. Müslim’in Sahih’inde ise, iman bölümünde 13 rivayet[11] olarak bulunmaktadır. Yani bu haliyle Mi’râc olayını anlatan hadisler, ‘muttefun aleyh’tir. -Buhari ve Müslim’in birlikte rivayet ettiği hadislerdir.- (Sahih hadislerin birinci derecesindedirler.)

İmam Buhârî meseleyi öncelikle fıkıhçı yaklaşımıyla ele almış ve Salat bölümünde namazın farz kılınmasının delili olarak, Hac ve Eşribe bölümlerinde Zemzem suyu ile ilgisi dolayısıyla zikretmiştir. Sonra Buhârî tarihçi yaklaşımıyla Enbiya bölümünde, Mekke dönemi olaylarının son kısmında Akabe Bey’atları öncesinde ve menâkıbu’l-ensar bölümünde nakletmiştir. Daha sonra Tefsir bölümünün İsrâ suresi’yle ilgili üçüncü babında bu rivayete yer vermiştir. Mütekellim niteliğiyle de kader ve tevhid bölümlerinde, meselenin ilahi ve imani yönünü ortaya koymak maksadıyla Mi’râc hadislerinin ilgili kısımlarını zikretmiştir.

İmam Müslim ise, “rivayetleri ilgili oldukları bir yerde topluca nakletme” usulüne uygun olarak, Mi’râc hadislerine Sahih’inin iman bölümünde 259-272 rivayetler olarak yer vermiştir.

Müslim bu yaklaşımıyla, Mi’râc’ın mucize oluşunu dikkate aldığını ve dolayısıyla olayın iman/kabul meselesi olduğunu ortaya koymuş olmaktadır. [12]

Muhaddis Kâdi Iyâz, Mi’rac olayını İmam Müslim’in 259 nolu rivayetini esas alarak işlemiştir. Olayın detaylarıyla ilgi rivayetlerin ve kimi ravilerin değerlendirmesini görmek isteyenlerin, Şifâ-i Şerif Şerhi’ne[13] başvurmaları isabetli olacaktır.

Ayrıca hepsi güvenilir kaynaklar olmak üzere el-Mektebetü’ş-şâmile programında “hamsine salâten” ifadesinden bakıldığında 123 sonuçla karşılaşılmaktadır. İsra ve Mi’râc ile ilgili müstakillen yapılmış bir araştırmada[14] da olayın değişik yönleriyle ilgili olmak üzere, 20 sahâbiden, büyük çoğunluğu sahih ve hasen olan 75 rivayetin değerlendirildiği, bunlardan 28’inin zayıf olduğu, yine zayıf olmak kaydıyla bir de Hasen el-Basri’nin mürsel bir rivayetinin bulunduğu tespit edilmiş bulunmaktadır.

Konunun ana akışı ve anlatımı ile ilgili rivayetlerde verilen bilgiler, Buhari ve Müslim’deki rivayetin -takdir-tehir gibi- küçük farklılıklar dışında hemen hemen aynıdır. Olayın, ruh ile mi, ruh ma’al-cesed mi, uykuda mı, uyanıkken mi cereyan ettiği, bu kutlu yolculukta Hz. Peygamber’in Allah Teâlâ’yı baş gözüyle görüp görmediği gibi işin esasını etkilemeyecek detaylara yönelik rivayetler de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Konuyu etraflıca değerlendiren İslam bilginleri bu ayrıntılar üzerinde yeterince durmuş her bir farklılığı lehinde ve aleyhinde deliller getirmek suretiyle aydınlatmışlardır. İşin bu yönünü merak edenler merhum M. Hamidullah (ö. 2002) Bey’in İslâm Peygamberi adlı eserinin I, 119-148 (beşinci yayın) sayfalarını okuyabilirler.

Netice

Mi’râc, Hz. Peygamber’in peygamberlik süresinin tam orta yerinde hem kendisine hem de ümmetine yönelik büyük bir ikram-ı ilahîdir.

