6 Nisan 2025 Pazar
***Riyâzü's Sâlihîn'in " PAZARTESİ - PERŞEMBE ORUCU " Bâbı-21-
87-A'lâ Suresi - 6-8 . Ayet Tefsiri
Eûzu billahi mineş şeytânirracîm
Bismillahirrahmanirrahim
﴾6-7﴿ Sana okutacağız ve Allah öyle dilemedikçe unutmayacaksın. O, açık olanı da bilir, gizli olanı da.
﴾8﴿ Sana kolaylık ve huzurun yollarını açacağız.
Sadakallahul Azim
Tefsir (Kur'an Yolu)
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ilk dönemlerde kendisine gelen Kur’an vahyini ezberleme konusunda oldukça aceleci davranıyor, bir kelime veya harfi kaçırma korkusuyla Cebrâil aleyhisselam vahyi henüz tamamlamadan tekrar etmeye çalışıyordu. Bu sebeple Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’an okurken acele etmemesini emreden ve onu unutmayacağı konusunda güvence veren Kıyâmet 75/16-19. âyetleriyle, “Sana Kur’an’ı okutacağız ve Allah öyle dilemedikçe unutmayacaksın” meâlindeki bu sûrenin 6. âyeti inmiştir. Böylece bir taraftan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu davranışından vazgeçirilmiş oluyor, diğer taraftan da vahyin korunmasının güvenceye alındığı bildiriliyordu (Şevkânî, V, 494). Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in unutmaktan korunmuş olması da Allah Teala’nın kudretini gösteren delillerdendir. Peygamberin şahsında gerçekleşen bu ilâhî mûcizenin sırrı, Kur’an’ı okuma ve ezberleme tarzında ümmetin hafızalarında sürekli olarak tecelli etmektedir. 7. âyette unutturmama garantisine, “Allah dilemedikçe...” şeklinde yapılmış bulunan istisnâ hususunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları bu istisnanın neshe delâlet ettiğini yani “Allah herhangi bir hükmü yürürlükten kaldırmak istediği zaman onu peygambere unutturur” mânasına geldiğini ifade ederler. Bazı âlimlere göre ise bu âyet –tıpkı “Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız” (bk. İsrâ 17/86) meâlindeki âyette ve benzerlerinde (meselâ bk. Hûd 11/107-108) olduğu gibi– peygamberin unutmasını Allah’ın hiç dilemediği, dolayısıyla onun da hiçbir zaman unutmadığı” anlamına gelir (bk. Şevkânî, V, 494; Elmalılı, VIII, 5760). Bize göre “Sizler ancak rabbinizin (bunu) dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz” (İnsan 76/30) âyetinde olduğu gibi burada da bir ilâhî kanuna, bir ilkeye atıf yapılmaktadır. Kulunu yaratılış amacına uygun olarak şekillendiren ve donatan Allah’tır. O böyle yapmasaydı insan böyle olmazdı; düşünemez, konuşamaz, aklında tutamaz, unutamazdı. 6. âyete göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine okutulanı (Kur’an’ı) asla unutmayacaktır; ancak bu, Allah istediği için böyledir; unutmasını isteseydi elbette unutacaktı.
Müfessirler, “Sana kolaylık ve huzurun yollarını açacağız” meâlindeki 8. âyeti de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şahsına özgü olarak değerlendirip kolaylaştırmayı “Allah’ın onu, beşerî bir çaba göstermeden Kur’an’ı ezberlemeye, dinin kurallarını uygulamaya, kendisini cennete götürecek amelleri yapmaya muvaffak kılması” şeklinde yorumlamışlardır (Zemahşerî, IV, 243-244; Râzî, XXXI, 142-143). Şevkânî ise “din ve dünya işlerinden hangisine yönelirse o yolda muvaffak kılması” anlamında yorumlamıştır (bk. V, 494).
Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:603-604
https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/A'l%C3%A2-suresi/5954/6-8-ayet-tefsiri
5 Nisan 2025 Cumartesi
87-A'lâ Suresi Tefsiri 1-5. ayetler
Nuzül
Mushaftaki sıralamada seksen yedinci, iniş sırasına göre sekizinci sûredir. Tekvîr sûresinden sonra, Leyl sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de vardır (Şevkânî, V, 492).
Konusu
Sûrede Allah, vahiy ve Kur’an, peygamber ve tebliğ görevi, tebliğ karşısında insanların takındıkları farklı tavırlar ve bunun ebedî hayattaki sonuçları ele alınmıştır.
Fazileti
Kaynaklarda, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in A‘lâ sûresini okumaktan büyük tat aldığı; özellikle vitir, bayram ve cuma namazlarında onu okuduğu bildirilmektedir (bk. İbn Kesîr, VIII, 399-400; Emin Işık, “A‘lâ Sûresi”, DİA, II, 310-311).
Eûzu billahi mineş şeytânirracîm
Bismillahirrahmanirrahim
﴾2﴿ Yaratıp uygun şekil veren;
﴾3﴿ Ölçülü ve amaçlı yapan, yol gösteren;
﴾4-5﴿ Yeşil bitkileri çıkartan, sonra onları kapkara bitki kalıntısı haline getiren (rabbinin adını).
Tefsir (Kur'an Yolu)
Tesbîh, Allah’ı kendisine lâyık olmayan isimlerden, niteliklerden ve eylemlerden tenzih etmek, O’nun böyle kusurlardan uzak olduğunu kabul ve ifade etmektir. “Uygun şekil verme” diye çevirdiğimiz 2. âyetteki tesviye kavramı, Kur’an’da genellikle Allah’ın, yarattığı varlığa, onun varlık türünün gerektirdiği yapıyı, şekli vermesi, uygun forma kavuşturması” anlamında kullanılmaktadır. Bu âyette ise “sevvâ” fiilini –nesnesi belirtilmediğinden– “her şeye uygun şeklini verme” olarak anlamak gerekir (ayrıca bk. Hicr 15/29).
Allah’ın yol göstermesinden (3. âyet) maksat, yarattığı şeylerin tabiatını belirleyip onu yaratılış gayesine, hikmet ve hedefine doğru yöneltmesidir. Şevkânî âyeti şöyle yorumlar: “Allah varlıkların cinslerini, türlerini, niteliklerini, ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini ve nihayet ecellerini takdir etmiştir; her birini yapabileceği, kendisine uygun olan davranışlara yöneltmiş ve yaratıldığı amaç istikametinde gelişmesini kolaylaştırmış, din ve dünya işlerinde yapması gerekeni ona ilham etmiştir” (bk. V, 493).
4 ve 5. âyetler, Allah’ın baharda yeşil bitkileri bitirip vakti gelince onları kapkara bitki kalıntısı haline getirmesi şeklinde açıklandığı gibi mecazen “canlı varlıklara hayat veren ve zamanı gelince onları öldüren” anlamında da yorumlanabilir. Bazı çağdaş yorumcular 5. âyetin, kömür madeninin teşekkülüne işaret ettiğini ileri sürmüşlerdir. Buna göre ilâhî kudret önceleri her türlü bitkiyi, ağacı yetiştirip uzun zaman sonra bunları kömür haline getirmiştir, âyet bu olayı ifade etmektedir. Zira kömür yataklarının önceki jeolojik dönemlerde yaşamış olan dev bitkilerle ormanların geçirdiği değişikliklerin ardından yer altında basınç ve ısı etkisiyle kömüre dönüşmüş olduğu bilinmektedir. Cansız madde olan taş ve topraktan yemyeşil otların ve ormanların çıkması nasıl Allah’ın kudretini gösteren bir olaysa onların zamanla taş kömürüne dönüşmesi de öylece O’nun kudretini gösteren bir olaydır (bk. Elmalılı, VIII, 5747-5758; Emin Işık, “A‘lâ Sûresi”, DİA, II, 311).
Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:602-603
4 Nisan 2025 Cuma
Birinci oturuşu son oturuş sanarak selam veren kimse ne yapar?
İlk oturuşta selâm verme hatası yanılmaya değil de bilgi eksikliğine dayanıyorsa namaz iade edilir. Mesela seferî olmadığı hâlde seferî olduğu düşüncesi ile normalde dört rek'at olarak kılması gereken bir namazı iki rek'at olarak kılarsa bu namazın dört rek'at olarak yeniden kılınması gerekir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/129).
3 Nisan 2025 Perşembe
Farz namazlarda ilk oturuşu unutan kimse namazını nasıl tamamlar?
2 Nisan 2025 Çarşamba
Namazda son oturuşu yapmadan ayağa kalkan kişi ne yapmalıdır?
Eğer kalktığı rek'atın secdesini yapmışsa İmam Ebû Hanîfe ve İmam Ebû Yûsuf’a göre artık bu namazın farz namaz olarak tamamlanması mümkün olmaz. Kılmakta olduğu namaz, iki veya dört rek'atlı bir namaz ise bu durumda, bir rek'at daha kılarak namazını tamamlar. Bu namaz, nâfileye dönüşmüş olur. Ardından bu farzı yeniden kılması gerekir.
Yanlışlıkla kalkılan rek'atın secdesi yapılmışsa buna bir rek'atın eklenmesi, nâfile namazların çift sayılı rek'atlar şeklinde kılınmasının meşru olmasından dolayıdır (İbn Nüceym, el-Bahr, 2/112). Kılmakta olduğu namaz akşam namazı ise kalktığı rek'atın secdesini yapmamışsa, yukarıda olduğu gibi geri oturup sehiv secdesi yaparak namazını tamamlar. Eğer kalktığı rek'atın secdesini yapmışsa bu durumda namazı dört rek'at olarak kılmış olur. Kıldığı namaz bu hâliyle nâfileye dönüşmüş olacağından akşam namazının farzını yeniden kılar.
30 Mart 2025 Pazar
***Riyâzü's Sâlihîn'in " HER AY ÜÇ GÜN ORUÇ TUTMAK " Bâbı-22-
26 Şubat 2025 Çarşamba
Allah'ın varlığını kabul etmeyenlere bir kaç bilimsel ve felsefi delil
1- Evrenin Bir Başlangıcı Vardır (Kozmolojik Delil)
-Big Bang Teorisi (Büyük Patlama), evrenin yaklaşık 13.8 milyar yıl önce yoktan var olduğunu gösteriyor. Bilim, evrenin sonsuzdan beri var olmadığını, bir başlangıcı olduğunu kabul ediyor.
SORU:
Bir şey yoktan var olamazsa, evren kendiliğinden nasıl var oldu?
Mantıklı Çıkarım:Evrenin bir başlangıcı varsa, onu başlatan bir ilk neden (yaratıcı) olmalıdır.
Bu yaratıcı, zamandan, mekândan ve maddeden bağımsız olmalıdır.
- Evrende sabit fizik kuralları var:Yerçekimi, ışık hızı, elektromanyetik kuvvet, atomun yapısı mükemmel bir denge içinde.
SORU:
Bu hassas dengeler tesadüfen mi oluştu?
Mantıklı Çıkarım: Tesadüfen oluşma ihtimali matematiksel olarak imkânsıza yakındır.
Bir düzen varsa, onu düzenleyen bir akıl olmalıdır.
- İnsanların çoğu ahlaki değerleri kabul eder:Örneğin, masum bir çocuğu öldürmek her toplumda yanlıştır.
SORU:
Ahlak neden her insanda ortak? Evrensel iyi ve kötüyü kim belirledi?
Mantıklı Çıkarım: Evrensel ahlak kuralları, üstün bir ahlaki otorite gerektirir.
Eğer Allah yoksa, ahlaki değerlerin objektif bir kaynağı olamaz.
- Eğer birden fazla Tanrı olsaydı: Biri “Güneş doğsun” derken, diğeri “Güneş doğmasın” dese ne olurdu?
Eğer biri insanı ölümsüz yapmak istese, diğeri ölüm vermek istese ne olurdu?
Mantıklı Çıkarım: İki mutlak güç bir arada olamaz. Çünkü biri diğerine üstün olursa, diğeri tanrı olamaz.
Evrenin kusursuz düzeni, tek bir iradenin eseri olduğunu gösterir.
"Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de fesada uğrardı." (Enbiya, 21:22)
Ateistler genellikle şöyle sorar: "Evrenin bir yaratıcıya ihtiyacı varsa, Allah’ı kim yarattı?"
Yanıt: Evren sonradan var olmuştur, bu yüzden bir yaratıcıya ihtiyaç duyar.
Ama Allah ezeli ve ebedidir, zamandan ve mekândan bağımsızdır.
Eğer her şeyin bir sebebi olsaydı, sonsuz bir döngü olurdu ve hiçbir şey var olamazdı.
Mantıklı Çıkarım: Mutlak bir başlangıç noktası olmalıdır.
Allah, her şeyin başlangıç sebebidir ve kendisi yaratılmamıştır.
SORU:
Bilinç sadece kimyasal tepkimelerden mi ibaret?
Mantıklı Çıkarım: Maddi bir şey olan beyin, manevi kavramları nasıl üretiyor?
Bilincin sadece fiziksel değil, ruhsal bir boyutu da vardır.
Bu, insanın sadece maddeden ibaret olmadığını ve bir yaratıcı tarafından yaratıldığını gösterir.
1. Evrenin bir başlangıcı var, o halde bir yaratıcısı olmalı.
2. Evrenin yasaları, akıllı bir düzenleyiciyi gösteriyor.
3. Ahlaki değerler, mutlak bir otorite gerektirir.
4. İki Tanrı olsaydı, düzen olmazdı.
5. Allah ezelidir, yaratılmaya ihtiyacı yoktur.
6. İnsan bilinci, yalnızca madde ile açıklanamaz.
Size Soru: Eğer gerçekten Allah yoksa, neden bu kadar çok delil O’nun varlığını gösteriyor?