Mi’râc, kâinat kitabının ve ahiret hayatının Hz. Peygamber’e gerçek yönleri ve hikmetleriyle ta’limi/öğretilmesidir.

Bu öğretimin rivayetlere yansıyan yönlerini, -deneme ve denetleme imkânı olmadığına göre- o muhbir-i sadık Hz. Peygamber’e i’timad edip Hz. Ebû Bekir es-Sıddık gibi “o söylüyorsa doğrudur” diyerek gönlümüzü rahat tutmak ve imanımızı büyük bir teslimiyet içinde yaşamaya gayret etmek en doğru hareket tarzıdır.

“Haremgâh-ı visâle Ahmed’i tenha alup Mevlâ
O halvet oldu mahsus, hazret-i Sultan-ı kevneyn’e!”

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
Dipnotlar:

1. Bk. M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 134, İstanbul, 1990,
2. Necm suresi (53),12
3. Bk. Buhâri, Salât 1; Müslim, İman 259, 263
4. Bk. Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, s. 181-182
5. Bk. Kâmil Miras, Tecrid terçemesi, IX, 289-290
6. Tecrid Tercemesi, II, 262
7. El-İsra (17), 93
8. A. Davudoğlu, Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, II, 107.
9. Elmalılı, Hak Dini , V, 3150
10. Bk. Salat 1; Hacc 76;Enbiya 5; Menâkıb 24; Menâkıbu’l-ensar 42; Tefsir sure (17),3; Eşribe 1,11,12; Kader 10; Tevhid 37
11. Bk. Müslim, İman 259-272
12. Bilgi için bk.A. Davudoğlu, SahihiMüslim Tercüme ve Şerhi, II, 88-146, İstanbul, 1974
13. Bk. M. Y. Kandemir, Şifâ-i Şerif Şerhi, I, 370 – 430 (İstanbul, 2012, Tahlil yayınları)
14. Bk.. Mahmud b. Ahmed Ebu Müsellem. El-İsra ve’l-mi’râc, dirase hadisiyye, 1434, yy.

Sayıyla Esma-ül Hüsna okumak

1. Kur'an ve Sünnet'e Uygunluk:

  • Esmaül Hüsna’yı zikretmek, Kur'an-ı Kerim ve hadislerde teşvik edilen bir ibadettir. Ancak sayı belirterek çekmenin özel bir hükmü Kur'an'da ya da sahih hadislerde geçmemektedir.
  • Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetinde Esmaül Hüsna’nın belirli sayılarla çekildiğine dair bir uygulama yoktur. Dolayısıyla, bir zikir ibadetini belli sayılara bağlamak, bir sünnet olarak gösterilmemeli ve farz gibi algılanmamalıdır.

2. Niyet ve Bidat Riski:

  • Bu tür uygulamalar, dinde yeni bir ibadet gibi algılanmamalı ve başkalarına "mutlaka bu sayıda çekilmelidir" diye dayatılmamalıdır. Bu, bidat riski taşıyabilir.

3. Dengeli Yaklaşım:

  • Zikir, Allah’ı anmak için yapılan bir ibadettir ve asıl önemli olan, sayıya takılmak değil, huşu ile yapılmasıdır.
  • Zikir sırasında sayılarla meşgul olup kalbin ibadet şuurundan uzaklaşması da istenmeyen bir durumdur.
  •  Sadece sayı ile ibadete odaklanmaktan ziyade, içtenlikle ve anlamını düşünerek Esma zikri yapmak daha değerlidir.

24 Ocak 2025 Cuma

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 246

Allah Teala ne yaparsa kulunun iyiliği için yapar

Allah hakkındaki zan çok önemli. Allah hepimiz için iyiliği istiyor. Şeytan en çok da bizi buradan ele geçiriyor diyor ki; Cenâb-ı Hâk bizim kötülüğümüzü istiyor o yüzden yolu yokuşa sürüyor, bu zorluklar bu musibetler bu yüzden oluyor, diyor.  