25 Şubat 2025 Salı
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 263
Kişinin kendisini ancak O’na taparak kendisini önünde yerle bir etmesi
Allah’ın büyüklüğünü, gücünü, kudretini, azametini tanıdıkça kişinin kendisini ancak O’na taparak, yani secdeye vararak kendisini önünde yerle bir etmesi; ki bu farkındalığın tavana çıktığı bir andır!... Bütün gücü ve kudretiyle alemlerin Rabbine öyle bir yöneliyorsunuz ki; “Ben Sen’in ilmini düşündüm, şöyle bir inceledim, araştırdım; fezaya baktım, bulutlara vs...” Yeni doğan çocuğa baktın, yavrulayan bir canlıya ya da etrafınızdaki herhangi başka bir şeye... Etrafta hep Yüce Yaratıcının bilgi ve kudreti işliyor.
Farkındalığı ile varlıktan var ediciye aklederek o köprüyü kurmaya başladığında insan; Yüce Yaratıcının esirgeyişini...,Yüce Yaratıcının rahmetini...,Yüce Yaratıcının ilmini, kibriyasını, büyüklüğünü keşfettikçe; O’na sığınmak... O’na yakın olabilmek... O’na olan hayranlığını ifade edebilmek için yapabileceğimiz en güzel şeyin TAPMAK olduğunu anlıyorsunuz.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
24 Şubat 2025 Pazartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 262
Cenab-ı Allah diyor ki; ‘’Benim katımda bunlardan daha beteri yok’’
En mücrim bunlar, en suçlu bunlar, en zalim bunlar! Akletmemek, Allah'ın nazarında en büyük suç ve bunları kalıcı bir Cehennem azabıyla cezalandırılacağını söylüyor Cenab-ı Hak.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
23 Şubat 2025 Pazar
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 261
Bir kimsenin akletme nimetini hoyratça tepip kullanmaması
İnsan, varlığın farkındalığa dönüşmesi gereken kısmını ihmal ederse, Yüce Yaratıcı’nın sisteminde cezalandırılıyor.
Bir kimsenin akletme nimetini hoyratça tepip kullanmayarak, hayatın hep sonlu döngüsü içerisinde kendisini harcaması, çok önemli bir suç!
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
22 Şubat 2025 Cumartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 260
Dolayısıyla ‘bir sorumluluğumuz yok!”diye bizi sorumluluğa sevk eden düşüncelerden ve sorulardan kurtulamayız. Farkındalığımızı böyle öldürerek veya öldürmeye çalışarak kendimizi kandıramayız. Yaratıcı’nın oluşturduğu varlık sistemindeki farkındalığımızın sinir uçları dış dünyadan beslendikçe bizi rahatsız ediyor. Bu varlık içerisinde gördüğümüz her şeyden nem kapan bu akleden yanımız bize, Yaratıcı’ya karşı sorumluluğumuzu ve Kendisi’ni gündeme getiriyor.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
21 Şubat 2025 Cuma
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 259
O zaman ötede bir anlam ve karşılık olmalı dediğimiz zaman göklerin ve yerin yaradılışını tefekkür edip sonra Yaratıcı’ya yöneliriz: “Rabbimiz; Ey var eden Kudret, Sen bunları boş yere yaratmadın!.. Gökleri, yeri, bizi boş yere yaratmadın...” (Âl-i İmrân-191)
Dünya ölçeğindeki kahredici ve yok edici düşünceden, Âhiret ölçeğindeki kalıcı ve var edici düşünceye geçiş yapabiliriz ve ancak öyle bir farkındalıkla varlığımızı, üst düşünceye ve kalıcı bir varlığa dönüştürebiliriz. En önemlisi bunun arayışı içerisinde bir ufka sahip olabiliriz. Artık ondan sonra bizi ne Dünya ne de Dünyadakiler kandırmaz! Kandırmaz yani doyurmaz.
Artık farkındalığı oluşan bir insan beyni makro planda bir düşünceye geçer. Bu çok az insanın yöneldiği bir düşünce biçimi;
Gökler niçin var!
Yer ve yerin üzerindeki ben niçin varım? Eğer diyorsak ki BUNLAR ANLAMSIZ OLAMAZ...
O zaman anlamın peşine düşmüşüz ve Yaratıcı’ya anlam hususunda bize yol göstermesini istemişiz demek. Bu da hidâyet beklentisine dönüşüyor ve bu çok önemli bir basamak... Kişinin varlık temelinde bir düşünceye ve sonrasında önemli bir farkındalığa gelip bu farkındalıkla varlığın Sahibi’ne hidâyet talebi ile yönelmesi... Bu çok önemli bir aşama.
20 Şubat 2025 Perşembe
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 258
Sahabe-i Kiram İslam'a yol alırken nasıl bir süreç yaşadılar, nereden nereye ve nasıl araçlarla geldiler, ne tür engellerle karşılaştılar ve bu engelleri nasıl aştıklar?
Allah'ın Resulü sallallahu aleyhi ve sellemin doğduğu yer olan Mekke fazla kalabalık olmayan bir yerleşke ama yarımadanın merkezinde yer alıyor ve önemli bir merkez. Çünkü Kabe var, etrafında tavaf ederek ibadet ediyorlar ve orada putlar da var, bu putları da kutsal belliyorlar.
Onlar Allah'ın kızları olmaları bakımından dönüp bunu Allah'a ulaştırsınlar; desinler ki “senin kulların sana tazimde bulunuyorlar bizi kızların olarak çok yüceltiler talepleri var kimisi evlat istiyor, kimisi savaştan muzafferiyet istiyor, kimisi develerinin korunmasını istiyor.
Böyle bir teoloji, bir inanç sistematiği var ve bunun içerisinde doğuyor sahabiler. Cahiliye dönemindeki çocuklar böyle doğuyor. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir peygamber olarak Cenâb-ı Hâk tarafından gönderiliyor. Tabi bu bir oturmuş sistem, kuşaktan kuşağa devretmiş.
Sahabe Hz Cafer Necaşi’ye sesleniyor: “Ey Kral! Biz cahiliye kavmiydik. Biz putlara, taşlara tapardık şekillere suretlere resimlere tapardık. Böyle bir kimse idik. Allah bize bir peygamber gönderdi, kendisini tanıyoruz, mezhebini biliyoruz karakterini biliyoruz.”
Sahabe-i Kiram Allah azze ve celleyi biliyorlar; göklerin ve yerin yaratıcısının yüce arşın sahibinin Allah azze ve celle olduğunu biliyorlar. Biliyorlar ama Cenâb-ı Hâkk’a şirk koşuyorlar.
Allah'ın Resulü onlara gelip Allah'tan gayrı bir ilah olmadığı gerçeğini hatırlattı, akletmelerini istedi.
Sahabe-i Kiram dediğimizde ağırlıklı olarak gençleri tasavvur etmeliyiz. O gözü kara gençler Mekke ortamındaki statükoya baş kaldırdılar “hayır”dediler.
İlk başlarda karşı cephe nasıl yaklaştı; “Biz babalarımızı nasıl bulduksa onların peşine gideriz. Bizim için önemli olan odur. Yani biz onların zürriyetinden geliyoruz, babalarımıza güvenmeyeceğiz de kime güveneceğiz? Onlar bize kötüsünü bırakır mı, bırakmaz.” İşte bu güven duygusu temeliyle yaklaştılar. Bu bir model. Cenâb-ı Hâk bunu reddetti. Bu yanlış modelle yol alamazsınız.
“Kesinlikle doğru olan atalarımın yoludur. Ben başka bir doğru aramam, onların dediğiyle karşı karşıya gelmem.” Buna “kişiye dayalı bir yaklaşım” diyoruz yani doğrularınızı yanlışlarınızı kişiye dayalı seçiyorsunuz. Bazı kimseleri beğenmişsiniz ya atanız, babanız olduğu için ya hocanız olduğu için ama onlar bir “kişi” sonuçta ve o ne derse ben onun dediğini doğruluyorum diyorsunuz. Denileni kritik etmeyi, ele almayı, belki yanlıştır demeyi, asla bunu aklınızdan geçirmiyorsunuz.
“O ne derse doğrudur, kabulümdür” diyorsan bunun adı sınırsız, kayıtsız, mutlak teslimiyet olur.
Peki bu yanlış modelin yerine neyi öğretti Allah'ın Resulü onlara?
Bunun en çarpıcı örneği Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin Medine'ye muallim olarak gönderdiği Musab bin Ümeyr radıyallahu anh. Hz Musab Medine'ye gitmiş, tabi çoğu kişi kendisinden haz etmiyor. Düşünsenize Irak'tan birisi gelmiş bir şeyler anlatıyor, milletin aklını çeliyor karıştırıyor. Memleketi birbirine katacak karıştıracak diye tehlike algılıyorlar. Sa’d b. Muaz radıyallahu anh da orada, Medine’nin tanınmış, ağırlığı olan şahsiyetlerinden. Hz Musab’a tabi kötü kötü bakıyor. Hz Musab, Sa’d’ın yanına gitti “Hele bir otursan, beni bir dinlesen, söylediklerim hoşuna giderse kabul edersin, beğenmezsen ben zaten senden uzaklaşırım, hiç rahatsız etmem, ikna etme gibi bir derdim yok.” dedi. Bunun üzerine Sa’d dedi ki; “Sen insaflı bir şey söyledin. Madem ki benim değerlendirmeme bırakıyorsun, sadece paylaşmak istiyorsun, buyur paylaş.” İşte bu yöntem, kişinin kendine olan güveni kadar, iradesinin saygınlığı ve onun bunu değerlendirmesine açtığınız fırsat alanı. Ama farkettirmeden de onu önyargılarından sıyırıyorsunuz, kendisine duyduğu güven üzerinden sıyırıyorsunuz.
Batı’da yaşayanlar bilirler, Hristiyanlarla biraz yakınlaşıp Teslis inançlarını sorduğunuzda, çok masumca yaklaşsanız bile “orada dur” derler, “o işe biz girmeyiz.” Çünkü öğüdü Yuhanna’dan almışlardır. Çünkü kilisede Yuhanna der ki “Teslis çok gizemli bir şeydir, çok sırlıdır. Tanrı’nın insanlığa öğrettiği en büyük sır! Kurtuluşun anahtarı. Bu kadar gizemli olduğu için öyle herkesin aklı ermez, öyle üstün bir sır ki; akıl sır ermez!” Yani demek istiyor ki bu inancı kapsülünü bile açmadan löp diye yutuyorsun, o sana iyi geliyor. "Bir dünya başka kapsüller de var, onları değil de niye bunu alıyorum, bana yararı mı zarar mı verir içine bir bakayım", demek yok, hayır!
"O yüzden kiliseden çıktığınızda biri sizinle Teslis’i konuşalım derse konuşmayın. Çok zorda kalırsanız onu alın buraya getirin", diye öğütlüyor papaz. Böyle bir bariyer oluşturarak kendilerini korumaya alıyorlar. Paylaşıma kapalılar.
Usül şu, paylaşıma açık olup karşı taraf ile nötr duruma ineceksin; yukarıda oturarak olmaz. Yani diyeceksin ki “Belki ben yanlışım, belki sen doğrusun. Sen seninkileri bana anlat, ben de benimkileri sana anlatayım. Ben hazırım yani doğruyu görürsem ben öyle babamı atamı vs dikkate almam!"
Yeter ki kişi doğruyu öğrenmenin önündeki bariyerleri kaldırsın, gerçeği öğrenmeye adım atsın. Akletmedeki en önemli engelimiz bu çünkü. Düşman akletmenin önünü tıkayarak ancak sonuç alabiliyor.
Çocuklarının gün be gün Müslüman olduğunu gören Mekke uluları “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, yanlış!” dedi. Cenâb-ı Hâk ise onların iman esaslarını bize anlatmaktan hiçbir imtina etmiyor. Çünkü batılın hak üzerinde hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Hak nur; batıllar ise çoktur, karanlıktır, zulümat gibidir. Karanlıklar çok gelse bile aydınlığı hiç bastırabilir mi? Zifiri karanlık bir odada bile olsan ufacık bir mum yaktığınızda karanlık sağa sola kaçışır. Aydınlığa karşı mukavemeti yoktur. İlke bu; HAK GELİNCE BATIL KAYBOLUR.
Kafirler, müşrikler anladılar ki bütün geçiş noktası bilginin akışından kaynaklanıyor, bilgi akarsa önünü alamıyoruz, hemen Müslüman oluyorlar. Dolayısıyla “dinlemeyin, dinlerseniz kendinizden geçiyorsunuz ve atalarınızı inkar ediyorsunuz, başkalaşıyorsunuz. Tedbir alın, Mekke’ye gelmeyin, gelirseniz de kulaklarınızı tıkayın.”
İman eden sahabilerin attığı önemli adım bu; batıl tarafta sırf ailem, atam var diye kalamam!
Hz Mus’ab ı dinleyince Hz Sa’d dedi ki “Vallahi hakkı söylüyorsun, ben buna daha ne diyeyim ki, doğru söyledin” İşte bu imanın parıltısının yüreğe düşmesi!
“Ya biz, ya siz dalalet üzereyiz. İki zıt şeyin ikisinin de doğru olması mümkün mü? Eğer hakkın arayışı içerisindeysek konuşalım, paylaşalım, atalarımızdan kalan yanlışa esir olmayalım.” Bu akletmenin önünü açmak demek.
Kişi yeter ki “Hakkı bilmek istiyorum. Bilir, öğrenirsem sahiplenirim, karşı rüzgarların hepsini göze alırım.” derse Allah o kişideki hayrı görür ve ona hidayet eder. Bir kimsede bu hayır var ise, Allah ona hakkı ulaştırır, duyurur.