Halbuki ne Cenâb-ı Hâkk’ı tanımayıp aksi istikamette gidenin musibetleri Allah azze ve cellenin onun için kötülüğü istediğindendir, tam tersi dönsünler diye istiyor. 

Ne de iyi yönde ilerleyenlerin yaşadığı sıkıntılar, onları iyi yönde frenlemek, durdurmak veya kazandıkları iyi şeyleri düşürüp kaybetmek içindir. Tam tersi daha yüksek mertebelere çıkarmak, daha dirençli mukavemetli kılıp, daha aklamak paklamak ve irtifa kazandırmak içindir. 

Dolayısıyla Allah azze ve celle ne yaparsa kulunun iyiliği için yaptığı bir manzara ile karşı karşıyayız. Bizim Allah hakkındaki zannımız bu düzeyde olmalı. 

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

23 Ocak 2025 Perşembe

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 245

Sınav şiddeti en üstten aşağı doğru iner

Enbiyaların çok önemli başlıklarda sınavları var. Resullulah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki sınavları en şiddetli peygamberler yaşar. Sonra sınav şiddeti en üstten aşağı doğru iner. Buradan anlıyoruz ki Cenâb-ı Hâkk’ın kişiye lütfettiği bilinç, farkındalık, Cenâb-ı Hâkk’ı tanıma, O’nun ayetlerine muhatap olma açısından ne kadar imkan çoğalırsa, dünyadaki sınanma süreçlerinde de o kadar zorluklar var. “Allah bir kimseye verdiğinden gayrısını yüklemez.” Peygamberlere de çok verdiğine göre onlara göre de çok yük yüklemiş. Bu orantıya dikkat çekmeliyiz. 

KUR’AN-I KERÎM’DE HZ EYYUB (a.s.)
(Dost Tv- Ramazan Geceleri Programı Ankara 5 Nisan 2023)

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1 

20 Ocak 2025 Pazartesi

Sabah ezanı okunmaya başladığında yeme içmeye kısa bir süre devam edilebilir mi?

Takvimlerde gösterilen “imsak”, oruca başlama vaktini ifade eder. İmsak vakti aynı zamanda gecenin sona erdiği, yatsı namazı vaktinin çıkıp sabah namazı vaktinin girdiği andır. Ezan da imsak vaktinin başlaması ile okunmaktadır. Bu sebeple ezanın başlaması ile yemeyi içmeyi terk etmek gerekir. Ezan başladığı sırada ağızda bulunan lokmanın yutulmasında bir sakınca yoktur.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/orucun-mahiyeti-ve-cesitleri/sabah-ezani-okunmaya-basladiginda-yeme-icmeye-kisa-bir-sure-devam-edilebilir-mi

19 Ocak 2025 Pazar

Peygamberimiz yaptığından pişman olmayan mümin ya da kafirlere de hakkını helal etmiş midir?


Bu konu, İslam ahlakında ve hukukunda oldukça hassas ve derin bir mesele olarak değerlendirilmektedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı, affedicilik ve merhamet örnekleriyle doludur. Ancak "pişman olmayanlara hakkını helal etme" meselesi daha çok bireysel vicdan, adalet ve Allah’a karşı sorumlulukla ilişkilidir. İşte bu konuda dikkat etmeniz gereken bazı noktalar:

1. Peygamber Efendimizin Affediciliği:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine yapılan pek çok kötülüğü affetmiştir. Uhud Savaşı'nda amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi’yi bile Müslüman olduktan sonra affetmiştir.

Mekke’nin Fethi’nde, kendisine eziyet eden ve yıllarca zulmeden Mekke müşriklerini bağışlayarak onlara şu meşhur ifadeyi kullanmıştır:
"Bugün size hiçbir kınama yok. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz." (Buhari, Meğazi, 38)

Ancak Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bireysel haklarını affederken, Allah’ın sınırlarını ilgilendiren konularda (hukukullah) adaleti ve şeriatı esas almıştır. Örneğin, pişman olmayan veya haddi aşan kimselere karşı uyarıcı olmuştur.

2. Pişman Olmayanlara Hakkını Helal Etmek:

Pişmanlık Şartı: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, genellikle pişmanlık gösterenleri affetmiş ve buna teşvik etmiştir. Ancak pişmanlık göstermeyenlere karşı affedici olup olmamak tamamen bireyin inisiyatifine bırakılmıştır. Kur'an'da şöyle buyrulmuştur:

"Kim affeder ve barışı sağlarsa onun mükafatı Allah’a aittir." (Şura, 42:40)

Bu ayet, affetmenin faziletini ortaya koyar, ancak affetmenin bir zorunluluk olmadığını da belirtir. Yani, müminlerin haklarını helal etmeleri takdire şayandır; ancak haklı oldukları bir durumda adalet talep etmeleri de meşrudur.

Kendi Haklarımız: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bireysel haklar konusunda daha toleranslı ve affedici olmayı teşvik etmiştir. Ancak İslam hukukunda, kul hakkı affedilmeden önce kişinin pişmanlık duyması ve bu hakkı ödemeye niyetli olması önemlidir.

3. Hakkını Helal Etmek Rabbimizin Rızasına Daha Yakın Mıdır?

Eğer kişi hakkını helal ederse, bu Allah katında büyük bir fazilet olarak kabul edilir. Affedicilik, Allah’ın affedicilik sıfatına daha yakın bir ahlak örneğidir. Hadis-i şerifte buyrulmuştur:

"Allah, kullarına merhamet etmeyen kimseye merhamet etmez." (Buhari, Edeb, 27; Müslim, Fezâil, 66)

Ancak, hakkını helal etmeyen kişi de haksızlık yapmış sayılmaz. İslam’da bireyin adalet arayışı meşru bir haktır. Rabbimiz, kul hakkını affetmeyi bireyin vicdanına bırakmıştır.

4. Ne Yapmalı?

Affetmek Fazilettir: Hakkınızı helal etmek ve affetmek, Allah’ın rızasına daha yakın bir davranıştır. Özellikle, karşı taraf pişmanlık duymasa bile onu affetmek, sizi Rabbimize yaklaştırabilir.

Adalet de Meşrudur: Eğer affetmek zor geliyorsa ve adaletin tecelli etmesini istiyorsanız, bu da Allah’ın hoşuna giden bir durumdur. Affetmemek, pişman olmayan biriyle helalleşmek istememek, İslam’a aykırı bir tutum değildir.

5. Sonuç:

Rabbimizin razı olduğu davranış: Affedici olmak ve hakkınızı helal etmek, Rabbimizin rızasına daha yakındır. Ancak bu, bir zorunluluk değildir. Özellikle pişmanlık göstermeyen bir kimseye karşı hakkınızı helal etmemek de sizin hakkınızdır ve bunda bir günah yoktur.

Tavsiyemiz: Eğer yapabiliyorsanız, bütün haklarınızı herkese helal edin ve işi Allah’a bırakın. Bu, kalbinizdeki yükleri hafifletir ve ahirette sizi daha huzurlu kılabilir. Ancak helal etmeye gönlünüz razı değilse, bu konuda vicdanınızı rahat bırakabilirsiniz.

Allah, sizi en güzel kararları almaya muvaffak kılsın. Amin.

18 Ocak 2025 Cumartesi

Cenaze sahiplerinin mezarlıkta veya evde helva, ekmek gibi şeyler dağıtmaları, yemek ikram etmeleri uygun mudur?