Hollanda’da bir partinin başkan yardımcısı, İslam’a karşı çok şedit. “Bu yabancıları sürgün edip gönderelim, bu Müslümanlardan kurtulalım” diye o günkü Mekke’nin bugünkü halini yaşıyorlar. Gün be gün çocukların Müslüman olması onları çıldırtıyor. Başkan yardımcısı olan bu şahsiyet, bu iş böyle olmayacak diyerek kolları sıvıyor ve Kur’an’ı okuyup incelemeye kalkışıyor. Amacı “Bir kitap yazalım, gençliğin eline verelim, gençlerimiz bu kitabı okusun, İslam’ın nasıl yanlış olduğunu görsün de bu dertten kurtulalım.” Bunun üzerine kendisi yaz mevsiminde bir yere kapanıyor. İslam aleyhinde kitap yazacak., böylece Hollanda gençliğini böylesi bir karanlıktan kurtaracak, bu tehlikeyi izale edecek.
Kişi temelli yaklaşımdaysanız kişileri esas alırsınız, böylelerinin hep bir kişileri vardır.“Benim hocam falanca, doğrusuyla yanlışıyla benim kişim filanca” derler. Kişi temelli yaklaşımlar yanlış ihtiva etmeye müsaittir. Çünkü hiçbir kimse hatadan masum değildir.
“De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben, ne yaptığımı bilerek Allah’a çağırıyorum; ben ve bana uyanlar (bunu yapıyoruz). Allah’ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.” (Yusuf-108)
Yaratan ve yaşatan O. Her şeye gücü yeten, yüce arşın sahibi O. Hiçbir şey O’nun bilgisi dışında olmuyor. Bu yüzden O ancak BİR olabilir. Çünkü her şeye egemen. Hep yedirip, hiç yedirilmeyen. Her şeye tanık olan O.
Sümeyye radıyallahu anha bunu anladığında gözünde Ebu Cehilleri küçülttü, Mahzumileri, Haşimoğullarını, Mekke ulularını, atalarının gücünü küçülttü, Mekke oligarşisini, statikosunu gözünde miniminnacık kıldı. Hepimiz Allah’ın kullarıymışız diye, Allah azze ve celleyi tanımanın getirdiği kudret ile İslam’da bu uğurda ilk kanını veren insan oldu, bir kadın olarak hem de! Demek ki akledince bir insan köle de olsa fark etmiyor aynı güce geliyor, erkek olsa da kadın olsa da fark etmiyor aynı güce kavuşuyor.
“Sen ancak zikrin ardına düşen kimseyi uyarabilirsin.” (Yâ’sin-11)
Akletmedeki en temel prensip; sorumluluk sahibi bireyin kendisinde! “Benim yerime başkaları mı akledecek, ben onlara mı uyacağım? Niye? Benim fıtratımda akletmek yok mu, benim iradem yok mu?” diyebilmek..
Her birey gelirken nasıl tek başına emaneti yüklenip geldiyse; Allah’ın huzuruna da yine tek başına hesabını vermek üzere dönecek.
Allah beni yaratırken anneme babama sormadı ki; ben Rabbime şehadet ederken gidip anama babama danışayım! Sorumluluk kişinin kendisindedir; ben öğreneceğim, ben içselleştireceğim, Hakk’ı ben sahipleneceğim. Annem babam dediği için değil, burada doğduğum için değil..
Eğer sahabedeki akletmenin bir benzerini biz de yaşamak istiyorsak, gözümüzü yumduğumuzda şu soruya nasıl cevap verebildiğimizi düşünmeliyiz:
—Ben şu tarihte, Türkiye’de şu anneden Müslüman bir çocuk olarak doğmasaydım aynı tarihte Avrupa'da şu Hristiyan ortamda Hristiyan bir anne babadan da olsaydım, gelmişim 30 yaşıma veya gelmişim 25-40 yaşıma.. Ne durumda olurdum? Şu mühtediler gibi Hakkı aramış bulmuş, kendi dinini araştırıp batıl olduğunu görmüş, sonra öteye uzanmış İslam'ı araştırıp hidayete yol almış olur muydun yoksa ben şimdi orada teslis yapıyor, bir papaz efendimiz var böyle güzel kıyafetleri var cübbesi var, giyimi kuşamı güzel çok hümanist tavır içerisinde gülücükler dağıtıyor etrafa, zaten çocukken de o beni vaftiz yapmış kilisede büyümüşüm.. Bütün duygusal bağlantılar tamam. Onun haftalık sohbetine gidiyor, O ne derse onu dinliyor, iyi ki varsın, sen olmasan ben hidayeti bulamazdım, başkalarına kanardım.. Bu mu olurdu? Bu sorunun cevabını bugüne kadar yaşadıklarımız üzerinden verebiliriz ezbere değil..
“Ben oralarda 3 güne kalmaz o dinden çıkardım” diyorsanız bu güzel bir durum. Ama kendisi hiç araştırmamış, daha ben benimkini araştırmadım ki muhtemelen orayı da araştırmazdım öylece kalakalırdım çok talihsiz bir durum olurdu diyorsak eğer, o zaman biz Sahabe-i Kiramın içinde doğdukları topluma karşı Hakkı tanıma sürecinde Resûlullah’a kulak verirken yaptıkları şeyi henüz yapmaya başlamamış gibi oluruz. Körü körüne bir mukallid gibi kalırız. Eğer kişi dininin hak olduğuna dair, onun batıldan ayrımlarına dair hiçbir şey bilmiyorsa durumu son derece tehlikeli demektir. Akledilmemiş bir iman henüz kalbe inmemişse çok büyük bir tehlike.
Hendek Müftülüğü-Akasya Dergah | 14.06.2023
19 Şubat 2025 Çarşamba
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 257
Farkındalığa varmışken onu sürdürebilmek, işin esas sırrı
Farkındalığımızı nasıl sağlayabiliriz? Sağlayınca nasıl sürdürebiliriz?
Allah Azze ve Celle bu süreci ve her şeyi de buna göre ayarlayıp tasarımı da buna göre yaptı ki bu süreçte bunu isteyen kimseler başarabilsinler diye.
Namazı, vakitli bir ibadet olarak aralıklara yerleştirmiş. Çünkü biz dışarı çıktıkça sürekli anestezik bir etkiye maruz kalıyoruz. Namaza geldikçe toparlanıyoruz. Namaz, Cenâb- ı Hakk’ın huzuruna çıkıp, ayetleri okuyup, tekrar bir ‘refresh’ olma hâli. Ama tabi bu, belli bir bilinçle ve namazın özüne uygun bir farkındalıkla ikame edildiği takdirde..
Farkındalığa varmışken onu sürdürebilmek, işin esas sırrı. O yüzden Cenâb-ı Hak: “Sonuç ancak sabredenlerin, sonuç ancak sebat edenlerin’’ diyor.
Orada da bize yardımcı etkenler var. Cenâb-ı Hak süreci bile ona göre tasarlamış.
Cenâb-ı Hâk “Dünya hayatıyla yetinenler, dünya ile mutmain olanlar, onlar ayetlerimizden yana gaflet içerisindeler.” diyor. (Yunus Sûresi 7. Ayeti Kerîmeden alıntı)
Bizim farkındalık dediğimiz bu kelime aslında dinimizdeki en temel kavram: Gaflet!