Bir yakınını kaybetmenin üzüntü ve sıkıntısı içinde olan cenaze sahiplerinin, taziye için gelen misafirlere yemek hazırlayıp sunması ilave bir telaş ve sıkıntıya sebep olacağından mekruh görülmüştür (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 2/240). Bunun yerine komşular veya yakınlarının, cenaze sahiplerine ve uzaktan gelenlere ikramda bulunmaları sünnettir (Tirmizî, Cenâiz, 21 [998]).
Cenaze sahiplerinin mezarlıkta veya evde helva, ekmek gibi şeyler dağıtmalarının ise dinî bir dayanağı yoktur. Dinî bir gereklilik olarak görmeden yapılmasında bir sakınca olmayacağı söylenebilirse de bu tür uygulamaların kısa süre sonra cenazeyle ilgili bir dinî hüküm olarak algılanması tehlikesi bulunmaktadır. Dolayısıyla bu ikramlar dinî bir zorunluluk olarak yapılırsa, bidat ve hurafe sayılır.

17 Ocak 2025 Cuma

Muska kullanmak caiz midir?

Muska; hastalık, göz değmesi, afetten korunmak veya kurtulmak gibi amaçlarla insanların yanlarında taşıdıkları, içinde bazı âyet, hadis ve duaların yazılı bulunduğu metindir. Çoğunlukla koruyucu bir malzemeye sarılı olarak kullanılır.
Korku ve nazardan korunmak, bazı hastalıklardan şifa bulmak için dua etmek, Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okumak, caizdir (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 9 [5007]; Müslim, Selâm, 65-66 [2201]; İbn Mâce, Tıb, 35-36 [3517-3525]). Âyet ve dua gibi metinlerin bir şeye yazılıp insanların bedenlerine asılması veya iliştirilmesi konusunda Hz. Peygamber’den bir rivâyet yoktur. Ancak Abdullah b. Amr, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Sizden biriniz uykuda korkarsa ‘Allah’ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden, eksikliği olmayan Allah’ın sözlerine sığınırım.’ desin. O takdirde, hiçbir şey ona zarar vermez.” buyurduğunu bildirmiş ve kendisi de bu duayı temyiz çağına gelen çocuklarına öğretip, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp boyunlarına asmıştır (Ebû Dâvûd, Tıb, 19 [3893]; Tirmizî, De‘avât, 94 [3528]).
Bazı âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’den âyetlerin yazılıp muska yapılarak takılmasında bir sakınca görmemektedir (Şâfiî, el-Ümm, 7/241; Zeylaî, Tebyîn, 1/58). Bununla birlikte muskadan medet umma, onu koruyucu olarak algılama, Allah’tan (c.c.) beklenilecek şeyleri muskadan bekleme gibi olumsuzluklara sebep olacaksa muska kullanılması caiz değildir. Bu bağlamda insanların duygularını istismar edenlere karşı da uyanık olunmalıdır.

16 Ocak 2025 Perşembe

Mazeretsiz olarak cuma namazına üst üste üç defa gitmeyenin nikâhı düşer mi?

Cuma namazı, akıllı, ergenlik çağına erişmiş, sağlıklı, hür ve misafir olmayan Müslüman erkeklere farz kılınmıştır. Kadınlar, hürriyeti kısıtlı olanlar, yolcular ve cemaate gelemeyecek kadar mazereti olanlar Cuma namazı kılmakla yükümlü değildirler. Cuma namazını terk edenlere yönelik tehditkâr ifadeler taşıyan hadisler, Cumanın önemini vurgulamak ve mazeretsiz terk edenlerin cezayı hak edeceklerini bildirmek amacını taşırlar. Bu hadislerden bir kısmında Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Birtakım insanlar ya Cuma namazını terk etmeyi bırakırlar yahut da Allah onların kalplerini mühürler, artık gafillerden olurlar.” (Müslim, Cuma, 40); “Her kim önemsemediği için üç Cumayı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler.” (Ebû Davûd, Salât, 212). Buna göre, özürsüz olarak Cuma namazını terk eden bir Müslüman büyük günah işlemiş olur. Fakat farziyetini inkâr etmedikçe ve hafife almadıkça; cumayı üç kez terk etmekle nikâhı düşmez.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/evlilik-nikah-/mazeretsiz-olarak-cuma-namazina-ust-uste-uc-defa-gitmeyenin-nikahi-duser-mi

15 Ocak 2025 Çarşamba

Şifa için Esmâ-i Hüsnâ'yı Belirli Sayılarda Okumak Gerekir mi? - Mehmet ...

Ebubekir Sifil - el-Esmaül Hüsna Belirli Bir Sayı ile Okunur Mu?

Büyü ve sihirden korunmak için ne yapılmalıdır?

İslam dini büyük günahlar arasında saydığı sihri şiddetle yasaklamış, Kur'an-ı Kerim'de sihir yapanların ahirette nasibi olmadığı ve bunu yapanların şerrinden Allah'a sığınması gerektiği vurgulanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s)de sihir yapmayı 7 büyük arasında sayılmıştır. Cahiliye devrinde sihir çok yaygındı. Cincilik, kahinlik, yıldızlardan hüküm çıkarmak, fal okullarına başvurmak, iplere düğüm atıp üflemek gibi işlemler yapılırdı. Müşrikler bu durumun da etkisiyle Kur'an'ın bir sihir eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Sihre ve büyüye karşı en etkili çözüm Allah'a sığınmak ve ona güvenmektir. Hz. Peygamber (s.a.s) her şeyin şerrinden Allah'a sığınarak Felak ve nas sureleriyle Ayetel kürsi'nin okunmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca O torunları Hz. Hasan ve Hüseyin'in nazar büyü ve benzeri olumsuzluklardan korumak için şu duayı okumuştur. “Euzu bi kelimâtillâhi't-tâmmeh, min külli şeytanin ve hammeh ve min külli aynin lammeh” yani Her türlü şeytan ve zehirli haşerattan ve bütün kem gözlerden Allah'ın eksiksiz kelimelerine sığınırım. Bunun yanında sihre maruz kaldığını düşünen bir kimsenin şifayı Allah'tan umarak güvenliği insanlara müracaatla kendisine Kur'an okunması ve dua edilmesinde bir sakınca yoktur. Din İşleri Yüksek Kurulu 28 Eylül 1979 tarihli ve 1883 sayılı kararında “Cenab-ı Haktan şifa umarak hastalara Kur'an-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumanın caiz, halkı kandırmak ve gaipten haber vermek amacıyla üfürükçülük yapmanın ise dinen yasak olduğunu” belirtmiştir.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/buyu-sihir-ve-nazar/buyu-ve-sihirden-korunmak-icin-ne-yapilmalidir

14 Ocak 2025 Salı

Teheccüd namazı nasıl kılınır?