Farkında olmak isteyenler ile farkında olmak istemeyenler, diye insanlar ikiye ayrılır. Farkında olmak isteyenlerin yolu başkadır; o kalbi ile birlikte yol alır, artık onun gözü Hakk’ı görmeye, kulağı Hakk’ı duymaya yönelik bir seçiciliktedir.
Ama kalbiyle mesafeyi açanlar, kalbine sırtını dönenler, Kur’anın ifadesiyle hevâlarının ardına düşenler, özellikle de biri gelip kalbini harekete geçirirse ondan rahatsız olur. Siz onun içerisinde, onun istemediği bir organı harekete geçiriyorsunuz. Sürekli susturmaya çalıştığı bir organı harekete geçiriyorsunuz. Bu organ doğal bir ölümle harekete geçse canın sıkılır ve o zaman dersin ki;
-Bir an önce bu durumdan çıkmalıyız.
-Ölenle ölünmez. Hadi unutalım bu konuyu yoksa hayatımızın zevki ve tadı kaçacak!
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
18 Şubat 2025 Salı
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 256
Yalana değil gerçeğe odaklanalım
İrade ve gerçeğin kendisi, acı da olsa belli zorlukları da olsa güzel olan bir yalandan daha iyidir. İnsan hakikatin arayışı içerisinde olur. Hakikatin kendisi maalesef dünya hayatının sınırlı olduğudur.
Yalana değil gerçeğe odaklanalım, biz yalanı tüketelim. Çünkü gerçeğin tükenmez cazibesi göz alıcı bir parıltıda, fark edebilirsen!
Atın ölümü arpadan olsun, diye bir ifade var. Bunu vakti zamanında birisinden duyduğumda, anladım ki şeytanın da sloganları var. Ölümünün ve akibetinin vahim olmasını, kötü gerçekleşmesini önden satın almış. Bu çok kötü. Bu önden satın almalar kendini özellikle suda boğulmaya bırakmak gibidir. Bu önden satın almalar kişide farkındalığı baştan kaybettiriyor.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
17 Şubat 2025 Pazartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 255
Cenâb-ı Hâkk “Farkına Varın!!!” der
Cenâb-ı Hâkk’ı tanıyıp, takdir edip ve sevip, hayatı O’nun adına yaşayacakken; insanların çoğu zaman nankörlük edip, farkındalığını öldürüp, elinde olmayanlar üzerinden belki de suçlayarak anıyor O’nu:
—Ya işte biz gariban ailede doğduk.
—Her şeyi kendimiz yaptık da bugünlere bile ancak gelebildik.
—Ne ailelerde doğanlar var ama baksan onlara yine de “şuyum yok buyum yok” derler.
Cenâb-ı Hâkk’ı suçlar bir durumdayız. Nimetleri yok saymak, bizi Cenâb-ı Hâkk’a karşı nankör kılıyor.
-Kur’an-ı Kerîm’de nice ayette Cenâb-ı Hâkk “Farkına Varın!!!” der.
Süreçte, Cenâb-ı Hâkk’ın bize olan nimetlerini hep azımsar bir KÖRLÜK İÇERİSİNDEYİZ. Bu, bizim farkındalığımız dediğimiz meselede, yanlış bir yolda olduğumuzun çok açık bir göstergesidir. Böyle bir körlüğü evlatlarımız bize karşı yapsa tepki koyarız, kızarız, harçlık da vermeyiz. Belki çalıştırırız. “Bir yerde çalışsın ki farkında varsın!” dediğimiz olur.
Cenâb-ı Hâkk bize onu da yapıyor. Artık iyice körelmiş, böyle yaparsa bu körlük ile kapanıp gidecek olan farkındalığımızı açmak için yeri geliyor Allah azze ve celle de bizi uyarıyor.
Allah azze ve celle kulundan kolay vazgeçmez.
Dolayısıyla kuluna farkındalığını tekrardan kazandırmak için gerekirse bir tane tokat vurur.
Bu da O’nun rahmetinin tezahürüdür.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
16 Şubat 2025 Pazar
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 254
Tanımadan, farkına varmadan bir kulluk bilincinden söz etmek
Cenâb-ı Hâkk’ın Kur’an-ı Kerîm’deki ve etrafımızdaki ayetlerini fark ederek ilmini, kudretini, esirgeyişini ve rahmetini görebildikçe Cenâb-ı Hâkk’ı tanırız. Tanıdıkça kudreti ve büyüklüğü karşısında sevgiye ve saygıya bürünürüz. Dolayısıyla tanımadan, farkına varmadan bir kulluk bilincinden söz etmek; hiç bilmediği, tanımadığı birine aşık olmasından bahsetmesi gibi bir şeydir.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
15 Şubat 2025 Cumartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 253
Öğüt almak isteyenler için
Cenâb-ı Hâk Furkan Sûresi 62. Ayeti Kerîmede “Düşünüp öğüt almak ve şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardına getiren de O’dur” buyuruyor. Bakınız ifade çok özenle kurulmuş; öğüt almak isteyenler için..
Yani almak isteyenler alabiliyorlar! Peki almak istemeyenler? Etrafa yağmur gibi öğüt yağsa bile.., Ayet ayet öğütler yapsa bile, istemeyenlerin, ilgi duymayanların önüne kapanan bir dünya bu.
Bütün mesele niyete bağlı.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
14 Şubat 2025 Cuma
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 252
Bu nasıl bir şey, kişinin kendisini unutması!!!
İman üzere olmayan, hayatı Yaratıcı’nın adına yaşamak gibi bir şuur üzere bulunmayan kimseler, Cenâb-ı Hâkk’ı unutmuş durumdalar. Bunlar aslında aynı anda da kendilerini unutmuş, unutmak üzere veya unutma sürecinde olan kimselerdir. Bir kişinin kendisini unutması, kendi yolculuğunu unutması kadar dramatik bir şey yok!
Yüce Yaradan muazzam bir öç almış.
“Allah aşkın, yüce, aziz olan ve intikam sahibidir!” (İbrahim Sûresi-47)
Kendisine değer vermeyen, O’nu göz ardı eden, umursamayan, böyle bir farkındalıktan uzaklaşmış kimselere kendilerini de unutturuyor.
https://www.youtube.com/live/_J05ca2WKoM?feature=share
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
13 Şubat 2025 Perşembe
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 251
Belli ki siz sevdiği kuluymuşsunuz
Bir insana hasta ziyaretinde bulununca ona “sen demek ki kötü bir şeyler yapmışsındır da başına bunlar geldi” gibi ifadeler değil de; “Allah azze ve cellenin sizi daha yüksek mertebelere çıkarmayı dilediği, günahlarınıza kefaret kılmayı dilediği, Allah Teala sevdiğiyle alışveriş yaparmış, belli ki siz sevdiği kuluymuşsunuz” biçiminde hüsnüzannımızı en üst mertebeden dile getirelim ki Allah azze ve celle olur ki bizim bu hüsnüzannımız üzere “Bak benim kullarım benim merhametimi bu kadar çok ümit ediyor” diye yanlışlarımızdan sarfınazar etsin.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
12 Şubat 2025 Çarşamba
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 250
Sıkıntının kimlere isabet ettiğine bakarak yorum yapmayı öğrenmeliyiz
Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem dedi ki; aynı azap kafirlere gelince helak edici, onları cezalandırıcı iken, Mü’minlere gelince Allah Teala bunu rahmet kıldı.