Teheccüd namazı, yatsı namazını kılıp bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp gece kılınan nafile bir namazdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her kim geceleyin uyanır, ailesini de uyandırır ve iki rekât namaz kılarsa, Allah’ı çok zikreden erkekler ile kadınlardan yazılır.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 18) Başka bir hadiste de, “Farz namazlardan sonra en faziletli namaz gece namazıdır” (Müslim, Sıyâm, 202; Ebû Dâvûd, Sıyâm, 55) buyrulmuş olması, gece kılınan nafile namazların gündüz kılınanlardan faziletli olduğuna işaret etmektedir. Bunun gibi sözlü teşvikleri yanında fiilen de Hz. Peygamberin (s.a.s.) bu namazı devamlı kılmaya çalışması, teheccüd namazının bizim için sünnet olduğunu göstermektedir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 467-468). Bazı rivayetlerde, Peygamberin (s.a.s.), yatsı namazını kıldıktan sonra vitir namazını kılmadan uyuduğu, gece yarısından sonra uyanıp bir müddet gece namazı kıldıktan sonra vitir namazını ve daha sonra da sabah namazı vakti girince sabah namazını kıldığı belirtilmektedir (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 182). Teheccüd namazı kılacak kişi, “Niyet ettim Allah rızası için teheccüd namazı kılmaya” şeklinde niyet edebilir. Teheccüd namazının iki-sekiz rekât arasında çiftli sayılarda kılınması tavsiye edilmiştir. Bununla birlikte, dileyen kimse daha fazla da kılabilir. Bu durumda iki rekâtta bir selam vermek daha faziletli olmakla birlikte, dört rekâtta da selam verilebilir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 468-469). İki rekâttan fazla kılındığında arada konuşma, yeme içme gibi namaza aykırı davranışlarda bulunulmamışsa, tekrar niyet etmek gerekmez. Dört rekât olarak kılındığında, ikinci rekât sonunda teşehhüd için oturulduğunda “tahiyyat”tan sonra “Allahümme salli” ve “Allahümme barik” okunur. Üçüncü rekât için ayağa kalkıldığında önce “Sübhâneke” okunur, sonra “Eûzü besmele” çekilir ve Fâtiha suresi okunur.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/nafile-namazlar/teheccud-namazi-nasil-kilinir

10 Ocak 2025 Cuma

PEYGAMBERİMİZİN ŞİFA DUASI


Türkçe Okunuşu: "Ezhibil-be'se Rabben-nâsişfi ve-enteş'şafi la şifae illa şifauke şifaen la yugadiru sekame."

Anlamı:Bu hastalığı gider ey insanların Rabbi! Şifâ ver, çünkü şifâ verici sensin. Senin vereceğin şifâdan başka şifâ yoktur. Öyle şifâ ver ki hiç bir hastalık bırakmasın.»” (Buhârî, Merdâ, 20; Müslim, Selâm, 46; Ebû Dâvud, Tıbb, 18, 19)

Göz damlası orucu bozar mı?

Konunun uzmanlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan ilaç, miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20’si olan 50 mikrolitre) olup bunun bir kısmı gözün kırpılmasıyla dışarıya atılmakta, bir kısmı gözde, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallarda ve mukozasında mesâmat (gözenekler) yolu ile emilerek vücuda alınmaktadır. Kaldı ki bu işlem yeme içme yani gıdalanma anlamı da taşımamaktadır. Dolayısıyla göz damlası orucu bozmaz. (DİYK 22. 09. 2005 tarihli karar; bkz. Kâsânî, Bedâî’, II, 98).

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/orucu-bozan-ve-bozmayan-seyler/goz-damlasi-orucu-bozar-mi

8 Ocak 2025 Çarşamba

Kadınlar çıplak ayakla namaz kılabilirler mi?

Kadınların ayakları Hanefî mezhebinde tercih edilen görüşe göre avret mahalli olmadığından, topuklarından yukarısı açık olmamak kaydıyla çorapsız namaz kılabilirler (Merğînânî, el-Hidâye, I, 289,290; Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 101-103). Diğer mezheplerde ise, kadınlar açısından ayaklar da örtülmesi farz olan yerlere dâhil olduğundan örtülmesi gerekir. Bu görüşe göre kadının ayakları çıplak olarak kıldığı namaz sahih olmaz (İbn Kudâme, el-Muğnî, II, 328-329; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, I, 285). İhtiyatlı olan, kadınların namaz kılarken ayaklarını örtmeleridir.

https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/namazin-sunnetleri-ve-adabi/kadinlar-ciplak-ayakla-namaz-kilabilirler-mi

7 Ocak 2025 Salı

Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 244

Hâkk’tan yana olmama hâli

İman etmemezlik farkındalıksızlık değil! 

Bilâkis baştan kasıtlı bir şekilde Hâkk’tan yana olmama hâlidir!

ENBİYA SÛRESİ 

11 Haziran 2023 tarihli dersten

Prof. Dr. Halis AYDEMİR

https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q

https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1