Adı deprem, sel vs ne olursa olsun, öldürücü ya da hasta edici ne türden olursa olsun, iki yol var, ya Cenâb-ı Hâkk’a sırtını dönmüşlerin yolu (yanlış yoldan dönsünler diye) ya da Cenâb-ı Hâkk’ı tanımış ve O’na saygılı yaşamaya çalışanların yolu (onları aklamak paklamak için)
Dolayısıyla azabın, sıkıntının kendisine bakarak değil; azabın, sıkıntının kimlere isabet ettiğine bakarak yorum yapmayı öğrenmeliyiz.
Mü’mine isabet ettiğinde hüsnüzan ile hayırlı bir yorum yapmalıyız. Kafire isabet ettiğinde bir ceza olarak, helak edici olarak yorum yapmalıyız. Arada kalan münafık ve fasıkları bilmiyoruz, o da Allah’ın katında belli olur.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
11 Şubat 2025 Salı
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 249
Amansız düşman
Şeytan peygamberlerde bile ümidini kesmemiş, amansız bir düşman, o zaman bizleri bırakır mı? En ufak bir boşlukta bizi amansız yakalayacağını aklımızdan çıkarmamak gerek.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
10 Şubat 2025 Pazartesi
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 248
“Ya Rabbi gözüm batıyor”
Hz Eyyüb aleyhisselâm Cenâb-ı Hâkk’a çok ufak bir şekilde, hafifçene şekvasını iletiyor. Haya üzere olduğunu anlıyoruz. Bizim buradan ders almamız lazım. Kulun en ufak bir göz batmasında bile “Ya Rabbi gözüm batıyor” diyerek Cenâb-ı Hâkk’a yönelmesi dua etmesi çok değerlidir. Hiç bir hastalığı O’ndan gayrı giderecek kudret yoktur.
KUR’AN-I KERÎM’DE HZ EYYUB (a.s.)(Dost Tv- Ramazan Geceleri Programı Ankara 5 Nisan 2023)
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
9 Şubat 2025 Pazar
Prof.Dr.Halis AYDEMİR'in derslerinden kısa notlar 247
Cenâb-ı Hâk çocukla elemin arasına girer
Çocukların ne günahı, ne kusuru olabilirdi ki çocuklara da musibetler geliyor, bir takım kazalara uğrayabiliyorlar? sorusuna cevap vermek gerekir:
Allah Teala hakkındaki hüsnüzanımızı koruyarak, çocuk bu acıya maruz kalmıyor, çocuk bunu hiç hissetmiyor dememiz icap eder.
Allah azze ve cellenin masum ve günahsız bu yavruya bu musibetteki acıyı asla yansıtmayacağını, bunu tamamen ebeveynin sınavı olduğunu düşünmeliyiz.
Kim acı acı elem duyuyorsa dönüp kendine bakıp “ne yaptım ki?” diye soracak durumdadır. Henüz iradesi açılmamış bu yavrucağın elem duymasını beklemiyoruz.
Cenâb-ı Hâk çocukla elemin arasına girer. Bunu doktorlar bile yapıyor, bir anestezi ile.
Demekki acılar ile yaşadığımız elem doğrusal ve ayrılmaz bir ilişki içerisinde değiller, ayrılabiliyorlar. “Yok arkadaş, burada adil bir sistem işlemiyor, masum yavrular bile perişan oluyorlar, o zaman alemlerin Rabbi yok mu ki bu kadar adaletsiz bir süreç işliyor.” demeye hızlıca meyletmek, Allah azze ve celle hakkındaki hüsnüzannımızdan kolayca vazgeçmek anlamına gelir.
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
https://www.youtube.com/channel/UCmtC7LTnXDfKG8RVnRnOy7Q
https://akledenkalpler.blogspot.com/?m=1
8 Şubat 2025 Cumartesi
Uykuluyken namaz kılınmaz mı?
Hz. Aişe R.anha)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurdu:
« إِذَا نَعَسَ أَحدُكُمْ وَهُوَ يُصَلِّي ، فَلْيَرْقُدْ حَتَّى يَذْهَبَ عَنْهُ النَّوْمُ ، فإِن أَحدَكم إِذَا صلَّى وهُو نَاعَسٌ لا يَدْرِي لعلَّهُ يذهَبُ يسْتَغْفِرُ فيَسُبُّ نَفْسَهُ »
“Sizden biriniz namaz kılarken uyku hali bastırırsa, kendisinden bu hal gidinceye kadar yatsın. Çünkü uykulu vaziyette namaz kılan kimse, belki de bilmeyerek, istiğfar edip Allah’tan bağışlanma dileyeceğim derken kendine söver, beddua eder.” (Buhârî, Vüdû 53; Müslim, Müsâfirîn 222.)
Geceleyin herkes derin uykudayken tatlı uykusunu bırakıp Allah’a ibadet etmek, nefsine söz dinletebilen yiğitlerin harcıdır. Zira uyku bir ihtiyaç olduğu kadar insanın en fazla haz duyduğu zaaflarından biridir. Bu lezzeti bırakıp Rabbinin rızasını kazanmak için onun huzuruna durma başarısını, ancak Allah’ın rızâsının her şeyin üstünde olduğunu bilen şuurlu insanlar gösterebilir.
Uyku, vücuttaki bazı faaliyetlerin durması halidir. Uykulu iken, düşünme, konuşma, hareket etme gibi faaliyetler durur; şuur hali kaybolur. Bu sebeple, insan uykulu halde yaptığı işlerden sorumlu tutulmaz. Allah’a karşı yapılan ibadetlerde tam bir uyanıklık ve şuurluluk aranır. Namaz bir dua, bir niyâz, bir yakarış, bir huzura varış ve nihayet Allah ile yüzyüze geliş ve onunla konuşmadır. Bütün bu üstün nitelikleri taşıdığı için, gönül ve kalp uyanıklığına olduğu kadar, vücudun zindeliğine, canlılık ve diriliğine de ihtiyaç vardır. Oysa uyku hali, -bir atasözümüzün çok güzel ifade ettiği gibi- küçük ölümdür. Ölüden, dirinin yapması gereken şeyleri beklemek söz konusu olamaz.
Uyuklama halindeki insan, ne söylediğinin farkında olmaz. Uykulu vaziyetteki konuşmalar da sayıklama kabul edilir. İnsan uyuklarken hayır yerine şer, iyi yerine kötü, güzel yerine çirkin şeyler söyleyebilir. Şayet namaz veya ibadet halinde ise, iyilik yerine kötülük, hayır yerine şer, dua yerine beddua temennisinde bulunabilir. İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz, uykulu halde namaz kılmayı, dua etmeyi uygun bulmamış, bilakis uyku hali geçecek kadar uyuduktan sonra ibadete devam edilmesini öğütlemiştir.
Özet olarak;
- Yorgun ve bitkin düşünceye kadar ibadet etmek, dinde hoş karşılanmamış, takvadan sayılmamıştır.
- Uykulu halde iken ibadet yapmak, özellikle namaz kılmak, dua etmek tavsiye edilmemiştir.
- İnsan gece veya gündüz, uykulu iken ibadet etmemeli, yatıp dinlendikten sonra ibadetine devam etmelidir.
- Uykulu iken insan ne söylediğini bilemez; dua edeceğim derken kendine beddua edebilir.
- İbadetler, gönül ve kalb uyanıklığı içinde ve vücudun zindelik ve dirilik halinde yapılmalıdır.
- İslâmiyet kolaylık dinidir. Her konuda olduğu gibi, ibadetler konusunda da orta yolu tutup haddi aşmamak, ölçülü olmak en güzel dindarlıktır. (bk. Riyazü’s-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Erkam Yay., Hadis No: 149, 1188)
7 Şubat 2025 Cuma
Müslümanım diyen ama ömrü boyunca hiç dua etmeyen hayatını istediği gibi yaşayanın durumu nedir?
Bir insan "Müslümanım" dediği hâlde ömrü boyunca hiç dua etmiyor ve hayatını tamamen kendi isteklerine göre yaşıyorsa, bu durum onun dinle olan bağının zayıf olduğunu gösterir. Dua, kul ile Allah arasındaki en önemli bağlantılardan biridir ve İslam’da büyük bir yere sahiptir.
Duasız Bir Müslüman Ne Durumdadır?
İmanın Zayıflığı: Dua, Allah’a olan bağlılığın bir göstergesidir. Hiç dua etmeyen bir kişi, Allah’a olan ihtiyacını ve kulluğunu yeterince hissetmiyor olabilir.
Tevazu Eksikliği: Dua, insanın Rabbine muhtaç olduğunu kabul etmesidir. Dua etmeyen kişi, kendini yeterli görerek Allah’a yönelmiyorsa, bu bir kibir belirtisi olabilir.
Gaflet İçinde Olmak: Hiç dua etmemek, kişinin dini değerlerden uzaklaşmış ve dünyaya fazlasıyla dalmış olduğunu gösterir. Allah’ı anmayan bir kalp, zamanla katılaşabilir.
İbadetleri Terk Etme Riski: Dua, ibadet şuurunu artıran bir etkendir. Dua etmeyen kişi, zamanla diğer ibadetleri de terk edebilir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Dua, ibadetin özüdür.” (Tirmizî, Deavât 1) buyurmuştur.
Bir başka hadisinde de "Dua, ibadettir." (Tirmizî, Tefsîr 40) diyerek, dua etmemenin bir ibadetten uzak kalmak anlamına geldiğini belirtmiştir.
Allah Teala, Kur’an’da şöyle buyurur:
“Bana dua edin, size icabet edeyim.” (Mü’min, 60)
Bu ayetten de anlaşılacağı gibi, dua etmeyen bir kişi, Allah’ın açıkça davet ettiği bir ibadeti terk etmiş olmaktadır.
Peki, Böyle Bir Müslümanın Ahiretteki Durumu Ne Olur?
İslam inancına göre, kişinin cennete veya cehenneme girmesi Allah’ın rahmetine, kişinin imanına ve amellerine bağlıdır. Hiç dua etmeyen ve hayatını tamamen kendi keyfine göre yaşayan biri:
Eğer İslam’ın temel şartlarını yerine getirmiyorsa (örneğin namaz, oruç, zekât, haram ve helal hassasiyeti yoksa), günahkâr olur.
Ama imanını koruyarak ölürse, günahlarına rağmen Allah dilerse onu affedebilir ya da bir süre cehennemde azap çektikten sonra cennete koyabilir.
Eğer bu kişi, zamanla Allah’ı inkâr eder ya da İslam’a tamamen sırt çevirirse, bu küfre düşmesine neden olabilir.
Sonuç
Müslüman olduğunu söyleyen bir kişi, Rabbine yönelmeli, dua etmeli ve Allah Teala’ya olan ihtiyacını hissetmelidir. Dua, insanın Rabbine yakınlaşmasını sağlayan büyük bir nimettir. Duasız bir hayat, susuz bir toprağa benzer; zamanla kuruyup çoraklaşabilir. Bu yüzden dua etmeyen birinin kendini gözden geçirmesi, Allah’la olan bağını güçlendirmesi gerekir.
👉 "Hiç dua etmedim, artık geç mi?" diye düşünen biri için cevap çok net: Hayır, asla geç değil! Allah’ın rahmeti sonsuzdur, yeter ki samimi bir şekilde O’na yönelin.
6 Şubat 2025 Perşembe
Resmi nikâh kıydıran kimse ayrıca dinî nikâh kıydırmalı mıdır?
4 Şubat 2025 Salı
Kabir azabı var mıdır?
Duyular ve akıl yürütme vasıtasıyla bilinemeyip vahiy yoluyla sabit olan gaybî konulardan biri de kabir azabıdır. Bu husus bazı ayetlerin işareti (Tevbe, 9/101; Mü’min, 40/46), çeşitli hadislerin de açık beyanlarıyla (Buhari, Cenâiz, 86) bilinmektedir. Bir hadis-i şerifte “Kabir, ahiret duraklarının ilkidir. Bir kimse eğer o duraktan kurtulursa sonraki durakları daha kolay geçer. Kurtulamazsa, sonrakileri geçmek daha zor olacaktır.” (Tirmizî, Zühd, 5) buyrularak ölümle ahiret hayatının başladığı ifade edilmiştir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek kendisine gelerek soru soracaklar, iman ve güzel amel sahipleri bu sorulara doğru cevaplar verecekler ve kendilerine cennet kapıları açılarak cennet gösterilecektir. Kâfir ve münafıklar ise bu sorulara doğru cevap veremeyecek, onlara da cehennem kapıları açılacak ve cehennem gösterilecektir. Kâfirler ve münafıklar kabirde acı ve sıkıntı içinde azap görürlerken müminler nimetler içerisinde mutlu ve sıkıntısız bir hayat süreceklerdir (Tirmizî, Cenâiz, 71). Bu sebepledir ki Resûl-i Ekrem (s.a.s.) pek çok kez kabir azabından koruması için Allah’a niyazda bulunmuştur (Buhârî, Ezan, 149; Müslim, Küsûf, 8, Cenâiz, 85; Ebû Dâvûd, Salât, 155).
https://goruntulufetva.diyanet.gov.tr/cenaze-ve-kabir-ile-ilgili-diger-konular/kabir-azabi-var-midir